Yazılar

Guga Contemporary’de Yeni Karma Sergi: In Motion

Guga Contemporary, 3 – 15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek “Hareket Halinde / In Motion” başlıklı yeni karma sergisiyle sanatseverleri çağdaş sanatın dinamik dünyasına davet ediyor. Ahmet Kolburan, Alper Yahya, Babak Bidarian, Elmira Akarsu, Hossein Kaveh, Meysam Nejad Rasouli, Samira Darya, Özlem Berk, Parya Ghaderi, Selami Bakır ve Vahhab Ayhan’ın eserlerinden oluşan seçki, görsel dilin akışkan yapısını ve anlamın sürekli dönüşümünü odağına alıyor.

Sergide yer alan işler, temsili sabit bir yapı olarak değil; hareket eden, yön değiştiren ve yeniden kurulan bir alan olarak ele alıyor. Görüntü, yalnızca bir şeyi göstermekle kalmıyor; kayıyor, çoğalıyor, üst üste biniyor ve her seferinde yeni bir anlam ihtimali üretiyor. Figürler bölünüyor, çoğalıyor, farklı imgelerle kesişiyor; insan, hayvan, nesne ve mimari arasında sürekli değişen ilişkiler kuruluyor. Bu geçişkenlik, kimliğin durağan değil, süreç içinde şekillenen bir yapı olduğunu görünür kılıyor.

Katmanlar, müdahaleler ve izlerle şekillenen yüzeyler, görüntüyü hem kuruyor hem de bozuyor. Her işte oluşum ve çözülme eşzamanlı ilerliyor; hiçbir form tamamlanmış ya da sabit kalmıyor. “Hareket Halinde / In Motion”, çağdaş sanatın çoğul ve açık yapısını öne çıkarırken, izleyiciyi sabit bir anlam aramak yerine bu sürekli değişim hâlini deneyimlemeye davet ediyor.

Serginin açılışı, 3 Mayıs Pazar günü 11:00 – 14:00 saatleri arasında brunch eşliğinde gerçekleşecek. Guga Contemporary, tüm sanatseverleri bu özel buluşmaya davet ediyor.

 

#HareketHalinde #InMotion #GugaContemporary #ÇağdaşSanat #SanatSergisi #İstanbulSanat #SanatEtkinliği #KarmaSergi #SanatHaber #Sanatseverler #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Elektrikli Araçta Yeni Dönem: VOYAH Küresel Stratejisini Tanıttı

Üst segment akıllı elektrikli araç markası VOYAH, 24 Nisan’da kapılarını açan 19. Pekin Uluslararası Otomobil Fuarı 2026’da “Rüzgârı Arkamıza Alarak Yükseliyoruz” temasıyla yerini aldı. Kısa süre önce tanıtılan VOYAH Taishan X8, fuarın en dikkat çeken modellerinden biri oldu.

Marka, küresel büyüme stratejisi kapsamında üç önemli adımı kamuoyuyla paylaştı: Avrupa’daki varlığını derinleştirmek, Orta Doğu pazarında büyümek ve sağdan direksiyonlu pazarlara giriş yapmak. Ayrıca “BetterVOYAH” adı verilen ESG girişimiyle sürdürülebilir büyüme yol haritasını tanıtan şirket, 2027 yılına kadar satışlarının %50’den fazlasını tamamen elektrikli modellerden elde etmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda hızlı şarj altyapısını da genişletme planlarını açıkladı.

Kurulduğu günden bu yana marka inşası, ürün geliştirme, teknolojik yenilik ve yurt dışı açılımında güçlü bir ivme yakalayan VOYAH, kısa süre önce Hong Kong Borsası’nda işlem görmeye başladı. Bu adım, şirketi “merkezi ve kamuya ait işletmeler arasında halka açılan ilk üst segment yeni elektrikli araç markası” konumuna taşıdı.

Bugün Avrupa ve Orta Doğu başta olmak üzere 40’tan fazla ülkede satış yapan VOYAH, yurt dışında 240’ın üzerinde satış noktası kurarak küresel kullanıcıların beğenisini kazandı. Marka, önümüzdeki dönemde uluslararası pazarlardaki varlığını daha da güçlendirmeyi ve Çin’in üst segment “akıllı üretim” gücünü dünya sahnesinde daha görünür kılmayı hedefliyor.

 

#VOYAH #TaishanX8 #ElektrikliAraçlar #PekinOtomobilFuarı #NEV #OtomobilHaberleri #Sürdürülebilirlik #BetterVOYAH #KüreselStrateji #Otomotiv #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sofra/Compass Group Türkiye’den Gıda İsrafına Karşı Güçlü Çağrı

Türkiye’de her yıl 23 milyon ton gıda çöpe gidiyor. Kişi başına düşen yıllık gıda israfı ise 102 kilogram seviyesinde. Bu tablo, gıda israfının küresel açlık krizinin gölgesinde büyüyen en büyük sorunlardan biri olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Sofra/Compass Group Türkiye, bu yıl 10. kez düzenlenen “Yemek İsrafını Durdur Günü” (Stop Food Waste Day) ile bireylerden kurumlara uzanan güçlü bir farkındalık çağrısı yapıyor. Her yıl Nisan ayının son Çarşamba günü kutlanan bu küresel eylem günü, 29 Nisan 2026’da “Yemek İsrafını Dur Dur!” sloganıyla gerçekleştirildi.

İsrafın Çarpıcı Rakamları

Türkiye’de her gün yaklaşık 4,9 milyon ekmek çöpe gidiyor.

Dünya genelinde üretilen gıdanın üçte biri israf ediliyor.

BM verilerine göre, israfın yalnızca %25’i önlense küresel açlık sona erebilir.

10 Yıldır Değişimin Öncüsü

Compass Group’un 2017’de başlattığı bu girişim, bugün 25’ten fazla ülkede tanınıyor. On yıldır sürdürülen çalışmalarla;

10.000’den fazla sahada ileri teknolojiyle gıda atığı anlık olarak takip ediliyor.

Akıllı menü planlaması ve mutfaktaki inovasyonlarla israf oluşmadan engelleniyor.

Tabaklardan dönen atıklar ölçülerek misafirlere hem iş yerinde hem evde bilinçli tüketim alışkanlıkları kazandırılıyor.

Nihat Kartal’dan Mesaj

Sofra/Compass Group Türkiye CEO’su Nihat Kartal, 10. yıl vesilesiyle yaptığı açıklamada:

“Bu özel gün, sadece bir farkındalık anı değil; yıl boyunca devam eden bir dönüşüm hareketidir. 2030 yılına kadar gıda atığını %50 azaltma hedefimize emin adımlarla ilerliyoruz. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma sözümüzü yineliyoruz.” dedi.

Herkes İçin Bir Çağrı

Sofra/Compass Group Türkiye, tüm paydaşlarını www.stopfoodwasteday.com üzerinden söz vermeye, hazırlanan araç kitlerini kullanmaya ve sosyal medyada #StopFoodWasteDay etiketiyle değişime ortak olmaya davet ediyor.

 

#YemekİsrafınıDurdur #StopFoodWasteDay #Gıdaİsrafı #Sürdürülebilirlik #CompassGroupTürkiye #GıdaHaber #İsrafıÖnle #EkmeğiÇöpeAtma #GıdaSektörü #ÇevreVeEkonomi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sombrerolu Anneler Günü Kutlaması Ranchero’da

10 Mayıs Pazar günü Anneler Günü’nü klasik kutlamaların ötesine taşımak isteyenleri, Ranchero’da okyanus ötesine uzanan renkli bir gastronomi deneyimi bekliyor. Şehrin Meksikalısı Ranchero, bu özel günü anneler için hazırladığı geniş menüsü ve enerjik atmosferiyle unutulmaz kılıyor.

Meksika mutfağının ikonik tatlarını buluşturan menü; taco çeşitlerinden bol malzemeli burritolara, fajitalardan doyurucu burgerlere kadar uzanıyor. Üstelik vejetaryen ve vegan seçenekler de anneler için düşünülmüş. Mekanın sıcak ambiyansı, müzikleri ve karakteristik dekoruyla birleşerek misafirlere Meksika sokaklarında dolaşıyormuş hissi veriyor.

Kutlamanın en keyifli sürprizi ise günün sonunda yaşanıyor. Anneler, Meksika kültürünün simgelerinden renkli sombrerolar ile fotoğraf çektirerek bu özel günü ölümsüzleştirebiliyor. Ranchero ayrıca tüm annelere sürpriz hediyeler sunarak Anneler Günü’nü daha da anlamlı hale getiriyor.

#Rancheroİstanbul #AnnelerGünü #MeksikaLezzetleri #GurmeDeneyim #İstanbulYemeİçme #AnnelerleMeksika #SombreroAnısı #GastronomiHaber #AnnelerGünüKutlaması #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Ne İstersen n11: Yeni Reklam Filmi Yayında”

Türkiye’nin e-ticaret öncülerinden n11, yeni iletişim dünyasını “Ne İstersen n11” söylemiyle tanıttı. Lansmanla birlikte duyurulan kampanyanın reklam yüzü ise Türkiye’nin Diva’sı Bülent Ersoy oldu.

Mandarin Oriental Bosphorus’ta gerçekleşen lansmanda n11 CEO’su Nihal Dindar Akın, markanın yeni dönem stratejilerini ve kullanıcı odaklı vizyonunu paylaştı. Burcu Esmersoy’un sunuculuğunu üstlendiği gecede, Zeynep Bastık sahne aldı. Kampanyanın yüzü Bülent Ersoy ise reklam filminde canlandırdığı karakterler arasında en çok cankurtaran ve taksici rollerini sevdiğini açıkladı.

Reklam filminde Ersoy; hakemden rapçiye, astronottan kuaföre kadar farklı karakterlere bürünerek n11’in sunduğu “Ultra Premium Plus” deneyimini temsil ediyor. Eğlenceli ve dikkat çekici anlatımıyla öne çıkan film, n11’in ücretsiz kargo, 1000 TL kupon ve yüzde 3 geri kazan gibi avantajlarını gündelik hayatın farklı anlarıyla ilişkilendiriyor.

n11, bu yeni dönemle birlikte alışverişi yalnızca ürün ve fiyat odaklı değil; ayrıcalıklı, kapsayıcı ve herkes için erişilebilir bir deneyim haline getirmeyi hedefliyor.

#n11 #NeİstersenN11 #BülentErsoy #Ecommerce #OnlineAlışveriş #ReklamFilmi #UltraPremiumPlus #DijitalDönüşüm #İstanbulLansmanı #AlışverişDeneyimi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Annelik; Rakamların Ötesinde, Hayatın Merkezindedir

Ekonomi ve siyaset biliminin iki dev ismi, aynı aile ağacının iki farklı dalı: Prof. Dr. Selva Demiralp ve Prof. Dr.  Seda Demiralp. Biri rakamların dilini çözüyor, diğeri toplumsal reflekslerin kodlarını… Kariyerin zirvesinde anne olmanın zorluğunu, erkek egemen masalarda yer açma mücadelesini ve “başarı” dedikleri o uzun yolun aslında sadece “emek ve cesaret”ten ibaret olduğunu tüm samimiyetleriyle anlatıyorlar. Kelimelerine dokunmadan, ruhlarına ortak olduğumuz bu özel röportaj; sınırlarını aşmak isteyen her kadın için bir pusula niteliğinde.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyer de yaparım annelik de… Peki, bugün geldiğiniz noktaya ulaşana kadar yürüdüğünüz yolda geçtiğiniz o duraklar, istasyonlar nasıldı? Kolaydı diyebilir misiniz? 

Selva Demiralp: Kolaydı diyemem. Bazen çok zor, bazen daha az. Ama hep zor. Kariyer basamaklarının her birinin kendine has zorlukları var. En zoru ise üniversiteyi yeni bitirmiş, o tarihe kadar aile ocağından hiç ayrılmamış, 22 yaşındaki genç Selva’nın bavulunu toplayıp doktora yapmak üzere okyanus ötesine açılmasıydı. Hayatımın belki en zor ama bir o kadar heyecanlı ve “kendimi kendime ve dünyaya ispat etme fırsatını yakaladığım” basamağıydı. Üstelik bunun son derece bilincinde olduğum bir dönemimdi. Komando eğitimimdi adeta. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kültüre gidiyorsunuz. Derdinizi anlatmakta zorlanırken bir düzen kurmaya çalışıyorsunuz, dersler zaten üzerinizden silindir gibi geçiyor. O noktada suyun üzerinde kalma içgüdüsü devreye giriyor ve bütün gücünüzle çabalıyorsunuz. Hiç unutmam, anneme yazdığım bir mektupta “hikâyedeki süte düşen fare gibi debelenip ayaklarımın altında bir yağ tabakasının oluşmasını umuyorum” demiştim. O kadar dramatik, yani! Doktoradan sonraki en büyük basamak ise Fed’den ilk iş teklifimi almam ve hayallerimin işi olan bu teklifi havalarda uçarak kabul etmemdi. Fed, kariyerimin altın basamağıdır. Çok şey öğrendim. Kariyerimdeki üçüncü ve en uzun basamak ise Türkiye’ye dönüp Koç Üniversitesi kadrosuna katıldıktan sonra geçen 20 yıllık dönemdir. Dördüncü çeyrek ise artık yeni yerime iyice alıştığım, buradaki networkümü kendi araştırma ve ilgi alanlarımla en etkin biçimde entegre ederek Türkiye’de olmadan olmayacak araştırmalar yapmaya başladığım dönemdir.

Seda Demiralp: Hiç kolay değildi tabii. Evde sizi bekleyen, sizinle zaman geçirme ihtiyacı olan küçük bir çocuk varken kariyerinizde ilerlemeniz için gerekli olduğunu bildiğiniz o ekstra adımları atmak kolay değil; örneğin işte geçirilen ek zamanlar, gidilen ek seyahatler, katılınacak akşam programları, yahut evdeyken dahi kopamadığınız ekranlar veya gidilemeyen tatiller vs. Bunların hem sizin hem çocuğunuz için ciddi bir duygusal maliyeti var. Bir anne olarak çocuğunuzla duygusal bağınızın kuvvetli olması, dayanışma ve iletişim hattınızın açık olması bu süreçte sahip olabileceğiniz en kıymetli değer. Ben bu açıdan çok şanslıyım. Beni anlayan bir oğlum var. Ama belki de beni anlamak için yaşından çabuk büyüdü.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyerinizin zirvesindeyken anneliği deneyimlemek nasıldı? Her annenin bir dönem uğrak noktası olan o; yetersizlik hissi size de uğradı mı? 

Selva Demiralp: Anne olmak benim için dünyanın en tatmin edici, en güzel hissiydi. Hani tüm dünyanın durduğu, seslerin kesildiği ve sadece kendinizi yaşadığınız bir an vardır. Benim için o anlar bebeklerimi elime aldığım anlardı. Öte yandan işin bir de şu boyutu var, atlamamak gerekiyor. İkinci çocuğumun doğumu için hastaneye gitmeden önce o hafta gazetede çıkacak köşe yazımı da önceden yazıp göndermiştim. Hastanede bebeğim kollarımda iken başucumda da o gün çıkan gazete, gazetede de çıkan köşe yazım vardı. Yetersizlik hissi bana çocuklarım bebek iken değil, ergenlik dönemine girip aramızdaki bağlar yeniden tanımlanırken geldi. Öpüp kokladığınız bebeğinizin artık size eskisi kadar ihtiyacı olmayan, hatta kendi kişisel alanını çizip sizi de bir adım ötede konumlandıran bir küçük yetişkine dönüşmesi, yaşadığı sorunlar değiştikçe artık her derdine çözüm geliştirememek ve aciz kalmak insana epey bir tevazu duygusu öğretiyor. Çocuğunun her ihtiyacına yetişen bir anneden, “eh işte, olduğu kadar” bir anneye evriliyorsunuz. Benim deneyimim en azından böyle oldu. Kimilerine çocukların küçüklüğü zor gelir. Bana o dönem daha kolay geldi. Sorunlar daha basitti, çözümler daha kolaydı. Ama çocuk büyüdükçe problemler de büyüyor. Dediğim gibi benim öğrenme yolculuğum, kendimi oldukça iddialı ve her ihtiyaca yetişen bir anne olarak görmekten daha yetersiz bir anne olmayı kabul ettiğim, bir nevi “burnumun sürtüldüğü” ve olduğum yeri kabullendiğim, tevazu kazandığım bir yolculuk oldu.

Seda Demiralp: Anne olduğumda kariyerimin henüz daha başlarındaydım. Zor bir zamandı. Bunun kolay bir zamanı var mı gerçi onu da bilmiyorum. Ama şöyle bir olay anlatayım: Bir kere cildimde ciddi bir alerjik reaksiyon olmuştu. Uzun süre geçmeyince doktora gitmiştim. Doktor da bir kadındı ve beni dinledikten sonra şöyle demişti: “5 yaşında bir çocuğunuz olduğunu ve doçentliğe hazırlandığınızı söylediniz; test yapmaya gerek görmüyorum, bu dönem geçince rahatsızlığınız da geçecektir.” Nitekim haklı çıktı. Sanırım en zor zamanlarım o zamanlardı. Tam da bahsettiğiniz yetersizlik hissinin çok yoğun olduğu zamanlardı. Ne çocuğuma ne işime yetemediğim hissi çok ağırdı. Başka anneler çok becerikli, çok neşeli, en güzel çocuk oyunlarını onlar biliyor, oyun oynamaktan, başka annelerle gün boyu anneler ve çocuklar hakkında konuşmaktan sıkılmıyormuş, böyle olmayan bir benmişim gibi geliyordu. Beni kurtaran iki şey oldu: Birincisi benim gibi başka kadınlarla konuşmak, ikincisi çocuk bakımı konusunda daha fazla yardım almak. Yeniden kendime, işime ve sosyal hayatıma alan ayırabilmeye başladığımda, ayarlarım yerine geldi.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Rakamların bir cinsiyeti veya toplum tarafından öğretilmiş bir karakteri var mıdır? 

Selva Demiralp: Rakamların neyi gösterdiğine bağlı. Gözlerinizi kapatın ve bir konuşmacı düşünün. O konuşmacı yatırım, istihdam, ciro, kâr gibi rakamlardan bahsediyor olsun. Şimdi gözlerinizi açıp hayal ettiğiniz konuşmacının cinsiyetini söyleyin desem, muhtemelen çoğunluk “erkek” diye cevap verir. Buna karşılık size alışveriş filesi, çarşı pazar, gıda enflasyonu desem, bu sefer muhtemelen kafanızda bir kadın canlanıyor. Oysa o file, aynı zamanda bir fiyat istikrarı barometresidir. Merkez bankalarının hedeflediği enflasyonun en canlı, en gündelik hali o filede taşınıyor. Ama biz yine de ona gereken ağırlığı vermiyor, iktisadi aktivite deyince kadının rolünü göz ardı ediyoruz. Rakamın cinsiyeti olmaz, ama ona bakış açısının var.

Siyasetin zaman zaman sertleşen diline karşı kadın bakış açısı kutuplaşmayı nasıl yumuşatır? Kadınlar, siyasette erkek gibi olmadan kendi tarz ve üslubunda var olmayı nasıl başarabilir? 

Seda Demiralp: Burada öncelikle iki önemli noktaya dikkat çekmek isterim. Biliyoruz ki, yüzlerce yıllık ataerkil gelenek sonunda güç, erillik ile eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dolayısıyla eril sinyaller, güç sinyalleri olarak kodlanıyor. Bundan ötürü, kadınların siyasette ya da genel olarak kamusal alanda “güç iddiası” ortaya koymak için kendilerini eril performanslar sergilemek zorunda hissedebildiklerini görüyoruz. Bazen de farkında olmadan bu tür performatif jestleri benimseyebiliyorlar. Sırf güç sinyali vermek için eril performanslara yaslanmak ne kadar sorunluysa, kadınların kendilerini, tercihlerini, inançlarını cesurca ortaya koymalarını, haklarını kararlılıkla savunmalarını, “fazla agresif” yahut “erkeksi” gibi kavramlarla tanımlamaya ve bu şekilde yıpratmaya hazır bakış açısı da bir o kadar yanlış. Kadınlar, toplum buna hazır mı diye sormaksızın kendilerini ortaya koyma konusunda cesaret göstermeli; diğer yandan kendilerinden başka biri gibi davranmak zorunda da asla hissetmemeli. Kadınların siyaseti veya bulundukları ortamları yumuşatmak gibi bir sorumlulukları yok. “Kadınlar siyasete girince kutuplaşma azalır mı?” sorusu aslında yanlış yerden başlıyor. Ama erkek egemen siyasal alanın alışık olduğu çatışma repertuvarının dışından geldikleri için oyunun ritmini ve dilini ister istemez değiştiriyorlar. Yani karşınızda sizin bildiğiniz kavramlarla, bildiğiniz yollarla kavga etmeyen biri olduğunda siz de aynı şekilde kavga edemezsiniz, bunun gibi. Kadınlar siyaseti yumuşatmak için girmiyor tabloya ama varlıklarıyla, siyasetin alıştığı sertleşme refleksini bozuyorlar. Bu anlamda en sevdiğim örnek, Yeni Zelanda Eski Başbakanı Jacinda Ardern.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Erkek egemen bir toplumda hangi bariyerleri yıktınız? Sizin payınıza düşen masada kendinize yer açmak mıydı, yoksa masayı en baştan yeniden tasarlamak mı? 

Selva Demiralp: Henüz ne kadar bariyer yıktığımızdan emin değilim. Çünkü bir bariyeri atladığınızı düşünüp mesafe aldıkça karşınıza daha yüksek bir bariyer çıkıyor. Toplum “en yukarıdaki” pozisyonları erkeklere saklamış. Bu, yıllarca kuşaktan kuşağa bilinçaltına yerleşmiş. Bizler sanırım kadınların da en azından akademik kariyerlerinde yükselerek ve uzmanlık alanlarında gündem üzerinden yorumlar yaparak görünürlük kazanmalarına, toplumun gözünün bu mevkilerde kadınları görmesine alışmasına katkı sağlıyoruz. Koç Üniversitesi’nde para politikası üzerine ders veren, TCMB’yi analiz eden, köşe yazıları yazan bir kadın iktisatçı olarak sahada yer almak, bir anlamda “bu mevkide kadın da olur” mesajını tekrar tekrar vermek demek. Kurduğum hanehalkı enflasyon beklentileri anketi de bir anlamda bu zihniyetin ürünü. Özellikle alışveriş filesini taşıyan kadının beklentilerini ölçmek, onu iktisadi analizin merkezine koymak benim için hem akademik hem de sembolik bir tercihti. Ama masayı yeniden tasarlama aşamasından henüz çok çok uzağız. O belki bizim bayrağı devredeceğimiz genç kuşaklarla, belki birkaç kuşak sonra mümkün olacak.

Seda hanım; başarılı kız kardeşlere sahip bir birey olarak rekabet yerine dayanışmanın başarınızdaki etkisini nasıl yaşadınız?

Selva Demiralp: Kendimi en verimli hissettiğim, en üretken olduğum ortamlar hep dayanışma ortamı oldu. Belki de bu yüzden Fed’den ayrılıp akademiye geçtiğimde, kendi işbirliklerimi ve araştırma partnerlerimi seçme özgürlüğüne sahip olduğum bu yeni ortam bana çok huzurlu geldi. Dediğiniz gibi, üç kız kardeşin olduğu bir evde dayanışma zaten beyninizin kodlarına yerleşiyor. Erkek kardeşler arasındaki rekabetçi ortam kızlar arasında olmuyor.

​ Seda Demiralp: Kuşkusuz çok fazla. İki akademisyen ablaya sahip bir kardeş olarak onlardan hep çok beslendim, tecrübelerinden faydalandım. En ucuz ders, başkalarının tecrübelerinden alınan derstir demişler. Bu tecrübe özellikle en yakınınızdaki birinden, kardeşinizden geliyorsa öğrendiğiniz adeta kendi tecrübenizmiş gibi oluyor. Diğer ablam edebiyatçı olduğu için alanı biraz daha uzak ama Selva’nın alanı bana daha yakın olduğu için birlikte akademik çalışmalarımız da oldu, benzer kamusal pozisyonlarımız da oldu. Dolayısıyla bana verdiği destek ve rehberlik kesinlikle kariyer yolumda kritikti.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Sokaktaki suça sürüklenen çocukların tablosunda ekonomik çaresizliğin payı nedir? Bir çocuğun kaderini ne belirler? Selva Demiralp: Ekonomik çaresizlik şüphesiz güçlü bir zemin hazırlıyor. Ama kader demek çok uygun değil muhtemelen. Şöyle düşünelim: Yoksulluk tek başına suça yöneltmiyor. Asıl etkisini dolaylı kanallarla gösteriyor; aile stresi, ebeveyn gözetiminin azalması, okul terkinin artması gibi. Yani riski katlar ama zorunlu kılmaz. Peki kader üzerinde gerçekten belirleyici olan ne? Bence üç şey öne çıkıyor: Birincisi, çocuğa sahip çıkacak bir rol modelinin varlığı; ebeveyn olur, öğretmen olur, fark etmez. İkincisi, çocuğa sosyal bir çıpa sağlayacak okulla bağının korunması. Üçüncüsü ise çocuğun sosyal izolasyon altında değil, arkadaş gruplarıyla bir arada yetişmesi. Bu üçü bir arada olduğunda ekonomik çaresizlik bile kader olmaktan çıkıyor.​

Seda Demiralp: Bugün yaptığımız araştırmalarda vatandaşlara “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorduğumuzda suçla mücadele konusundaki yetersizlikler en üst sıralarda geliyor. Özellikle kadın ve çocuklara yönelik şiddet başı çekiyor. Çocuklar özelinde okullarda yaşanan zorbalık ve uyuşturucu riski, çocuklara yönelik tehditleri tekil vakalar olmaktan çıkarıp günlük, olağan bir risk haline getiriyor. Çocuklara yönelik suçlarla mücadelede cezalar caydırıcılık açısından önemli elbette ama koruyucu önlemler, suçu henüz olmadan yakalamak, önünü almak elbette daha önemli. Okullarda ciddi bir iyileştirme yapılması net bir ihtiyaç. Ayrıca sosyal medya konusunun da gerçekçi bir biçimde gözden geçirilmesi gerekiyor. Çocukları güvende tutmayı, yani minimumu sağladıktan sonra da onlara umutlu hissedebilecekleri bir gelecek sunabilmek gerek. Ne yazık ki bu konuda da çok kötü durumdayız. Çocukların gayret gösterme, başarılı olma ve iyi bir gelecek için kendilerine yatırım yapma motivasyonları çok zayıfladı çünkü böyle bir gelecekten umutları azaldı. Çocukların kendi ülkelerinde güvenle ve umutla yaşayabilecekleri, yaşamayı umabilecekleri bir ortam oluşturmamız gerek.

Yoğun gündemin ardından zihninizi nasıl yeniliyorsunuz, yani nasıl resetliyorsunuz? Gardırobunuzda kendinizi en güçlü hissettiğiniz parçalar hangileri? 

Seda Demiralp: Benim kendimi dinlendirme, ödüllendirme ve şifalandırma yolum çoğu zaman güzel ve besleyici bir yemek yemeyi içeriyor. Müzik de öyle; dinlendirici bir müzik çoğu zaman yaptığım işin arka planında eşlik eder bana. Spor konusunda iyi değildim ama 2026 bu konuda kendimi biraz daha zorladığım bir yıl oldu; zaman buldukça padel oynuyorum. Gardırop konusuna gelince; giydiklerim karakterimi, içimdeki farklı sesleri ifade eden parçalar olduğunda bu beni iyi hissettiriyor. Sevdiğim giyim tarzı biraz vintage inspired diyebilirim. 1940’ların tarzı benim ruhuma çok iyi geliyor. Minik puantiyeli elbiseler, kalp yakalar, karpuz kollar, etek uçları hareketli kalem etekler, yuvarlak yakalı ceketler, bebe yaka bluzlar… Bunlar benim dilim; giydiğimde ruhum konuşuyor sanki. Renk çok sevmem; siyah, beyaz, gri, kahve, mürdüm… Sanırım renklerin giysiyi domine etmesini sevmiyorum.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

 Kendi yolunu açmaya çalışan genç kadınlara ve yarının liderlerini yetiştiren annelere tek cümlelik “pusulanız” ne olurdu? 

Seda Demiralp: Tek cümleyi de kısaltayım, tek kelimeyle cevap vereyim: “Cesaret” diyeyim. Konfor alanından çıkmak, cesaret etmek ve arkadan gelenlere de mükemmellikte değil, cesarette örnek olabilmek.

Peki her ikinize de soralım: Sizce başarının değişmez sırrı nedir?

Selva Demiralp: “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde çok sevdiğim bir replik vardır. Asya, kendi kendine düşünürken “Sevgi neydi?” diye sorar ve sonra da “sevgi emekti” cevabını verir. Ben bu cevabı başarıya uyarlıyorum ve “başarı emektir” diyorum. Başarı emek, sabır, yılmamak, düşüp kalkmak, bazen küllerinden yeniden doğmaktır. Kendine olan inancını kaybetmemektir. Ama bunların hepsi emekle başlıyor.

Seda Demiralp: Bana göre en önemlisi kamusal alanda var olma, yer kaplama, söz söyleme cesaretini göstermek; bir başka deyişle içimizdeki yaratıcı enerjinin dışarıya, yani mahremden kamusala çıkmasına izin vermek ve bu süreçte yapabileceğimiz hatalara, maruz kalacağımız saldırılara karşı duygusal olarak dirençli kalmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dolayısıyla bana göre tek yapmak gereken: “Her şeye rağmen devam etmek.” Hata yapabiliriz, canımız sıkılabilir, üzülebiliriz ama camdan yapılmadık. Cesaret etmek, risk almak ve belli bir sonuç beklentisine takılmadan tüm bu deneyimin kendisinin tadını çıkarmak en önemli yol gösterici bana göre.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

#AnnelerGünü #KadınVeKariyer #SelvaDemiralp #SedaDemiralp #BaşarıVeEmek #CamTavanlar #KadınDayanışması #RolModelKadınlar #AkademideKadın #ToplumsalCinsiyet #KadınBakışAçısı #Cesaret #BaşarıEmektir #KadınVeSiyaset #KadınGirişimi #İlhamVerenKadınlar #TürkiyeAkademi #KadınlarınGücü #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Seni Sevmek Çok Zor! Arter’de Açıldı”

Arter, 2026 sergi programına Mehtap Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi “Seni Sevmek Çok Zor!” ile devam ediyor. Küratörlüğünü Selen Ansen’in üstlendiği sergi, sanatçının performans, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar arasında kurduğu geçişkenlikleri görünür kılıyor.

Baydu, kişisel belleğinden beslenen anlatıları dönüştürerek beden ile nesne arasındaki etkileşimi çok katmanlı bir deneyim alanına taşıyor. Sergi, sanatçının Berlin’de 2019’da gerçekleştirdiği Nefes (Atem) performansını Arter mekânına uyarlayarak canlı icra ile izleyiciye sunuyor. Açılıştan itibaren yaklaşık yirmi gün boyunca gerçekleşecek performans, ziyaretçilerin camlı bölmeden takip edebileceği özel bir deneyim yaratıyor.

Sergide öne çıkan yapıtlar arasında, sanatçının kendi bedeninden aldığı kalıplarla oluşturduğu dört metre yüksekliğindeki Wirbelsäule (Omurga Sütunu) heykeli dikkat çekiyor. Bu eser, istikrar ile kırılganlık arasındaki gerilimi yansıtırken, toplumsal ve tarihsel çağrışımlarla geçmişi geleceğe bağlıyor. Ayrıca Baydu’nun New York’taki The Watermill Center’da gerçekleştirdiği performansa dayanan Burulma video işi ve doğa ile beden arasındaki sınırları sorgulayan Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme yerleştirmesi de sergi kapsamında ilk kez izleyiciyle buluşuyor.

Arter’in 1. kat galerisinde 29 Nisan’dan itibaren ziyarete açılan “Seni Sevmek Çok Zor!”, sanatçının üretimlerinde öne çıkan aradalık, dönüşüm ve yabancılaşma kavramlarını merkezine alarak izleyiciyi kolektif bir beden deneyimine davet ediyor.

 

#MehtapBaydu #Arterİstanbul #SeniSevmekÇokZor #ÇağdaşSanat #İstanbulSanat #SanatSergisi #PerformansSanatı #Heykel #VideoArt #SanatHaber #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Dünyada bir ilk!