Yazılar

Çarpıntı, halsizlik ve nefes darlığı kalp rahatsızlığının belirtileri olabilir!

Çarpıntı, halsizlik ve nefes darlığı kalp rahatsızlığının belirtileri olabilir!

“AF (Atriyal fibrilasyon) yani ritim bozukluğu yaşıyorsanız ve kateter ablasyonunu düşünüyorsanız, doktorunuzla bu tedavi seçeneğini ve sizin için ne anlama geldiğini konuşmanız önemli. Her hasta farklı olduğu için, sizin için en iyi tedavi seçeneği kişisel durumunuza ve genel sağlık durumunuza bağlı olacaktır.” diyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar  “AF hastalarının; çarpıntı, halsizlik, nefes darlığı ve egzersiz kapasitesinde azalma gibi semptomlarının olduğunun da altını çizdi.

Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar

Doç. Dr. Batur Gönenç Kanar

Kalbin pompalama kapasitesinin azalmasına sebep olabilir
Atriyal fibrilasyon (AF) kalbin kulakçıklarının (atriumların) hızlı ve düzensiz atışını tanımlar. Bu durum, atriumların etkili bir şekilde kasılamamasına ve kalbin pompalama kapasitesinin azalmasına sebep olur.

Çarpıntı ile fark edilir

AF, kalp ritminin düzensiz hale gelmesiyle karakterize edilir. Bu durum genellikle kalp atış hızında hızlanma (taşikardi) ve hastada kalp atışlarının hissedilmesi yani çarpıntı ile fark edilir. AF hastaları, çarpıntı, halsizlik, nefes darlığı ve egzersiz kapasitesinde azalma gibi semptomlar yaşayabilirler.

Çeşitli sağlık sorunlarından kaynaklanabilir

Atriyal fibrilasyon, kalp krizi, kalp yetmezliği, diyabet, yüksek tansiyon veya başka kalp damar hastalıkları gibi çeşitli sağlık sorunlarından kaynaklanabilir. AF riski yaşla birlikte de artar.

Tüm inmelerin en sık sebebidir

Maalesef ki dünya üzerindeki tüm inmelerin en sık sebebi AF hastalığıdır. AF varlığında, atriumlar etkin şekilde kasılamadığı için kalbin içerisindeki boşluklarda kan pıhtıları oluşabilir. Bu pıhtılar kan dolaşımıyla beyine taşındığında inme riski oluşturabilirler. Bu yüzden çoğu AF hastası, kan pıhtılaşmasını önlemeye yardımcı olacak antikoagülan tedavisi alır.

Bazı durumlarda kalp pili yerleştirilebilir
Tedavi seçenekleri arasında ilaç tedavisi, kardiyoversiyon (kalp ritmini düzeltmek için elektrik şok), kateter ablasyonu (anormal elektriksel yolların yok edildiği bir prosedür) ve bazı durumlarda kalp pili yerleştirme gibi prosedürler bulunmaktadır.
Yaşam tarzı değişiklikleri benimsenmelidir

Hastaların bu konuda bilgilenmesi ve yaşam tarzı değişikliklerini (sağlıklı bir diyet, düzenli egzersiz, alkol ve kafeinden kaçınma vb.) benimsemesi önemlidir. Unutmayın, her hastanın durumu ve tedavi planı kişiye özeldir ve en uygun tedavi planının belirlenmesi için her hastanın bireysel sağlık durumu göz önünde bulundurulmalıdır.

Liv Hospital

Genellikle genel anestezi altında yapılır

Günümüzde AF’nin kesin tedavisinin başında kateter ablasyonu yer almaktadır. Bu işlem kalpte düzensiz elektrik sinyallerinin geçişini engeller. İşlem bir hastanede gerçekleştirilir ve genellikle genel anestezi altında yapılır.

Kalbin daha düzenli bir ritimde atmasını sağlar
İnce ve esnek bir tüp olan kateter olarak adlandırdığımız medikal cihaz ile kasık damarından kalbin içindeki boşluklara ulaşılır. Kateterin ucunda küçük bir elektrot bulunur. Bu elektrot, kalpteki anormal elektriksel sinyalleri tespit edebilir ve bu sinyalleri yapay zeka ve üç boyutlu haritalama teknoloji yazılımlarının kullanarak kalbimizin üç boyutlu elektriksel haritasının çıkarır. Üç boyutlu harita değerlendirildikten sonra yüksek frekanslı enerji kullanarak anormal olan bölgeler “yakılabilir” veya ablasyon yapabilir. Bu işlem anormal sinyallerin yayılmasını engellemeye yardımcı olur ve bu da kalbin daha düzenli bir ritimde atmasını sağlar.

Belirli riskleri olabilir
Her ne kadar kateter ablasyonu genellikle güvenli bir prosedür olsa da her cerrahi işlemde olduğu gibi belirli riskleri vardır. Bu riskler arasında inme, kalp delinmesi, kanama veya iltihaplanma bulunabilir. Ancak, günümüzde yeni gelişen üç boyutlu haritalama teknolojileri sayesinde çoğu hasta için bu riskler minimaldir ve prosedürün faydaları genellikle risklerden daha ağır basmaktadır.

El ayak döküntülerine dikkat

El ayak döküntülerine dikkat

Çoğunlukla yaz aylarında görülen el-ayak hastalığı son zamanlarda sonbahar ve kış aylarında da sık görülmeye başlandı. Çocukları sevdiği kadar, havasız ortamları da çok seven ve özellikle kışın tercih edilen kapalı oyun alanlarında, kreşlerde çok sık görülmeye başlanan hastalık ebeveynlerin de kafasını karıştırıyor… Çünkü çocukluk çağının döküntülü hastalıklarından biri olan el-ayak-ağız hastalığı ailelerde “Çocuğum kızamık mı oldu? Su çiçeği mi geçiriyor?” gibi endişelerine de yol açabiliyor. Peki aradaki farkı nasıl anlayabilirsiniz? Bulaşıcı bir hastalık mı? Kaç sürmesi normaldir? Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr Osman Karlı yanıtladı.

Dr. Osman Karlı

Dr. Osman Karlı

El-ayak-ağız hastalığı nedir?
El-Ayak-Ağız hastalığı bir virüs hastalığıdır. Çoğunlukla etkenler Coxsackievirus A16 ve Enterovirus 71 adlı virüsleridir. Çok hızlı şekilde bulaşır.

Hangi yollarla bulaşır?

  • Burun salgıları,
  • Tükürük,
  • Dışkı ve
  • Solunum damlacıkları ile.

Hangi aylarda daha çok görülür?
Yaz aylarında ve daha çok plaj, havuz, şezlong kullanımı kaynaklı vakalar görülürdü. Ancak artık kış aylarında da temasın çok olduğu anaokulu ve kreşler, sirkülasyonun hızlı olduğu ve hijyen kurallarına çok dikkat edilmeyen kapalı oyun alanları nedeniyle daha sık görülmeye başlanmıştır.

Belirtileri nelerdir?

  • Hastalık bulaştıktan sonra genelde ilk olarak yüksek ateş ve boğaz ağrısı, halsizlik, iştahsızlık görülür.
  • Ellerde ayaklarda, ağız etrafında, bazen ağız içinde kırmızı içi sıvı dolu kabarcıklar, döküntüler olur.
  • Döküntü kaynaklı şiddetli kaşıntı ve ağrı görülebilir.
  • Ağız içindeki yaralar nedeniyle beslenme ve yutma güçlüğü oluşabilir.
  • Döküntüler nadiren de olsa kalça bölgesine, gövdeye ve yüze yayılabilir.
  • İyileşme süresi yaklaşık 7-10 gün arasıdır ve bulaştırıcılık da ortalama 7 gün sonra biter.
  • Hastalığa yakalananlar bu süre içinde evde kalmalı ve evdeki diğer bireylere bulaşı önlemek için hijyen ve temas önlemlerine dikkat etmelidir.
  • Hastalığın şiddetine ve hastalanan kişinin bağışıklık durumuna göre nadiren menenjit (beyin zarı iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) ve ateşli havale gibi komplikasyonlar görülebilmektedir.

Tanı ve tedavi nasıl yapılır?
Hastalığın tanısı; hastanın fizik muayenesi ve klinik bulgularıyla konur. Tablonun netleşmediği durumlarda ek sürüntü örnekleri ve laboratuvar testleri istenebilir.

Liv Hospital

Özel bir tedavisi var mı?

  • Şikayetleri azaltmaya yönelik tedaviler uygulanır. Bol sıvı alımına dikkat edilmelidir.
  • Sağlıklı beslenmeye dikkat edilmeli bol miktarda meyve-sebze tüketimi ve probiyotiklerden zengin besinler alınmalıdır.
  • Ateş ve ağrı durumunda ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılabilir.
  • Ağız içi yaralarda lokal, anestezik-antiseptik özellikli spreyler ve gargaralar tercih edilebilir.
  • Döküntüler ve kaşıntılar için topikal veya sistemik antihistaminik ilaçlar kullanılabilir.

Tekrar geçirme olasılığı var mı?
Birden fazla virüs tipi bu hastalığa neden olduğu için ve kalıcı bağışıklık bırakmadığı için hastalığı geçiren kişiler tekrar geçirebilir.

Erişkinlerde görülür mü?
Nadiren de olsa erişkinler de bu hastalığa yakalanabilir.

Sinüzitte ameliyat gerekli mi?

Sinüzitte ameliyat gerekli mi?

Kış aylarının gelmesi ile beraber üst solunum yolları enfeksiyonlarında artış başladı. Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırık, boğaz ağrısı, geniz akıntısı, halsizlik, baş ağrısı ve ateş hepimizin sıklıkla yaşadığı problemler arasında. Hastalıklar ile boğuşulan bu mevsimde akıllara gelen sorular benzer. “Hangi durumlarda doktora başvurmalıyım?”, “Antibiyotik kullanmam gerekiyor mu?”, “Başım ağrıyor, sinüzit geçiriyor olabilir miyim?”, “Etrafımdakilere bulaştırır mıyım?” Liv Hospital Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ece Gürol Kars merak edilen soruları yanıtladı.

Dr. Ece Gürol Kars

Dr. Ece Gürol Kars

Sinüzit nedir?
Sinüsler yanak alın ve burun çevremizde bulunan içi hava dolu cidarı kemik boşluklardır. İçini örten mukozanın kendine has bir salgısı ve boşaltımı mevcuttur. Viral ya da bakteriyel enfeksiyonlara ikincil tıkanıp, drenajının bozularak içlerinin iltihap dolması durumuna sinüzit denir.

Hastada hangi şikayetleri meydana getirir?
4-5 günden uzun süren ya da ilk günlerde iyileşme gösterip 3-4 gün sonra artan burun akıntısı, geniz akıntısı, koku kaybı, burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk şikayetleri olan hastada sinüzit ihtimali akla gelmelidir. Baş öne doğru eğildiğinde alın ve yanaklarda dolgunluk basınç hissi mevcuttur. Hastalar aynı zamanda seslerinde değişiklik de tarif eder.

Kulak Burun Boğaz

Hangi durumda doktora başvurulmalıdır?
7 gün süre ile geçmeyen halsizlik, ateş, burun akıntısı, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı, koku kaybı olması, burun akıntısının giderek artması ve renginin sarı/yeşile dönmesi, yüzde dolgunluk olması halinde doktora başvurulmalıdır. Sadece baş ağrısı şikayetinin olup burun ile ilgili akıntı/tıkanıklık şikayetlerinin olmayışı bizi sinüzit tanısından uzaklaştırır. Bu durumda baş ağrısı ile ilgili diğer hastalıkların araştırılması gerekebilir.

Tedavi basamakları nelerdir?
Muayene sonrası, uygun görülen hastalarda semptomatik tedavi ile beraber antibiyoterapi reçete edilir. Aynı zamanda tuzlu su ile burun yıkamada tedavide büyük önem taşır. 12 haftadan uzun süren kronikleşmiş sinüziti olan hastalarda uygun görüntüleme sonrası, sinüzit ameliyatı önerilebilir. Hastalık boyunca tedavinin aksatılmadan kullanılması, sigara ve dumanından uzak kalmak tedaviyi destekler. Burun içerisine hekiminizin önerdiği damlalar ve spreyler haricinde herhangi bir şey damlatılmamalıdır. Hastalığın bulaşıcı olduğu unutulmamalı, bu süreçte yakın temastan kaçınılmalıdır.

Göz tansiyonu nasıl anlaşılır?

Göz tansiyonu nasıl anlaşılır?

Göz içi basınç artışı, yaş faktörü, genetik etmenler gibi sebeplerden dolayı oluşan glokomun yani bilinen adıyla göz tansiyonu hastalığının hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Liv Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Operatör Doktor Olcay Şahin, “Göz tansiyonu hastalığı nedir?” sorusunu yanıtladı.

Göz tansiyonu hastalığı nedir?
Glokom yani göz tansiyonu hastalığı, üretilen göz içi sıvısının yeteri kadar dışarı çıkamaması veya çok fazla üretilmesi sonucu göz içinde basınç artışı ile görme siniri hasarı oluşmasıdır; bunun sonucu görme alanı kayıpları başlar.

Doktor Olcay Şahin

Dr Olcay Şahin

Normal Göz içi basınç seviyesinin değeri nedir?

Normal göz içi basıncı kişiye özeldir ve görme siniri harabiyetine yol açmayacak basınç seviyesidir. Normal değeri 9 – 22 mmHg arasındadır.

Glokom hastalığı oluşmasındaki risk faktörleri nelerdir?

  • Ailede glokom öyküsü,
  • Göz tansiyonu yüksekliği,
  • Kornea tabakasının ince olması < 500 mikron,
  • Görme sinirinin yapısal özellikleri,
  • Miyopi,
  • Artan yaş,
  • Irk (siyah ırkta fazla),
  • Hipertansiyon ve arterioskleroz,
  • Diyabet ve migren gibi damarsal bozuklukları ve
  • Kortizonun kontrolsüz olarak hap veya damla şeklindeki kullanımı risk faktörleri arasındadır.

Liv Hospital

GLOKOM DA HİÇBİR ŞİKAYET OLMAYABİLİR
Oküler hipertansiyonda göz tansiyonu yüksek ölçülür, görme siniri hasarı yoktur.

Tanı ve tedavi süreci nasıldır?
Tanı sırasında:

  • Fundusta optik sinir başının muayenesi,
  • Kornea kalınlığının ölçümü (PAKİ)
  • OCT ile Retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RNFL) ölçülmesi
  • Bilgisayarlı Görme Alanı tetkiki yapılmalıdır.

Tedavi sırasında:

  • Göz içi basıncını azaltan damlalar,
  • Lazer ve
  • Cerrahi seçenekler kullanılabilir.

Göz tansiyonu…

  • Dünyada 70 milyon kişide glokom vardır.
  • Toplam körlüklerin %13.5 glokom nedeniyledir.
  • 40 yaş üzeri görülme sıklığı %2’dir.
  • Dünyada 6.5 milyon insan glokom nedeniyle görme kaybı yaşamıştır.
  • Türkiye’de glokom görülme oranı %2-2.5 ama tanı almış 550 bin hasta olduğu ve bu sayının toplamın sadece 1/4 oranında olduğu düşünülüyor.

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek
“Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.” diyen Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. G. Dilek Arman; “HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?” sorusunu cevaplarken, “Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.” diye de ekledi.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?
HIV enfeksiyonu, İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü’nün vücuda girmesiyle oluşan bir durumdur. Başlangıçta solunum yolu enfeksiyonu gibi bazen lenf bezlerinin şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen de belirtiler 2-4 hafta içinde geriler ve sessiz yani belirtisiz uzun bir dönem şeklinde seyreder. Ancak bu süre zarfında da virüs yavaş da olsa vücutta çoğalmaya ve savunma hücrelerini azaltmaya devam eder.

AIDS ise bağışıklık sisteminin ciddi şekilde zayıflamasına ve belirli enfeksiyonlara veya kanserlere karşı direncin azalmasına neden olan ileri bir aşamadır. Tedavi edilmeyen HIV enfeksiyonu 7-15 yıl içinde AIDS’e dönüşür, ancak erken teşhis ve tedavi ile HIV’in ilerlemesi önlenebilir.

HIV nasıl bulaşır?
HIV, vücut sıvıları aracılığıyla bulaşır. En yaygın bulaşma yolları şunlardır:

  • Cinsel yolla: Virüsü taşıyan bir partner ile korunmasız cinsel ilişki sırasında bulaşma tüm dünyada en yaygın bulaşma şeklidir. Kadına bulaşma erkeğe göre, homoseksüel ilişki ile bulaş heteroseksüel ilişkiye göre daha yüksektir. Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.
  • Kan yoluyla: Virüs içeren kan nakli veya damar içi madde kullanımında olduğu gibi paylaşılan iğneler ile ulaşabilir.
  • Anneden bebeğe bulaş: Tedavi almayan anneden bebeğe geçiş doğum sırasında %10-30 oranında söz konusudur. Ayrıca emzirme sırasında da bebeğe bulaşma olabilmektedir

HIV; tükürük, ter veya hava yoluyla yayılmaz. Günlük sosyal ilişkiler ile tokalaşma, kucaklaşma ve öpüşme ile bulaşmaz. Bu nedenle virüsü taşıyan bireylerin toplumdan soyutlanması gerekmez.

HIV enfeksiyonu riskini arttıran durumlar nelerdir?

  • Çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki: Özellikle yeni veya bilinmeyen bir partnerle korunmasız cinsel temas, yalnız HIV enfeksiyonu değil hepatit B, frengi, bel soğukluğu gibi pek çok cinsel yolla bulaşan hastalık için risk oluşturur.
  • Diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar: Özellikle cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonların varlığı, HIV enfeksiyonu riskini 3-5 kat arttırır.
  • Madde bağımlılığı ve ortak enjektör kullanımı: Hangi yolla olursa olsun uyuşturucu madde bağımlılığı cinsel kontrolü ortadan kaldıracağı ve çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki olasılığını arttıracağı için risk oluşturur. Damardan madde bağımlılığı ise yine yalnız HIV değil kan yolu ile bulaşan hepatit C ve hepatit B gibi enfeksiyonlar için de risk oluşturur.
  • Kan transfüzyonu veya organ nakli: 1980’li yıllarda kan veya organ nakli yoluyla HIV bulaşı sık rastlanan bir durum ise de geliştirilen ileri testler ve bunların yaygın kullanımı ile bu yolla bulaş çok azaltılmıştır. Örneğin nakil için kan temini sağlayan Kızılay tarafından bulaştıktan sonra 5. gün gibi kısa sürede teşhise olanak sağlayan HIV virüsü RNA’sı bakılarak ürün hazırlanmaktadır. Böylece tanı konulamayan olgularda, bu yolla bulaşın önüne geçilmektedir.

HIV/AIDS ölümcül müdür?
Günümüzde HIV enfeksiyonu DSÖ’nün ölümcül listesinden çıkmış; yaşam boyu eşlik eden hastalıklar olarak tanımlanmıştır

Tedavi edilmeyen olgular 7-15 yıl gibi bir süre sonunda AIDS gelişerek ikincil enfeksiyonlar veya kanserler nedeni ile yaşamlarını kaybederken; günümüzde mevcut gelişmiş ve tek tablete sığdırılmış çoklu ilaç tedavileri sayesinde yaşamı kısaltmayan enfeksiyon haline gelmiştir.

HIV ile infekte bireyler günümüzde ve giderek daha fazla oranda HIV dışı nedenlerle yaşamlarını kaybetmektedirler.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV/AIDS’den kurtulmak mümkün müdür?Maalesef, şu ana kadar HIV enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıran bir tedavi veya yöntem bulunmamaktadır. Ancak, antiretroviral tedavi (ART) adı verilen ilaçlar, HIV’in çoğalmasını kontrol altına almakta ve bağışıklık sisteminin zayıflamasının önüne geçmektedir.  Bu tedavi, virüs yükünü azaltarak hastalığın ilerlemesini yavaşlatırken bireyin yaşam kalitesini de arttırır.

Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.

Dünyada başka hastalıklar için yapılan kemik iliği/kök hücre transplantasyonu sonrası vücudu virüsten tamamen temizlenmiş 5 olgu (Berlin, Londra, New York, California ve Düsseldorf olguları) söz konusu ise de yöntemin riskleri nedeni ile bir tedavi yöntemi olarak benimsenmemiştir.

Düzenli sağlık kontrolü ve test: Cinsel yaşam başlangıcı ile birlikte en az yılda bir kez jinekolojik-ürolojik muayene ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından kontrol gereklidir.

Düzenli tedavi: Enfekte kişiye düşen sadece tedavisini çoğu zaman günde 1 tablet olmak üzere düzenli almak ve böylece kandaki virüs yükünü saptanamayacak düzeye düşürerek bulaştırıcılığı ortadan kaldırmak.

Ayrımcılığa hayır: Kişilerin toplumda damgalanacağı ve ayrımcılığa maruz kalacağı endişesi taşımadan özgürce test yaptırabilecekleri ve böylece etkin tedaviyi uygulayabilecekleri koşulları sağlayabilmeliyiz. Böylece bulaştırıcılığın azaltılmasına destek olabiliriz.

İyi bir kahvaltı zihni güçlendiriyor

İyi bir kahvaltı zihni güçlendiriyor

Güne kahvaltıyla başlamak büyüyen vücut ve beyin için en gerekli şey. Özellikle beyin, glukoza yani şekere gereksinim duyuyor. Dengeli ve düzenli beslenme olmadığı zaman beyin de diğer sistemler gibi yeteri kadar verimli çalışamıyor. Özellikle çocuklarda, yeni şeyleri anlamakta zorlanmaya, odaklanma sorunlarına ve hatırlamayı sağlayan bellek kapasitesinde azalmaya yol açıyor. Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Osman Karlı çocuklarda kahvaltının önemini anlattı.

Dr. Osman Karlı

Dr. Osman Karlı

Her sabah dengeli bir kahvaltı şart

Yeterli ve dengeli beslenme için dört temel besin grubundan her gün her öğünde tüketilmelidir. Bu dört temel besin grubu; süt ve ürünleri grubu, et -yumurta – kuru baklagiller grubu, sebze ve meyve grubu, ekmek ve tahıllar grubu olarak belirlenmiştir. Günün ilk öğünü olması sebebiyle kahvaltıyı yeterli ve dengeli bir şekilde yapmak oldukça önem taşır. Uluslararası dergilerde, kahvaltı yapan ve yapmayan çocukları kıyaslayan çok miktarda çalışma yayınlanmıştır. Kahvaltı yapan çocukların, yapmayan çocuklara göre hem bilişsel ve okul performanslarının daha iyi olduğu hem de dengeli bir şekilde kahvaltı yapan çocukların uzun dönemde obezite riskinin daha düşük olduğu belirtilmektedir.

Ne tür bir kahvaltı yapılmalı?

Kahvaltıda glisemik indeksi yüksek yani kan şekerini hızla yükselten-düşüren karbonhidrat ağırlıklı beslenmek yerine, proteinden zengin süt, yumurta, peynir; bağışıklığı güçlendiren vitamin, mineralden ve liflerden zengin taze sebze-meyve; günlük enerji ihtiyacının sağlamak amacıyla da tahıllı ekmek, yulaf, kinoa gibi besinler tüketilmelidir. Bu şekilde beslenme kan şekerinin daha dengeli bir şekilde kalmasını sağlamaktadır. Kahvaltı yapmayan çocukların derslerdeki konsantrasyonlarının ve algılamalarının düşük, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük çektikleri, teneffüs aralarında sağlıksız atıştırmalıkları daha çok tükettiği ve sağlıksız beslenme sonrasında kan şekerindeki hızlı değişlikler nedeniyle derslerde halsizlik ve uyuma isteği oluşabildiği bilinmektedir.

Dr. Osman Karlı

Kahvaltı sadece beslenme değildir

  • Ailedeki herkesin birlikte kahvaltıya oturması iletişimi güçlendirir.
  • Kahvaltıya yeterli zaman ayırabilmek için erken kalkmayı, yeterli uyku süresine ulaşmak için geç yatmamayı, 24 saatlik vücut döngüsünün daha düzenli olmasını sağlar, çocukların öz disiplininin gelişmesine katkı sağlar.
  • İleri yaşlarda obezite ve bunun getirdiği diğer sağlık problemlerinin önlenmesi açısından önemlidir.
  • Sağlıklı beslenen ve düzenli kahvaltı yapan çocuklar daha enerjik ve zinde olur.

Zatürre ciddi hastalıkları belirtisi olabilir!

“Akciğer dokusunun iltihaplanması olan zatürre (pnömoni), başta bakteriler olmak üzere virüsler ve diğer etkenlerle de gelişebilir. Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde çok sık görülen ve ağır geçirildiğinde çocuklarda ölümcül olabilen bir hastalıktır.” diyen Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır, zatürrede bulaşmanın nasıl olduğunu, zemin hazırlayan faktörleri, belirtilerini, nasıl tanı konulduğunu, akciğerlerde hasar bırakıp bırakmadığını ve çocuklarımızı nasıl korumamız gerektiğini anlattı.

 

Prof. Dr. Erkan Çakır

Prof. Dr. Erkan Çakır

Zatürrede bulaşma nasıl olur?

Hastalık akciğer ve solunum yolları ile ilgili olduğundan, hapşırma, öksürme ve balgam çıkartma gibi durumlarla kolayca bulaşabilmektedir. Özellikle kreş ve okul gibi kapalı ortamlarda zatürreye neden olan mikroplar kolaylıkla çocuklar arasında yayılabilmektedir. Ağız ve burun sekresyonları ile bulaşmış mendil, çatal, kaşık, bardak, pencere ve kapı kolları ile masa sandalye gibi zeminlerden de hastalık kolayca geçebilmektedir. Bazen dışarıdan mikrop almadan da kendi boğazımız ya da sindirim sistemimizde bulunan mikroplarla da hastalık oluşabilmektedir. Özellikle çocuklarda vücut direncinin düştüğü durumlarda normalde zararsız olan bu mikroorganizmalar zatürreye neden olabilmektedirler. Çocukluk çağında her yaş grubunda zatürreye neden olan mikroplar değişkenlik gösterdiğinden yetişkinlerden farklı olarak çocuklarda zatürre etkenleri çok daha fazla çeşitlilik göstermektedir. Örneğin yeni doğan ya da erken doğmuş bebeklerde etkenler farklı iken, süt çocukluğu, okul öncesi, okul dönemi ve adolesan (ergenlik) dönemlerde de etkenler değişmektedir.
Zatürreye zemin hazırlayan faktörler nelerdir?

Çocuklarda erken ve düşük ağırlıkta doğma (Prematürite), beslenmenin yetersiz olması, yeterli anne sütü alamama, kalabalık ortamlarda yaşama, aşılanmanın eksik olması, hava ve dış ortam kirliliği ile sigara dumanına maruziyet zatürreye zemin hazırlamaktadır. Bazı çocuklarda zatürre daha fazla ortaya çıkmaktadır. Doğumsal akciğer hastalıklarına sahip olma, kistik fibrozis, solunum tüycüklerinin çalışmaması, astım, sinir ve kas hastalıkları, kalp hastalıkları, down sendromu gibi sendromik hastalıklar, bağışıklık sistem bozuklukları ve yabancı cisim aspirasyonları gibi durumlar dirençli ve tekrarlayan zatürreye neden olabilmektedir. Grip zatürreye zemin hazırlayabildiğinden sık grip geçirenlerde de zatürre daha fazla görülmektedir.
Zatürrenin belirtileri nelerdir?

Zatürre bazı durumlarda ani başlayan şikayetlerle kendini gösterirken, bazen de yavaş başlayan ve yavaş ilerleyen şekilde ortaya çıkabilir. Belirti ve bulgular zatürrenin etkenine göre değişmekle birlikte halsizlik, yüksek ateş, öksürük, hızlı ve zorlu soluma, iştahsızlık, göğüs ve karın ağrısı, balgam çıkartma ve bazı vakalarda hırıltı görülebilmektedir. Grip gibi başlamış vakalarda hastalığın ikinci ve üçüncü günlerinde alt solunum yollarına ilerlemesi ile solunum zorluğu, ateşte yükselme, bronşlardan hırıltı ve balgam sesi gelmesi gibi alt solunum yolu enfeksiyonu belirtileri de görülmektedir.
Zatürre tanısı nasıl konmaktadır?

Zatürre ile uyumlu yukarıda sayılan bulguları olan hastalarda bazen sadece bulgular ve fizik muayeneye dayanılarak tanı koyulurken, bazı vakalarda da akciğer grafisi ve kan tetkikleri başta olmak üzere ilave tetkiklerle zatürre tanısı konulabilmektedir.
Zatürre tekrarlar mı?

Zatürre normalde uygun bir tedavi ile klinik olarak yaklaşık 10-14 gün, radyolojik olarak ta 4 hafta içerisinde iyileşen bir hastalıktır. Bazı çocuklarda zatürre zamanında iyileşmez, dirençli olabilir ya da tekrarlayabilir. 1 aydan uzun süren klinik ve radyolojik bulguların olması durumunda dirençli zatürreden bahsedilirken, son 1 yılda 2, hayatı boyunca 3’ten fazla zatürre geçirme durumu ise tekrarlayan zatürre olarak nitelendirilmektedir. Zatürre dirençli olduğunda ya da tekrarladığında başta astım ve kronik bronşit olmak üzere, zatürreye zemin hazırlayabilecek diğer hastalıklar, yabancı cisim aspirasyonları, akciğerin doğumsal anomalileri, anatomik problemler, bronş içi problemler ve bağışıklık sistemi hastalıkları araştırılmalı ve bunlara yönelik testler yapılmalıdır.

ması olan zatürre (pnömoni), başta bakteriler olmak üzere virüsler ve diğer etkenlerle de gelişebilir. Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde çok sık görülen ve ağır geçirildiğinde çocuklarda ölümcül olabilen bir hastalıktır.” diyen Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır, zatürrede bulaşmanın nasıl olduğunu, zemin hazırlayan faktörleri, belirtilerini, nasıl tanı konulduğunu, akciğerlerde hasar bırakıp bırakmadığını ve çocuklarımızı nasıl korumamız gerektiğini anlattı.

Zatürre her zaman ağır mı geçirilmektedir? Ayaktan tedavi edilebilir mi?

Bazı zatürre olguları hafif atlatılıp evde tedavileri yeterli olurken, bazılarında ise ağır seyir gösterip hastaneye yatış gerektirebilmektedir. Özellikle tedavinin ikinci günü dolmasına rağmen ateşin düşmemesi, solunumun düzelmemesi ya da kötüleşmesi, beslenememe, ağır radyolojik bulguların olması, başlangıçta olmayan göğüs ağrısı gibi durumların ortaya çıkması gibi durumlarda ağır zatürreden şüphelenilmeli ve tekrar doktora başvurulmalıdır.
Zatürre tedavisinde zatürreye neden olan mikroba yönelik tedaviler, sıvı alım dengesinin düzenlenmesi, istirahat, ağrı kesiciler ve ateş düşürücüler gibi tedaviler kullanılır. Tedavi şekli ve süresi çocuğun durumuna göre değişmektedir.
Zatürre akciğerlerde hasar bırakır mı?

Zatürre zamanında ve uygun tedavi edildiğinde akciğerlerde hasar bırakmadan iyileşen bir hastalıktır. Tedaviye zamanında başlanmaması, yetersiz tedavi ya da zatürrenin çok ağır geçirildiği bazı durumlarda ise zatürre sırasında ve sonrasında akciğer dokusunda harabiyet, buzlu cam oluşumları, akciğerlerde sönme (Atelektazi), bronşlarda genişleme (Bronşektazi), hava hapisleri ve çeşitli düzeylerde solunum fonksiyon kayıpları meydana gelebilmektedir. Bu yüzden tanının gecikmeden konulması ve yeterli sürede uygun bir tedavi ile hastanın izlenmesi oldukça önemlidir.
Zatürreden çocuklar nasıl korunmalıdır?

Zatürreden korunmak için yapılacakların başında bulaşmanın engellenmesi gelmektedir. Solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü aylarda kalabalık ortamlardan kaçınma ve maske takma, havalandırmanın sağlanması, beslenme ve uyku düzenine dikkat edilmesi, anne sütü alımının özendirilmesi, kişisel hijyene özen gösterilmesi, sigara dumanına maruz kalınmaması gibi önlemler korunmada çok önemli rol oynamaktadır.
Çocukluk çağı aşılamalarının zamanında ve eksiksiz yapılması diğer hastalıklardan korunmada olduğu gibi zatürreden korunmada da hayati önem taşımaktadır. Ulusal aşı takvimimizde yer alan ve zatürreye yol açan Streptococcus pneumoniae (pnömokok) ve Haemophilus influenzae’ya karşı aşılar ve bunların yanı sıra zatürre etkeni olabilecek diğer mikroorganizmalar için de verem aşısı, kızamık, boğmaca ve suçiçeği aşısı rutin olarak tüm çocuklara uygulanmalıdır. Risk gruplarına ayrıca grip aşısı yapılması da yine zatürreden korunmada oldukça önemlidir.

Miyom neden olur?

Miyom neden olur?

Bedenimizin sesini dinlediğimizde, aslında bize gerçekten iyi olup olmadığımız konusunda uyarılarda bulunduğunu duyabiliriz. Ancak gerek yaşam şartları gerek erteleme duygumuzun yüksek olması ve her sebebi aslından uzak bahanelerle birleştirip, doktora gitme konusunda kendimizi ikna etmememiz, bazen bizi hastalıkların son noktasında tanışmaya itmiş olabiliyor. Bu yüzden de rutin kontroller son derece önemli. Rutin haline getirilen kontroller sayesinde birçok hastalığın tedavi süreci de çok daha işlevsel olabiliyor. Bunlardan birisi de miyomlardır. Çoğu kadında görülen ve bazen geç fark edilen miyomlar hızla büyüyebilirler. Bu yüzden de adet düzensizliğinin, aşırı adet kanamasının, kansızlığın, cinsel ilişki esnasında oluşan ağrının, sık idrara çıkma durumunun, karındaki büyüme ve şişliğin önemsenmesi gerektiğinin altını çizen Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Uzmanı Op. Dr. Gamze Baykan Özgüç miyom hakkında merak edilenleri anlattı.

Op. Dr. Gamze Baykan Özgüç

Bazen belirti de veremeyebilir
Miyomlar, uterusun (rahim) düz kas dokusundan gelişen selim tabiatlı yani iyi huylu tömöral yapılardır. Birden fazla sayıda olabileceği gibi değişik büyüklüklerde de olabilir, buna bağlı da belirti verebilir veya vermeyebilir.

En sık 30-45 yaş grubu kadınlarda rastlanır
Myom, ergenlik döneminde pek görülmez. Menopozdan sonra gerilemesi hatta kaybolması, gebelikte büyüme eğilimi olması, myomun içinde östrojen reseptörlerine daha yoğun rastlanması, östrojenin rolü olduğunu göstermektedir.

En sık intramural miyom görülür
Miyomlar rahimde bulundukları yere göre;

  • Subseroz (Rahim dışına doğru)
  • Intramural (Rahim duvarında) ki bu en sık görülendir,
  • Submukoz miyom, (Rahim iç tabakası içinde)
  • Intraligamenter (Rahim bağları arasında) ve
  • Servikal (Rahim ağzı) miyom adını alırlar.

Miyomların belirtileri
Miyomlar genellikle belirti vermedikleri için sıklıkla genel jinekolojik muayene ve ultrasonografi esnasında fark edilmektedirler. Ancak;

  • Adet düzensizliği,
  • Aşırı adet kanaması,
  • Kansızlık (anemi),
  • Cinsel ilişki esnasında ağrı,
  • Sık idrara çıkma,
  • Karında büyüme ve şişlik,
  • Ağrı,
  • Tüplere yakın veya rahim içinde yerleşimine bağlı olarak kısırlık ve düşük,
  • Bağırsaklara basıya bağlı olarak kuyruk sokumuna vuran ağrı,
  • Kabızlık,
  • Büyük ve saplı miyomun kendi etrafında dönmesine bağlı torsiyon gibi şikayetlere sebep olabilir.

Tanı jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile konulur
Tanıda en iyi yöntem jinekolojik muayene ve ultrasonografidir. Normalden daha iri ve sert olarak palpe edilir, miyom sayısı çok olduğu zaman normal uterus şekli bozulmuştur, Miyomun boyutları ve lokalizasyonu ultrasonografi ile kolaylıkla tanınır. Özellikle küçük submukoz miyomların tanısında vajinal USG daha iyi sonuç verir. Ayrıca Histereskopi, Histerosalpingografi, Laparaskopi, CT ve MR ayırıcı tanıda kullanılabilir. Ayırıcı tanıda:

  • Gebelik,
  • Adenomyosis,
  • Adneksial kitle,
  • Dış gebelik,
  • Endometrial polip,
  • Endometrium kanseri,
  • Doğuştan uterus anomalileri de düşünülmelidir.

Eğer miyomunuz hızla büyüyorsa…
Miyomların kansere dönüşme olasılığı 1000’de iki civarındadır. Genellikle menopozdaki kadınlarda görülür. Eğer miyom hızla büyüyorsa kanser riski açısından mutlaka araştırılmalıdır.

Miyomların tedavisi
Miyomlar küçük ve şikayete neden olmadıkları taktirde genellikle tedavi gerektirmezler, 6 ayda bir rutin jinekolojik muayene ve ultrasonla takibi yeterlidir.

GnRH analogları (östrojen baskılayıcı hormonal etkili ilaçlar) ve bazı ilaçlar yumurtalıkları baskılayarak geçici menopoz etkisiyle miyomların küçülmesini sağlayabilir. Kullanımındaki amaç miyomu ameliyat etmeden önce biraz küçülterek operasyonu kolaylaştırmak ve kanamayı azaltmaktır. Eğer miyom;

  • Belirgin şikayetlere sebep olacak büyüklükte ve sayıdaysa,
  • Kısırlık veya düşüğe neden olacak yerleşimdeyse,
  • Aşırı adet kanaması ve anemi sebebiyse,
  • Kanser gibi kötü huylu tümörlerle ayrımı net yapılamıyorsa cerrahi tedavi gereklidir.

Miyom tedavisinde seçilecek cerrahi yöntem şeklini ne belirler?

  • Hastanın yaşı,
  • Sosyal durumu ve çocuk isteğine bağlı olarak değişir.
  • Ayrıca miyomların; sayısı, büyüklüğü ve yerleşimi de ameliyat şeklini belirlemektedir.

Bu faktörlere göre sadece miyomların çıkartılması (myomektomi) veya rahmin tamamen alınması (histerektomi) tercih edilir, açık cerrahi operasyon (laparatomi)  uygun vakalarda laparaskopi tercih edilmektedir.

Ameliyatta amaç nedir?
Miyomektomi ameliyatında miyomların kapsülünden sıyrılıp çıkartılması amaçlanır. Genellikle çocuk isteyen kadınlarda rahmin korunmasını sağlayan bir yaklaşımdır. Ancak miyomektomi ile miyomları alınmış kadınlarda tekrar miyom gelişme riski 5 yıl içinde %50-60’dır. Miyom çıkartıldıktan bir yıl sonra gebeliğe izin verilir. Doğum eylemi esnasında miyom operasyonuna ait bölgede incelme ve rüptür riski artacağı için doğum şekli olarak sezaryen tercih edilmelidir.

Gebelik düşünmeyen kadınlara ne önerilir?
Hızlı büyüyen miyomları olan ve ileride gebelik düşünmeyen kadınlara histerektomi tercih edilmelidir.

Gebelik sırasında büyüyebilir

Gebeliklerin %5’inde uterusta miyom bulunur, büyük çoğunluğu gebeliğin gidişini etkilemez. Ancak abortus (düşük) insidansı 2 misli artmıştır, erken gebelik kanamalarına neden olabilir. Miyomların %30’u gebelik sırasında büyür, bu büyüme en fazla gebeliğin ilk 10 haftasında olur, karneoz dejenerasyona gebelikte sık rastlanır. Bu dejenerasyon akut batına benzer bir tablo yaratır, genellikle istirahat ve ağrı kesiciler ile kontrol altına alınır. Eğer başarısız olursa cerrahiye başvurulur ve miyomektomi yapılır. Ancak bu hem aşırı kan kaybına hem de fetal kayba neden olduğu için pek başvurulmaz.
Miyomla birlikte olan gebeliklerde plasentanın yerleşme ve bebeğin duruş anomalileri artmıştır, özellikle servikal miyomlar doğum yolunu tıkayabilir, intramural miyomlar rahmin koordineli kasılmalarına engel olabilir. Erken doğum, erken membran rüptürü, malprezentasyon, plasenta dekolmanı, plasenta retansiyonu ve doğum sonu kanama olasılığı artar. Sezaryen ile doğum oranı yüksektir. Genel kural olarak gebelere uterusta miyomektomi yapılmaz, ancak birden çok miyomu olan ve artık çocuk istemeyen kadınlarda sezaryen sırasında histerektomi yapılması iyi bir tedavi seçeneğidir.

Miyom gelişimini arttıran risk faktörleri:

  • Miyomlar (Fibroidler) genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda büyür ve menopozdan sonra çoğunlukla küçülürler.
  • Araştırmalar postmenopozal (menopoz) beyaz kadınlarda, postmenopozal siyah kadınlara göre daha fazla küçüldüklerini de göstermektedir. Afrikalı Amerikan kadınlar için, miyomlar tipik olarak daha genç yaşlarda gelişir, daha fazla büyür ve daha şiddetli semptomlara neden olur.

Çeşitli faktörler miyom gelişim riskini arttırabilir:

  • Yaş (30-40 yaş arası),
  • Afrika kökenli Amerikalı ırk,
  • Şişmanlık,
  • Aile öyküsü,
  • Yüksek tansiyon,
  • Hiç doğum yapmamış olmak,
  • D vitamini eksikliği,
  • Yaşam şekli (kafein ve alkol tüketmek, stres, sigara içmek, soya sütü tüketimi)

Miyom riskini azaltabilecek faktörler:

  • Hamilelik (Doğum sayısı ile risk azalır),
  • Oral veya enjekte edilebilir kontraseptiflerin uzun süreli kullanımı,
  • Asyalı kadınlarda risk daha düşüktür.

Pastalardaki tehlike “Maytap”

Pastalardaki tehlike “Maytap”

Çocuğunuzun doğum günü hazırlıklarına günler hatta aylar öncesinden başlayıp organizasyonun kusursuz olması konusunda tam da her şeyi yaptığınızı düşündüğünüz noktada sizi uyarmak isteriz; madem bu kadar titizlendiniz, yeni yaşında çocuğunuza hastalık hediye etmeyin. Hamurundan kullanılan malzemeye kadar özenle hazırladığınız ya da hazırlattığınız pastanın üstüne çocuğunuz çok sevse dahi maytap koymayın. Neden mi? Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Reyhan Tamer yanıtladı.

Dr. Reyhan Tamer

Dr. Reyhan Tamer

Göründüğü kadar masum değil
Pasta üzerinde doğum günü ve özel günlerde sıkça kullandığımız maytap; aslında birçok ülkede yasaklanan bir kimyasal yanıcı ve patlayıcı bir maddedir. İçinde bulunan;

  • Demir çubuk,
  • Potasyum klorat,
  • Alüminyum toz,
  • Stronsiyum nitrat,
  • Baryum nitrat gibi kimyasal maddeler solunum ve ağız yoluyla alındığında karaciğer ve böbrek gibi hayati organlarda ciddi yan etkiler oluşturulabilir.

Pastasında sadece mum olsun
Özellikle maytabın pasta üzerinde yanmasıyla ortaya çıkan kimyasallar solunum yoluyla vücuda girer. Bunun yanı sıra pasta üzerinde yanan maytabın üzerinden düşen parçalar da pasta ile birlikte ağız yoluyla vücuda girer. Büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu çocukluk döneminde eğlence olsun diye tekrarlayan pasta üzerindeki yanan maytaplar;

  • Karaciğer,
  • Böbrek ve
  • Akciğer gibi organlarda fonksiyon bozukluğu oluştururken,
  • Solunum güçlüğü,
  • Mide bulantısı,
  • Kusma,
  • Nefes almada güçlük,
  • Kan basıncında ve kalp ritminde düzensizlik,
  • Cilt temasında ise kimyasal yanıklar gibi önemli istenmeyen yan etkiler de oluşturabilirler.

Temas halinde ne yapmalı?
Maytap ile hava yolu ile temasta açık havaya çıkmak yararlı olur. Cilde temasında, temas edilen bölgeyi bolca sabunlu su ile yıkamak faydalı olacaktır. Ağız yolu ile alındığında ise baş dönmesi, solunum güçlüğü, kusma gibi belirtiler varsa en yakın sağlık merkezine başvurmak gerekir.

Menisküs yaralanmalarına dikkat edin

Menisküs yaralanmalarına dikkat edin

“Menisküsler, diz ekleminde bulunan iki C şeklinde yarım ay şeklindeki kıkırdak yapılarıdır. Bunlar, diz eklemi için çok önemlidir çünkü yürüme veya koşma sırasında oluşan şokları emerler, eklem yüzeylerini korurlar ve eklemi daha dengeli hale getirirler.” diyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ömer Kays Ünal Diz ekleminin gizli kahramanları ve koruyucuları olan menisküslerin de çeşitli sebeplerden dolayı yaralanabileceğini belirterek travma tiplerini ve tedavi yöntemlerini anlattı.

Doç. Dr. Ömer Kays Ünal

Doç. Dr. Ömer Kays Ünal

TRAVMA TİPLERİ
Menisküsler de çeşitli sebeplerden dolayı yaralanabilir.

Dizin dönme travmaları: Hızlı bir şekilde dönme hareketleri yaparken veya ani bir dönüş yaparken, dizdeki menisküsler yırtılabilir. Özellikle spor aktiviteleri sırasında bu tür hareketler sıkça rastlanan nedenlerden biridir.

Dizi bükme ve eğme: Dizi büküp eğme sırasında, özellikle aşırı zorlandığında veya düzgün olmayan bir şekilde büküldüğünde menisküs yırtıkları oluşabilir. Bu, dizin ani bir şekilde eğilmesi veya bükülmesi sırasında meydana gelebilir.

Düşme: Düşme sonucu dizinize doğrudan darbe almak, menisküs yırtıklarına yol açabilir. Özellikle yüksek bir yerden düşme veya spor sırasında yere düşme durumlarında bu tür yaralanmalar oluşabilir.

Yaş alma: Menisküsler zamanla yaşlanır ve zayıflar. Bu doğal yaşlanma süreci, menisküslerin yıpranmasına ve yırtılmasına yol açabilir. Bu nedenle yaşlanma, menisküs yırtıklarının yaygın bir nedenidir.

Menisküs yırtıkları genellikle bu tür travmatik olaylar sonucunda ortaya çıkar ve ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı gibi belirtilere yol açabilir. Bu tür yaralanmaları önlemek için spor yaparken dikkatli olmak, doğru teknikleri kullanmak ve düşmelerden kaçınmak önemlidir.

YIRTIK TİPLER
Menisküs yırtıkları farklı tiplerde oluşabilir:

Düz yırtık (Lineer yırtık): Bu tür yırtık, menisküsün ortasından başlayarak dışa doğru uzanan bir çizgi şeklinde meydana gelir. Düz yırtıklar genellikle yırtığın bir kenarından diğerine uzanır.

Parçalı yırtıklar: Menisküsün birkaç parçasının kopması durumunda oluşan yırtıktır. Bu kopan parçalar, diz eklemi içinde sıkışabilir ve ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığına neden olabilir.

Belirtileri
Menisküs yırtıklarının belirtileri, yaralanmanın ciddiyetine ve tipine bağlı olarak değişebilir. Ancak en sık görülen belirtiler şunlardır:

  • Özellikle yük taşıma esnasında dizde ağrı ve hassasiyet,
  • Dizde şişlik ve sıvı birikimi
  • Dizde kilitlenme veya sıkışma hissi,
  • Dizde güçsüzlük ve dengesizlik hissi ve
  • Diz hareketlerinde kısıtlılık.

Menisküs yırtıkları, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve tedavi gerektirebilir. Tedavi seçenekleri, yırtığın türüne, büyüklüğüne ve hastanın yaşına bağlı olarak değişebilir.

Liv Hospital

YAYGIN TEDAVİ SEÇENEKLERİ
İlaç tedavisi: Doktorunuz, ağrı ve iltihaplanmayı kontrol etmek için reçete edebileceği ilaçlar önerebilir.

Fizik tedavi: Diz kaslarını güçlendirmek ve eklem esnekliğini artırmak için fizik tedavi programları uygulanabilir. Bu, yaralanmış menisküsün iyileşme sürecini hızlandırabilir.

Diz ateli veya koltuk değneği: Dizi desteklemek ve korumak için kullanılabilir. Özellikle yaralanmanın ilk dönemlerinde kullanılır.

Menisküs yırtıklarının cerrahi tedavisi: Menisküs yırtıkları, bazen cerrahi müdahale gerektirebilir. Cerrahi tedavi, yırtığın boyutuna, tipine ve hastanın yaşına göre doktorlar tarafından önerilir. İşte menisküs yırtıklarının cerrahi tedavisi hakkında temel bilgiler:

Artroskopik cerrahi: Genellikle minimal invaziv bir yöntem olan artroskopik cerrahi, küçük kesilerle diz eklemine erişmeyi sağlar. Bu yöntem, daha hızlı iyileşme süresi ve daha az komplikasyon riski sunar. Doktor, yırtık parçasını onarabilir veya çıkarabilir.

Açık cerrahi: Eski yıllarda daha sıklıkla uygulanan bu yöntem artık günümüzde terk edilmiştir. Açık cerrahi, daha büyük bir kesiyi gerektirebilir ve genellikle büyük yırtıklar veya karmaşık durumlar için kullanılır. Bu yöntemde doktor, menisküsün tamiri veya kesilen bölümün çıkarılması işlemini gerçekleştirir.

Menisküs nakli: Nadir durumlarda, menisküs yırtığı o kadar ciddi olabilir ki onarılamaz hale gelir. Bu durumda, donörden alınan sağlam bir menisküsün nakli düşünülebilir. Ancak menisküs nakli nadir bir işlem olup, özenle değerlendirilir.

Cerrahi müdahale sonrası, fizik tedavi ve rehabilitasyon süreci önemlidir. Doktorunuzun tavsiyelerine uyarak, dizinizi güçlendirmek, esnekliğini geri kazanmak ve normal aktivitelere dönmek için fizik tedavi programını takip etmelisiniz.

Unutmayın ki menisküs yırtıkları, her birey için farklılık gösterebilir ve cerrahi tedavi kararı, her hasta için özelleştirilir. Cerrahi sonrası iyileşme süreci de kişiden kişiye değişebilir. Bu nedenle doktorunuzun önerilerine tam olarak uymak ve iyileşme sürecinizi sabırla takip etmek önemlidir.

Menisküs yırtıklarını önlemenin en iyi yolu, spor yaparken uygun ekipmanları kullanmak, doğru teknikleri öğrenmek ve dizlere aşırı stres uygulayan aktivitelerden kaçınmaktır. Eğer diz ağrısı veya yaralanma belirtileri yaşıyorsanız, bir sağlık profesyoneline başvurmalısınız. Doğru tanı ve tedavi, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeniz için kritik öneme sahiptir. Unutmayın, menisküs yaralanmaları erken teşhis edilip tedavi edildiğinde, uzun vadeli komplikasyonları önlemek mümkündür.