Yazılar
Gölbaşı Belediyesi ziraat odasına traktör hediye etti
Gölbaşı Belediyesi ziraat odasına traktör hediye etti
Gölbaşı Belediyesi ‘Tarıma Bugün Değil Her Zaman Destek’ sloganından hareket ederek Gölbaşı Ziraat Odası’na traktör hediye etti.
Gölbaşı Belediye Başkanı Ramazan Şimşek direksiyon başına geçerek, Gölbaşı Fen İşleri Müdürlüğü’nden, Gölbaşı İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne götürdüğü traktörü Gölbaşı Ziraat Odası Başkanı Sadullah Karaaslan’ a teslim etti. Gölbaşı Belediyesi tarafından hediye edilen traktör için düzenlenen programa Gölbaşı Kaymakamı Tülay Baydar Bilgihan, Ankara İl Tarım ve Ormancılık İl Müdürü Bülent Korkmaz, Gölbaşı Tarım ve Ormancılık İlçe Müdürü Yavuz Ekici ve Gölbaşı Ziraat Odası Başkanı Sadullah Karaaslan katıldı. Tarıma bugün değil her zaman destek vereceklerini ifade eden Başkan Ramazan Şimşek “Bu salgın süreci bizlere gösterdi ki üreten bir ekonomi ile kalkınma sağlanacaktır. Bizlerde bu noktadan hareketle çiftçilerimize ve üreten vatandaşlarımıza desteklerimizi sürdüreceğiz. Sağlıklı yarınlar için tek çözüm tarım. Tarımın gelişmesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız” dedi.
Yeni Normal ?
Yeni Normal ?
İNGEV Başkanı Vural Çakır
Dijital vatandaşlığın önemini anlatan yazımın hemen ardından , Corona virus salgını Türkiye’yi de etkisi altına aldı. Sonrası tam bir dijital vatandaşlık testi de oldu.
Salgının ülkemizi de etkisi altına alacağı anlaşıldığı zaman, gerekli stres testlerini yapıp İngev ofisin kapatmıştık. Sağlık bakanlığımızın ve diğer uzmanların tavsiyesine uygun olarak fiziksel mesafelerimizi epeyce artırmış olduk bu ilk aşamada.
Toplumsal mesafelerimizi keşke daha azaltabilsek. Ayrı konu.
Dün,yani 25 mart’ta iç iletişim toplantımız vardı
İç İletişim toplantısını “google meet” kullanarak yaptık. 32 arkadaşımız katıldı. Yürüttüğümüz projeleri, bu yeni dönemde kırılgan toplum kesimlerinin ihtiyaçları için neler yapabileceğimiz konuştuk. Yeni biçimin de etkisi ile faydalı geçti. Birbirini 10 gündür görmeyen insanların “online “şakalaşmaları da eğlenceliydi. Toplantı bir saat sürdü,ben ayrıldım. Ama, sonradan öğrendim ki bazı arkadaşlar devam etmişler, hatta hızlıca bir grup oluşturup birlikte canlı müzik yapmışlar.
Gördük ki bütün işlerimizi yüksek oranda yeni ortama adapte edebilmişiz. Engellilerin geçim kaynaklarına ulaşmasını sağlayacak projenin engelli arkadaşlarla sohbet kısmının online hale getirilmesinde kısmi bir sorun yaşıyoruz. Ancak, onu da büyük oranda aşabilecek önlemleri bulduk gibi.
Girişimciler için yürüttüğümüz büyük ölçekli destek ve danışmanlıklar hemen hemen benzer tempoda ‘online’a taşınmış durumda. Danışmanlıklarımız bütün Ülkeyi kapsadığından önceden de “dijitalize” olmuştu zaten
İlgili bakanlıkların aldığı önlemleri ve teşvikleri daha hızlı olarak girişimcilere ileteceğimiz bir “flash news” sistemini kurmayı da kararlaştırdık.
Özellikle küçük ve orta boy işletmelerin sektörlerine göre işlerini çevrim içi ortama taşımalarını desteklemek acil gözüküyordu. Altyapı ve uygulama bilgileri açısından. Yeni kurduğumuz Dijital Destek Merkezi’ni daha iyi nasıl aktivize edebileceğimiz konusunda fikir geliştirdik. Doğrusu planlamaya çok daha az, uygulamaya daha çok zaman ayırmalıydık. Aynı gün, yani 25 martta “facebook”dan girişimcilere yönelik bir canlı yayınımız olacaktı.
Bütün paydaşlarımızın da benzer önlemler aldığını gördük. İletişimimiz yürüyordu. Öyle ki, istihdam projeleri için birlikte çalıştığımız alanın uzman kuruluşu United Works’un Türkiye ve Hollanda ofisleri ile yasal sözleşmemizi, tartışmalar ve imzalar dahil 3 gün içinde tamamlaya bilmiştik. Sosyal medya güvenilirliği konulu araştırmamız için ilgili kuruluş temsilcileri ile çalıştayımız hazırdı.
Süreç ufak tefek aksaklıkalr dışında dijital olarak akıyordu. Yüklenmelere rağmen önemli bir altyapı problem yaşamıyorduk. Türkiye’nin dijital altyapıda geldiği noktaya teşekkür ettik.
1 Nisan’daki ‘dijital yönetişim fırsatları’ konferansını iptal etmek zorunda kalmıştık. Ancak, raporunu olgunlaştırıp yakında yayınlayabileceğiz. Belediyelerin dijital yönetişimde ustalaşmalarının hayati bir konu olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz artık.
Doğrudan imalata dayanmayan bir çok sektörde ve hangi sektörde olursa olsun birçok iş tipinde durum benzer.
Bütün dileğimiz bu anormal sürecin kısa sürede ve mümkün olan en az hasarla atlatılması. Uzmanlar en erken Nisan sonundan bahsediyorlar.
Peki, sonra yeniden bu olağanüstü dönemin olağan dışı önlermlerini kaldırıp eski iş hayatlarımıza aynen dönecek miyiz ?
İstanbul’un dört bir tarafından insanlar her sabah topluca veya ayrı ayrı araçlara binip bir binada toplanacaklar ve her akşam geldikleri yere geri mi dönecekler? Çocuklarımız her sabah daha tam uyanmamışken, İstanbul’un dört bir yanında servis araçlarına binip yola mı koyulacaklar?
Esnek çalışma,uzak çalışma gibi terminolojiler yeni değil. İnsan Kaynakları paket eki olarak gündeme geleli çok oluyor. Ama, yapısal bir değişiklikten çok seksi bir eklenti olarak kaldı. Çok yüksek bedellerle çok iyi dekore edilmiş, gösterişli plazalarda toplulaşma hayatı devam etti.
Şimdiki sorumuz bu… Bütün dünya için geçerli. Bu virüs belası, hayatlarımız için yeni normal mi yaratıyor, yoksa bildiğimiz normale döneceğimiz kısa ( inşallah) bir ara mı ?
İNGEV Başkanı
Vural Çakır
Dijital vatandaş ve fırsatları
Dijital vatandaş ve fırsatları
İNGEV Başkanı Vural Çakır
Dijital dünyadaki sürekli gelişim büyük fırsatlar ve önemli riskler barındırıyor. Bilgiye erişim hızlarındaki farklılıkların ve nereden hangi bilgiye erişilebileceği konusundaki bilgi yetersizliklerinin yeni nesil eşitsizlikler arasında yer aldığını konuşmuştuk.
Fırsatların bir bölümü yönetişim konusu ile ilgili. Yönetsel kararların alımı sürecine ilgili paydaşların katılımını sağlayabilecek birçok dijital olanak doğdu. Tabi paydaşları katmaya niyetiniz varsa. Paydaşlar katılmak istiyor mu diye sorsanız da yanlış olmaz. Ama biz yine de olması gerekeni konuşalım.
Nisan’da İngev’in İstanbul Politikalar Merkezi ve Oxford işbirliği ile düzenleyeceği Dijital yönetişim Fırsatları çalışma konferansı, belediyelerin önündeki bu yeni fırsat pencerelerini göstermeyi amaçlıyor. Adı özellikle çalışma konferansı. Ben başlangıcı ve sorası olmayan konferans adlı etkinliklerden fena halde sıkılmış durumdayım. Eskiden “networking” işlerine yarıyorlardı, ama network yap yap nereye kadar.
Çalışma konferansı önceden hazırlanan taslak raporu tartışmayı, ilave katkılar yapılmasını amaçlıyor. Sonrasında da, bu fırsatlar birer öneri haline getirilip, belediyelere rapor olarak gönderilecek ve seminerlerle desteklenecek. Bunlar, İngev’in kendi kaynaklarına dayanarak yürüttüğü çalışmalar.
Dijitalin gündemde kapsadığı alan gittikçe artıyor. Son sıralarda sık konuştuğumuz bir başlık da dijital vatandaşlık. Vatandaşların birer dijital vatandaş olması, hayat kalitesi için çok önemli hale geldi.
Yeni nesil eşitsizliklerde belirttiğimizin bir başka ifadesi; dijital vatandaşla “sade vatandaş” iki ayrı sınıf oluyor. Epeyce keskin bir sınıf farkı ile.
Uzun bir konu ama kısaca dijital vatandaşlık ne demektir:
Dijital vatandaş, E devlet uygulamalarını kullanmayı bilen, dijital iletişim kurabilen, dijital ortamda üretim yapabilen, dijital alışveriş yapabilen, dijital ortamdan eğitim alabilen ve bu davranışları yaparken etik ve ahlak kuralların uyan hak ve sorumluluklarının bilincinde olan kişi diye tanımlanıyor.
Dijital vatandaşlık için gereken koşullar ise dijital erişimle başlıyor. Irk, cinsiyet, etnik kimlik, yaş, zihinsel ve fiziksel farklılıklar olmaksızın herkesin dijital ortama katılması anlamına geliyor.
Dijital vatandaş elektronik ortam ve araçları kullanarak iletişim yapabilmeli. Elektronik ortamlarda satın alma ve satma işlemlerini gerçekleştirecek yeterliliğe sahip olmalı. Sanal dünyada gösterilen davranışın veya yapılan işin elektronik standardının da olduğunun farkında olmalı. Dijital eğitime açık olmalı. Öğrenme ve öğretme dönemlerinin bundan sonra teknoloji kullanılarak da yapabildiğinin farkına varmalı.
Dijital hak ve sorumluluklarını bilmeli. Bu, herkesin sanal dünyada kendini özgürce ifade edebilecek haklara sahip olduğu ve bunların yasaklanamayacağı anlamını taşır. Dijital olarak sağlıklı olmalı. Sanal dünyada fiziksel, ruhsal ve psikolojik bakımdan sağlığını direk veya dolaylı şekilde etkileyecek etmenlerin bulunduğunu bilmeli. Dijital güvenliğe sahip olmalı. Başkalarının bilgilerini izinsiz kullanma, solucan, virüs veya truva atı oluşturma, spam gönderme, birilerinin bilgilerini veya mallarını çalma gibi faaliyetlerin farkına vararak gereken güvenlik tedbirlerini alabilmeli.
Ya dijital vatandaş olacaksın, ya da olacaksın. Başka da yol yok yani.
Farkındayım! Daha fazla sorumluluk almalıyım!
Farkındayım! Daha fazla sorumluluk almalıyım!
İngev Vural Çakır
UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma program) 2019 İnsani gelişme Raporunu açıkladı. Raporun bir bölümü insani gelişme açısından dünyanın bulunduğu aşama ve önündeki hedefleri açıklıyor. Diğer bölümü ise ülkeler bazında temel istatistiklerden oluşuyor.
Raporda ülkeler dört ana grupta toplanıyor; çok yüksek insani gelişme,yüksek insani gelişme ve, orta gelişme ve düşük gelişme. Türkiye ilk defa 59 numara ile çok yüksek insani gelişme bölgesinde yer aldı. Bu şekilde iyi “etiketlenmek” Ülkemiz adına güzel bir durum. Raporun ilk yayınlandığı 1990 yılından bu yana özellikle 2015 yılına kadar Türkiye’nin verilerinde iyileşme var. 2015’den sonra iyileşme yavaşlıyor.
İnsani gelişme İstatistikleri üç ana hatta ilerliyor; sağlık,eğitim ve gelir. Bu ana hatlar çeşitli verilerle incelenerek ülkeler sıralanıyor. Türkiye’nin son 30 yılda en fazla gelişme gösterdiği alan kişi başına gelir (satın alma gücü paritesine göre). Ama okullaşma ve beklenen hayat süresi verilerinde de önemli iyileşmeler var. Bütün dünyada bu göstergelerde iyileşmeler var, ama Türkiye ortalamadan daha hızlı.
Cinsiyet eşitsizliği göstergelerinde Türkiye 59’dan 66’ya geriliyor. Burada özellikle kişi başına gelirdeki kadın ve erkek farkı ve eğitimde kalma süresindeki fark dikkat çekiyor. Gelir farkı muhtemelen kadınların iş gücüne katılımındaki zayıflıkla ilgili.
Türkiye’nin çok yüksek insani gelişme bölgesinde yer alması önemli ama bu bölgeye tam yerleşmiş olduğu da söylenemez. Henüz kırılgan bir durumu var, yani çok küçük rakamsal farklılıklarla tekrar bir alt gruba dönme ihtimalini de atlamamak ve ilerlemek lazım.
Ancak, bütün bu istatistik göstergelerden çok, İnsani gelişme raporunun asıl önemi yaptığı genel tespit ve buna bağlı sunduğu vizyon.
En Temel ihtiyaçlara erişim konusunda bütün dünya’da gelişme olmakla birlikte eşitsizlikler de azalmıyor, hatta artıyor. Gelir dağılımındaki eşitsizlikleri biliyoruz. Son araştırmalara göre 26 ailenin geliri dünya nüfusunun yarısının,yani 3,5 milyar insanın gelirine eşit. Özel olarak masa başında tasarlasanız bile böyle bir sonuç verecek bir dünya sistemi yaratmanız zor olurdu. Acayip bir dünya ekonomik ve sosyal sistemi içindeyiz.
Sadece gelir eşitsizliği de değil, karşı bulunduğumuz durum. Yeni nesil eşitsizlikler de, yeni tehditler olarak karşımızda. En belirgin olanları iklim değişikliği ve teknolojiye erişimle oluşan adaletsizlikler. Her ikisi de özellikle düşük gelirlileri kişi ve ülke düzeyinde etkiliyor.
“Bebek piyangosu” bir diğer önemli eşitsizlik kaynağı. Bebekler doğdukları cinsiyete ve aileye göre ömür boyu uğraşacakları bir eşitsizlikle yaşamak durumundalar. En yaygın olanı cinsiyetten kaynaklananı. Kadınlar ömür boyu kadın olmaktan kaynaklanan dezavantajlarla mücadele edecekler.
Ama ,bu kadarla sınırlı değil. Doğdukları ailenin gelirine, dini aidiyetlerine, etnik aidiyetlerine göre de benzer büyük sorunlar hayat boyu kendilerine eşlik edebilir. Bir mülteci bebek düşünün; doğduğu andan itibaren kimliksizliği, statüsü dahil ömür boyu “savaşacağı” büyük bir “piyango” ile karşı kaşıya.
Mesele şu. Bunlara mücadele etmeli miyiz, edebilir miyiz, nasıl ? Kolay bir cevabı yok.
En azından bütün bunlara kader deyip geçmeme konusunda bir fikir birliği oluşmaya başlıyor. Bir zamanlar “beş parmağın beşi bir olmaz”, “her koyun kendi bacağından asılır “ gibi “Ayn Rand inanışları çok yaygındı.
UNDP raporu eşitsizliklerle mücadele için bir genel bakış açısı sunuyor. Ancak, elbette ortada sihirli bir formül yok. Öncelikle bu mücadelenin önemli olduğuna inanmalıyız. Sonra da bu üç ana eşitsizlik grubunu hedefleyen programlar üzerinde somut olarak çalışmak gerekiyor Mevcut ekonomik ve sosyal sistemleri bu bakış açısıyla genişletmek ve kapsayıcılığı esas almak çok ciddi bir değişim alanı.
Elbette hükumetlere çok iş düşüyor. Sonunda erki onlar kullanıyor. Ama, bu tür konularda sorumluluğu başkası üzerinde bırakarak konuşmanın rahatlatıcılığına da kapılmamalıyız. Konuyu biraz da birey olarak kendi üzerimizden düşünme alışkanlığı edinmeliyiz.
İngev’in yılbaşı mesajında dediği gibi; ben de “farkındayım ! daha fazla sorumluluk almalıyım !
İngev Başkanı Vural Çakır “Gerçekçi ve cesur”
Brand City
İNGEV Başkanı Vural Çakır “Gerçekçi ve cesur”
Geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin geri dönüşü konusunda yaygın siyasi pozisyonların tümü birbirine benziyor. “Suriye’de sorunlar çözülsün (çözülecek) ve ülkelerine geri dönsünler (dönecekler)”. Güvenli bölge yaratmanın bir önemli gerekçesi de bu şekilde.
İkili konuşmalarda ise resmi söylemelerin aksine . “Suriye’ye dönüş zayıf ihtimal “
Önümüzdeki iki kuşak boyunca Ülkemizin en önemli meselelerinden birisi olacak soruna yaklaşım bu gerçekçi olmayan teze dayanmamalı.
Dünya mülteci pratiği geri dönüşün belli koşullarda mümkün olduğunu gösterir. Mülteciler sınırda özel olarak oluşturulmuş alanlarda (kamplarda) yaşıyorsa ve mültecilik süresi kısa ise geri dönülüyor.
Ev sahibi toplulukla iç içe geçilmişse, süre uzamışsa, kendilerine yeni bir hayat kurmak zorunda kalmışlar ise geri dönüş eğilimi düşük.
Türkiye’de geçici koruma statüsünde 4 milyona yakın Suriyeli var. Bunların yalnızca, evet yalnızca 63 bini kamplarda bulunuyor. Geriye kalanı ev sahibi toplum ile iç içe geçmiş olarak şehirlerde yaşıyor. Kendilerine bir hayat kurmuşlar. çok büyük zorluklar içindeler, ama bir hayat kurmuş durumdalar.
600 bini aşkın çocuk eğitim sisteminin içine girmiş, okullaşmış durumda ve Türkçe eğitim görüyor.Üniversitede okuyanların sayısı 27 bin.
Çalışma izini alanların sayısı 35 bine yaklaşıyor. İş gücü piyasasında 800 bin dolayında Suriyeli var. Suriyelilerin kurduğu şirket sayısı 15 bini aştı, esnaf konumundakilerle birlikte toplam 35-40 bin olarak tahmin ediliyor.
Yoğun olarak bulundukları bölgelerde kendi “eko sistemleri” oluşmuş durumda. Yani yöresel yemeklerini, içeceklerini, alışveriş mekanlarını oluşturmuş durumdalar. Tıpkı Almanya’daki birinci kuşak Türklerin almanca öğrenmeden ve bulundukları ülke kültürüne uyum sağlamadan hayatlarını sürdürebildikleri gibi, yaşlı Suriyeliler de bildikleri hayatı Arapça ile sürdürebiliyorlar.
Sonuçta,bütün dinamikleriyle Ülkemizdeki Suriyeliler Türkiye günlük yaşamının içine yerleşmiş, yeni bir hayatın temellerini atmış durumdalar.
Bu içiçelik sürerken “ sizin geçici koruma kimlikleriniz iptal ettik, işte şurada Suriye’ye kalkan otobüsler var, haydi siz 4 milyon insan kuyruğa girin otobüslere,trenlere binin ve Suriye’ye dönün, orada yeniden bir hayat kurmaya başlayın” denemeyeceği açık.“ Sevgili çocuklular sizi okullarınızdan alıyoruz , hadi bakalım Suriye’ye gidiyorsunuz “ denilebilir mi ?
Suriye hemen yarın güvenli bölge haline gelse bile yapılamaz.
Daha gerçekçi ve daha cesur bir stratejiye ve onun dile gelmesine ihtiyacımız var. Cesur , çünkü birçok unsur birleşerek Türk -Suriyeli ilişkisini başlıca sosyal uyumsuzluk noktalarından birisi haline getirdi. Başka bir söylem seçmen oyunu etkileyecek siyasal riskler taşıyor.
Gerçekçi olan ise öncelikle Suriyelilerin büyük çoğunluğunun bu ülkenin bir parçası olduğunu Kabul ederek buna göre stratejiyi ayarlamak.
Meselenin Ülkemizde gittikçe büyüyecek bir çatışma alanı değil bir avantaj olabilmesini sağlayabilmek,gelecekte yeniden inşa edilecek Suriye ile güçlü bir köprü sağlamasına da zemin hazırlamak.
Bu nedenle Ülkemizdeki Sosyal uyumu çok ciddiye almalıyız; bizim kültürümüzü , iş hayatından kadın erkek ilişkilerine kadar her alanda hissetmelerini sağlayacak; bizim de onların davranışlarını doğru anlamamızı sağlayacak geniş kapsamlı bir uyum bakışına ihtiyacımız var. Özellikle ev sahibi toplum farkındalığı çok yükselmeli…
Bu yeni durumun yüklerini kaldırırken, zenginliklerini de daha iyi değerlendirebiliriz.
İngev’de yürüttüğümüz bir proje için mentorluk yaptığım Suriyelilerin sahip olduğu iki tekstil kuruluşu geçen ay Libya’dan 900 parçalık elbise siparişi aldı. Arapça konuşulan ülkelerle ticaret açısından yeni bir potansiyel.
Ülkemizdeki Suriyelileri stratejik olarak Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak düşünüp, aşamalı olarak ve belli koşullar altında vatandaşımız haline getirmeliyiz. Geri dönüşün artık çoğunluk için değil azınlık için mümkün olacağını öngörmeliyiz. Gelecek kuşaklara yeni bir çatışma alanı değil zenginlik bırakabilmek için
Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…
Vural Çakır Brand City
Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…
Sen ne kadar netsin bilmiyorum tabi… Benim kafamda hayırseverlik, sponsorluk, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) ve nihayet sürdürülebilirlik konuları birbirine karışmaya yakın duruyor. İngev ekibi bu karışıklıkları biraz olsun azaltabilmek amacıyla bir yıl boyunca kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında takdim edilen 1420 projeyi inceledi. İnternet taraması ve şirket bildirimleri esas alındı. Bu projelerin 746’sı (%52.5) kurumsal sosyal sorumluluk projesi olarak Kabul edildi. 674’ü (yüzde 47.5) ise kapsam dışı bırakıldı. Sürdürülebilirlik ise veri eksikliği nedeni ile tam değerlendirilemedi.
Kurumsal sosyal sorumluluk deyince neyin anlaşılması gerektiği tartışmalı bir alan.
Şirketler faaliyetleri sırasında yeryüzü kaynaklarına zarar verebilirler. Kaynakları girdi olarak kullanarak eksiltebilirler. Bu kaynaklara zarar verecek yan çıktılar oluşturabilirler. İçeçecek üretirken su tüketirler, deterjanları su kaynaklarına ve çevreye zarar verebilir. Geçenlerde bir arkadaşım piyasada boşa çıkmış 500 milyon cep telefonu bataryası olmalı diye hesap yapıp, “nerde bunlar, telekom Şirketleri bu konuda ne kadar aktif “ diye soruyordu. Birçok üretim faaliyeti karbon salınımına yol açabiliyor..
Sürdürülebilirlik şirketin yeryüzü kaynakalarına zarar verecek yan çıktılar yaratmaması, kaynakları tüketmemesi veya verdiği zararları, tükettiği kaynakları yerine koyabilmesi olmalıdır. Asıl kurumsal sosyal sorumluluk sürdürülebilrlik bağlamında ele alınan, şirket faaliyetleriyle doğrudan ilgili alanlara odaklanabilmelidir..
Şirketin, markanın faaliyet gelirinden bir bölümünü işleri ile ilgili olmayan ama topluma faydalı olacağı düşünülen bir alana ayırması elbette çok iyidir. Bir okul yaptıraibilir, değişik demografik gruplar için eğitim faaliyetlerine destek olabilir, çeşme yaptırabilir, yapılmış bir çeşmeyi onarabilir. Bunlar kurumsal sosyal sorumluk bağlamında da konuşulabilen ve gerçekte hayırseverlik denilecek aktiviteleridir.
Doğrudan bir reklam olmasa da şirket faaliyetlerini destekleyen işler var. Hani markanın t-shirtlerini giymiş insanlar, markanın ürünlerini kullanarak bir sosyal aktiviteye katılırlar. İnternet servis sağlayıcı firma, kadınların “online” olabilmesini sağlayan projelere destek verir. Markanın gıda ürünleri okullarda ücretsiz dağılır. Bilgisayar satıcısı firma ileri yaşlılar arasında kullanım eğitimi faaliyetlerine bütçe aktarır, “akıllı kent “ projeleri desteklenir. Aslında marketing” çalışmalarıdır ama yine KSS bağlamında takdim edilmelerine sık raslanır.
Sponsorluk da karışmaya aday bir başka marka aktivitesidir. Sonuçta bir pazarlama planının parçasıdır. Marka, finallere gidecek kimi sporculara destek olur, voleybol takımına kaynak sağlar, perakendecilik konferansına finansal katkı yapar. Sponsorluk için ayrılan bu bütçe kadar,hatta daha fazlasının, işin reklamına ayrıldığı da olur. Bir adet sporcuya verilen mali desteğin daha fazlası bu desteğin reklamına ayrılabilir.
İngev’in KSS analizi sponsorluğu dışarıda bırakarak, hayırseverlik aktivitelerini mümkün olduğunca ayıklayarak (çeşitli teknik nedenlerle tam olarak ayırt edilemese de) projeyi tamamladı.
İncelenen dönemde KSS projelerinin hedef kitleleri içinde çocuklar başta geliyor. Projelerin yüzde 33’ü çocukları hedefliyor. İkinci sırada toplumun geneline yönelik, belirli bir alana odaklanmamış projeler var (%30). Daha sonra ise gençler (%14), engelliler (%12) ve kadınlar (%8) geliyor.
Şirketler en fazla eğitim alanına yönelik proje yürütüyorlar. İncelenen bir yıl içinde yürütülen KSS projelerinin yüzde 38’i eğitimi konu alıyor. İkinci sırada yüzde 14’le çevre, üçüncü sırada yüzde 13’le sosyal destek ve hemen hemen aynı düzeyde yüzde 12 ile kültür -sanat projeleri geliyor.
Kurumsal sosyal sorumluluk projelerinde bazı konular diğerlerine göre çok daha az gündeme alınıyor.Bunlar gelişme için önemli fırsat alanları. Örneğin çevre ve geri dönüşüm alanında, atıkların yeniden dönüştürülebilmesi gibi konularda şirketler daha fazla kaynak ayırabilir. Yaşlı bakımı, tarımsal alanların gelişimi, hayvan varlığının korunması ve mülteciler gibi konular da Türkiye’nin yakın vadede gereksinim duyacağı toplumsal sorumluluk alanları olarak dikkat çekiyor. Şirketler ve markalar için en önemlisi de bu olmalı; sorumluluk.
Vural Çakır; “Aslında Seçim Ne”
Vural Çakır; “Aslında Seçim Ne”
Brand City
Aradın taradın, uygun bir yer buldun. Kendi sermayenin üzerine biraz da kredi ilave ettin, işini açtın. Ulaşım, erişim iyi. Müşterilerin ayağı alıştı. Fena gitmiyordu işler. Sonra aniden müşteriler azalmaya, iş düşmeye başladı. Bir süre sonra da neredeyse sinek avlar duruma geldin. Krediyi de kapatamamıştın daha.
Ne olmuştu da, talihin dönmüştü?
Biraz ileride yolun kenarında koca bir alışveriş merkezi yapılmıştı. Yolunu kesmiş, birçok mağaza grubu ve senin asla rekabet edemeyeceğin pazarlama bütçeleri ile müşterilerini çalmıştı. Ve elbette bütün hayatını değiştiren o AVM yapılırken kimse sana birşey sormamıştı.
Acaba belediye seçimlerinde veya genel seçimlerde kime oy versen hayat kalitene vurulan bu darbe gerçekleşmezdi. En azından öncesinde senin de söz hakkın olurdu. Olur muydu?
Sonunda kendine bir ev aldın. Biraz sen, biraz ipotekli kredi. Uzaktan deniz görüyor. Etrafında sana benzeyen binalar, Arada balkona çıkıp hava alabiliyorsun Sokağın makul rahatlıkta.
Sonra birgün etrafında birkaç binanın yıkıldığını, küçük boş arsa ile birleştirilip inşaata başlandığını görüyorsun. Yapı hızla yükseliyor. Evini üç taraftan kuşatan, iki kat yükseklikte üç koca blokla çevreleniyorsun. Artık ne deniz görmen mümkün, ne balkona çıkıp hava alman. Önündeki küçük sokakta bile trafik sıkışıyor. Bir süre sonra yerleşimler başladığında, sokaktan evine ulaşmak bile sorun olacak. Çocukların servisi filan…
Acaba belediye seçiminde kime oy versen günlük hayat kalitene bu darbe vurulmazdı, En azından öncesinde senin de söz hakkın olurdu. Olur muydu?
Beş yılda bir yerel seçim yapılıyor. Sen de sandığa gidip, vatandaşlık görevini yapıyor, oyunu kullanıyorsun. Sonra da , kaderine razı oluyorsun. İnşaatlara imarlara, avm’lere, aniden kapatılan yollara, değişen güzergahlara. Sanki beş yılda bir kez varsın.
Aslında seçim ve belki de asıl seçim, senin gündelik hayat kaliteni doğrudan etkileyecek değişiklikler karşısında söz ve oy hakkının olması. Sistem bu doğrultuda kendini geliştirebildiği ölçüde, gelişmenin insani karakteri güçlenecek. İlle de geleneksel siyasi jargonla konuşmak gerekirse, ileri demokrasi veya gündelik hayatın demokrasisi oluşacak.
Şimdilik bütün yapabildiğin büyük siyaset etrafındaki sert kutuplaşmanın bir parçası haline gelip beş yıllığına gündelik hayatını birisine emanet etmek. O arada da, artık ne gelirse başına, iyi-kötü kabullenmek. Demokrasinin bu seviyesi ile gururlanmanı söyleyenler olursa da inanmak.
Gündelik hayatını doğrudan etkileyebilecek konularda açık ve net fikir sahibisindir. Farklı görüşleri dinleyebilir ve bunların hangisinin sana faydalı olabileceğini değerlendirebilirsin. Mahallende AVM yapılması için bir referandum yapılacaksa, yapımın avantajlarını ve zararlarını karşılaştırabilirsin. Belki AVM sahipleri ve belediye ile pazarlık da yapabilirsin. Referandumda buna göre oy kullanabilir, AVM yapımını destekleyebilir veya engelleyebilirsin.
Sonunda AVM’nin etki alanındaki toplulukla yapılan referandum inşaat konusundaki nihai kararı belirler. Muteaahit, aracı, siyasetçi ve yönetici elitinin kapalı ilişkileri değil. Senin günlük hayat kaliten gizlisi saklısı da artık pek kalmamış rant paylaşımlarına kurban edilmez.
İşte bu gündelik hayat demokrasisidir.
Bu süreçte kutuplaşmış medya kontrolları, çarpıtılmış siyasi propogandalar, ölçüsüz vaatler, gerçeklikten iyice kopmuş inorganik kampanyalar, seçim hileleri, toplum mühendislikleri işlemez. Birey büyük siyasetin, soyut iddiaları içinde kaybolmaz. Köşe yazarı diye de adlandırılan büyük siyaset propagandistlerine mahkum kalmaz.
“Henüz temel demokrasi sorunlarını bile çözememişken, gündelik hayat kalitesini etkileyen konularda doğrudan seçim hakkına nasıl sıra gelir” diye sorabilirsin? Sorduğunla kalır tabi
Cevabını bilmiyorum
Sadece birey, insan üzerinden yükselen bir demokrasi için dilekte bulunabilirim.
Vural Çakır; Türkiye imajı Yönetilebilir mi ?
Brand City
Vural Çakır; Türkiye imajı Yönetilebilir mi ?
Fransa’da asgari ücret 1520 Euro düzeyinde. Türkiye’de asgari ücret 320 Euro düzeyinde. İlave olanakları da sayarsanız Fransa’da bir asgari ücretli olmak, Türkiye’de orta düzeyde bir çalışan olmaya göre daha yüksek gelir sağlıyor. Satın alma gücü ile ağırlıklandırıp biraz daha iyimser sonuç bulsan bile işin özü değişmiyor. Gelişmiş ülkeler ile kalanlar arasında yaşam standart farkı çok yüksek. Fransa bunun ileri örneklerinden.
Birçok nedeni var. Bu yazı bunların en önemlisi için.
Türkiye’deki herhangi bir vatandaş günlük hayatında yaptığı tüketim aktiviteleri ile Fransa’daki, ABD’dek deki veya gelişmiş bir başka ülkedeki asgari ücretliyi sübvanse ediyor. Daha yüksek ücretlileri de elbette.
Sabah kalktıktan, gece yatıncaya kadar yaptığın tüketim aktivitelerini şöyle bir düşün: banyoda kullandığın şampuan, telefonun, kullandığın aplikasyon, arama motorun, kahvaltıda tükettiğin ürünler, bindiğin araba, giydiklerin, giysileri yıkadığının deterjan, bilgisayarın…
Bunların çoğu yabancı bir markadır. Çoğu gelişmiş ülkelerden biri kaynaklıdır. Uzunca bir süredir dünyanın global bir köy olduğu, şirketlerin küresel olduğu ideolojisi egemen olsa da, aslında her şirketin bir merkez ülkesi vardır. Tükettiğin bütün o markaların da tabi.
Satın aldığın birçok ürün için bir pay o şirketlere ve o şirketlerin merkez ülkesine akar. Böylece planetin dört bir köşesinden sabah akşam başka köşelerine kaynak transferi olur. Bazı ülke vatandaşları da diğer başka ülke vatandaşlarından daha iyi yaşarlar
Hepsi tarihsel bir sürecin sonucudur. Sanayi devrimini ve sonrasını iyi başaran ülkeler, öncü ürünler ve öncü markalar yaratıp, küresellik ideolojisi ile birlikte dünyaya yaymışlar. Dünya aynı tür hayatların yaşandığını, benzer tüketimler için aynı markaların tüketildiği “global bir köy “ olmuş. Rekabeti teşvik eden, oligopolleşme karşıtı yasalar arttıkça, ilginç bir şekilde pazarlar daha fazla paylaşılmış.
Aynı küreselleşme ideolojisi bu paylaşılmış pazarda gelişmiş ülkelere tek bir çıkış yolu önerebiliyor: “Sen de kendi markalarını yarat, global markaların olsun”.
Türkiye 1 kg ihracatı 1,36 dolara yapıyor. Sudan ucuz. Ürün katma değerinin düşüklüğü ve tabi marka değerinin olmayışı.
Paylaşılmış pazarlarda yeni markalar yaratmak çok zor bir iş. Yüksek düzeyde ve ısrarlı yatırımlar, çok odaklanmış sabırlı stratejiler gerektirir. Böyle stratejiler için Türkiye’nini Ülke olarak marka değerinin, ya da Türkiye itibarının yükselmesi de şart.
Zaman zaman alevlenip sonra küllenmeye yüz tutan bir konu Türkiye marka değerinin yönetilmesi. En yalın ifadesi dünyanın özellikle satın alma gücü yüksek ülkelerinde sıradan insanların Türkiye denince pozitif bir çağrışıma sahip olabilmesi diye anla.
Zemin böyle oluşur. Devletler arası ilişkiler çeşitli gel gitlerle yürüyebilir. Ama kamuoylarının Türkiye hakkıında pozitif çağrışımlara sahip olması 1 kg ihracat değerimizin, hiç olmazsa 4 dolara yükselmesi için, ilk bakışta çok anlaşılmasa da esaslı bir zemin sağlar.
Peki, şimdi ne aşamadayız. Özellikle satın alma gücü yüksek ülkelerdeki kamuyou nezdinde Türkiye ne çağrıştırıyor. Ülke olarak, Türkiye kökenli ürün ve markalara atfedilen imajlar olarak? Durum nedir? Nerelerde ne kadar güçlü veya zayıfız?
Hiç kuşkusuz zayıf olduğumuz birçok yan vardır. Bunların hepsini bir anda değiştiremeyiz de. Ama değiştirebileceklerimiz de olacaktır elbette, istediğimizde yapabileceklerimiz. Şimdilik az olsa da güçlü yanlarımız da çıkacaktır. Belki de güçlü yanlara dayanarak ilerleriz.
Evet, Ama önce bilmeliyiz. Bilmeliyiz.
Araştırma tekniklerini daha profesyonelce kullanarak Türkiye imajını anlamalı ve geliştirilmesini de bir yönetim performansı ölçüsü yapabilmeliyiz.
Paylaşılmış pazarlarda Türkiye kökenli markalara yer açmak Dünya’da, Türkiye’ye sempati ile bakan tüketici sayısını artırmadan olmaz.
+90 544 455 22 63