Yazılar

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Azı karar çoğu zarar olan su tüketimi konusunda ramazan ayında da özenli olmakta fayda var. Günlük iki litre su içilmesi gerektiğini bu nedenle özellikle sahurda sıvı almaya dikkat edilmesi gerektiğini belirten Liv Hospital İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tekin Akpolat: “Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.” diyerek Dünya Su Günü’ne vurgu yaptı.

Prof. Dr. Tekin Akpolat

Prof. Dr. Tekin Akpolat


  1. Erişkinlerin çoğunda alması gereken su miktarı günde yaklaşık 2 litredir.
  2. Günlük 2 litre su ihtiyacının illa sudan sağlanması şart değildir. Kahve, çay, yoğurt ile alınan sıvı da uygundur. Burada önemli olan alınan sıvının tuz, şeker gibi zararlı maddeleri içermemesidir.
  3. Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.
  4. Bazı hastaların daha fazla su içmesi gerekebilir: Böbrek taşı olanlar, sık idrar yolları iltihabı geçirenler bu hastalara örnektir.
  5. Ramazan ayında susuz kalmamaya dikkat etmek gerekir, susuz kalmak iftara doğru enerjimizi düşürür, bu nedenle sahurda sıvı almaya dikkat etmek gerekir. İftarda su içmek de fazla yemeği frenleyebilir.
  6. Ev dışında tuvalete gitmemek için az su içmek veya idrarı tutmak ileriki yaşlarda idrar yapma ile ilgili sorunlara neden olabilir.
  7. Suyun temiz olması yeterlidir, alkali olmasının ilave bir faydası yoktur.
  8. Günde 2 litreden fazla sıvı almanın çoğu kez bir zararı yoktur ama günde 6-7 litre alarak abartmamak gerekir.
  9. Susuz kalmaması gereken böbrek hastaları eğer ishal, bulantı, kusma gibi sorunlar nedeni ile yeteri kadar sıvı alamazlarsa veya sıvı kayıpları artarsa hemen doktorları ile temasa geçmelidir. Böbreği korumak için damardan sıvı almak için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları gerekebilir.
  10. Eğer özel bir durumunuz yoksa gece yatmadan önce su içmek veya gece kalkınca su içmek doğru değildir. Unutmayalım sağlıklı uyku da su içmek kadar önemlidir.
  11. Ağır böbrek hastalığı olanları unutmamak gerekir. Çoğunun belki de en büyük hayali kana kana su içmektir. Bu nedenle sağlığımızın kıymetini bilelim, suyun en sağlıklı içecek olduğunu hiç akıldan çıkarmayalım.

 

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanısı konabilen Down sendromunun Türkiye’deki sıklığı 1000 canlı doğumda birdir. Down sendromlu bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri olduğunu belirten Liv Hospital Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Gülşen Köse, bu özel çocuklarımızın hayata katılma noktasında destekçi olmamızın altını çizerek konu hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Gülşen Köse

Prof. Dr. Gülşen Köse

Bir kromozomal hastalıktır
Trizomi 21 ya da Down sendromu bir kromozomal hastalıktır. Moğol halkına benzerlikleri olması nedeni ile Mongol hastalığı olarak da adlandırılmaktadır.

Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır
Sağlıklı kişiler, hücrelerinde 23 çift kromozom taşırken Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır. Fazla kromozom 21 ya da 22. kromozomda 3. olarak bulunur.
Üç grup halindedir
Fazladan olan kromozomun oluş zamanı ve yerleşimine bağlı olarak üç grupta;

  • Klasik,
  • Translokasyon ve
  • Mozaik tipde Down sendromu olabilir.

Bazı çevre şartları etkili olabilir
Down sendromlu çocuğu olan ebeveynler, genelde sağlıklı bireylerdir. Özellikle klasik tipin oluşumunda gebelikte karşılaşılan çevre şartları;

  • Radyasyon,
  • Viral enfeksiyon ve
  • Stres’dir.

Gebeliğin ilk aylarında yapılan tarama testlerinde ortaya çıkar
Türkiye’de sıklığı 1000 canlı doğumda bir olarak tanımlanmıştır. Yaşlı annelerde her kromozom bozukluğu gibi Down sendromu riski de artmaktadır. İstatistiksel bilgileri göre sıklığı; yirmi yaşta 1/1441 iken, 50 yaşında ise 1/44 olarak bulunmuştur. Down sendromu gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanınabilir.

Liv Hospital

Karakteristik özellikleri olur
Down sendromun bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri vardır:

  • Gözleri çekik,
  • Burun kökü basık ve geniş,
  • Bazen dilleri ağızdan dışarı sarkabilir.
  • Boyunları kısa ve saç çizgileri düşüktür.
  • El ayası orta çizgileri, bir ya da iki elde tek çizgi olarak görülür.
  • Down sendromlu bebeklerin en önemli bulguları gevşek olmalarıdır. Bu nedenle gelişim basamakları yaşıtlarından geri kalır, kabızlık ve uzayan yenidoğan sarılığı bebekliğin ilk günlerindeki bulgularıdır.
  • Yaşamın ilk günlerinde gözlenebilen hipotiroidi, büyümenin geri kalmasına neden olabilir.
  • Kalpte olabilen septal bozukluklar ilk günlerde farkedilebilir, yakın takip edilmelidir.
  • Yaşam şartlarını zorlayan en önemli bulgu; hafiften ağıra kadar mental yetersiz olmalarıdır. Özellikle hafif mental yetersizlik, ileri yaşlarda anksiyete, depresyon gibi psikiatrik hastalıklara da yol açabilir.
  • Konuşma, görme bozuklukları ve nöbetler yaşam şartlarını daha da zorlaştırabilir.
  • Diğer kromozom hastalıklarında da olduğu gibi ileri yaşlarda kan malignensilerinin görülme riski normal bireylerden fazladır.

Takip ve rehabilitasyon önemli
Down sendromlu bebek ve ailesi doğumdan itibaren yakın çocuk doktoru, çocuk nörolojisi hekimi, genetik hekiminden takip ve rehabilitasyon almalıdır. Bu şekilde destek alan bireyler, yaşama kazandırılarak, üretime katılmaktadır. Özellikle müzik ve hizmet sektörlerinde başarılı olmaktadırlar.

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Kiminin dişeti kanar, kiminin yirmilik dişleri ağrıya sebep olur kiminin de dişleri hep sarardığından beyazlatma ihtiyacını sık duyar… Sorunlar çok olsa da aslında dişlerimize özen gösterdiğimizde, diş kontrollerimizi ihmal etmediğimizde, alışkanlık haline getirdiğimizde dişlerimizin de sağlıklı olur. Uzmanlar en sık karşılaşılan diş sorunlarının başında dişeti kanamalarının geldiğini belirtiyor. Peki dişlerimizi fırçalarken neden bazen dişetlerimiz kanar? Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dt. Mustafa Yılmaz yanıtladı.

Dt. Mustafa Yılmaz

Dt. Mustafa Yılmaz

Diş beyazlatma (bleaching) nedir, dişlere zarar verir mi?
Beyazlatma işlemi için doğru hastaya doğru endikasyon, doğru teknik ve malzeme seçimi ile uygulandığında kesinlikle bir zararı yoktur. Bunun için hasta seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Dişlerinde defekt görülen, mevcut hassasiyet problemi görülen, dişeti çekilmesi ile kök yüzeyi açıkta olan hastalarda uygulanması doğru değildir. Malzeme seçiminde ise sağlık bakanlığı tarafından onaylı beyazlatma ajanları tercih edilip kesinlikle hekim tarafından uygulanmalıdır.

Diş fırçalama rutini nasıl olmalı?
Ağız ve diş sağlığını korumak için dişlerimizi doğru fırçalamak oldukça önemlidir. Diş çürüklerini ve diştaşı oluşumunu engellemek için ağız bakımının en önemli parçası diş fırçalamadır. Diş fırçalama günde en az 2 kez 3’er dakika yapılmalıdır. Diş fırçalama ile bakteri plağı ve yiyecek artıklarının büyük oranda temizliği sağlanır. Ancak bakteri plaklarının ve gıda artıklarının tam olarak temizlenebilmesi için mutlaka diş ipi kullanımı gereklidir.

Pause Sağlık

Diş fırçalarken dişeti kanaması neden olur?

  • Ağız ve diş sağlığı bakımının ihmal edilmesiyle biriken plaklar ve gıda artıkları dişetlerinde iltihabi duruma yol açar. Diş eti dokusunun veya diş eti ile diş dokularının birleştiği bölgede yer alan bağların iltihaplanması durumunda, diş etlerinin doku bütünlüğü zarar görür (Gingivitis, Periodontitis). Bu durum dişeti kanamasına sebep olabilir.
  • Sert bir şekilde diş fırçalama dişeti kanamasına neden olabilir.
  • Hamilelik döneminde hormonal değişimlerde dişetlerini etkileyerek kanamaya neden olabilir.
  • Mevcut kanama hastalıkları kanama yatkınlığı dişeti kanamasına sebep olabilir.

20 yaş dişleri hangi durumlarda çekilmelidir?
20 yaş dişleri dişlenmede en arkada ve en son çıkan dişlerdir. Çene kemiğinde yeterli alan olduğunda dişler düzgün bir şekilde sürmüşse ve karşıt dişle kapanışında sorun yoksa çekimine gerek yoktur. Ancak yeterli alan olmadığında dişlerde çapraşıklığa sebep olma ihtimalinde, apse varlığında, çürük varlığında, baskı ağrısı varlığında çekimi gerekir.

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?
Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder: “Gerek ülkemizde gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.” diyerek tuzun insan sağlığı üzerine olan etkilerini anlattı.

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sodyum ve su dengesi önemlidir
“Tuz” veya “sofra tuzu” dendiğinde sodyum klorür anlaşılmaktadır. Sodyum, tüm canlıların yaşamlarındaki temel maddelerden biridir. Yaşamın devamı vücutta yeterli ve dengeli miktarda sodyum ve suyun varlığı ile mümkündür. Sodyum, bu yönü ile hayati önemi olan bir maddedir. Buna karşılık, sağlıklı bir insanın günlük sodyum ihtiyacını karşılamak için ek bir tuz alımına gerek yoktur.
Gıdalarla günlük sodyum ihtiyacı rahatlıkla sağlanabilir
Yiyeceklere değişik miktarlarda tuz katılması, bir ihtiyaç sonucunda değil, sadece damak zevki nedeniyledir. Fakat yiyeceklere ve içeceklere katılan tuzun insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu çok sayıda bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

  • Kan basıncı yüksekliği olanlarda, şeker hastalarında, kalp yetersizliği olanlarda, kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda fazla tuz alımının olumsuz etkileri bilinmektedir.
  • Sağlıklı bireylerin de fazla tuzlu beslenmesinin kalp ve damar sistemi üzerine olumsuz etkilerinin olduğu birçok araştırmada bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda günlük tuz alımının 6 gramın altında tutulmasının kalp ve damar hastalıklarından korunmada büyük öneminin olduğu görülmüştür.

Gerek ülkemizde, gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.

Sağlıklı tuz tüketimi nasıl olmalıdır?
Gıdalara hiç tuz eklemesek bile günlük ihtiyacımız olan tuzu (sodyumu) normal besinlerden almamız mümkündür. Bu nedenle ek tuz kullanmamıza gerek yoktur. Gıdalara hiç tuz eklemeden ve tuzdan zengin besinleri (turşu, salamura ve konserve ürünler, şarküteri besinler gibi) hiç tüketmeden günde 6 gramın altına ancak ulaşılabilmektedir. Bu nedenle olabildiğince tuzdan ve tuzlu besinlerden uzak durmak hedeflenmelidir. Bol tuzlu beslenenlerin tuzdan fakir beslenmeye geçişi ilk haftalarda damak zevki açısından sorun oluştursa da, 4-6 haftalık bir sürede çoğunlukla tuzsuz diyete alışılmaktadır.

Tuzsuz diyetle beslenmenin insan sağlığına zararlı etkileri olabilir mi?

Tuzsuz diyet yapan bazı hastalarda kan tuz konsantrasyonda azalma (hiponatremi) ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, tuzdan fakir beslenmeden ziyade, çoğu kez beraberinde bazı diüretiklerin (idrar söktürücülerin) kullanılması ve aşırı sıvı alınmasıdır. Sağlıklı kişilerin tuzdan fakir beslenmesi ile kan tuz düzeyinde düşüş ya da başka bir sorun beklenmez.

Tuz tüketimini azaltmak için nelere dikkat edilmelidir?

Sofrada yemeklere eklenen tuzun dışında, yediğimiz pek çok ürün fazlasıyla tuz içermektedir. Yemeklere tuz eklemesek bile bu ürünlerden günlük ihtiyacımızın çok üzerinde tuz alma riski vardır. Bu konuda toplumdaki bilinci artırmaya çalışmalıyız ve satın aldığımız ürünlerin tuz içeriklerine bakmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.  

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sağlığa etki açısından tuz çeşitleri arasında bir fark var mıdır?

Doğadaki çeşitli tuz kaynaklarından elde edilen tuzun rafine edilmesi sonucunda sodyum klorür dışındaki diğer elementler uzaklaştırılmakta ve sodyum klorür elde edilmektedir. Bunun yanında son yıllarda giderek artan sayıda “doğal tuz” adı altında çeşitli tuz ürünleri (kaya tuzu, Himalaya tuzu, deniz tuzu, okyanus tuzu gibi) ile karşılaşmaktayız. Bu ürünler rafine edilmeden yani doğadan elde edilmiş hali ile pazarlandığı için çok sayıda başka elementleri de içerebilmektedir. Fakat yine de içeriğinin büyük bölümünü sodyum klorür oluşturduğu için rafine tuzlardakine benzer şekilde sodyum almanın sakıncalarını beraberinde taşımaktadır. Bu tuzların içindeki diğer minerallerin varlığından dolayı, bu tuzların “yararlı” olduğunu düşünmek yanlıştır. Çünkü bu mineraller zaten diğer gıdalar ile yeterli düzeyde alınmaktadır. Bu mineralleri alma amacı ile bu tuzları tüketmek, beraberinde sodyum alınmasının sakıncalarını da getirecektir.

Her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı bilinmelidir!
Yapılan bazı önemli bilimsel çalışmalarda bazı doğal tuz ürünlerinin bakır, kurşun, nikel, cıva, arsenik ve uranyum gibi vücut için toksik olabilecek bazı elementleri içerdiğini göstermiştir. Ayrıca bazı deniz tuzu ve okyanus tuzu ürünlerinde doğaya karışmış olan plastik maddeler gösterilmiştir. Bu nedenle her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı da bilinmelidir.

Suni tuzlara dikkat!
Tuzsuz diyet yapmada zorlananlar için “suni tuz” adı altında sodyum içeriği azaltılmış ve bunun yerine potasyum ile desteklenmiş tuzlar da piyasada yer almaktadır. Bu tuzların kullanılmasının, kronik böbrek yetersizliği gibi potasyumun kısıtlanması gereken hastalıklarda ciddi sakıncaları olabilir. Bu konuda her hasta hekimine danışmalıdır. Ayrıca bu tuzların “tuz lezzeti” daha az olduğundan, aynı lezzete ulaşabilmek için aşırı tüketilme riski de vardır.

Tuzun iyotlu veya iyotsuz olarak alınmasının bir önemi var mıdır?

Tuzun iyotlu olarak kullanılması iyot eksikliğinden korunmak açısından yararlıdır. Fakat iyotlu tuz kullanmanın sakıncalı olduğu bazı tiroid hastalıkları vardır. Bu nedenle herkesin mutlaka iyotlu tuz kullanması gerektiği düşüncesi doğru değildir. Tiroid hastaları bu konuda ne yapmaları gerektiğini hekimlerine danışmalıdırlar.

Böbreklerimiz de özen istiyor

Böbreklerimiz de özen istiyor

Toplum olarak ilaç kullanma konusunda fazla bonkörüz. Başımız her ağrıdığında hemen ilaca başvurabiliyoruz. Hatta bunun çok daha fazlasını yapıp bizimle aynı hastalığı paylaşan ve kendisine çok iyi gelen ilacı öneren arkadaşımıza da hayır diyemiyoruz. Aslında en büyük hatayı da tam olarak burada yapıyoruz. Eğer siz bir böbrek hastalığına sahipseniz ilaç kullanımında hekime danışmadan herhangi bir ilaca başlamamalısınız. “Kronik böbrek hastalarında bazı ilaçların böbrek fonksiyonları üzerine koruyucu etkileri vardır evet ama yine de böbrek hastaları, hekimin onayı olmadan hiçbir ilacı ve destek ürününü asla kullanmamalıdır.” diyen Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder, böbrek hastalarının ilaç kullanımında nelere dikkat etmesi gerektiğini anlattı.

Liv Hospital

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Böbrek hastalarında ilaç kullanırken nelere dikkat edilmelidir?

İlaçlar hastalıkların tedavisinde doğru olarak kullanıldığında yararlı olurken, bilinçsiz bir şekilde kullanıldığında çok tehlikeli olabilirler. Bu nedenle sadece hekim tarafından önerilen ilaçlar, hekimin önerdiği şekilde kullanılmalıdır. Kronik böbrek hastalarında bazı ilaçların böbrek fonksiyonları üzerine koruyucu etkileri vardır:

  • Hipertansiyonu (kan basıncı yüksekliği) olan kronik böbrek hastalarında antihipertansif (kan basıncını düşürücü) ilaçların böbrek yetersizliğin seyrini olumlu yönde değiştirdiği bilinmektedir.
  • Diyabeti (şeker hastalığı) olan kronik böbrek hastalarında kullanılan diyabet ilaçları da böbrek fonksiyonlarını koruyucu etki göstermektedir.

Bilinçsiz olarak kullanılan bazı ilaçlar böbrek fonksiyonlarının daha da kötüleşmesine neden olabilir.

Tansiyon ilaçlarının böbrekler üzerinde nasıl bir etkisi var?

Kronik böbrek hastalarında hipertansiyon (kan basıncı yüksekliği) sık karşılaşılan bir sorundur. Hipertansiyon kronik böbrek yetersizliğinin bir nedeni olabileceği gibi kronik böbrek hastalığına bağlı olarak da gelişebilir. Diğer bir deyişle, böbrek ve hipertansiyon arasındaki ilişki tavuk ve yumurta arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Sebebi ne olursa olsun yüksek kan basıncının vücudumuzdaki tüm damarlar üzerine olumsuz etkileri vardır. Hipertansiyonu olan hastalarda koroner kalp hastalıkları, beyin damar hastalıkları ve kronik böbrek yetersizliği riski artar. Bu nedenle hipertansiyonu olan hastalarda yaşam tarzı değişiklikleri (tütün kullanmama, ideal kiloda olma ve tuzdan fakir beslenme gibi) ile ve gerektiğinde de kan basıncını düşürücü ilaçlarla kan basıncı kontrol altına alınmalıdır. Bütün antihipertansif ilaçların böbrekleri ve tüm damarları koruyucu etkileri vardır. Kronik böbrek hastalarında kan basıncının antihipertansif ilaçlarla 130/80 mm Hg’nın altına indirmesinin hem böbrek yetersizliğinin ilerlemesini yavaşlatıcı hem de kalp ve damar hastalığı riskini azaltıcı etkileri çok sayıda klinik çalışmada gösterilmiştir. Bu nedenle, tüm kronik böbrek hastaları hekimleri tarafından önerilmiş olan tansiyon düşürücü ilaçları düzenli olarak ve önerilen dozlarda kullanmalıdır. Ayrıca, tüm hastalar, hekiminin önerdiği sıklıkta kontrollerini yaptırmalıdırlar.

Diyabet ilaçlarının böbrekler üzerinde nasıl bir etkisi vardır?

Diyabet (şeker hastalığı), günümüzde giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Diyabetin artmasının temelindeki başlıca neden obezitenin (şişmanlığın) artışıdır. Diyabet, yeterince tedavi edilmezse tüm damarlarda zararlı etkiler göstererek damar sertliğinin hızlı bir şekilde ilerlemesine neden olur. Ayrıca diyabet kronik böbrek yetersizliğinin en sık görülen nedenidir. Diyabeti olan hastaların organlarının korunması için kan şekerinin kontrol altına alınması çok önemlidir. Bütün diyabet ilaçlarının böbrekleri ve tüm damarları koruyucu etkileri vardır. Son yıllarda kullanılmaya başlanan bazı yeni diyabet ilaçlarının böbrekleri ve kalbi daha da iyi bir şekilde koruduğu yapılan çalışmalarda kanıtlanmıştır.

Liv Hospital

Böbrekler için zararlı olabilecek ilaçlar hangileridir?

Halk arasında yaygın olarak kullanılan belirli ağrı kesiciler böbrekler için sakıncalı olabilirler. Bu ilaçların güçlü ağrı kesici özellikleri nedeni ile kullanımları çok yaygındır. Oysa bu ağrı kesicilerin sadece birkaç gün kullanılmaları bile böbrek fonksiyonlarını bozabilir.

Bazı antibiyotikler de böbrekler üzerinde zararlı etki gösterebilir. Böbrek hastalarında bir enfeksiyon durumunda kullanılabilecek antibiyotiğe karar verirken, antibiyotiğin böbrekler üzerine olan etkisi dikkate alınır. Ayrıca hastanın böbrek fonksiyonlarına göre ilacın dozu ayarlanır.

Doğal ürünlerin ve bitkilerin sakıncaları var mıdır?

Günümüzde “doğal” olduğu belirtilerek pazarlanan bazı ürünlerin ve bazı bitkilerin zararlarının olmadığı yönünden algılar vardır. Oysa bu ürünlerin bazılarının böbrek ve/veya karaciğer üzerine zararlı etkileri olabilir. Doğal ürünlerin “masum” olduğu algısı nedeni ile ne yazık ki kullanımları giderek artmakta ve bunlara bağlı böbrek yetersizliği giderek daha sık olarak görülmektedir. Ayrıca bu ürünler kullanılmakta olan bazı ilaçlarla etkileşebilir. Bu etkileşme, o ilacın kandaki miktarının artmasına veya azalmasına neden olabilir. Bunun sonucunda ilaçların yan etkileri artabilir ya da etkileri tamamen ortadan kalkabilir. Böbrek hastaları hekimin onayı olmadan hiçbir ilacı ve destek ürününü asla kullanmamalıdır.

Uyku kalitesi toplum sağlını da etkiliyor

Uyku kalitesi toplum sağlını da etkiliyor

15 Mart Dünya Uyku Günü özelinde bu yılın mottosu “Küresel Sağlık İçin Uykuda Eşitlik”. Tam da bu noktada vurgulanan sağlıklı uykunun, sağlıklı bireyler ve beraberinde toplumlar yaratabilme konusunda ne uykunun ne kadar önemli olduğu. Hayatımıza giren elektronik cihazlar uyku sürelerimizin kısalmasına sebep olan etkenlerin başında geliyor. Peki sağlıklı uyku için neler yapmalıyız? Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Cengiz Özdemir anlattı.

Doç. Dr. Cengiz Özdemir

Doç. Dr. Cengiz Özdemir

Bu yılın teması: “Küresel sağlık için uykuda eşitlik”
Yaşamın devamı için mutlak gerekli olan uyku, aynı zamanda insanların fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak sağlıklı bir birey olması için olmazsa olmaz bir süreçtir. İnsanoğlu ömrünün yaklaşık 1/3’ünü uykuda geçirir. Bu uzun süre içerisinde sağlıklı uyku uyumak, sağlıklı birey ve sağlıklı toplumun gelişimine katkıda bulunur. Dünya Uyku Derneği, sağlıklı uykunun önemine vurgu yapmak ve uyku hastalıkları konusunda farkındalık yaratmak amacı ile her yıl Mart ayında “Dünya Uyku Günü” etkinleri düzenlemektedir. Her yıl farklı bir tema kullanılarak yapılan etkinlikler için bu yılki slogan “Küresel Sağlık İçin Uykuda Eşitlik” olarak belirlenmiştir. Dünya genelinde 15 Mart’ta yapılacak etkinlikler ile uykuda eşitlik temasına vurgu yapılacak.

Sağlıklı uyku için uyulması gereken davranışlar

  • Uyku süresinin 7-9 saat arasında olması,
  • Akşam uyunan ve sabah uyanılan saatlerin sabit olması,
  • Uyumak için kullanılan oda sıcaklığının 19-21 derece aralığında olması gibi öneriler sağlıklı uyku için uyulması gereken davranışlardır.

Uyku süresinin kısalmasındaki en önemli faktörler

  • Değişen çalışma saatleri ve sosyal faktörler,
  • Elektronik cihazlar ile geçirilen uzun süreler (TV, bilgisayar, telefon),
  • Uzun çalışma saatleri,
  • Vardiyalı çalışma gibi faktörler uyku süresinin kısalmasında en önemli faktörlerdir.

Yedi saatten az uyku hastalıklara yol açabilir
Yapılan çalışmalar 7 saatin altında uyuyan insanlarda kalp-damar sistemi hastalıkları, depresyon, iş başarısında azalma, obezite ve bazı kanser türlerinin görülme sıklığında artış olduğunu göstermektedir.

Düzensiz çalışma sistemi ile birlikte başta uyku bozuklukları olmak üzere hipertansiyon, obezite, gastrit ve ülser, psikiyatrik hastalıklar ve diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığında artış izlenmektedir.

Uyku düzenimizde bir takım değişiklikler yapabiliriz
Tüm bu nedenlerle sağlıklı birey, sağlıklı toplum halinin sağlanmasında uykumuzda yapacağımız değişikliklerin önemi daha da artmaktadır:

  • Günlük 7 saate varan uyku süreleri,
  • Akşam 21:00’den sonra evde kullandığımız mavi ışık yayan TV, bilgisayar, telefon gibi cihazlardan uzak durmamız,
  • Yatağın sadece uyumak için kullanılması,
  • Gece uyuduğumuz ve sabah uyandığımız saatlerin sabit olmasının sağlanması ilk başta yapabileceğimiz değişikliklerdendir,
  • Alkol kullanımı, akşamları ağır yemekler yemek, uyumadan önce yapılan ağır egzersizler uyku sorunları yaşamamıza neden olabilir.

Aralıklarla etrafınızı bulanık mı görüyorsunuz?

Aralıklarla etrafınızı bulanık mı görüyorsunuz?
Sıklıkla geri dönüşü olmayan görme kaybına ve körlüğe yol açan bir grup göz rahatsızlığı olan Glokom ne yazık ki önemli görme kaybı oluşana kadar yavaş yavaş ve fark edilmeden ilerliyor. Bu bağlamda da Liv Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İhsan Yılmaz erken teşhis ve tedavinin kritik olduğunun altını çizerek “Önemli görme kaybı oluşmadan önce glokom tanısının konulabilmesi için düzenli göz muayeneleri yoluyla erken teşhis çok önemlidir. Göz muayenesi sırasında göz doktorunuz göz basıncını değerlendirmek, optik siniri incelemek ve çevresel görüşünüzü ölçmek için çeşitli testler yapabilir.” dedi.

Prof. Dr. İhsan Yılmaz

Prof. Dr. İhsan Yılmaz

Glokom nedir?
Glokom, optik sinire zarar veren, sıklıkla geri dönüşü olmayan görme kaybına ve körlüğe yol açan bir grup göz rahatsızlığıdır. Genellikle “görmenin sessiz hırsızı” olarak anılan glokom, önemli görme kaybı oluşana kadar tipik olarak yavaş yavaş ve fark edilebilir semptomlar olmadan ilerler. Bu, erken teşhis ve tedaviyi görmenin korunmasında kritik hale getirir.

Glokom çeşitleri nelerdir?
Glokomun çeşitli türleri vardır, ancak iki ana kategori açık açılı glokom ve açı kapanması glokomudur.

  1. Açık açılı glokom: En sık görülen glokom türüdür ve göz içindeki drenaj açısının açık kalması ancak zamanla etkinliğinin azalmasıyla ortaya çıkar. Sonuç olarak, göz içinde sıvı birikerek basıncın artmasına ve optik sinirin hasar görmesine neden olur.
  2. Açı kapanması glokomu: Daha az görülen bu glokom türünde gözün drenaj açısı tıkanarak göz basıncının ani artmasına neden olur. Bu, şiddetli göz ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı ve bulanık görme gibi semptomların hızlı bir şekilde ortaya çıkmasına neden olabilir.

Risk faktörleri nelerdir?
Aşağıdakilerde dahil olmak üzere çeşitli faktörler glokom gelişme riskini artırabilir:

  • Yaş: Glokom, insanlar yaşlandıkça, özellikle de 60 yaşından sonra daha yaygın hale gelir.
  • Aile öyküsü: Glokomlu yakın bir akrabaya sahip olmak, bu durumun gelişme riskini artırır.
  • Etnik köken: Afrika, Hispanik veya Asya kökenli kişilerin belirli glokom türlerine yakalanma riski daha yüksektir.
  • Tıbbi durumlar: Diyabet, kalp hastalığı ve yüksek tansiyon gibi belirli tıbbi durumlar glokom riskini artırabilir.
  • Göz rahatsızlıkları: Miyopluk, göz yaralanmaları ve kronik göz iltihabı gibi durumlar glokom riskini artırabilir.

Prof. Dr. İhsan Yılmaz

Belirtileri nelerdir?
Erken evrelerde glokomun çoğu zaman hiçbir semptomu yoktur, bu nedenle düzenli göz muayeneleri erken teşhis için çok önemlidir. Durum ilerledikçe belirtiler şunları içerebilir:

  • Çevresel görüşte kademeli kayıp
  • Bulanık görüş
  • Işıkların etrafında haleler
  • Şiddetli göz ağrısı
  • Bulantı ve kusma (akut açı kapanması glokomu vakalarında)

Teşhis ve tedavisi için neler yapılmalı?
Önemli görme kaybı oluşmadan önce glokom tanısının konulabilmesi için düzenli göz muayeneleri yoluyla erken teşhis çok önemlidir. Göz muayenesi sırasında göz doktorunuz göz basıncını değerlendirmek, optik siniri incelemek ve çevresel görüşünüzü ölçmek için çeşitli testler yapabilir.

Glokom tedavisi, optik sinirin daha fazla hasar görmesini önlemek için göz içi basıncını düşürmeyi amaçlar. Bu şu şekilde başarılabilir:

  • İlaçlar: Göz içi basıncını düşürmek için göz damlası veya ağızdan alınan ilaçlar reçete edilebilir.
  • Lazer tedavisi: Lazer trabeküloplasti veya iridotomi gibi prosedürler gözden sıvı drenajının iyileştirilmesine yardımcı olabilir.
  • Cerrahi: Bazı durumlarda, göz basıncını düşürmek için yeni bir drenaj kanalı oluşturmak veya drenaj cihazları implante etmek için cerrahi prosedürler gerekli olabilir.

Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor

Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor
 Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Hamdullah Sözen: “Kadınların yüzde 80’inin yaşamları boyunca en az bir tür HPV ile karşılaşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu zaman, HPV enfeksiyonu belirgin semptomlara veya sağlık sorunlarına neden olmadan geçer.” diyerek konu hakkında açıklamalarda bulundu.

Doç. Dr. Hamdullah Sözen

Doç. Dr. Hamdullah Sözen

100’den fazla HPV çeşidi vardır
HPV (insan papilloma virüsü enfeksiyonu), yaygın olarak deri veya mukoz membran büyümelerine (siğillere) neden olan ciltten cilde temas yoluyla insanlar arasında geçen viral bir enfeksiyondur. 100’den fazla HPV çeşidi vardır ve bunların 40’tan fazlası cinsel temas yoluyla geçer ve cinsel organlarınızı, ağzınızı veya boğazınızı etkileyebilir. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine (CDC) göre, HPV en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyondur (CYBE). Bazı genital HPV enfeksiyonu vakaları herhangi bir sağlık sorununa neden olmayabilir. Bununla birlikte, HPV enfeksiyonunun bazı türleri siğillere, bazıları ise farklı kanser türlerine neden olabilir.
HPV ciltten cilde bulaşır
Enfeksiyonlar genellikle vajinal, anal ve oral seks dahil olmak üzere doğrudan cinsel temas yoluyla veya diğer ten tene temas yoluyla bulaşır. HPV ciltten cilde bir enfeksiyon olduğundan, bulaşmanın gerçekleşmesi için cinsel ilişki gerekli değildir. Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor olabilir. Bu da partnerinizde herhangi bir semptom olmasa bile temasınız olabileceği anlamına gelir. Birden fazla HPV tipine sahip olmak da mümkündür. Nadir durumlarda, HPV’si olan bir anne, doğum sırasında virüsü bebeğine bulaştırabilir. Bu olduğunda, çocukların boğazında veya hava yollarında HPV ile ilişkili siğiller gelişebilir. Tekrarlayan solunumsal papillomatoz adı verilen bir durum geliştirebilir.
Çoğu zaman belirgin semptomlara neden olmadan geçer
Kadınların yüzde 80’inin yaşamları boyunca en az bir tür HPV ile karşılaşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu zaman, HPV enfeksiyonu belirgin semptomlara veya sağlık sorunlarına neden olmadan geçer. Aslında, CDC’ye göre HPV enfeksiyonlarının %90’ı iki yıl içinde kendi kendine geçer. Ancak bu süre zarfında virüs hala bir kişinin vücudunda olduğu için, o kişi bilmeden HPV’yi bulaştırabilir. Virüs kendi kendine geçmediğinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bunlara genital ve boğazdaki (tekrarlayan solunum yolu papillomatozisi olarak bilinir) siğiller dahildir. Çoğu HPV enfeksiyonu kansere yol açmaz. Ancak bazı genital HPV türleri, rahim ağzı (serviks) kanserine neden olabilir. Anüs, penis, vajina, vulva ve boğazın arkası (orofaringeal) kanserleri dahil olmak üzere diğer kanser türleri, HPV enfeksiyonu ile ilişkilendirilmiştir. Siğillere neden olan HPV türleri, kansere neden olan türlerden farklıdır. Dolayısıyla, HPV’nin neden olduğu genital siğillere sahip olmak, kansere yakalanacağınız anlamına gelmez.
Düzenli tarama testi yaptırmak önemli
Erken rahim ağzı kanseri genellikle semptomlara neden olmadığından, kadınların rahim ağzında kansere yol açabilecek kanser öncesi değişiklikleri tespit etmek için düzenli tarama testleri yaptırmaları hayati önem taşır. Cinsel aktivitenin başlangıcından bağımsız olarak kadınların ilk Pap testini 21 yaşında yaptırmaları önerilmektedir. 21 ile 29 yaş arasındaki kadınlar her üç yılda bir Pap testi yaptırmalıdır. 30-65 yaş arası kadınlar ise her üç yılda bir Pap testi veya her beş yılda bir HPV testi (yüksek riskli HPV türleri (hrHPV) için tarama yapacaktır) veya her beş yılda bir iki testi birlikte (ortak test) yaptırmalıdır. 65 yaş üstü kadınlar, arka arkaya üç normal Pap testi veya anormal sonuç olmayan iki HPV DNA ve Pap testi yaptırdıysa testi durdurabilir.
HPV enfeksiyonları genellikle kansere neden olmadan, kendi kendine geçer
Neredeyse tüm rahim ağzı kanserlerine HPV enfeksiyonları neden olur, ancak rahim ağzı kanserine yol açan servikal değişikliklerin bir HPV enfeksiyonundan sonra gelişmesi 20 yıl veya daha uzun sürebilir. HPV enfeksiyonları genellikle kansere neden olmadan kendi kendine geçer, enfeksiyonun tedavisi yoktur. Bu nedenle anormal veya kanser öncesi hücreler için tedavi görmek yerine, HPV enfeksiyonunun devam edip etmediğini ve daha fazla takip gerektiren herhangi bir hücre değişikliğinin gelişip gelişmediğini görmek için dikkatli bir bekleme sürecini takip etmek isteyebilirsiniz. HPV enfeksiyonu ve erken rahim ağzı kanseri tipik olarak belirgin semptomlara neden olmaz. HPV enfeksiyonuna karşı aşı olmak, rahim ağzı kanserinden en iyi korunmanızdır. Aşılar, genital siğillere veya rahim ağzı kanserine neden olma olasılığı en yüksek olan HPV türlerine karşı korunmaya yardımcı olur.

Liv Hospital

Genital siğiller tedavi edilebilir
Genital siğiller reçeteli ilaçlarla, elektrik akımıyla yakılarak veya sıvı nitrojenle dondurularak tedavi edilebilir. Ancak fiziksel siğillerden kurtulmak virüsün kendisini tedavi etmez ve siğiller geri dönebilir. Prekanseröz hücreler, doktorunuzun ofisinde gerçekleştirilen kısa bir prosedürle çıkarılabilir. HPV’den gelişen kanserler kemoterapi, radyasyon tedavisi veya cerrahi gibi yöntemlerle tedavi edilebilir. Bazen birden fazla yöntem kullanılabilir. Şu anda HPV enfeksiyonu için tıbbi olarak desteklenen herhangi bir doğal tedavi mevcut değildir.

HPV enfeksiyonları yaygındır ve cinsel ten tene teması olan herkes HPV enfeksiyonu riski altındadır. Birini HPV enfeksiyonu için yüksek risk altına sokabilecek diğer faktörler şunlardır: artan cinsel partner sayısı, korunmasız vajinal, oral veya anal seks, zayıflamış bir bağışıklık sistemi, HPV’si olan bir cinsel partnere sahip olmak. Yüksek riskli bir HPV tipine yakalanırsanız, bazı faktörler enfeksiyonun devam etmesini ve kansere dönüşmesini daha olası hale getirebilir: zayıflamış bir bağışıklık sistemi, Gonore, Klamidya ve Herpes Simpleks gibi başka CYBE’lere sahip olmak, kronik iltihap, çok çocuk sahibi olmak (rahim ağzı kanseri), uzun süre oral kontraseptif kullanmak (rahim ağzı kanseri), tütün ürünleri kullanmak (ağız veya boğaz kanseri), anal seks (anal kanser).

HPV’yi önlemenin en kolay yolu prezervatif kullanmak ve güvenli seks yapmaktır. Ayrıca, HPV’nin neden olduğu genital siğillerin ve kanserlerin önlenmesi için aşı mevcuttur. Aşı, kanser veya genital siğillerle ilişkili olduğu bilinen dokuz HPV tipine karşı koruma sağlayabilir. CDC, 11 veya 12 yaşlarındaki erkek ve kız çocukları için rutin HPV aşısını önermektedir ancak 9 yaşına kadar verilebilir. Kız ve erkek çocuklarının cinsel ilişkiye girmeden ve HPV’ye maruz kalmadan önce aşı olmaları idealdir. Bir kişiye HPV bulaştığında aşı o kadar etkili olmayabilir veya hiç çalışmayabilir. Ayrıca, genç yaşlarda aşıya yanıt, yaşlılara göre daha iyidir. Ancak, birine bulaşmadan önce verilirse, aşı çoğu rahim ağzı kanseri vakasını önleyebilir. CDC şimdi 11 ve 12 yaşındaki tüm çocukların daha önce önerilen üç dozluk program yerine en az altı ay arayla iki doz HPV aşısı almasını önermektedir. 9 ve 10 yaşlarındaki daha genç ergenler ve 13 ve 14 yaşlarındaki gençler de güncellenmiş iki dozlu programa göre aşı alabilirler. Araştırmalar, iki dozlu programın 15 yaşın altındaki çocuklar için etkili olduğunu göstermiştir. 15 ile 26 yaş arasındaki kadın ve erkekler de üç dozluk bir programda aşılanabilir. Ek olarak, CDC şimdi, 26 yaşına kadar yeterli aşılanmamış tüm insanlar için yakalama HPV aşıları önermektedir, 27 ile 45 yaşları arasındaki ve daha önce HPV aşısı olmamış kişiler artık Gardasil 9 aşısı için uygundur. HPV ile ilişkili sağlık sorunlarını önlemek için düzenli sağlık kontrolleri, taramalar ve Pap smear yaptırdığınızdan emin olun.
Genital siğiller yaygın ve tedavi edilebilir bir komplikasyondur
Genital siğiller, cinsel organlarda görülen yumuşak büyümelerdir. HPV’nin belirli düşük riskli suşlarının neden olduğu, oral, vajinal ve anal seks dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyonun (CYBE) yaygın ve tedavi edilebilir bir komplikasyonudur. Ağrı, rahatsızlık ve kaşıntıya neden olabilirler. Bunlar, servikal displazi ve kansere yol açabilen yüksek riskli suşlardan farklıdır. Genital siğiller her zaman insan gözüyle görülmez. Çok küçük ve ten rengi veya biraz daha koyu olabilirler. Büyümelerin üst kısmı bir karnabaharı andırabilir ve dokunuşta pürüzsüz veya hafif inişli çıkışlı hissedebilir. Bir siğil kümesi veya sadece bir siğil olarak ortaya çıkabilirler. Genital siğiller vajina veya anüs içi, vajina veya anüs dışında, servikste görülebilir. HPV’li bir kişiyle oral cinsel ilişkiye giren bir kişinin dudaklarında, ağzında, dilinde veya boğazında da görünebilir. Genital siğiller göremeseniz bile vajinal akıntı, kaşıntı, kanama ve yanma gibi semptomlara neden olabilirler. Yayılırlarsa veya büyürlerse, durum rahatsız edici ve hatta ağrılı olabilir. Genital siğil vakalarının çoğuna HPV neden olur. Spesifik olarak cinsel organları etkileyen 30 ila 40 HPV suşu vardır, ancak bu suşlardan sadece birkaçı genital siğillere neden olur. Genital siğiller genellikle ellerinizde veya vücudun diğer kısımlarında siğillere neden olan suşlardan farklı HPV suşlarından kaynaklanır. Bir siğil, birinin elinden cinsel organlara yayılamaz ve bunun tersi de geçerlidir.
Tedavi önemli
Görünür genital siğiller genellikle zamanla kaybolurken, HPV’nin kendisi cilt hücrelerinde kalabilir. Bu, hayatınız boyunca birkaç salgın yaşayabileceğiniz anlamına gelir. Bu nedenle geri dönüşlerini ve olası komplikasyonları önlemek için tedavi önemlidir. Semptomları yönetmek önemlidir çünkü virüsü başkalarına bulaştırmaktan kaçınmak istersiniz. Bununla birlikte, görünür siğiller veya başka semptomlar olmadığında bile genital siğiller başkalarına geçebilir.

Tedavi bu enfeksiyonu yönetmede anahtardır. Ağrılı semptomları hafifletmek veya görünümlerini en aza indirmek için genital siğilleri tedavi etmek isteyebilirsiniz. Görünür siğiller zamanla kaybolmazsa, onları çıkarmak için küçük bir ameliyata ihtiyacınız olabilir. Elektrokoter veya elektrik akımları ile yakma, kriyocerrahi veya dondurma, lazer, eksizyon veya siğillerin kesilmesi, interferon ilaç enjeksiyonları ile siğiller çıkarılabilir.

Obezite ameliyatı sonrası beslenme disiplini çok önemli

Obezite ameliyatı sonrası beslenme disiplini çok önemli

“Pratik olarak, alınan kalori, harcanan kaloriden fazla ise organ ve dokularda yağ birikimi olur, biriken yağ miktarının, olması gerekenden fazla olması durumu da obezite ya da şişmanlık olarak tanımlanır.” diyen Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Koray Karabulut obezite ile ilgili akla takılan 12 soruyu yanıtlarken bu süreçte kişinin iradesinin en az ameliyat olma kararını vermesi kadar önemli olduğunu, sonrasında beslenme düzenine özen göstermesi gerektiğini vurguladı.

Prof. Dr. Koray Karabulut

Prof. Dr. Koray Karabulut

1 – Obezite neden olur?
Obezitenin ortaya çıkmasında birden fazla nedenden bahsetmek doğru olur. Bunları, yüksek kalorili beslenme, hareketsizlik, genetik olarak kilo almaya eğilimli olmak, metabolizma hızını yavaşlatan hastalıklar ve ilaçlar olarak özetleyebiliriz. Pratik olarak, alınan kalori, harcanan kaloriden fazla ise organ ve dokularda yağ birikimi olur, biriken yağ miktarının, olması gerekenden fazla olması durumu da obezite ya da şişmanlık olarak tanımlanır. Daha objektif bir tanılama ise Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ile yapılabilir. Kilogram cinsinden vücut ağırlığının, metre cinsinden boyun karesine oranı olan VKİ, 25 kg/m²‘nin üzerinde ise şişmanlıktan bahsedebiliriz.

2 – Obezite cerrahisi kimler için uygundur?
Diyet ve egzersiz girişimlerine rağmen kalıcı kilo kaybı elde edememiş, vücut kitle indeksi 35kg/m² ve üzerinde olan veya 30kg/m² ve üzerinde olup, şişmanlıkla ilgili yandaş hastalığı bulunan bireyler için günümüzde tek etkin yöntem cerrahidir. Kanser tedavisinde yıllardır bilinen ve uygulanan “bireyselleştirilmiş tedavi” kavramı, obezite hastaları için de esas olmalıdır. Yani, tek tedavi şablonunun veya yönteminin tüm hastalara uygulanması değil, hastanın bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak, kendisi için en uygun tedavinin belirlenmesi esas olmalıdır.

Ergenlik dönemindeki bireylerden, 65 yaş üstü bireylere kadar, geniş bir yaş grubunda bu cerrahiler uygulanabilmektedir.

3 – Ameliyat kimler için riskli?
Morbid obezite, yani hastalık boyutuna ulaşmış şişmanlık çoğunlukla, hipertansiyon, diyabet, karaciğer yağlanması, kalp ve damar hastalıkları, uyku-apne sendromu, eklem problemleri, hormonal problemler gibi yandaş hastalıklarla birliktedir. Obezite, bu bireylerin günlük aktivitelerini zorlaştırıp, hayat kalitelerini bozmanın ötesinde, bahsedilen yandaş hastalıklara yakalanma riskini belirgin olarak arttırır. Bu hasta grubunda, ameliyatın riskleri, obezitenin getirdiği riskler ile karşılaştırıldığında, kabul edilebilir oranda düşük olduğunu söyleyebiliriz. Ameliyat öncesi yapılacak iyi bir değerlendirme ve yeterli hazırlık ile bu riskler azaltılabilir. Bu ameliyatların düşük riskli olduğunu söylemek mümkündür.

Prof. Dr. Koray Karabulut

4 – Kişi kaç kiloya geldiğinde, boy kilo orantısı ne olduğunda ameliyat olmada kriter sağlar?
Diyet ve egzersiz ile kalıcı kilo kaybı elde edememiş, vücut kitle indeksi 35 kg/m² ‘nin üzerinde olan veya vücut kitle indeksi 30 kg/m² ve üzeri olup, şişmanlık ile ilişkili yandaş hastalığı olan bireyler, bu cerrahiler için adaydırlar. Ameliyat kararı verilirken, hastanın ameliyat sonrası dönemde, beslenme disiplini ve düzenli egzersiz ile ilgili sorumluluklarını yerine getirebileceğine dair kanaat oluşması da vazgeçilmez derecede önemlidir.

5 – Obezite hangi hastalıklara sebebiyet verir?
Obezite, hipertansiyon, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, uyku apnesi, eklem ve omurga hastalıkları, infertilite ve benzeri hormonal sorunlar, psikolojik sorunlara sebebiyet verir, bazı kanser türleri için risk faktörleri arasında yer almaktadır.

6 – Ameliyat olmazsa kişi yaşantısında nelere maruz kalabilir?
Hastalık boyutuna ulaşmış şişmanlığı olmasına rağmen ameliyat olmak istemeyen bireylerin, mevcut vücut ağırlıkları ile fiziksel aktivite yapmaları son derece zordur, yüksek tempolu egzersiz yapmaları kolay değildir, fiziksel aktivitelere bağlı, özellikle diz, kalça ve ayak bileği eklemleri ile ilgili sorun yaşama ihtimalleri yüksektir. Bu bireylerin, verilecek bir diyet programına istikrarlı bir şekilde, uzun süreli uyma oranları ise son derece düşüktür. Dolayısı ile bu bireylerin, diyet ve egzersiz ile kalıcı kilo kaybı elde etmelerini beklemek, gerçekçi değildir. Fazla kilolarından kurtulamayan bireyler için, yukarıda bahsedilen yandaş hastalıklara yakalanma riski artar, uyku kalitesi düşer, günlük fiziksel aktiviteler zorlaşır, öz güvenleri çoğunlukla azalır ve hayat kaliteleri bozulur.

7 – Obezite ameliyatları nelerdir?
Obezite ameliyatlarını, mide hacmini kısıtlayan ve gıda emilimini azaltan yöntemler olarak iki gruba ayırabiliriz. Günümüzde en sık yapılan ameliyatlar, mide küçültme ya da diğer adı ile tüp mide ameliyatı ve gastrik bypass ameliyatlarıdır.

Prof. Dr. Koray Karabulut

8 – Ameliyat sonrası süreç nasıl ilerliyor?
Bu ameliyatlar, karından küçük delikler açılarak yapılan ameliyatlardır. Ameliyat süreleri genelde bir saat civarındadır. Hastaların, istisna durumlar dışında ameliyattan sonra yoğun bakım ünitesine gitmeleri gerekmez. Ameliyattan birkaç saat sonra yürüyüşlere ve sıvı tüketmeye başlarlar. Çoğunlukla, vücutlarında dren, kateter gibi cisimler olmaz. Ameliyat sonrası dönem ağrılı değildir ve genelde ameliyattan bir veya iki gün sonra, hastaneden çıkabilecek duruma gelirler. Ameliyat sonrası dönemde, sağlıklı kilo verilebilmesi için, aralıklı kontrol muayeneleri son derece önemlidir. Bu şekilde kilo verme performansı arttırılır ve ortaya çıkması muhtemel vitamin-mineral eksikliği gibi sorunlara zamanında müdahale edilir.

9 – Ameliyat sonrası kişi ortalama kaç kilo verir?
Ameliyat sonrası kilo verme performansı, uygulanan cerrahi tekniğe, hastanın yaşına, başlangıç vücut ağırlığına, yandaş hastalıklarına, metabolizma hızına bağlı olarak değişebilmekle beraber, esas belirleyici olan, hastanın beslenme disiplinine ve egzersiz programına uyumudur. Ameliyat sonrası ilk 6 ayda, fazla kiloların %70-80’i genelde kaybedilir. Genç veya vücut kitle indeksi düşük bireylerin bu sürede normal vücut ağırlıklarına ulaştığı nadir olmayarak görülebilmektedir.

10 – Ameliyat sonrası beslenme süreci nasıl olmalı?
Ameliyattan sonraki iki haftalık dönemde hastaların sıvı gıdalarla beslenmesi önerilir. Katı gıdalara geçildikten sonra, mide hacminin küçültülmüş olması nedeniyle, hastaların sık aralıklarla beslenmeleri, yiyecek ve içecekleri olabildiğince yavaş tüketmeleri, protein ve sebze ağırlıklı beslenip, unlu, yağlı ve şekerli gıdalardan, şekerli içeceklerden uzak durmaları önerilir.

11 – Ameliyattan ne kadar süre sonra hamile kalınabilir?
Kilo verme sürecinin devam ettiği ve vitamin mineral eksikliklerinin olabileceği 1 yıllık dönemde, hem kilo verme performansının olumsuz etkilenmemesi hem de olası vitamin mineral eksikliklerinin bebeğin gelişimini olumsuz etkilememesi için, gebelik önerilmez.

12 – Hamilelikte alınan kilolar obezite geçmişinin tekrarlamasına sebep olur mu?
Geçirilmiş obezite cerrahisi, hamilelik için bir engel değildir. Beslenme disiplinine uyan ve düzenli egzersiz yapan bir bireyin hamilelik döneminde alacağı kilo, obezite cerrahisi geçirmemiş bir bireyinkinden farklı değildir. Doğumla beraber, fazla kilolardan büyük ölçüde kurtulması beklenir.

Kolon kanserinde yeni tedavi yöntemleri

Kolon kanserinde yeni tedavi yöntemleri

Kolon kanserine yakalanma oranının kadınlara göre erkeklerde daha yüksek olduğunu belirten, Liv Hospital Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Ayhan; “Araştırmalar kolon kanseri tarama yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte %80’i erken evrede yakalanabildiğinden kolon kanserlerine bağlı ölümlerde azalma olduğunu ortaya koyuyor.” diyerek kanserin evrelerini ve yeni tedavi yöntemlerini anlattı.

Doç. Dr. Murat Ayhan

Doç. Dr. Murat Ayhan

Kadınlara göre erkeklerde daha yüksek
Kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanserleri hem erkeklerde hem de kadınlarda 3. sıklıkta tanı alan kanser türüdür. Hastalığın yaklaşık %70’i kolonda ortaya çıkmaktadır. Hem sıklığı hem de ölüm oranı kadınlara göre erkeklerde daha yüksektir. Kanser tarama yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla beraber %80’i erken evrede yakalanabildiğinden son yıllarda kolon kanserlerine bağlı ölümlerde bir azalma söz konusu olmuştur.

Birinci ve ikinci evre:
Yeni tanı almış erken evre kolon kanserlerinde (evre 1 ve 2) temel tedavi; tümörün çevre lenf bezleri ile birlikte çıkartılmasıdır. Bu evrede sadece cerrahi tedavi ile birlikte hastaların %90’ında tam şifa sağlanabilmektedir.
Üçüncü evre:
Evre 3 gibi etrafında sarılı olan lenf bezlerine sıçramış olması veya evre 2 olup tümöre ait yüksek riskler taşıyanlarda tekrarlama riski %40-60’lara ulaşmaktadır. Bu durumda ameliyat sonrası koruyucu kemoterapi tedaviler ile sağ kalım %5-15 oranında artmaktadır.

Lenf nodlarına yayılmış olan kolon kanserli hastalarda eskiden 6 ay kemoterapi tedavisi verilmekteydi ancak son çalışmalarda düşük riskli lenf nodları tutulumu olan hastalarda 3 aylık kemoterapi tedavisinin de yeterli olacağı görüldü.

Doç. Dr. Murat Ayhan

Dördüncü evre:
Hastalığın başka organlara sıçradığı evre 4’de standart tedavi kemoterapidir. Ancak karaciğer ve akciğer gibi sınırlı organ yayılmalarında kemoterapi yanı sıra bu bölgelere yönelik ameliyat ve radyocerrahi gibi yöntemlerde önemli bir yere sahiptir.

Akıllı ilaçlar tedavide önemli gelişmeler sağlıyor
Günümüzde yeni geliştirilmiş olan kemoterapi ilaçları ve hedefe yönelik ajanlar ile kolon kanserli hastaların tedavisinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Moleküler hedefli tedaviler bir diğer deyişle akıllı ilaçlar olarak da bilinen ilaçlar kolon kanseri tedavisinde önemli bir ilerleme kaydetmiştir.
Kombine kemoterapilerin yanında hangi moleküler hedefli tedavilerin ekleyeceğine hem tümördeki RAS ve BRAF durumu hem de hastalığın sağ veya sol kolon yerleşimi karar verir. Bu tedaviler genellikle 4. evre kolon kanserli hastaların ilk iki seçenek tedavilerini oluşturur. Ayrıca mikrosatellit instabilite (MSI) saptanan kanserlerde ilk seçenek olarak bir immünoterapi ajanı verilir ve kemoterapiden iki kat daha etkili olduğu saptanmıştır.
Kişiselleştirilmiş tedaviler uygulanmaya başlandı
Son yıllarda genomik incelemeler sayesinde kanserin genetiği çözülmeye başlanmış olup her hastanın tümörünün diğerinden farklı olduğunu öğrenmiş bulunmaktayız ve kişiselleştirilmiş tedaviler uygulanmaya başlandı. KRAS G12C, G12R gibi farklı KRAS mutasyonları, NTRK füzyonu, HER-2 mutasyonları, FGFR, ROS ve ALK füzyonu gibi moleküler değişiklikler sayesinde hedefli tedaviler için seçenekler oluşturmaktadır.

Kanserler ilerleyen süreçlerde genetik değişiklikler göstermektedir. Moleküler bir değişiklik yeni bir tedavi fırsatını yaratabilir. Gelişmiş genetik tanı yöntemleri (likit biyopsiler) sayesinde kandaki tümöre bağlı serbest dolaşan DNA’nın analizi sayesinde farklı hedefli tedaviler için ışık tutabilir.