Yazılar

Alsas Şarap Başkenti “Colmar”

Alsas Şarap Başkenti “Colmar”

Colmar, Fransa’nın kuzey doğusunda yer alan Grans Est bölgesinin üçüncü büyük komünüdür. Kasaba Alsas Şarap yolu üzerinde yer alır ve “Alsas Şarap Başkenti” olarak adlandırılır (capitale des vins d’Alsace). Colmar çok iyi korunmuş tarihi yapıları, özgün evleri ve müzeriyle ünlüdür.

Eski bir Alman serbest şehri (Free City) olan Colmar, 1673 yılında Fransa Kralı XIV Louis tarafından Fransız topraklarına katılmıştır. 1871’deki Prusya-Fransa savaşından sonra Almanya’nın ele geçirdiği şehir, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra tekrar Fransaya geçmişse de, 2. Dünya Savaşı boyunca tekrar Alman kontrolünde kalmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise kesin olarak Fransa’nın bir parçası haline gelmiştir.

Lauch nehri kanalları boyunca uzanan Colmar şehri, Fransız İhtilali ve 2 dünya savaşının yanısıra başkaca birçok çatışmanın da bölgesi olmasına karşın hernagi bir yıkıma uğramamış ve özgünlüğünü koruyabilmiştir. Bu sayede bugün Fransa’nın en çok turist çeken şehirlerinden biridir.

1843 yılında, Kara Veba salgını sırasında şehirdeki Yahudi toplumu tarafından gizlenmiş “Colmar Hazineleri” keşfedilmiştir.

Colmar, Noel döneminde kurulan Noel Pazarlarıyla da ünlüdür ve dünyanın pek çok ülkesinden turistler bu pazarları ziyaret ederek alışveriş yapmak için bu güzel kenti kış döneminde ziyaret ederler.

Colmar’da mutlaka görülmesi gerekenler

Old Town (Eski şehir), The Unterlinden Museum, Little Venice (Küçük Venedik), Maison Pfister, Koïfhus, Musée Bartholdi, La Maison des Têtes, Presbytère Protestant de Colmar, St Martin’s Church (Collégiale saint-martin de Colmar), Schwendi Fountain, Musée du Jouet de Colmar, Maison Adolph, Ballons des Vosges – Gazon du Faing, Alsatian Wine Route (Alsas Şarap Yolu), Ve tabiki eşsiz Fransız/Alman karışımı yerel yemekler.

Colmar’a ulaşmak için dilerseniz uçakla Paris’e gidip, oradan kalkan trenlerle ya da İsviçre Basel’e gidip oradan otobüs seferlerini kullanabilirsiniz.

FERHAT KAAN ŞAHİN

Adı gibi bir köy… “Şirince”

Adı gibi bir köy… “Şirince”

Şirince, İzmir’ in ilçesi Selçuk’ a bağlı; Güzel memleketimizin görülmesi gereken doğal güzelliği bozulmamış saklı kalmış yerlerindendir.

Tarihçesi:

Köyün tarihi M.Ö. 5. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Tıpkı ismi gibi sevimli bir yerleşim bölgesidir. Köyün doğallığının bozulmadan günümüze ulaşmasının bir sebebi de ulaşımın zorlu koşullar içermesinden dolayı olabilir.

Köyün orijinal adı olan “Kırkınca” iken daha sonra değiştirilmiş. Rivayet edilir ki; Eski çağlarda kendilerini köyün yerleştiği dağlara vuran kırk kişiye aften bu ismin verildiği anlatılır. Yunanistan ve Türkiye arasında 1924’ de gerçekleşen nüfus mübadelesine kadar köyde Rum ahali yaşarmış. Ahalinin köy ismini telaffuz ederken Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi isimler kullanılır olmuş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, vali  Kazım Dirik‘in talimatıyla köyün adı Şirince olarak değiştirilmiş.

Etkinlikler:

Köy ziyaretinde meydanda araçtan indiğinizde; doruğa doğru çıkan, ağaçların gölgelediği taş döşeli dar yamaç sokaklarında yürüyüş büyük bir keyif veriyor. İki katlı bahçeli evlerin önünden geçerken kendinizi tarihi bir yolculuğa çıkmış hissedersiniz. Meyve ağaçları, çiçekler, kuş cıvıltıları arasında huzurlu bir yürüyüş köy sokaklarında yaşanmaktadır. Evlerin özelliği ise, hiçbir evin diğerinin manzarasını kapatmamaktadır. Köy içinde restore edilmiş ziyarete açık iki adet Kilise bulunmaktadır.

Aydın doğumlu, Yunanlı yazar Dido Sotiriyu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabında Manoli karakteri ile Rum köylüsünün yaşadıklarını anlatmaktadır. Kitapta Manoli’ nin (kitabın kahramanı); Şirince’ de doğa ile başbaşa bir köy hayatına sahip çocuğun yaşadıkları konu edilmektedir.

Osmanlı döneminde, bölgede incir ihracatının yoğun olması nedeniyle; köyde incir üretimi yoğun bir bölge olmuştur. Günümüzde de köyde bağcılık, zeytincilik, şeftali, incir, elma ve ceviz de yetiştirilmektedir.

Köy meydanında göreceğiniz; Taze sıkılmış meyve suları ve farklı tatları içeren meyve şarapları ziyaretinizi renklendirecek doğal tada sahip içeceklerden oluşuyor.

Efsanesi:

Köyle ilgili yurtiçi ve yurtdışı medya’ da oldukça ses getiren bir haber çıkmıştı.  21 Aralık 2012 tarihinde, Maya takvimine göre kıyamet kopacağı ve en güvenli alanın bu bölge olacağı söylentisi haber olmuştu. Bu sebeple izdiham olabilir düşüncesi ile önlemler alınmış, fakat beklenen olmamış. Haberin çıktığı dönemde köye gelen ziyaretçi sayısında ciddi düşüş yaşanmış.

Matematik Köyü:

Prof. Dr. Ali Nesin’ in kurduğu köy, 55 dönüm arazi üzerinde ve Şirince’ ye 1 kilometre mesafede yer almaktadır. “Nesin Matematik Köyü”, imece usülü yardımseverlerin katkıları kurulmuştur. Yüksek matematik çalışması için öğrencileri ağırlamaktadır. Haziran ve Eylül ayları arasında faaliyet göstermektedir.

Geleneksel Festivali:

Her sene ekim ayının ikinci pazarı geleneksel Bağbozumu festival yapılmaktadır. Toplanan üzümler geleneksel yöntemler ile ezilip, şarap yapılmak için işlemlerden geçirilirler. Festivalde en iyi şarap ve Şirince güzeli seçilmektedir.

Bulunduğu Bölge:

İzmir’ e 83 km, Selçuk ilçe merkezine 8 km, Efes Antik şehrine 12 km ve Kuşadası’na ise 30 km uzaklıkta yer almaktadır.

Murat Söker

Masalsı şehir Viyana

Masalsı şehir Viyana

Viyana, Avusturya‘nın başkenti ve en büyük şehridir. Aynı zamanda ülkenin dokuz eyaletinden yüzölçümü bakımından en küçüğüdür.  1.900.000 kişilik nüfusuyla Avusturya’nın en kalabalık kentidir, çevre ilçeleriyle birlikte Viyana’da yaklaşık iki milyon insan yaşar, ki bu da Avusturya nüfusunun yaklaşık dörtte biridir. Nüfus bakımından Viyana Avrupa Birliği‘nin en büyük onuncu kentidir. Birleşmiş Milletler bürosuyla Viyana Birleşmiş Milletlerin dört resmî merkez temsilciliğinden birine sahiptir. Kentte bulunan diğer önemli uluslararası kuruluşlar OPEC, AGİT ve Uluslararası Atom Enerjisi Örgütü‘dür (IAEA).

Tarihte yüzyıllar boyu Habsburg hanedanının yerleşim yeri olan kent, bu süre boyunca Avrupa’nın kültürel ve politik merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu dönemde Habsburglar ile Osmanlıların Avrupa tarihinin en uzun süreli çekişmelerinden birini yaşamından dolayı şehir, Türk orduları tarafından iki kez kuşatılmış ancak alınamamıştır. Viyana’nın, Avusturya İmparatorunun Alman müttefikleri ile Polonya Kralı Jan Sobieski’nin yardımı sayesinde kurtulması her sene 12 Eylül’de kutlanmaktadır… Bu dönemde kent Londra, New York ve Paris‘ten sonra iki milyon nüfusuyla dünyanın en büyük dördüncü kentiyken, I. Dünya Savaşı sonrasında nüfusunun dörtte birini kaybetmiştir. Viyana coğrafi konumu ve büyük bir imparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olmasından dolayı gerek mimari gerekse kültürel açıdan Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biridir. Bugün bile Habsburg hanedanının izlerini taşıyan eski kent merkezi ve Schönbrunn Sarayı Avusturya devletinin başvurusu üzerine Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilmiştir. Viyana’nın sembolü olan Stefan Kilisesi şehrin merkezinde bulunmaktadır.

  1. yüzyılın sonlarından 1938’e kadar şehir, yüksek kültür ve modernizmin bir merkezi olarak kaldı. Bir Dünya Müzik başkenti olarak şehir, Brahms, Bruckner, Mahler ve Richard Strauss gibi bestecilere ev sahipliği yapmıştır. Şehir, sonradan Şansölye olan Engelbert Dollfuss sosyalist milisleri tarafından işgal edilerek 1934 Avusturya İç Savaşına sahne oldu.

Küçüklüğüne karşın eyalet-kent olmasının getirdiği avantajlarla Viyana ülkenin en yoğun trafik ve yapılaşma oranlarına sahiptir. Kapladığı alanın % 11,3’ü yapılaşmış alan, % 11,1’i trafik ve % 2,2’si de raylı sistem alanıdır. Bununla birlikte Viyana 117,76 km² yani toplam alanının % 28,4’ü oranında yeşil alana sahiptir ve ülkenin en yoğun kent içi yeşil alana sahip olan eyaletidir. 19,1 km², yani % 4,6 oranında alan sularla kaplıdır ve bu oran sadece Burgenland‘da daha yüksektir. Ayrıca Viyana şarap üretilen dört eyaletten biridir. Toplam yüzölçümünün % 1,7 oranındaki bölümünde üzüm bağları bulunur. % 16,6 oranındaki bölge ormanlıktır ve % 15,8 oranındaki bölge de tarım alanıdır.

Viyana Slovakya‘nın başkenti Bratislava‘ya 60 km yakınlıktadır. İki başkentin bu kadar birbirine yakın olması (VatikanRoma ilişkisi sayılmazsa) Avrupa’da benzeri olmayan bir durumdur.

Schönbrunn Sarayı, Hofburg (İmparatorluk Sarayı/Cumhurbaşkanlık Köşkü), Belvedere Sarayı, Kunsthistorisches Müzesi, Aziz Stephen Katedrali, Staatsoper- (Opera Binası), Karl Kilisesi, Prater eğlence alanı, Augarten sarayı, Schwarzenberg Sarayı, Hundertwasser Evi, Arsenal Müzesi, Sankt Marx Mezarlığı, Stadtpark – Şehir Parkı, Raimund Tiyatrosu, Votiv Kilisesi, Liechtenstein Sarayı şehirde mutlaka görülmesi gereken tarihi ve kültürel yerler arasında yer alır.

Viyana’nın uluslararası Schwechat Havaalanı şehir merkezinden 20 km uzaklıktadır. Şehir merkezine her 30 dakikada bir (05:00-23:45)[4] kalkan Post Bus otobüsleri veya S-Bahn treniyle ulaşılabilir. Ayrıca her 30 dakikada bir (06:06-23:36)[5] sefer yapan ekspres CAT(City Airport Train) treni ile Landstrasse – Wien Mitte tren istasyonuna ulaşabilirsiniz. Bu istasyondan ana güzergâh (Stammstrecke) üzerinde işleyen tüm banliyö trenlerine ile bölgesel bazı trenlere, U3 ve U4 metro hatlarına ve O tramvay hattına aktarma imkânı bulunmaktadır. Türk Hava Yolları her gün karşılıklı 3 sefer ile Viyana’ya ulaşım imkânı sunmaktadır.

Ferhat Kaan Şahin

Doğunun hazineleri Jolly ile keşfedin

Doğunun hazineleri Jolly ile keşfedin

Jolly’nin Doğu’nu Hazineleri turuyla Kars, Van, Erzurum, Elazığ, Erzincan, Sivas ve daha niceleri… Doğu Anadolu’nun cennet köşelerini keşfedeceksiniz.

Birçok ilden katılabileceğiniz Doğu’nun Hazineleri Turu ile tam bir keşif rotası sizleri bekliyor. 5 gece konaklamalı olarak sürecek olan bu turun başlangıç fiyatı ise 1.699 TL olarak belirlendi.

Bu turda sizleri bekleyenler;

Erzincan ilinin Kemaliye ilçesi sınırlarında bulunan, Amerika’da bulunan Grand Kanyonun ardından dünyanın en büyük ikinci kanyonu olarak bilinen Karanlık Kanyon ve Fırat Nehrinin dağları delerek oluşturduğu yer yer 800 metrenin üzerine çıkan, sarp ve dik yamaçların kıyısı boyunca uzanan bu yol sizleri hayrete düşürecek. Ardından ise Kemaliye-Divriği arasında insanların elleri ile oyarak açtığı yol, sizleri karşılayacak.

Elazığ’da Harput Kalesi’ni göreceksiniz. Burada 4.000 yıllık tarihi Harput Kalesi’ne neden Süt Kalesi denildiğini, Arap Baba Türbesi’nin ve ‘Bitlis’te beş minare’ türküsünün hikâyelerini öğreneceksiniz.

Bu turdaki bir diğer rotanız ise Van olacak. Burada Kral Gagik adına yaptırılmış olan ve bir dönem Ermeni vatandaşlarımızın en üst düzey ruhani liderlik makamı olan Akdamar Adası sizleri karşılayacak. Ardından ise göl kıyısında eşsiz bir manzaraya sahip Van Kalesi, Kedi Evi ve halı, kilim atölyeleri sizleri bekliyor olacak.

Turun devamında ise Bend-i Mahi Çayı üzerinde bulunan Muradiye Şelalesi, Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı, İshak Paşa Sarayı siz gezginleri karşılayacak.

Ünlü binaların az bilinen hikayeleri

Ünlü binaların az bilinen hikayeleri

Seyahat etmeyi sevenlerin birçoğu, gezdiği destinasyonların lokal mimari anlayışını da görmeyi tercih ediyor. Gittiği şehrin yerel yemeklerini yemeden, dilinden birkaç kelime öğrenmeden ve ün salmış binalarda en azından bir kare fotoğraf çekilmeden o şehri gezdiğine ikna olmuyor. Seyahat edilen veya edilmesi planlanan ülkelerdeki lokal mimari anlayışı çoğumuz için ilgi odağı. Bu nedenle de dünyanın mimari harikası binaları, hikayeleriyle tüm gezginlerin uğrak rotası oluyor.

Mimari illüzyonun en görkemlisi: Dolmabahçe Sarayı

Osmanlı’nın ilk modern sarayı olan Dolmabahçe Sarayı, Sultan Abdülmecid’in isteği üzerine mimar Balyan kardeşlere yaptırıldı. 1843’te başlayan inşaat, 1853’te tamamlansa da o tarihte devam eden Kırım Savaşı sebebiyle ancak 3 yıl sonra açılabildi. Osmanlı mimari kültürüne uygun ama Avrupa stilinde inşa edilen yapıda, pek çok teknoloji de ilk kez kullanıldı. Süslemelerinde hiçbir masraftan kaçınılmayan sarayın her odası, hatta her köşesi ayrı göz alıcı. 2.000 metrekareyi aşan alanı, yüksekliği 36 metreyi bulan kubbesi ve her detayı ayrı bir işçilikle bezenmiş olan Muayede Salonu hala yapıldığı dönemdeki göz alıcılığını sürdürüyor. Topkapı Sarayı’ndan getirilen altın taht ve 4,5 tonluk kristal avize, salonu gezen herkesi büyülüyor.

Yalnız kralın ana kucağı: Neuschwanstein Kalesi

Kral II. Ludwig tahta çıktıktan sonra, yalnız geçirdiği ve sadece gelişmiş hayal gücüyle renklendirebildiği çocukluğunun telafisi olarak, hayallerindeki şövalyelere layık ve hayranı olduğu operalardaki gibi gösterişli bir kale yaptırmak istedi. Böylece büyüdüğü köy olan Swangau’da Neuschwanstein Kalesi’nin inşaatını başlattı. Almanya’da kalelerin stratejik öneminin kalmadığı bir dönemde yaptırılan Neuschwanstein Kalesi, halktan tepki çekti. İnşaatın bitmesiyle beraber, henüz dört oda dekore edilmişken kaleye yerleşen II. Ludwig, sadece 172 gün sonra savurganlığı ve takıntılı ruh hali yüzünden kendi bakanları tarafından suçlandı. 1886 yılında oluşturulan bir psikiyatri komitesi Ludwig’in zihinsel hastalığı olduğunu ilan etti ve kral, gözetim altığında tutulmak üzere, bir ay sonra ölüm yeri olarak anılacak Berg Şatosu’na gönderildi.

Bir postacının rüyası: Palais Idéal

1836 yılında Fransa’nın küçük bir köyü olan Charmes’de doğan Ferdinand Cheval, 13 yaşındayken okulu bıraktı ve postacı oldu. Bir gece rüyasında bir saray inşa ettiğini gören Cheval, posta dağıtırken ayağına çarpan taşın şekline hayran olunca saklamak için cebine koydu. Topladığı taşları birleştirerek kendince heykel denemeleri yaparken 15 yıl önce gördüğü rüyası aklına geldi ve o an hayalindeki sarayı evinin bahçesinde inşa etmeye karar verdi. 1879 yılının Nisan ayında sarayını inşa etmeye başlayan Cheval, sonraki 33 yıl boyunca yaklaşık 29 kilometre uzunluğundaki günlük posta turu sırasında taş toplamaya ve Palais Idéal’i inşa etmeye devam etti. 1912 yılında tamamlanan Palais Idéal, mimarı Ferdinand Cheval’in kitaplardan okuduğu, kartpostal ve dergilerde resimlerini gördüğü dünyanın onun gözündeki yansıması. Cheval, eserinin ana fikrini ise girişindeki “İnsanlar arasındaki kardeşlik” yazısıyla net bir şekilde ortaya koymuş. 1969’da tarihi eser olarak listelenen saray, bugün hala pek çok ziyaretçiyi ağırlıyor ve sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor.

Denizin kıpkızıl altın kapısı: Golden Gate

Dünyanın en çok fotoğraflanan köprüsü unvanını taşıyan Golden Gate, rengiyle de benzerlerinden ayrışıyor. Köprünün genel tasarımını New York’taki Manhattan Köprüsü’nün mimarı Leon Moisseiff, teknik ve teorik çalışmalarını mühendis ve matematikçi profesör Charles Alton Ellis yaptı. Amerikalı bir konut mimarı olan Irving Morrow ise köprü kulesinin genel şekli, aydınlatma düzeni, kule dekorasyonları, sokak lambaları, korkuluk ve yürüyüş yolları gibi Art Deco unsurlarını tasarladı. Fakat bunlardan da önemlisi, köprünün en çarpıcı özelliği olan renginin altına imzasını attı. Golden Gate, henüz tasarım aşamasındayken renginin gri olacağı kararlaştırılmıştı. Ancak inşaatı sırasında Amerikan Donanması, gemilerin köprüyü sisli havalarda rahat görebilmesi için dahiyane(!) bir fikirle geldi: Siyah üzerine sarı kalın çizgiler. Bu kadar emek harcanan köprüyü bir ucubeye çevirmek istemeyen Irving Morrow, paslanma önleyici kırmızı bir astar boyasından esinlenerek köprünün sıcak turuncu renge boyanmasını önerdi. Kabul edilen bu renk, Golden Gate’in ikonik bir yapı olmasının en önemli sebeplerinden biri oldu. Bu kızıllığı bir gün batımında görmek için San Francisco’ya gitmelisiniz.

Kör eden ihtişam: Aziz Vasil Katedrali

Moskova’nın dünyaca ünlü yapılarından biri olan Aziz Vasil Katedrali, tarihin önemli sahnelerine tanıklık etmiş yerlerden biri olan Kızıl Meydan’ın güney ucunda bulunuyor. Sık sık Kremlin Sarayı ile karıştırılan ve fotoğraflarda göründüğü kadar büyük olmayan bu yapı, insanı büyüleyen renkleri ve mimarisi sayesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne de kabul edildi. Korkunç İvan 1552 yılında Tatarlara karşı büyük bir zafer kazanınca, bu zaferi hafızalara kazımak için bir eser inşa ettirmek istedi. Karar ve tasarım çalışmalarının ardından 1555 yılında yapımına başlanan Aziz Vasil Katedrali, 1561 yılında tamamlandı. İşte efsane tam da burada başlıyor. Kesin bir kayıt olmasa da yüzyıllardır dilden dile dolaşan bir rivayete göre, acımasızlığıyla nam salan Korkunç İvan, inşaatın tamamlandığı gün katedralin İtalyan mimarı Barma’nın gözlerini dağlatmış. Neden dersiniz? Döneminde eşi benzeri olmayan bu göz alıcı yapıyı başka yerde yapamasın diye… Bu kör edici yapıyı yerinde görmek için istikamet Moskova!

 

Polonezköy; doğası, kültürü ve gelenekleri ile özel bir köy

Polonezköy; doğası, kültürü ve gelenekleri ile özel bir köy

Hafta boyu yoğun ve stresli geçen günlerin ardından güzel bir hafta sonu keyfi yaşamak adına her zaman güzel bir seçenek olmuştur. İlk defa ziyaret edenler için; Bu güzel yeşil doğa içerisinde oksijen çarpılmasına uğrayacağınızı söylesek yeridir. Tabii ki çarpılmayı ironi amacıyla pozitif manada kullanıyoruz! İstanbul’ a 25 kilometre, Beykoz’ a ise 10 km mesafede yeşil doğası ile kucak açmış bekleyen Polonezköy,  her mevsimde farklı bir güzelliğe sahip. Polonezköy adından anlaşılacağı üzere; Polonya’ dan türemiştir. Leh köyü olarak, köyde yaşayanlar Polonya kökenli Türk vatandaşlarıdır.

Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya’ da 1830 ayaklanması sonrası sürgüne gönderilenlere kucak açmıştır. Köye ilk yerleşimde 1842 yılında Prens Adam Czartoryski gelişi ile olmuştur. Köyün adı kurucusunun adı olan Adam’dan türeyerek Adamköy (Lehçe: Adampol) olmuştur. Köyün yer aldığı bölge ise; Saint Benoît Fransız Lisesi‘ni yöneten Lazarist rahiplere ait çiftliktir. Bu arazinin kendi göç ettikleri topraklar ile benzer özellikte olması sebebi ile uygun bulup satın almışlardır. Başlangıçta 12 kişinin yaşadığı köye ileriki yıllarda katılanlar ile birlikte nüfus iki yüz rakamının üzerine çıkmıştır. Cumhuriyet ile birlikte Polonezköy sakinleri T.C. vatandaşı olmuşlardır. Köy ismi de Polonezköy olarak değiştirilmiştir. Dünyaca ünlü opera sanatçımız soprano (1928-2008) Leyla Gencer hanımefendi bu köyde doğmuştur.

Neler yapılır?

Farklı bir kahvaltı keyfi için;  Hafta sonu, açık havada doğa ile başbaşa kahvaltı keyfi için iyi ki buraya geldik dedirtecek güzelliğe sahiptir.

Kahvaltı sonrası yürüyüş sevenler için;  Doğa ile başbaşa yürüyüş keyfi için oluşturulmuş yürüyüş parkuru keyifli bir sabah sporu imkanı sunuyor.

Zofia Rizi Anı Evi’ni ziyaret edebilirsiniz;  Leh mimarisi özelliklerini taşıyan köyün en eski evlerinden olan anı evinde, Rizi ailesi ne ait kişisel eşyalar, fotoğraf ve objeler sergilenmektedir. Ev, Zofia Rizi’nin babası tarafından köye ilk yerleşimler sırasında inşa edilmiştir.

Polonezköy Kiraz Festivali’ ne katılabilirsiniz;   Polonezköy’ ün en coşkulu, renkli ve eğlenceli zamanları diyebileceğimiz özel bir etkinliktir. Her sene Haziran ayında Kiraz Festival düzenlenmektedir. Köy sakinlerinin daveti ile gelen Polonya’lı folklör gruplarının harika dans gösterilerini izleyerek güzel bir gün geçirebilirsiniz.  Festival kapsamında Polonya kültürüne özel bir çok yiyecek ve içecekler tadılıp, yaşam tarzlarını tanıma imkanı olmaktadır.

Hayvan Parkı’nı ziyaret edebilirsiniz; Çocuklar için çok eğlenceli bir aktivite olacaktır. Polonezköy Country Club içerisinde yer alan ufak çaplı hayvan parkını ziyaret edebilirsiniz. Ziyaretiniz de hayvanları açık havada çitlerin arkasında nispeten rahat bir yaşam ortamında görebiliyorsunuz. Kafes v.b. rahatsız eden bir görüntü olmaması sebebiyle bu halde olması bile yeterli gelebiliyor.

Binicilik Deneyimi Yaşayabilirsiniz;   Atları seviyorsanız, onların duygusallıklarını daha iyi hissetmek bütünleşmek adına binicilik deneyimi yaşamak isteyenler için bu imkan mümkün. Çocuklar ve yetişkinler için eğitimler veren binicilik klüplerinin imkanlarından yararlanabilirsiniz.

Doğa içerisinde bu kadar etkinlik üzerine muhtemelen çok acıkacaksınızdır. Yemek, Pasta,  likör deneyimi için önerilerimiz

Gurme lezzetleri sevenler için; Leonardo Restaurant, makulün biraz üst seviyesinde yer alan fiyatları ile hizmet vermektedir. Asırlık bir Polonya evinde güzel bir yemek keyfi yaşayabilirsiniz.  Menüsünde Polonya, Fransız, Avusturya mutfaklarından seçmeler olan lezzetli yemeklerini tadarken farklı bir ambiyans sizleri bekliyor.

Ev yapımı Pasta sevenler için; Polina’da, sadece burada tadabileceğiniz, endüstriyel tarzda üretilmemiş özel yapım lezzetli ve taze Polonya pastalarından tadabilirsiniz.

Ev yapımı Likör sevenler için; Yemek üstüne, Türk kahvesi ile birlikte likör içmeyi seviyorsanız doğru yerdesiniz. Köyün spesiyali olarak özel üretim ceviz likörü ve karanfilli vişne likörü tadımı denenmesi gereken gurme lezzetlerdendir.

Murat Söker / neexss@gmail.com  –  intagram: murat_soker

 

2020 Patara yılına özel Patara’nın bilinmeyenleri  

2020 Patara yılına özel Patara’nın bilinmeyenleri

Türkiye, geçmişten günümüze birçok uygarlığa ev sahipliği yaptı. Ülkemizde turizm sektörüne katkıları olan kültürlerin tanıtımı için 2018 Troya, 2019 Göbeklitepe, bu yıl da Patara yılı olarak ilan edildi. Geçmişi M.Ö. 13. yüzyıla dayandığı öngörülen Patara’da kazı çalışmaları ilk olarak 1988 yılında başladı. 32 yılda bölgeden Patara Yol Anıtı, Meclis Binası, antik tiyatro, Neron Deniz Feneri, hamamlar, ana cadde, kiliseler ve bazilika başta olmak üzere binlerce tarihi eser gün yüzüne çıkarıldı.

Çağlar boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, yedi bölgesinde de farklı kültürlerin izlerini taşıyor. Bu tarihsel ve kültürel miraslar ülkenin yurt dışındaki turizm tanıtımları için büyük önem arz ediyor. Bu nedenle 2018 Troya, 2019 Göbeklitepe, 2020’de Patara yılı olarak ilan edildi. Peki, Patara Antik Kenti hakkında neler biliyorsunuz?  Günümüzde Antalya il sınırları içerisinde kalan bu eşsiz antik kente dair her şeyi bu yazıda okuyabilirsiniz.

Patara’nın tarihsel önemi

Patara’da yerleşimin M.Ö. 13. yüzyılda başladığı düşünülüyor. Coğrafi yapısı ve konumu itibarıyla doğal bir liman olan Patara, bu avantajıyla yüzyıllar boyunca önemini korudu.  M.Ö. 168/167 yılından M.S. 43 yılına kadar Likya Birliği’nin başkenti olan şehir, bu tarihten sonra kaynaklarda Roma’nın eyaleti olarak geçiyor. Mitolojiye göre Apollon ve Artemis’in doğduğu yer olarak bilinen Patara, aynı zamanda “Noel Baba” olarak bilinen St. Nikolaos’un da doğduğu ve büyüdüğü yer olarak anılıyor.

Antik kent 1981 yılında bulundu

1981 yılında Prof. Dr. Fahri Işık ve ekibi tarafından bulunan Patara Antik Kenti’nde ilk kazı çalışmaları 1988 yılında başladı. İlk olarak Prof. Dr. Fahri Işık önderliğinde başlayan kazılara bugün Prof. Dr. Havva İşken Işık başkanlık yapıyor. 32 yılda bölgeden Patara Yol Anıtı, Meclis Binası, antik tiyatro, Neron Deniz Feneri, hamamlar, ana cadde, kiliseler ve bazilika başta olmak üzere binlerce tarihi eser gün yüzüne çıkarıldı. Bir kısmı gönüllü arkeologlardan oluşan kalabalık bir ekip, titizlikle çalışarak muhteşem bir antik kenti günümüzle buluşturmaya devam ediyor.

Dünyanın “ilk”leri, “tek”leri ve “en”leri burada

Tarihi boyunca çeşitli sebeplerle bölgenin en önemli şehri olan Patara, Xanthos Vadisi’ndeki denize açılabilecek tek yer olmasıyla önemini katlıyor. Tarihteki ilk demokrat meclisi olan “Likya Birliği Meclis Binası”na ve İmparator Neron’un yaptırdığı dünya üzerinde kendi orijinal malzemesiyle ayağa kaldırılabilecek olan tek fenere ev sahipliği yapan Patara’da Osmanlı döneminden kalan ilk telsiz telgraf istasyonu da bulunuyor.

  Gün batımını izlemek için ideal bir destinasyon

Türkiye’nin en uzun plajlarından birine sahip olan Patara Plajı ise yerli ve yabancı turistleri kendine hayran bırakıyor. 18 km boyunca uzanan saf kumdan plajı ile görenleri mest eden Patara’da yüksek kum tepeleri bulunuyor. Aynı zamanda Caretta Caretta yani deniz kaplumbağalarının yumurtlama alanı olan bu sahile girişler saat 08:00-19:00 arasında izin veriliyor.

Dört mevsim gezilebilecek Akdeniz kıyılarında bulunan antik şehrin ziyaret saatleri kış ve yaz dönemi olarak değişiklik gösteriyor. Muğla-Antalya il sınırına yakın olan antik şehre hem hava hem de karayoluyla gidilebiliyor. Patara’ya yakın konaklama yerlerinin bir kısmı Gelemiş Köyü’nde bir kısmıysa Kaş ve Kalkan’da bulunuyor. Çoğunluğu butik otel ve pansiyon olan bu işletmelerde sadece oda ve/veya oda-kahvaltı hizmeti alabilir ve bu eşsiz tarihin tüm detaylarını gezerek öğrenebilirsiniz.

Enuygun.com

Bölgelere göre gezilecek yerler

Bölgelere göre gezilecek yerler

Coğrafyası ve tarihi ile cennet olan Türkiye toprakları, çağlar boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Bu kadim kültürlerin izlerini taşıyan tüm bu zengin tarihsel ve kültürel miras, binlerce yerli ve yabancı turistin tatil planlarını şekillendiriyor.

Göbeklitepe’den Efes Antik Kenti’ne, Aspendos Tiyatrosu’ndan Tarihi Yarımada’ya, Çatalhöyük’ten Ani Harabeleri’ne kadar Türkiye’nin yedi bölgesindeki en iyi tarihi ve turistlik mekanları…

Türkiye, yedi bölgesindeki tarihi ve kültürel miraslarıyla yerli ve yabacı turistlerin gözbebeği. Kadim kültürlere ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyinde yer alan tarihi miraslarıyla her yıl binlerce yerli ve yabancı turisti ağırlıyor.

Marmara Bölgesi

Tarihi kalıntılara ve kültürel zenginliklere ev sahipliği yapan Marmara Bölgesi, mistik dokusuyla görenleri kendine hayran bırakıyor. İstanbul’un en eski sınırlarının içerisinde yer alan Tarihi Yarımada Bölgesi, Osmanlı padişahı I. Bayezid tarafından yaptırılan Bursa Ulu Camii, I. Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden biri olan Çanakkale’de yer alan Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, gezilecek yerler listesinin başında yer alıyor.

Ege Bölgesi

Antik uygarlıklardan kalan yerleşimleri ve kalıntılarıyla Ege Bölgesi, yerli ve yabancı turiste her yıl kapılarını açıyor. Bölgede yer alan Efes Antik Kenti, yüzyıllarca dünyanın en önemli başkentlerinden biri olarak ayakta kalmış. Antik Dünyanın 7 Harikası’ndan biri olan Artemis Tapınağı’nı, dünyaca ünlü Celcus Kütüphanesi’ni ve Hadrianus Tapınağı’nı barındıran Efes Antik Kenti’nin tarihi M.Ö. 7000’lere kadar dayanıyor.

“Dünyanın En Büyük Kehanet Şehri” unvanıyla da bilinen Didyma’ya ev sahipliği yapan Didim’deki antik kentin en dikkat çekici yapısı ise Apollon Tapınağı.

Akdeniz Bölgesi

Binlerce yıllık antik yerleşimlere ev sahipliği yapan bölge, gezginlerin uğrak noktası. Antalya’daki Aspendos (Belkıs) Antik Kenti’nde yer alan Aspendos Antik Tiyatrosu, M.S. 2. yüzyılda inşa edilmiş. Yaklaşık 20.000 kişi kapasiteli bu antik tiyatro, günümüzde de hala çeşitli sanat etkinlikleri için kullanılıyor.

Bölgenin bir diğer önemli destinasyonu da Mersin’in Narlıkuyu ilçesinde yer alan hem doğal hem tarihi güzelliklerle dolu bir ören yeri olan Cennet Cehennem. Bu doğal harikaların küçük olanı Cehennem, büyük olanı ise Cennet olarak adlandırılmış. Cennet’e yaklaşık 450 basamaklı bir merdiven ile inmek ve burada bulunan Meryem Ana Kilisesi’ni ziyaret etmek mümkün. Cehennem kısmına ise doğal şartlar sebebiyle inmek mümkün değil.

İç Anadolu Bölgesi

Ülkemizin eşsiz güzelliklerine ev sahipliği yapan İç Anadolu Bölgesi, kadim kültürüyle gezginlerin ilgi odağı. Bölgede bulunan Çatalhöyük, insanlık tarihine ışık tutuyor. Ören yeri M.Ö. 5500 yıllarından itibaren yaklaşık 2000 yıl yerleşim merkezi olarak kullanılmış ve zaman içerisinde köy yerleşkesinden kent yaşamına evrimini gerçekleştirmiş. 2012 yılından beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Çatalhöyük’e giderek dönemin sanat ve gündelik hayatına dair her şeyi gözlemleyebilirsiniz.

Eskişehir’in rengarenk yüzü Odunpazarı Evleri ise geleneksel Anadolu Türk mimarisine ev sahipliği yapıyor. Bu tarih kokan sokaklarda gezinmek, fotoğraf çekilmek, cam sanatını izlemek ve uygun fiyatlarda ürünler bulmak mümkün.

Karadeniz Bölgesi

Yeşilin ve mavinin her tonunu görebileceğiniz Karadeniz’de bulunan Zilkale, Rize’nin meşhur doğal güzelliği Fırtına Deresi’nin kıyısında yer alıyor. Kayalık yamaç üzerine inşa edilen kalede 8 burç ve 1 gözetleme kulesi mevcut. Gerek kurulduğu yer gerekse şekli itibarıyla ilgi çeken kalenin nefes kesen manzarasından Karadeniz’in eşsiz doğasını seyre dalabilirsiniz.

Kurtuluş Savaşı’nı başlatan yolculuğun yapıldığı Bandırma Vapuru, 19 Mayıs 1919’da Atatürk ve silah arkadaşlarını karaya çıkardığında ülkemizin kuruluşunun ilk adımı da atılmıştı. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki yeri yadsınamaz. 2006 yılından beri Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından müze olarak sergiye açık olan vapurda bal mumu heykelleri, eski pusulalar, haritalar ve diğer gemi eşyaları sergileniyor.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi

Güneydoğu Anadolu’nun mistik ve etkileyici atmosferi konuklarını kendine hayran bırakıyor. Köklü tarihi, özgün heykeltıraşlık eserleri ve ender görülen güzellikteki mozaikleri ile ilgi çeken Zeugma Antik Kenti ise bölgenin en önemli tarihsel noktalarından. Gaziantep’e 57 km uzaklıktaki antik kentten çıkarılan eserlerin önemli bir kısmını Zeugma Mozaik Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz.

İnsanlık tarihinin yeniden tartışılmasına sebep olan Göbeklitepe’nin ise dünyanın ilk tapınağı olduğu düşünülüyor. “Tarihin sıfır noktası” olarak da isimlendirilen Göbeklitepe’yi ölmeden önce görmeniz gerekenler listenize mutlaka yazın.

Doğu Anadolu Bölgesi

Binlerce yıllık geçmişiyle çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapan Doğu Anadolu Bölgesi, yüzlerce yıl çeşitli uygarlıklara sahne olmuş bir yerleşim yeri olan Ani Harabeleri’ni kucaklıyor. Çok sayıda antik kilise bulunan ören yerini ziyaret etmek isterseniz Kars uçak biletlerine bir göz atabilir, kış aylarında ziyaret etmek isterseniz belki dönüşünü Doğu Ekspresi treniyle de yapabilirsiniz.

Türkiye’nin en büyük höyüklerinden birine ev sahipliği yapan Aslantepe ise Malatya’ya sadece 7

km uzaklıkta yer alıyor. M.Ö. 5000’li yıllardan M.S. 11. yüzyıla kadar yerleşim yeri olarak kullanıldığı düşünülen antik kent, aynı zamanda bir açık hava müzesi. Kazılardan çıkarılan buluntuların büyük bir kısmı Malatya Müzesi’nde sergileniyor.

Enuygun.com

Galata Kulesi Efsaneleri

Galata Kulesi Efsaneleri

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”

Yahya Kemal Beyatlı’ nın şiirinde ifade ettiği tepeleri; İstanbul manzarası izlemek için günümüzde bulmak zor. Buna rağmen Galata Kulesi panoramik İstanbul manzarası izletmek için yüzyıllardır ziyaretçilerini ağırlıyor.

Kule, İstanbul’ a yolu düşenlerin, şehirde yaşayanların bazen manzara keyfi bazen de şehir efsanelerinden dolayı uğrak yeri olmaya devam ediyor.

Tarihi kulenin içerisinde geçmişi düşündüğünüzde sizi tarihi bir yolculuğa çıkartıyor. Bu tarihi yolculuğu daha keyifli kılmak adına; Galata ve Galata Kulesi tarihini ve efsanelerini bu yazımızda aktarmak istedik.

 Yazı: MURAT SÖKER

Bizans ve Osmanlı Döneminde Galata Bölgesi

Galata bölgesi Bizans ve Osmanlı dönemlerinde hep dış mahalle olarak değerlendirilmiştir. İstanbul, Bizans döneminde 14 mahalleye ayrılmış olup Galata bölgesi de 13. Mahalle olarak kayıtlarda yer almıştır. Osmanlı da ise, şehir 4 bölgeye ayrılmış kadılıklarla yönetilirken Galata 4.kadılık bölgesi olmuştur.

Galata Kulesinin tarihi Bizans dönemine dayanmaktadır. M.S. 528 yılında Bizans imparatoru Anastasius’ un emri ile boğazdaki gemiler için Fener Kulesi olarak inşa edilmiştir.                      Kule ilk yapıldığında bugünkü kadar ihtişamlı ve büyük bir görüntüye sahip değilmiş.                                         Yapım yılı itibariyle dünyanın en eski kulesi olarak kabul edilmektedir.

İstanbul’ un idaresi Bizans’ ta olsa da; Galata bölgesi 13.yy’ da bu gölgeye gelen denizcilik ve ticareti iyi bilen İtalyan asıllı Ceneviz Kolonisinin kontrolünde olmuştur. Yine Cenevizliler gibi, deniz ticaretinde mahir olan Venedikliler’ de bu bölgeye yerleşmişlerdir.

Kule bugünkü yüksekliğine, Cenevizliler döneminde getirilmiştir. Hakimiyet alanlarının kontrolüne önem vermeleri sebebiyle bölgeyi saran bugün ise yok olduğu için göremediğimiz surlar inşa etmişlerdir. Kuleyi de gözetleme amaçlı olarak 1348-49 yıllarında yeniden inşa etmişlerdir.

Galata bölgesi surları olduğu dönemde, bölgeye 12 farklı kapıdan giriş yapılıyormuş. Surlar bir uçtan, uca 14 km olduğu rivayet edilmektedir. Galata surlarının, Osmanlı döneminde yıkılmaya başlaması ile 1864 yılında tamamen ortadan kalkmıştır.

İstanbul’ un fethinde, Cenevizliler’ in Galata bölgesini savaşmadan Fatih Sultan Mehmet’ e teslim etmeleri genç İmparator Fatih’ i oldukça memnun etmiştir. Cenevizliler ve Venedikliler’ in ticaret konusunda başarılarını bildiği için onları ödüllendirmiştir. Bu sebeple kendilerine kolonilerinin varlığını sürdürecekleri özel haklar vererek özerk yapıları korunmuştur.

Kule tarihi boyunca işgaller, yangınlar gibi zor sınavlardan geçtiğini söyleyebiliriz. Tüm bu süreçlerde şehrin hakimiyetini sağlayan otoritelerin her zaman ilgisine mazhar olmuş ve restorasyon tamir süreçleri ile günümüze ulaşmıştır.

1204 yılında IV. Haçlı seferi ile Kudüs’ ü işgalden kurtarmak için yola çıkan ordular; Venedik Dükü Enrico Dandolo kışkırtması ile yönleri değişmiş ve İstanbul’ u işgal etmişlerdir. Bizans kontrolündeki şehirde kültür hazineleri ve Galata Kulesi ağır hasar almıştır. Hasar gören kule Cenevizliler tarafından 1348’de yığma taşlar kullanılarak restore edilmiştir. Sonrasında 1445-1446 tarihleri arasında ise kule boyuna ilaveler yapılarak yükseltilmiştir.

*IV Haçlı seferi İstanbul işgali görseli

İstanbul, Osmanlı hakimiyetindeyken ilk büyük depremini II. Beyazıt (1509 yılı) döneminde yaşamıştır. Bu depreme “Kıyamet-i Sugra” yani “küçük kıyamet” denilmiştir. Kule’ de bu depremde çok zarar görmüş ve büyük çapta tamiratlar yapılmıştır. Türk mimarisine uygun tarzda yapılan tamiratlar sonrası yapının üçüncü kata kadar kısmı Ceneviz, üst kısımlar ise Osmanlı mimarisi tarzına bürünmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise; Kulenin sağlam taş bina, etrafı hendekler ile çevrili olması ve tersanelere yakın olması sebebiyle zindan olarak kullanılmıştır. Kasımpaşa tersanelerinde savaş esiri olarak çalıştırılanların barınması için tahsis edilmiştir. Kule’ de tutulan esirler, Kasımpaşa tersanelerine çalışmaya götürülüp, getirilmişlerdir.

Döneminin en önemli astronomlarından (gökbilimci, matematikçi) Takiyüddin Efendi,   Sultan III. Murat döneminde yaptığı çalışmalar destek görmüştür. Tophane sırtlarında Takiyüddin rasathanesi kurulmuştur. Ayrıca Galata kulesi de rasathane gözlemleri için kullanıma tahsis edilmiştir. Ahalinin akıl dışı söylentileri Padişah’ a ulaşınca, rasathane 1579 yılında kapatılmıştır. Talihsiz bir kararla, Takiyüddin rasathanesi ise top atışları ile yıkılmıştır.

* Takıyüddin’in rasathanesi minyatürü (III. Murad’a sunulan Şehinşahname)

Her zaman işlevselliği ile ön plana çıkan kule 1717 yılında şehirde çıkan yangınların izlenmesi için yangın gözleme kulesi yapılmıştır.

Bu dönemde şehirde çok fazla ve büyük ölçekte yangınlar yaşanması sebebiyle bu iş için tahsis edilmiştir. Kuleden şehri izleyen, gözcüler yangınları kös (büyük davul) çalarak ahaliye ve tulumbacılara (itfaiye) haber vermektedirler.

Dönemin yabancı seyyahları kös’ ten çıkan yüksek sesin çok rahatsız edici olduğunu seyahatnamelerinde yazmaktadırlar.

Ne talihsizliktir ki; yangınların gözlenmesi kullanılan kule bu dönemlerde iki kez yangın geçirmiştir.

III. Selim döneminde çıkan yangında kulenin yarısından fazla kısmında hasar oluşmuştur.  Onarım sağlandıktan sonra üst katına cumba eklenir.  II. Mahmut döneminde1831 yılında çıkan yangında tekrar zarar görür. Bunun üzerine yapılan tadilat sırasında kulenin üzerine iki kat daha çıkılır ve çatı külahı ilave edilir. Bu sırada kule  eteğinde yer alan avlu, kıyıya inen sur duvarları kaldırılır ve hendekler doldurulur. Girişte yer alan kitabede ki 16 mısralı methiye restorasyon çalışmaları emrini veren II. Mahmut içindir.  Cumhuriyet döneminde (1965 -1967) arasında süren restorasyonlar yapılmıştır.

Galata Kulesi Efsaneleri

Bugüne ulaşmış olan iki farklı hikaye öne çıkmaktadır.

Bizans döneminde inanışa göre; Bir erkek ve kadın Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarlarsa, onların mutlaka evleneceklerine inanılırmış. Tılsımın gerçekleşmesi için çiftlerden birinin daha önce kuleye hiç çıkmamış olmalı…

Evliya Çelebi, Seyahatnamesin de; Hazerfen Ahmet Çelebi’ nin, IV. Murat döneminde (1632 yılında) lodoslu bir havada Galata Kulesin’ den tahtadan yapılmış kanatlarla kendini boşluğa bıraktığını anlatır. Tahta kanatlarla kanat çırpan Hezarfen’ in İstanbul boğazını geçip Üsküdar meydanına indiğini yazmıştır. Evliya Çelebi’ nin naklettiği bu olay başka bir kaynakta geçmediği tarihçiler tarafından ifade edilmektedir. Bu açıdan akademisyenler bu hikâyenin bilimsel olarak tutarsız olduğunu ifade etmişlerdir.

Belki de o dönem dünyada merakla takip edilen seyahatler yapılan İstanbul’ un daha fazla ilgi görmesi için yaratılmış bir hikaye olabilir. Evliya Çelebi, dünyayı gezen bir seyyah olarak yazdıkları dünyada takip ediliyordu. Bu yorum için dayanak noktamız ise; Seyahatname de yazılan bu hikaye, Avrupa’da çok ilgi görmüş ve uçuş hakkında İngiltere’de Gravürler yapılmış olmasıdır.

 Adres: Bereketzade Mah. Büyük Hendek Caddesi No: 2, Galata / Beyoğlu

 

Türkiye’nin En Temiz 20 Plajı

Türkiye’nin En Temiz 20 Plajı

Normalleşme süreci ile yavaş yavaş tatil planları yapmaya başladık. Ancak pandeminin devam ettiğini bilerek tatil tercihlerimizi şekillendirmemiz gerektiği de bir gerçek. Yaz tatili için oldukça geniş bir yelpazede seçenek sunan Türkiye’de adını dünyaya duyuracak kadar temiz ve güzel olan plajlar var. Tatilde hangi plajı tercih etmelisiniz? İşte Türkiye’nin Seyahat Sitesi Enuygun.com’dan Türkiye’deki en temiz 20 temiz plaj önerisi…

Kaputaş Plajı, Antalya

Türkiye’nin en güzel plajı olarak dünya basınında adını duyurmuş Kaputaş Plajı’na ulaşmak biraz zor ama aslında plajı bu kadar güzel yapan da zor ulaşılıyor olması diyebiliriz. Kalabalıklardan uzak oluşu plajın tertemiz kalmasını sağlıyor. Turkuaz rengin en güzel halini sunan Kaputaş Plajı, size muhteşem bir tatil vadediyor.

Patara Plajı, Antalya

2020 yılının turizm teması olarak belirlenen Patara, plajıyla da ilgi odağı. Patara Antik Kenti’nin yanında 12 kilometre boyunca uzanan Patara Plajı, İngiliz seyahat yazarları tarafından Avrupa’nın en temiz plajı seçildi. Göz alabildiğine turkuaz bir manzara sunan ve oldukça sığ bir denize sahip olan Patara Plajı’ndan yüzmeniz için çok sebep var.

Çıralı Plajı, Antalya

Çıralı Plajı, ormanın içine kurulmuş bir cennet gibi adeta. Çıralı, doğal ve tarihi güzelliklerinin korunması için sit alanı ilan edilen bir destinasyon. Bu sayede de doğallığını kaybetmiyor ve plaj da hep temiz kalıyor. The Guardian tarafından Antalya’nın Patara Plajı’ndan sonra en temiz plajı olarak gösterilen ve sadece bir uçak bileti uzaklıkta olan bu plajda kim yüzmek istemez ki?

Kalkan Halk Plajı, Antalya

Kalkan’ın merkezinde bulunan Kalkan Halk Plajı’nın kumsalı küçük çakıl taşlarından oluşuyor. Ayrıca suyun altı da çakıllarla kaplı olduğu için dalgalardan sonra deniz bulanmıyor. Temiz ve berrak görüntüsünü korumaya devam ediyor. Dağlardan gelen kaynak suları nedeniyle soğuk bir denize sahip olan plaj, kristal berraklığıyla misafirlerini kendine hayran bırakıyor.

Kleopatra Plajı, Alanya

Alanya’nın simge yapısı olan Alanya Kalesi’nin eteklerinde bulunan Kleopatra Plajı, etrafı kayalarla kapatılmış bir havuza benziyor. Söylentilere göre, Romalı bir general Alanya ve çevresini Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya hediye etmiş. Kleopatra da sık sık banyo yapmak için bu plajda denize girermiş. Bu nedenle adı Kleopatra Plajı olarak anılır olmuş. Mavi Bayrak ödülüne sahip olan bu plajın suyu o kadar berrak ki yüzerken suyun altını net bir şekilde görebilirsiniz.

İztuzu Plajı, Ortaca

Tatlı ve tuzlu suyun iki tarafını çevrelediği İztuzu Plajı, bu özelliğiyle dünyada en nadir bulunan plajlar arasında yer alıyor. 4.5 kilometre uzunluğundaki plajın bir diğer önemli özelliği de Caretta Caretta’ların yumurtalarına ev sahipliği yapması. 20.00 ile 08.00 saatleri arasında halkın kullanıma kapalı olan plajda kaplumbağaların rahatının bozulmaması için tüm önlemler alınıyor. Bu nedenle İztuzu Plajı, ülkemizin en temiz plajlarından biri. Hatta temizliği ve güzelliğiyle dünya çapında da ilgi görüyor.

Kelebekler Vadisi, Fethiye

Kelebekler Vadisi 350 metrelik kayalıklarla çevrili doğanın ortasına kurulmuş bir cennet. Vadiye kara yoluyla ulaşmak mümkün olmasa da Fethiye’den kalkan teknelerle ulaşım sağlayabilirsiniz. Kelebekler Vadisi’ne adımınızı atar atmaz masmavi ve berrak denizin görüntüsüne hayran kalacaksınız.

Ölüdeniz, Fethiye

Ülkemizin plajları arasında dünya çapında en meşhur olanı Ölüdeniz Plajı. 2006 yılında bir Alman gazetesi tarafından yapılan oylamada yüksek bir oy oranıyla dünyanın en güzel plajı olarak seçilmiş. Çevresi kapalı bir göle benzeyen Ölüdeniz’in suyu çok sakin ve sığ olsa da su seviyesi sürekli olarak yükselip alçalıyor. Bu nedenle de deniz berrak ve tertemiz kalıyor. Mavi Bayrak ödüllerini de hakkıyla alıyor. Fethiye tatilinizde mutlaka bu manzaraya nazır bir otelde rezervasyon yapmalısınız.

Kleopatra Plajı, Sedir Adası

Gökova Körfezi’nde bulunan Sedir Adası, adından da anlaşılacağı üzere efsanelere konu olan bir plaja sahip. Söylenenlere göre; Antonius, Mısır Kraliçesi Kleopatra için Mısır’dan gemilerle bu plaja özel kumlar getirtmiş. Plaj gerçekten de efsanelere konu olmayı hak edecek güzellikte bir denize ve kumsala sahip. Plajın altın sarısı kumları Türkiye’de başka hiçbir yerde yok. Bu kadar özel olduğu için de plaja terlikle girmek, kumların olduğu noktalarda güneşlenmek ve yanında götürmek için kum almak yasak. “Türkiye’de ölmeden önce gitmem gereken yerler” gibi bir listeniz varsa bu plajı mutlaka eklemelisiniz.

İncekum Plajı, Marmaris

Kleopatra Plajı’nın tam karşısında bulunan İncekum Plajı, tropik bir adaya gitmişsiniz gibi bir hisse kapılmanıza yol açıyor. Bölge sit alanı olarak ilan edildiği için doğallığı hiç bozulmamış plaja traktörlerle ulaşabilirsiniz. İncecik ve yumuşacık kumlarda yürüyüp sığ ve berrak denizin keyfini çıkarmak paha biçilemez bir his.

Ortakent Kargı Plajı, Bodrum

Kargı Plajı diğer adıyla Camel Beach, kumsalıyla konuklarını hayran bırakıyor. Plajın kumları arasında dünyada eşi benzeri az olan zambaklar beliriveriyor. Bodrum’a gittiğinizde aracınızla Kargı’ya ulaşabilir ya da ilçe merkezinden kalkan tekneleri kullanabilirsiniz.

Sarımsaklı Plajı, Ayvalık

Ayvalık denilince hepimizin aklına hemen Sarımsaklı Plajı geliyor. 7 kilometrelik kumluk plajda gün doğumundan gün batımına kadar vakit geçirebilir, kendinizi serin sulara bırakabilirsiniz. Kumundaki radyasyon etkileşimleriyle Dünya Sağlık Örgütü tarafından dünyanın en iyi kumları arasında yer alan Sarımsaklı Plajı, Kurban Bayramı tatili için oldukça ideal bir seçenek. Hala Kurban Bayramı planınız yoksa Ayvalık otobüs bileti almak için hiç de geç değil.

Kadırga Koyu Plajı, Assos

Assos’un en güzel koyu olan Kadırga Koyu’na arabayla ya da otobüsle ulaşım oldukça kolay… Yemyeşil doğanın içerisinde masmavi bir denizle sizi buluşturan koy, uzun ve taşlık bir plajıyla öne çıkıyor. Sonbaharın ilk günlerinde sizi çarşaf gibi bir deniz karşılıyor.

Akvaryum Koyu, Bozcaada

Akvaryum Koyu’nda yüzerken denizin dibini net bir şekilde görebilirsiniz ve bir akvaryumda yüzüyormuş gibi hissedebilirsiniz. Kristal berraklığa sahip koyun çevresi oldukça bakir. Bu sayede doğal güzellikleri korunmuş ama ihtiyaç duyabileceğiniz şeyleri bulabileceğiniz tesisler yok. Bu yüzden gitmeden önce ihtiyaçlarınızı yanınıza aldığından emin olun.

 Ayazma Plajı, Bozcaada

Ayazma Plajı, Bozcaada’nın en sevilen noktalarından biri ama suyu biraz soğuk. İncecik altın rengi kumlarla kaplı oldukça geniş bir plaja sahip olan Ayazma’ya minibüs ile gidebilirsiniz.

Akbük Koyu, Gökova

Hepimiz sessiz, sakin ve tertemiz bir plajda denize girmeyi bu sene fazlasıyla hak ettik. İşte bu hayale kavuşacağınız bir koy; Akbük Koyu. Gökova Körfezi’nin en eşsiz yerlerinden biri olan Akbük Koyu’nda suların kollarına kendinizi bırakabilirsiniz.

Ovabükü Koyu, Datça

Datça’nın en güzel koyların biri olarak Ovabükü Koyu’na Datça’nın zorlu ve engebeli yolarından geçerek ulaşılabiliyor. Çevresindeki diğer koylara göre daha geniş olan Ovabükü, bu genişliği nedeniyle çok daha temiz ve berrak.

Kız Kalesi Halk Plajı, Mersin

Bu tatilinizi Mersin’de geçirmek istiyorsanız Kız Kalesi’nin karşısına konumlanmış bir plaj olan Kız Kalesi Halk Plajı sizin içi oldukça ideal.  Sığ olan deniz o kadar mavi ve o kadar berrak ki insanın yüzdükçe yüzesi geliyor. Ayrıca bu plajda bulunan işletmelerden deniz bisikleti kiralayarak Kız Kalesi’ni görmeye de gidebilirsiniz.

 Kum Denizi Halk Plajı, Urla

Kum Denizi Halk Plajı, Urla’nın Mavi Bayrak ödülü almış tek plajı. Bu sebeple de Urla’da yaşayanlar ve çevre ilçelerden Urla’ya gelen günübirlikçiler tarafından çok seviliyor. Belediye tarafından işletilen plajda su oyunları parkı, yürüyüş ve bisiklet alanları gibi aktivite alanları da bulunuyor.

İnkumu Plajı, Bartın

Batı Karadeniz’in en temiz plajlarından biri olan İnkumu Plajı, incecik kumlarla kaplı. Karadeniz olmasına rağmen dalgasız ve sakin bir denizi sahip olan plaj Karadeniz gezinizde tercih edebileceğiniz bir destinasyon.