Yazılar

Bacaklarınızdaki şiddetli krampın sebebi varis olabilir

Bacaklarınızdaki şiddetli krampın sebebi varis olabilir

Şu sıralar şiddetli kramplarla güne merhaba diyor, bacaklarınızda ağrı veya şişlik hissediyorsanız ve küçük yaralarınız geç iyileşiyorsa bedeninizin sesine kulak verin, çünkü tüm bu belirtiler tehlike çanlarının sizin için çaldığı anlamına gelebilir. “Varis hastalığı, estetik sorunlar yanında günlük hayatı etkileyen ve hayat kalitesini düşüren ciddi şikayetlere de neden olabiliyor.” diyen Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Cem Arıtürk, Varis hastalığına işaret eden 5 bulgunun neler olduğunu anlattı.
Toplardamarlarda akım ve yapı bozukluğu olarak tarif edilen varis hastalığı toplumda daha çok neden olduğu estetik kaygılar ile ön planda. Ancak varis hastalığı, estetik sorunlar yanında günlük hayatı etkileyen ve hayat kalitesini düşüren ciddi şikayetlere de neden olabiliyor. Hatta ileri dönem hastalarında bacak kaybına kadar ilerleyebilen bazı klinik tablolar da görülebiliyor.

Doç. Dr. Cem Arıtürk

Doç. Dr. Cem Arıtürk

Varis hastalığına işaret eden 5 bulgu

  1. Varis hastalığının ilk bulguları olan ağrı, şişlik, dolgunluk gibi şikayetleri eskiye oranla daha sık, sadece yaz aylarında değil kış aylarında da ve günün daha erken saatlerinde yaşıyorsanız,
  2. Bacaklarınıza özellikle sabah saatlerine yakın, uykudan uyandıracak şiddette kramplar giriyorsa,
  3. Diz altı bölgenizde kızarıklık, cilt lezyonları gibi eşlik eden bulgular ve başka bildiğiniz hiçbir neden olmadan kaşıntı oluyorsa,
  4. Bacağınızın bilek üstü bölgesinde ve iç kısmının cilt kalitesinde bozulma, ciltte kalınlaşma ve renkte koyulaşma gibi belirtileriniz başladıysa,
  5. Bir travmaya maruz kalmadan veya çok küçük travmalarla yaralar açılıyor ve bu yaralar normalden geç iyileşiyor veya hiç iyileşmiyorsa çanlar sizin için de çalıyor demek olabilir.
  6. Eğer varis hastalığınız varsa ve yukarıda bahsettiğimiz durumlardan birini yaşıyorsanız mutlaka konusunda uzman bir damar cerrahına muayene olmalı ve tedaviye başlamalısınız. Bu sayede hem oluşabilecek daha ciddi sorunların (bacak kaybına kadar gidebilecek tıbbi süreçlerin) önüne geçmiş hem de şikayetsiz bir hayat yaşamanızı sağlamış olursunuz.

Sağlıksız beslenme kansere neden oluyor!

Sağlıksız beslenme kansere neden oluyor!

Dünyada yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda diyet ve kanser arasında kuvvetli bir ilişki olduğu görüldü. Peki besinlerin kanser riski üzerindeki etkileri nelerdir? Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin beslenme ve kanser ilişkisini anlattı

Prof. Dr. Duygu Derin

Prof. Dr. Duygu Derin

Aşırı et tüketimi
Batı tarzı beslenmede yağ oranı yüksek hayvansal proteinli gıda ile beslenme ön plandadır ve lifli gıda tüketimi azdır. Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın barsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülür. Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı biliniyor. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.
Düzenli olarak her gün tüketilen 100 gram etin kalın bağırsak-rektum kanseri riskini yüzde 29, 50 gram şarküteri ürününün ise riski yüzde 21 artırdığı görülmüştür.
Posalı gıda ile beslenme
Sebze, meyve, tahıl ve kuru baklagiller tanelerinin dış kısmında posalı maddeler bulunur. Bu gıdalar posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir. Bol sebze ve meyve ve diğer posalı gıda ile beslenme kolorektal kanser oluşumunu yüzde 20 – 40 oranında azaltır.
Sebze ve meyveler hem posa oluşturarak bağırsak kanseri için, hem de içerdiği vitaminlerin antioksidan özellikleriyle tüm kanserlerden korunmak için faydalıdır. En çok A,C,D ve E vitaminin antioksidan özelliği ön plana çıkarlar. Antioksidanlarla ilgili laboratuvar ve hayvan çalışmaları umut verici olmakla beraber insan çalışmalarının sonuçları çelişkilidir. Bu konuyla ilgili araştırmalar sürüyor.
İşlenmiş et ve konserve tüketimi
Tütsülenmiş balık ve et yüksek tuz içiren gıda (salamura) nitrit içeren işlenmiş et ve konserve tüketilen toplumlarda mide kanseri sıklığı belirgin olarak yüksektir. Buna en iyi örnek Japonya’dır. Dünyada mide kanserinin en sık olduğu ülke olan Japonya’dan başka ülkelere giden göçmenlerde on yıllar içinde mide kanseri sıklığı azalır ve yerleştikleri ülkedeki mide kanseri sıklığına geriler.
Alkol ve sigara kullanımı
Son araştırmalar Batılı toplumlarda erkeklerde kanserlerin yaklaşık yüzde 10.8’inin, kadınlarda yüzde 4.5’inin alkol tüketiminden kaynaklandığını gösteriyor. Risk, alkol türüne göre değil, günde içilen alkol miktarına göre artıyor. Sigara ve tütün kullanımından sonra, erkeklerde en fazla kansere yol açan neden, yeterince sebze ve meyve yememeleri; kadınlardaysa şişmanlıktır.
Haftada en az 3 gün, günde en az 30 dakikalık fiziksek aktivite
Özellikle meme, kalın bağırsak-rektum endometriyum ve yemek borusu kanseri obezlerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yapılan araştırmalarda haftada en az 3 gün, günde en az 30 dakikalık fiziksel faaliyetin, kalın barsak, meme ve rahim kanseri riskini, meyve sebze tüketiminin artırılmasının ağız, boğaz, gırtlak, yemek borusu, akciğer ve mide kanseri riskini azalttığı vurgulanıyor, Akdeniz tarzı diyet öneriliyor.

Prostat biyopsisinde son yenilik; Cilt yüzeyi biyopsisi

Prostat biyopsisinde son yenilik; Cilt yüzeyi biyopsisi

Son yıllarda gelişen teknoloji ile sağlık alanında ciddi ilerlemeler kaydedildi. Bu gelişmeler, ürolojik hastalıkların tanı ve tedavisinde de yenilikler sağladı. Yeni teknolojiler ve en güncel yöntemlerle tanıların daha doğru konulduğunun altını çizen Liv Hospital Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Eymen Gazel Prostat kanseri hakkında bilgiler verdi.

Doç. Dr. Eymen Gazel

Doç. Dr. Eymen Gazel

Erkeklerde en sık görülen kanser: Prostat
Prostat kanseri erkekler arasında en sık görülen kanser türlerinden biridir. Fakat erken teşhis edildiğinde uygun şekilde tedavi edilebilir.

Kan tahlili ile bakılan Prostat Spesifik Antijen (PSA) gibi bilinen taramaların yanı sıra üç tesla prostat manyetik rezonans (MR) gibi gelişmiş görüntüleme yöntemlerinin de kullanılması, doğru ve erken tanı imkanını artırmaktadır. Tüm bu tarama testleri kanser açısından bize bir risk oranı vermekteyken asıl tanı biyopsi yardımıyla yapılan patolojik inceleme ile koyulur.

Prostat biyopsisinde şüpheli lezyondan örnek almak çok önemli

Prostat erkeklerde bulunan bir salgı bezidir. Şekil ve yapı itibariyle portakala benzetilmektedir. Prostat kanseri şüphesi ile çekilen MR görüntülerinde bu bezin bir ya da birkaç bölgesinde bazen 1cm den de küçük olabilen kanser odakları izlenmektedir. Hastaya doğru tanı koyulabilmesi de bu küçük lezyonlardan parça alınması (biyopsi) ile mümkündür.

Bu küçük şüpheli alanları yakalayabilmek amacıyla günümüzde artık prostat biyopsisinde MR-ultrason (USG) füzyon yöntemi kullanılır. Bu yöntemde hastanın daha önce çekilen multiparametrik MR görüntüleri, biyopsi yapılan ultrason (USG) cihazına aktarılarak tümörün tam yeri belirlenebilmekte, böylece klasik biyopsilerdeki gibi “körleme” parça almak yerine “hedef gözeterek” doğrudan şüpheli odaktan biyopsi yapılır. Bu şekilde hastalara daha erken ve daha doğru tanı konulmuş olur.

Doç. Dr. Eymen Gazel

Yeni nesil Mr-Ultrason füzyon biyopsi

Prostat biyopsisinde son yenilik ise biyopsi işlemin rektum (makat)’dan değil perineal bölgeden yani cilt yüzeyinden gerçekleştirilmesidir.
Bu sistemin fark ve avantajları ve avantajları

  • MR ve Usg görüntüleri birleştirilerek şüpheli lezyon hedefleniyor.
  • İşlem rektum (makat) içinden değil de perineal (cilt) bölgeden yapıldığından enfeksiyon riski minimalize edilmiş oluyor.
  • Hastanın biyopsi haritası bilgisayar sisteminde kayıt altına alınıyor. Bu sayede şayet alınan örnek kanser çıkarsa lezyonun tam koordinatları bilindiğinden ameliyatsız (fokal) tedavilere olanak sağlıyor.

Bu yöntem sayesinde hastaların prostat biyopsi işleminden en çok çekindikleri enfeksiyon riski ve gaytada kanama olması görülmemektedir. Bu sebeple perineal (ciltten) yapılan biyopsiler çok daha konforlu ve güvenli kabul edilmektedir.

Basit bir göz sorunu beyin tümörü habercisi olabilir!

Basit bir göz sorunu beyin tümörü habercisi olabilir!

Gözlerimiz, sadece dünyaya açılan pencerelerimiz mi? Bunu hiç düşündünüz mü? Ciddi hastalıkların işaretçisi olarak bizleri uyaran en önemli organlarımızın başında gelen gözlerimiz ve sağlığı son derece önemli. Çünkü gözlerimiz genel sağlığımız, özellikle de beyin sağlığımız hakkında bizlere önemli bilgiler de sunuyor. Örneğin; görme bozuklukları beyin tümörlerinin erken uyarı işaretlerinden biri. Ve belirtilerin farkında olmak, hastalığın zamanında teşhis ve tedavi edilmesi için büyük önem taşıyor. Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Abuzer Güngör, beyin ile görme arasındaki bağı, beyin tümörlerinin çeşitlerini ve etkilerini anlattı.

Doç. Dr. Abuzer Güngör

Doç. Dr. Abuzer Güngör

Beyin ile görme arasındaki bağ
Beynimiz, görme yeteneğimizi yönetir ve işler. Bir tümör, bulunduğu yere bağlı olarak bu karmaşık sistemi bozabilir. Görme sinirlerine baskı yapabilir, görsel korteksi etkileyebilir veya görsel bilgiyi taşıyan yolları engelleyebilir.

Erken tanı ve müdahale ile görme fonksiyonlarının iyileşmesi
Erken tanı ve müdahale, görme fonksiyonlarının kısmen veya tamamen geri kazanılmasını sağlayabilir. Beyin tümörlerinin zamanında tespit edilip tedavi edilmesi, görme sinirlerine verilen zararın azaltılmasına ve bazen de tersine çevrilmesine yardımcı olur. Bu, özellikle tümörün görme sinirlerine baskı yaparak görme kaybına neden olduğu durumlarda önemlidir.

Beyin tümörlerinin çeşitleri ve etkileri
Beyin tümörleri, türlerine ve yerleşim yerlerine göre farklılık gösterir, her biri görme yeteneğimizi farklı şekillerde etkileyebilir:

  • Gliomlar: Görme yollarına baskı yaparak görme bozukluklarına neden olabilir.
  • Meningiomlar: Genellikle iyi huylu olan bu tümörler, görme sinirinin yakınında büyüyerek görme değişikliklerine yol açabilir.
  • Hipofiz tümörleri: Beynin alt kısmında yer alır ve yakındaki görme sinirlerini etkileyerek özellikle periferik görüşü bozabilir.
  • Metastatik beyin tümörleri: Vücudun başka bölgelerinden beyine yayılan kanserler, görsel iletişim yollarını etkileyebilir.

Belirtiler
Beyin tümörlerine bağlı görme değişiklikleri, hafiften ağıra değişebilir:

  • Sürekli bulanık görme veya çift görme
  • Aniden veya yavaşça ortaya çıkan periferal görüş kaybı
  • Göz önünde beliren noktalar veya ışık çakmaları
  • Renk algılamada veya görme keskinliğinde zorlanma
  • Görme alanında veya derinlik algısında açıklanamayan değişiklikler

Liv Hospital

Düzenli göz muayenelerinin önemi
Düzenli göz muayeneleri, beyin tümörlerinin erken belirtilerini ortaya çıkarabilir. Göz doktorları, görme sinirindeki şişkinlik veya diğer anormallikleri fark edebilir. Bu nedenle, göz sağlığınıza dikkat etmek ve düzenli kontrollerinizi aksatmamak büyük önem taşır.

Doktora başvurma zamanı
Eğer gözle görülen sürekli bir değişiklik fark ederseniz, özellikle baş ağrısı, mide bulantısı veya denge problemleri gibi diğer belirtilerle birlikteyse, derhal bir sağlık uzmanına başvurmalısınız. Bu belirtiler, özellikle birkaçının bir arada yaşanması, acil tıbbi müdahale gerektirebilir.

Sonuç
Görme değişiklikleri göz ardı edilmemelidir; çünkü bunlar, örneğin bir beyin tümörü gibi ciddi bir sağlık sorununun ilk işaretleri olabilir. Farkındalık ve zamanında tıbbi müdahale, tedavi sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirebilir ve bazen kaybedilen görme fonksiyonlarının geri kazanılmasına yardımcı olabilir.

Zayıflama iğneleri iştahı kontrol ediyor!

Zayıflama iğneleri iştahı kontrol ediyor!

Kilosundan memnun olmayan kişilerin sayısı artmış durumda. Değişen güzellik algısı bu memnuniyetsizliğin altını fazlasıyla çizerken bireyleri de farklı yöntemlere başvurmaya itti. Bunların başında da tartışma konusu olan ve çok konuşulan zayıflama iğneleri geliyor. Peki sağlıklı zayıflamak için nelere dikkat etmek gerekir? Zayıflama iğneleri ne işe yarar? Sağlıklı ve sağlıksız olanları neler? Kimler kullanamaz? Yan etkileri var mı? Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Emre Uzun yanıtladı.

Dr. Yusuf Emre Uzun

Dr. Yusuf Emre Uzun

Dengeli beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığı önemli

Zayıflamak ya da ideal vücut ağırlığında olmak için en doğru ve sağlıklı yöntem; dengeli beslenme ve düzenli egzersiz alışkanlığına sahip olmaktır. Bunun dışında kişinin kilo almasına sebep olan veya kilo kaybını zorlaştıran tiroid bozuklukları, bazı hormonal anormallikler gibi tıbbi durumlar varsa tedavi edilmeli.
Halk arasında en bilineni zayıflama iğnesi
Kilo kaybı amacıyla kullanılan bazı medikal ve cerrahi tedavi yöntemleri mevcut. Medikal tedavi yöntemleri arasında en güncel ve en sık kullanılan durumda olanı ise halk arasında “zayıflama iğnesi” olarak bilinen tıbbi terminolojide GLP-1 reseptör analogları olarak adlandırılan ilaçlar.
FDA onayına sahip
Aslında “zayıflama iğnesi” olarak ifade edilmeleri bir miktar güvensizlik oluşturabilir. Bu ilaçlar diyabet veya obezite tedavisi için FDA onayına sahip güvenli ilaçlardır. Ulusal ve uluslararası diyabet, obezite tedavi kılavuzlarınca önerilmekle birlikte, özellikle son yıllarda tedavi tercihleri arasında üst sıralarda yer almaktadırlar. Özelikle antidiyabetik ilaçlar kullanıma girmeden önce FDA tarafından sıkı denetime tabi tutulmakta, başta kalp ve damar sağlığı olmak üzere birçok konuda güvenli olduklarına emin olunduktan sonra kullanıma girebilmektedirler. Ülkemizde şu an için sadece enjeksiyon formları bulunurken aynen insülin tedavisinde olduğu gibi hasta tarafından kolayca uygulanabilmektedir.

Dr. Yusuf Emre Uzun

İştahı kontrol ediyor ve midenin boşalmasını yavaşlatıyor
Yemek yedikten sonra ince bağırsaklarımız tarafından üretilen bazı hormonlar mevcuttur. Bu hormonlardan bir tanesi de GLP-1 (Glucagon-like peptide-1) olup, görevleri arasında, insülin ve glukagon salınımını düzenlemek (kan şekeri dengesini sağlayan hormonlar), iştahı kontrol etmek ve midenin boşalmasını yavaşlatmak yer alır.

Midenin boşalma süresi uzatıyor
GLP-1 reseptör agonistleri ise bu hormonun analogu olarak görev yapan sentetik türevleridir. Yani bu hormonu ve etkilerini taklit ederler. Dolayısıyla bu ilaçlar uygulandığı zaman hastanın kan şekeri düzenlenir, midenin boşalma süresi uzar ve beyindeki iştah merkezi baskılanarak tokluk hissi oluşur. Bu mekanizmalar yolu ile hem kan şekeri kontrolü hem de kilo kaybı sağlanmış olur.

Dr. Yusuf Emre Uzun

Diyabet ve obezite tedavisinde kullanılıyor

Bu ilaçlar diyabet ve obezite tedavisinde kullanılırlar dolayısıyla tedavinin başarılı olması durumunda diyabet ve obezitenin yol açtığı sağlık sorunları engellenebilir. Obezitenin sebep olabileceği başlıca sağlık sorunları arasında insülin direnci, diyabet, kolesterol, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, inme (felç), kronik böbrek hastalığı, karaciğer yağlanması, safra kesesi taşları, uyku apnesi, ortopedik problemler, depresyon, artmış kanser sıklığı sayılabilir.

Herkes zayıflama iğnesi kullanabilir mi?

Bu tedavilerin kullanımı için farklı ülkelerde çok küçük farklılıklar gösteren kısıtlamalar olmakla beraber genel olarak; beden kitle indeksi 30’un üzerinde olan ya da 27’nin üzerinde olup eşlik eden metabolik problemleri (diyabet, hipertansiyon, kolesterol vs) bulunan hastalar uygun görülmektedir.

Bu ilaçları kimler kullanamaz?
Daha önce geçirilmiş pankreatit (pankreas iltihabı) veya pankreas kanseri öyküsü olan ya da ailesinde medüller tiroid kanseri (nadir bir tiroid kanseri türü) bulunan kişilerde ise bu tedavi yöntemi önerilmiyor. Safra kesesinde taş olan hastalarda ise dikkatli kullanılması gerekir. Ayrıca gebelik ve emzirme dönemleri için de uygun değildir.

Ne gibi yan etkiler görülebilir?

Bu ilaçlara bağlı görülebilecek en sık yan etkiler arasında ise; bulantı, kusma (genellikle zamanla hafifler), ishal, kabızlık, karın ağrısı sayılabilir. Yan etki olarak pankreatit görülmesi son derece nadirdir. Bu tedavi yöntemi mutlaka bir iç hastalıkları ya da endokrinoloji uzmanı kontrolü altında uygulanmalıdır.

Glutatyon ve C Vitaminin kolajen üretimini destekliyor

Glutatyon ve C Vitaminin kolajen üretimini destekliyor

Bağışıklık sistemimizin güçlü olmasını istediğimiz, bir sıcak bir soğuk geçen kış mevsiminde C vitaminine her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Sadece C vitaminine değil, bununla birlikte Glutatyon takviyenizi yapmanız da hem karaciğer problemleriniz hem kırışıklık veya lekeleriniz için hem de bağışıklık sisteminizi güçlendirebilmeniz için önemli. Konu hakkında merak edilenleri Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hakan Koçoğlu anlattı.

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

C vitamini, bağışıklık sistemini güçlendirir
C vitamini, vücutta bir dizi önemli fonksiyona sahiptir. Bunlar arasında bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, demir emiliminin artırılması, kolajen üretiminin desteklenmesi, antioksidan etkisi ile hücreleri serbest radikallerin zararlarından koruma gibi görevler bulunur.
Günlük C vitamini ihtiyacı yaşa, cinsiyete, hamilelik durumuna ve kişisel sağlık koşullarına bağlı olarak değişebilir.
Genellikle yetişkinler için önerilen günlük alım miktarı ortalama 60-90 mg arasındadır.
C vitamini, kendi başına bir vitamin olarak alınabilir
Multi vitaminler de genellikle içerdikleri C vitamini ile bu ihtiyacı karşılamaya yardımcı olabilir.
C vitamini özellikle taze meyve ve sebzelerde bulunur. Portakal, mandalina, çilek, kivi, brokoli, biber, kuşburnu gibi besinler C vitamini kaynakları arasındadır.
C vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir, antioksidan etkisi ile hücreleri korur, demir emilimini artırarak anemi riskini azaltır. Ayrıca kolajen üretimine katkıda bulunarak cilt sağlığını destekler.
C vitamini eksikliği genellikle skorbüt olarak bilinen hastalık ile ilişkilidir
Belirtiler arasında yorgunluk, halsizlik, ciltte morarma ve kanama eğilimi bulunabilir. C vitamini suda çözünen bir vitamin olduğu için fazlası idrar yoluyla atılır, ancak aşırı miktarda alımı bazı yan etkilere neden olabilir. Yüksek dozlarda C vitamini alımı ishal, karın ağrısı ve böbrek taşı oluşumu gibi sorunlara yol açabilir. Bu nedenle önerilen günlük alım miktarına dikkat edilmelidir. Uzun dönem yüksek doz C vitamini kullanımı önerilmemektedir. Fakat enfeksiyon dönemlerinde enfeksiyonun ilk günlerinde C vitamini takviyesine başlanması enfeksiyon süresinde kısalmaya neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle C vitaminini gündelik hayatta daha çok gıdalar ile almaya özen göstermeli ve enfeksiyon dönemlerinde C vitamini takviyeleri almaya çalışmalıyız.
Glutatyon, hücre hasarına neden olabilirler
Glutatyon, vücutta doğal olarak bulunan bir antioksidandır. Antioksidanlar, hücreleri serbest radikallerin neden olduğu hasarlardan koruyan bileşiklerdir. Serbest radikaller, vücutta normal metabolik süreçlerin bir yan ürünü olarak ortaya çıkabilir ve hücre hasarına neden olabilirler.

Hücreleri oksidatif stresten koruyabilir
Glutatyonun “Antioksidan Etki” yani serbest radikaller denilen, hücreye ve DNA’ya zararlı bileşikleri etkisiz hale getirerek hücreleri oksidatif stresten korur. “Bağışıklık Sistemi Desteği” sağlayarak bağışıklık sistemi hücrelerinin normal fonksiyonlarını sürdürmelerine yardımcı olur. “Detoksifikasyon” denilen karaciğerde toksinlerin nötralize edilerek vücuttan atılmasına yardımcı olur.

pause sağlık
Glutatyon eksikliği, çeşitli faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabilir
Bu faktörler arasında yaşlanma, çevresel toksinlere maruz kalma, yetersiz beslenme, stres ve bazı sağlık durumları bulunabilir.

Glutatyon eksikliğinde hücreler hasara uğrayabilir
Glutatyon eksikliğinde hücrelerin hasara uğraması nedeniyle enerji üretiminde azalma nedeniyle yorgunluk ve halsizlik, bağışıklık sisteminde zayıflama, karaciğer problemleri ve ciltte matlaşma, kırışıklık veya lekeler gibi benzeri cilt sorunları belirtiler görülebilir.

Glutatyon seviyelerimizi artırmak için kükürt içeren yiyecekler yiyebiliriz
Glutatyon seviyelerimizi artırmak için özellikle kükürt içeren yiyecekler tüketmek glutatyon üretimine katkı sağlar. Sarımsak, soğan, lahana, brokoli gibi sebzeler bu gruba örnektir. Selenyum, glutatyon peroksidaz adı verilen bir enzimin yapı taşıdır. Selenyum içeren besinler arasında Brezilya fıstığı, ton balığı ve hindi eti bulunabilir. Ve yeterli selenyum tüketimi glutatyon seviyelerimizi yükseltebilir. Glutatyon takviyeleri, doğrudan alımını sağlayabilir. Ancak, bu takviyelerin etkinliği konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Erkekler için cilt bakımı ipuçları

Erkekler için cilt bakımı ipuçları

Nasıl her kişinin giyim zevki ve damak tadı değişikse cilt tipi de farklıdır. Cilt bakımında “herkese uyan tek beden” yaklaşımı yoktur. Birine iyi gelen diğerine iyi gelmeyebilir. Hangi cilt tipine sahip olduğunuzdan emin olmanız ve kremlerinizi, losyonlarınızı ona göre seçmeniz son derece önemli. Durduk yere cildinizde sivilce oluşmasına ya da cildinizin yağlanmasına sebep olacak ürünler seçmeye gerek yok öyle değil mi? Cildinize nasıl bakım yapacağınız konusunda Liv Hospital Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut 6 ipucu önerisinde bulundu.

Günümüzde daha fazla erkek sağlıklı ve daha genç görünen bir cildin peşinde koşuyor; bu yazı da erkeklerin cilt bakım rutinlerini değerlendirmeleri ve vücutlarının en büyük organına nasıl bakacakları hakkında daha fazla bilgi edinmelerini sağlayacak veriler sunuyor. Erkek ve kadın cildi arasında önemli farklılıklar olsa da (örneğin, erkeklerin cildi kadınlarınkinden daha kalındır), etkili bir cilt bakımı planının temel unsurları her iki cinsiyette de aynı kalır.

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Cilt tipleri:

Hassas cilt: Herhangi bir ürün kullanımından sonra ciltte acı ya da yanma hissedebilir.

Normal cilt: Olağandır, hassas değildir.

Kuru cilt: Pul pul, kaşıntılı veya pürüzlüdür.

Yağlı cilt: Parlak ve yağlıdır

Karma cilt: Bazı bölgeleri kuru, bazı bölgeleri ise yağlıdır.

Cilt tipinizi anlamak, cildinize nasıl bakım yapacağınızı öğrenmenize ve size uygun cilt bakım ürünlerini seçmenize yardımcı olacaktır.

Doç. Dr. Tuğba Özkök Akbulut

Erkeklerin sağlıklı cilt bakım rutinlerini geliştirecek 6 ipucu

  • Ürün etiketlerini ve içeriklerini göz önünde bulundurun: Seçeceğiniz cilt bakım ürünleri cilt tipinize uygun olmalıdır. Akneye yatkın bir cildiniz varsa gözeneklerinizi tıkamayacağından “yağsız” veya “komedojenik olmayan” yazan temizleyiciler ve nemlendiriciler arayın. Hassas bir cildiniz varsa hafif, “koku içermeyen” ürünler kullanın, çünkü koku içeren ürünler ciltte tahriş ve kuruluk hissi bırakabilir. Ancak “kokusuz” olarak etiketlenen bazı ürünlerde dahi cildinizi tahriş edebilecek maskeleyici kokular içerebilir.
  • Yüzünüzü her gün ve özellikle spordan sonra da yıkayın: Sıradan kalıp sabunlar genellikle cildi kurutabilecek sert maddeler içerdiğinden, yüzünüzü yumuşak bir yüz temizleyici ve ılık (sıcak değil) suyla yıkayın.
  • Tıraş tekniğinize dikkat edin: Bazı erkekler çok bıçaklı tıraş makinelerinden memnun olabilir ve cildini çok sık aralarla tıraş edebilir. Sık sık jilet darbeleri, jilet yanıkları veya batık tüylerle karşılaşıyorsanız, bunun yerine tek veya çift bıçaklı bir tıraş makinesi kullanın ve tıraş sırasında cildinizi gergin tutmayın. Tıraş olmadan önce cildinizi ve saçınızı yumuşatmak için ıslatın. Nemlendirici bir tıraş kremi kullanın ve tüylerin uzama yönünde tıraş edin. Tıraş makinesini her kullandıktan sonra durulayın ve tahrişi en aza indirmek için beş ile yedi tıraştan sonra bıçağınızı değiştirin. 
  • Cildinizi günlük olarak nemlendirin: Nemlendirici, cildinizdeki suyu hapsederek çalışır. Bu da ince çizgilerin görünümünü azaltmaya ve cildinizin daha parlak ve genç görünmesine yardımcı olabilir. En iyi sonuçları elde etmek için banyodan, duştan veya tıraştan hemen sonra cildiniz hala nemliyken yüzünüze ve vücudunuza nemlendirici uygulayın. 
  • Cildinizi düzenli olarak kontrol edin: Kaşınan, kanayan veya renk değiştiren yeni lekeler veya benler genellikle cilt kanserinin erken uyarı işaretleridir. Herhangi bir şüpheli nokta fark ederseniz dermatoloğa görünmek için randevu alın. 50 yaşın üzerindeki erkeklerde cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanom gelişme riski genel popülasyona göre daha yüksektir. Ancak erken yakalandığında cilt kanserinin tedavi edilebilirliği oldukça yüksektir.
  • Açık havada her zaman güneş koruyucu kullanın: Kırışıklara, yaşlılık lekelerine ve hatta cilt kanserine yol açabilecek güneş hasarlarını önlemeye yardımcı olmak için, dışarı çıkmadan önce saç deriniz, kulaklarınız, boynunuz ve dudaklarınız da dahil olmak üzere cildinizin güneşe maruz kalan tüm bölgelerine güneş kremi uygulayın. En iyi koruma için, geniş spektrumlu, suya dayanıklı, SPF’si 30 veya daha yüksek olan bir güneş koruyucu kullanın ve her iki saatte bir veya yüzme veya terlemeden hemen sonra yeniden uygulayın. Ayrıca gölge arayarak ve hafif ve uzun kollu gömlek, pantolon, geniş kenarlı şapka ve mümkünse UV korumalı güneş gözlüğü gibi güneşten koruyucu giysiler giyerek de cildinizi koruyabilirsiniz. Daha etkili güneş koruması için ultraviyole koruma faktörü (UPF) etiketi olan giysileri seçin.

Baş ağrısı deyip geçmeyin!

Baş ağrısı deyip geçmeyin!

Stres, uykusuzluk ya da gerilim gibi küçük nedenlerle oluşabilen baş ağrıları kimi zaman migren, menenjit, ağır enfeksiyon gibi ciddi durumlarda da ortaya çıkabilir. Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Nebil Yıldız baş ağrısında dikkat edilmesi gereken sinyalleri anlattı.

Prof. Dr. Nebil Yıldız

Prof. Dr. Nebil Yıldız

Gribal enfeksiyonda baş ağrısı ön plandadır
Enfeksiyonla eş zamanlı gelişen; akut, hastalık kötüleştikçe belirginleşen, tedavisi ile de gerileyen baş ağrıları enfeksiyonla ilişkili olarak kabul edilir. Enfeksiyon gerilim ya da migren tipi baş ağrısını tetikleyebilir, tansiyonun yükselmesine yol açarak da baş ağrısı yapabilir.

Sinüs enfeksiyonlarında burun da tıkanır
Sinüs enfeksiyonlarında ilgili sinüs üzerinde hassasiyet, daha çok alında, burun kemeri ve kökü üzerinde ağrı, hassasiyet, burun tıkanıklığı, burun ve geniz akıntısı, eğilmekle ve eforla artan şiddetli ağrı tanımlanır. Kulak enfeksiyonlarında, kulak arkası ve üzerine, çeneye vuran ağrılarla, boğaz enfeksiyonlarında da boyuna, kulağa, kulak çevresine vuran ağrılarla karşılaşılabilir. Enfeksiyonlarda, özellikle de gribal enfeksiyonlarda yaygın kas ağrıları, kas tutulumları görülebilir, omuz boyun bölgesindeki kas spazmları, kafanın arkasına kulak arkası ve üzerine şakak bölgelerine doğru ağrıya sebep olabilir.

Ağrıyla birlikte ateş varsa dikkat
Baş ağrısı ve ateş birlikteliğinde, kafa içi enfeksiyon (Bakteriel menenjit, apse; fungal, parazitik, viral menenjit, ensefalit) ya da kafa dışı enfeksiyon (göz, kulak, burun, sinüs, boğaz) nedenleri dışlanmaya çalışılır. Bunlara ait belirti ve bulgu yoksa enfeksiyonla beraber başlayan bir baş ağrısı söz konusu ise sistemik enfeksiyona (viral, bakteriyel, fungal) ikincil baş ağrısı olarak kabul edilir.

Liv Hospital

Menenjit ensede ağrı ve sertlik yapar
Menenjit ile ilişkili baş ağrısı, tüm kafada yaygın ama ensede daha belirgindir ve ense sertliği bulguları eşlik eder. Beyin zarındaki duyusal sinirlerin, bakteriyel toksinler, savunma cevabı ile salınan prostaglandin, sitokin, bradikinin gibi maddelerle, uyarılması ağrıyı başlatır. Ensefalit yani beynin iltihabı gelişirse de kafa içi basıncın artışı ağrıyı daha da arttırır. Baş ağrısı çok ön planda ve şiddetli ise, bulantı kusma ateş eşlik ediyor ve ense sertliği saptanıyorsa menenjit mutlaka düşünülmelidir. Mental ve davranışsal değişiklikler, nöbetler eşlik ediyor ve bazı nörolojik ek belirtiler de olaya katılıyorsa da ensefalit düşünülmelidir.

Covid 19 enfeksiyonunda da baş ağrısı gelişebilir
Tek başına baş ağrısı Covid 19 enfeksiyonu kanıtı olarak kabul edilmiyor. Baş ağrısı ile birlikte ateş ve öksürük, boğaz ağrısı, kas ağrıları, nefes darlığı, halsizlik gibi yakınmaların varlığında belirtilerden biri olarak addedilebilir.

Tansiyonunuzu ilaçsız yönetin

Tansiyonunuzu ilaçsız yönetin
“Renal denervasyon, yüksek tansiyon tedavisinde heyecan verici yeni bir döneme işaret ediyor. İlaç tedavisine yanıt vermeyen hastalar için umut ışığı olan bu yöntem, tansiyon kontrolünde yeni bir sayfa açıyor. Eğer tansiyonunuzla ilgili sorunlar yaşıyorsanız, doktorunuzla renal denervasyon hakkında konuşmayı düşünebilirsiniz. Bu yenilikçi tedavi, yaşam kalitenizi artırabilir ve tansiyon kontrolünde yeni bir yol sunabilir.” diyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu, Renal denervasyonun yüksek tansiyonla mücadelede devrim niteliğinde bir tedavi yöntemi olduğunu, tansiyonunuzu kontrol altına alamıyorsanız bu yenilikçi tedavinin tam size göre olabileceğinin altını çizdi… Peki, renal denervasyon nedir ve nasıl çalışır?

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Yüksek tansiyonla savaşta yeni bir cephe
Renal denervasyonun temelini anlamak önemli. Bu tedavi, böbreklerimizdeki sinirleri hedef alır. Böbrekler, tansiyon kontrolünde kritik bir rol oynar. Tansiyon yükseldiğinde, böbreklerdeki sinirler vücuda “tansiyonu yükselt” sinyali gönderir. Renal denervasyon ise bu sinirleri etkisiz hale getirerek tansiyonun düşmesine yardımcı olur. Böylece, yüksek tansiyonla savaşta yeni bir cephe açılmış olur.

Sinirler güçsüz hale getirilir
Renal denervasyon, genellikle lokal anestezi altında, minimal invaziv (küçük kesilerle yapılan) bir işlemdir. Doktor, bir kateteri damarlarınızdan böbreklerinize kadar ilerletir ve buradaki sinirleri etkisiz hale getirir. Bu işlem genellikle bir saat kadar sürer ve hastalar çoğunlukla aynı gün içinde eve dönebilirler.

İlaçlara dirençli yüksek tansiyonu olan hastalar için umut verici
İlk olarak, bu tedavi, ilaçlara dirençli yüksek tansiyonu olan hastalar için umut vericidir. Birçok hasta için ilaç tedavisi yeterli olmazken, renal denervasyon bu hastalara yeni bir seçenek sunar. Ayrıca, bu yöntem ilaçlara bağlı yan etkileri azaltabilir ve hasta konforunu artırabilir.

pause Sağlık

Tedavinin potansiyel faydaları riskleri gölgede bırakabilir
Elbette, her tıbbi işlemde olduğu gibi renal denervasyonda da bazı riskler bulunmaktadır. Bunlar arasında işlem sırasında oluşabilecek komplikasyonlar veya tedavinin beklenen etkiyi göstermemesi yer alabilir. Ancak, bu riskler genellikle düşüktür ve tedavinin potansiyel faydaları bu riskleri gölgede bırakabilir.
Yenilikçi tedavi
Renal denervasyon, yüksek tansiyon tedavisinde heyecan verici yeni bir döneme işaret ediyor. İlaç tedavisine yanıt vermeyen hastalar için umut ışığı olan bu yöntem, tansiyon kontrolünde yeni bir sayfa açıyor. Eğer tansiyonunuzla ilgili sorunlar yaşıyorsanız, doktorunuzla renal denervasyon hakkında konuşmayı düşünebilirsiniz. Bu yenilikçi tedavi, yaşam kalitenizi artırabilir ve tansiyon kontrolünde yeni bir yol sunabilir. Tıp dünyası sürekli gelişiyor ve renal denervasyon, bu gelişimin parlak bir örneği olarak karşımızda duruyor.

Çocuklarda bronşioliteye dikkat!

Çocuklarda bronşioliteye dikkat!

Kış ayı hastalık mevsimi demek. Hele ki bazı yaş grupları için kaçınılmaz olabiliyor. Virüslerin havalarda uçuştuğu bu dönemde çocuklarımızı soğuk algınlığı, burun akıntısı, hafif öksürük ve burun tıkanıklığı gibi şikayetlerle başlayan bronşiolitten nasıl koruyabileceğimizi, tedavisinde nelere dikkat etmemiz gerektiğini Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Gizem Güvener anlattı.
Akut bronşiolit, özellikle iki yaş altı çocuklarda, en sık olarakta 6 aylık bebeklerde görülür, küçük hava yollarının inflamatuar darlığı sonucu ortaya çıkar. Alt solunum yollarının en sık görülen hastalığıdır. Mevsimlere göre görülme sıklığı değişmektedir. Özellikle kış aylarında ve ilkbahar başlarında daha sık görülür. Virüsler; hastaların aksırmaları, öksürmeleri sırasında damlacık yolu ile havaya karışır ve solunum yoluyla bulaşır.

Dr. Gizem Güvener

Dr. Gizem GüvenerBronşiolit etkenleri nelerdir?

  • En sık virüsler sebep olmaktadır.
  • Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) olguların %50’sinden sorumlu olan viral etkendir.
  • Bunun yanında parainfluenza, influenza, rinovirüs, adenovirüs, coronavirüs gibi virüsler etkenlerin arasında sayılabilir.

Bronşiolit tanısı nasıl konur?

  • Akut bronşiolit tanısı klinik bulgularla konulur.
  • Soğuk algınlığı gibi burun akıntısı, hafif öksürük, burun tıkanıklığı şikayetleri ile başlar. Ateş normal veya hafif yüksek olabilir.
  • Semptomların şiddeti gün geçtikçe artar. Birkaç gün içerisinde öksürük şiddetlenir ve hırıltılı solunum ortaya çıkar. Hızlı nefes alıp verme, solunum sıkıntısının ilerlemesi ile nefes darlığı, kalp hızının artması, yardımcı solunum kaslarının ve burun kanatlarının solunuma eşlik etmesi görülebilir.
  • Bunun yanında, huzursuzluk, beslenme bozukluğu, uyku problemleri de görülebilir.
  • Bazı bebeklerin tedavisi hastaneye yatırılarak yapılmakta ve tekrarlama riskinden dolayı da aileleri endişelendirmektedir.

Bronşiolit tedavisi nedir?

Temel tedavisi destekleyici tedavidir. Çoğunluğuna virüslerin neden olması nedeniyle antibiyotiklerin yeri yoktur. Yeterli oksijenlenmenin sağlanması, düzgün bir burun temizliği, beslenmeye dikkat edilmesi, solunum sıkıntısını arttırmamak adına az ve sık beslenme, bol sıvı alımının sağlanması sağlanır, gereklilik halinde nebül ve ilaç tedavileri uygulanır.

Fakat bazı durumlarda ilk 6 ay, özellikle ilk 3 aylık bebeklerin, risk faktörlerine sahip çocukların (prematüreler, beslenmesi bozulan bebekler, kalp ve akciğer hastalığına sahip olanlar) ve ciddi solunum sıkıntısına sahip bebeklerin yakın izlem ve gereklilik durumunda hastanede yatırılarak tedavisi gerekebilir. Bazen bronşiolite zatürre tablosu da eşlik edebilir. Zatürrenin eşlik ettiği, ateşli veya laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile bakteriyel olduğu düşünülen hastalarda antibiyotik tedavisi de tercih edilebilir.

Belirtiler yaklaşık 7-10 günde düzelir.

Nelere dikkat edilmeli?

Anne sütü ile yetersiz beslenmiş bebekler, sigara dumanına maruz kalan bebekler, doğuştan gelen kalp veya akciğer hastalığı olan bebekler ve prematüre doğan bebekler bronşiolite diğer bebeklere oranla daha yatkındır.

Bebeğin özellikle bronşiolitin yaygın olarak görüldüğü kış aylarında kreş gibi kalabalık ortamlarda bulunması, bebeğin öpülmesi veya yakın temasta bulunulması, okul çağında kardeşleri olması bronşiolit riskini yükselten durumlardır.

Önlem olarak ellerimizi sık sık su ve sabun ile yıkamalı, kalabalık ve havalandırılmayan ortamlardan uzak durmalı, sigara kullanılmamalı, oyuncaklar veya çocuğun sık kullandığı eşyalar sık sık temizlenmelidir.

Tekrarlayan düzelmeyen veya tedaviye yanıtsız bronşioliti olan bebekler için ileri araştırma mutlaka yapılmalıdır. Yabancı cisim aspirasyonu, doğuştan olan akciğer ve kalp anomalileri, gastroözefageal reflü, kistik fibrozis gibi altta yatan hastalıklar açısından değerlendirilmelidir.