Yazılar

Deri testi ile alerjik hastalıklar saptanabilir

Deri testi ile alerjik hastalıklar saptanabilir

Alerji deri testinin, alerjik reaksiyonların nedenini belirlemek için kullanılan bir tıbbi test olduğunun altını çizen VM Medical Park Ankara Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Filiz Çimen, “Alerjik deri testi; alerjik rinit, astım, besin alerjileri gibi alerjik hastalıklara neden olan maddelere karşı hassasiyeti ölçmek için yapılır” dedi.

VM Medical Park Ankara Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı, alerji deri testi hakkında açıklamalarda bulundu.

Doç. Dr. Dr. Filiz Çimen

Doç. Dr. Dr. Filiz Çimen

UYGULANMA METODU

Uzm. Dr. Filiz Çimen, deri prick testi (alerji deri testi) işleminin adımlarını şu şekilde sıraladı:

  • “Testin yapılacağı bölge temizlenir ve kurulanır.
  • Testin yapılacağı bölgeye numaralandırılmış steril iğnelerle ufak çizikler açılır.
  • Her iğnenin ucuna bir alerjen madde damlatılır.
  • İğnelerin bölgede bırakılması için bir süre beklenir.
  • Sonra bölgedeki tepkiler değerlendirilir.”

GÜVENLİ VE ETKİLİ BİR YÖNTEM

Tanı konma sürecinden bahseden Doç. Dr. Çimen, “Test sonrasında ciltte kızarıklık, şişlik veya kaşıntı gibi belirtiler meydana gelirse, alerjiniz olduğu tespit edilir. Bu test, alerjenlere maruz kalınmadan önce alerjik reaksiyonların nedenini belirlemek için güvenli ve etkili bir yoldur. Deri prick testi gibi bazı testler birkaç dakika içinde sonuç verirken, kan testleri sonuçların alınması birkaç gün sürebilir. Ancak test sonucunun doğruluğu, testin yapıldığı kişinin ilaç kullanımına, cilt durumuna ve diğer faktörlere bağlı olabilir. Testi yapacak sağlık uzmanı, testin uygunluğunu ve doğruluğunu değerlendirmek için kişinin tıbbi geçmişini dikkate alacaktır” diye konuştu.

ALERJİK REAKSİYONLARI TEŞHİS EDEBİLİR

Deri prick testinin birçok farklı alerjik reaksiyona neden olan maddelere karşı hassasiyeti ölçmek için kullanıldığını belirten Doç. Dr. Çimen, hangi alerjik reaksiyonları teşhis etmek için kullanıldığını şöyle sıraladı:

  • Alerjik rinit: Polen, toz akarları, hayvan tüyleri, küf mantarları, kokular gibi havada bulunan maddelere karşı duyarlılık.
  • Astım: Havada bulunan alerjenlere (polen, toz akarları, küf mantarları vb.) veya bazı gıda alerjenlerine karşı duyarlılık.
  • Besin alerjileri: Süt, yumurta, deniz ürünleri, fındık, soya vb. gibi gıdalara karşı duyarlılık.
  • İlaç alerjileri: Antibiyotikler, aspirin, nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) vb. gibi ilaçlara karşı duyarlılık.
  • Lateks alerjisi: Kauçuktan yapılan ürünlere karşı duyarlılık.

HASTANIN TIBBİ GEÇMİŞİ GÖZ ARDI EDİLMEMELİ

Alerji deri testinin, alerjik reaksiyonların belirlenmesi için yararlı bir araç olduğunu ancak teşhis için tek başına yeterli olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Çimen, “Test sonuçları, kişinin tıbbi geçmişi ve semptomları gibi diğer faktörlerle birlikte değerlendirilmelidir. Ayrıca, testin doğru bir şekilde uygulanması için önceden belirtilen ilaç kullanımı, cilt durumu vb. faktörlerin dikkate alınması önemlidir” dedi.

KİMLER İÇİN UYGUN DEĞİL?

Alerjik deri testinin, bazı durumlarda önerilmediğini veya dikkatli bir şekilde uygulanması gerektiğini dile getiren Doç. Dr. Çimen, bu durumları şu şekilde sıraladı:

  • “Şiddetli egzama veya dermatit olan kişilerde: Bu durumda, test bölgesinde cilt reaksiyonlarının yorumlanması zor olabilir.
  • Uzun süreli antihistaminik kullanımı olan kişilerde: Antihistaminikler, cilt reaksiyonlarını azaltarak test sonuçlarını etkileyebilir. Bu nedenle, test yapılacak kişi antihistaminik kullanımını birkaç gün öncesinden kesmelidir.
  • Hamile veya emziren kadınlarda: Bu kişilerde testin etkileri henüz tam olarak bilinmediğinden, test yapılmadan önce sağlık uzmanı ile konuşulması önerilir.
  • Şiddetli alerjik reaksiyon hikâyesi olan kişilerde: Bu kişilerde test sonuçları daha önceki ciddi alerjik reaksiyonların tekrarlanmasına neden olabilir.
  • Belirli bir ilaç veya maddenin alerjisi bilinen kişilerde: Bu kişilerde test yapmak, daha önceki alerjik reaksiyonların tekrarlanmasına neden olabilir.
  • Yaşlı veya kronik hastalığı olan kişilerde: Bu kişilerde test sonuçlarının yorumlanması daha zor olabilir.”

Tiroid kanseri en çok gençleri ve kadınlarda görünüyor

Tiroid kanseri en çok gençleri ve kadınlarda görünüyor
Sadece Mayıs ayında değil, her zaman tiroid bezi hastalıklarının akılda tutulması gerektiğinin altını çizen Liv Hospital Genel Cerrahi ve Endokrin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Cem Dural:  “Tüm hastaların sağlığın ön planda tutulduğu ve tiroid hastalıklarına ait bilinç düzeyinin yüksek oranda olduğu bir sağlık sistemine ve sürdürülebilirliğe ihtiyacı bulunmaktadır. 25 Mayıs Dünya Tiroid Günü’nün bu bağlamda toplum sağlığını iyi yönde etkileyebilir, tiroid hastalıkları hakkında tüm bireylerde sağlık bilincini artırabilir ve daha erken dönemde şikayetleri olan hastaların da hastaneye gecikmeden başvurmasına olanak verebilir.” diyerek metabolizmanın düzenlenmesinden ve organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumlu olan Tiroid bezi hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Ahmet Cem Dural

Prof. Dr. Ahmet Cem Dural

Organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumlu
Tiroid bezi, küçük hacmine rağmen önemli görevler üstlenmiş olan bir organımızdır. Metabolizmanın düzenlenmesinden ve organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumludur. Vücuda alınan İyot alımı ile tiroid bezi T3 ve T4 formundaki tiroid hormonunu üretir. Beynimizin hipofiz adı verilen bölgesinden salgılanan TSH hormonu tarafından üretilecek ve salgılanacak olan tiroid hormonu miktarı kontrol edilir.

Önemli etkilere sahip
Küçük miktarlarda salgılanan bu hormonlar sindirim sisteminden kas iskelet sistemine, birçok farklı organ ve sistemde önemli etkilere sahiptirler. Çeşitli hastalıklara bağlı olarak tiroid hormonu seviyesindeki artma veya azalma küçük bir miktar bile olsa istenmeyen şikayetlere neden olabilmektedir.

Tiroid rahatsızlığının temel nedenlerinden biri
Ülkemizde iyot eksikliği endemik olduğundan tiroid hastalıkları sık görülmektedir. Her ne kadar tuz başta olmak üzere gıdalarda iyot takviyesi bulunsa da bölgesel ve coğrafi olarak bu sorun hala önemlidir ve ülkemizde görülen çoğu tiroid rahatsızlığının temel nedenlerinden biridir.

Guatr ile beraber, tiroid bezinde nodül gelişimine sebep
İyot eksikliği tiroid bezinde büyümeye yol açar ve bu tablo “guatr” olarak adlandırılır. Endemik coğrafyalarda guatr ile beraber, tiroid bezinde nodül gelişimine sebep olur. Tiroid bezinde nodül varlığı kanser gelişimi açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir durumdur.

En sık görülen tiroid rahatsızlığı: Hashimoto Hastalığı
Tiroid hormonunda eksikliğe yol açan hastalıklar genellikle tiroid bezinin inflamatuar hastalıklarıdır (Tiroidit). Çeşitli etkenlere bağlı olarak gelişebilir, kısa süreli olabileceği gibi kronik bir hastalık halini de alabilir. En sık görülen tiroid bez hastalığı, Kronik Lenfositik Tiroidit diğer adı ile Hashimoto Hastalığı’dır. Tiroid bezine karşı vücudun gösterdiği reaksiyon ile bez yıkıma uğrar ve gerekli miktarda tiroid hormonu sentezleyemez, bu hormon yetmezliği “Hipotiroidi” olarak adlandırılır. Hipotiroidi tablosunun vücudumuz üzerine temel etkisi metabolizmanın yavaşlaması şeklindedir. Hipotiroidili hastalarda üşüme, yorgunluk, uyku hali, dikkat dağınıklığı, isteksizlik, kilo alımı, kabızlık, cilt kuruluğu ve saç dökülmesi gibi şikayetler görülebilir. Bunun yanında kalpte ritm bozuklukları, yaygın vücut ödemi gibi tablolar eşlik edebilir. Tedavi edilmez ise bu durum ölümcül sonuçlara yol açabilmektedir.

Eksik olan tiroid hormonunun takviyesi ile tedavi edilir
Hipotiroidinin başlıca tedavisi, eksik olan tiroid hormonunun dışarıdan takviye edilmesidir. Uzun etkili (T4) hormon sentetik olarak üretilmiş ve 70 yıldan uzun süredir hastalar tarafından düzenli kullanılmaktadır.

Metabolizmada hızlanma söz konusu olur
Tiroid hormon üretiminde fazlalık ile seyreden hastalıklarda ise tam tersi metabolizmada hızlanma söz konusudur. Bu da sıcağa tahammülsüzlük, kalp çarpıntısı, ellerde titreme, kilo kaybı, iştah artışı, saçlarda incelme, gözlerde canlı bakış gibi şikayetler ile kendini gösterir. Bu hormon artışı tiroid bezinden kaynaklanan ve tüm bezi ilgilendiren bir sorun olabilir ve “Diffüz Toksik Guatr – Basedow Graves Hastalığı” olarak veya tiroid bezindeki nodül veya nodüllerden kaynaklanabilir ve “Toksik Nodüler Guatr – Plummer Hastalığı” olarak isimlendirilir.

Tedavi nedene yönelik planlanır
Hipertiroidi tedavisi nedene yönelik olarak planlanır; tiroid hormonu baskılayıcı ilaçlar (Anti-Tiroid), radyoaktif iyot ablasyonu veya tiroid cerrahisi gibi tedavi seçenekleri mevcuttur.

Ultrasonografi ile nodülün boyutu ve içeriği değerlendirilebilir
Nodül ile seyreden tiroid hastalıklarında nodüle ait risk değerlendirilmesi yapılmalıdır. En değerli tanı aracı olan ultrasonografi ile nodülün boyutu ve içeriği değerlendirilebilir, şüphe varlığında halinde Tiroid İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi gecikmeden yapılmalıdır. Hipertiroidi ve nodül birlikteliği söz konusu ise kanser riski Sintigrafi ile değerlendirilebilir. Tiroid Sintigrafisinde “Hipoaktif” yani soğuk nodüller kanser açısından risklidir.

Tiroid kanserleri genç yaş ve kadınlarda daha sık görülür
Tiroid kanserleri ise genç yaş ve kadın cinsiyette en sık görülen ikinci kanserdir. Küçük yaşta özellikle baş ve boyun bölgesinde radyoterapi verilmiş olması tiroid kanseri gelişimi için en önemli risk faktörüdür. Sigara kullanımı, yüksek rakımda yaşama, iyot eksikliği bölgesinde yaşama, obezite, ailevi-genetik faktörler diğer riskli durumlardır. Tiroid kanserleri genellikle “iyi seyirli” olarak tanımlansalar da kemoterapi ve radyoterapiye cevapsız olması özellikle ileri evrede tanı konulduğunda sağ kalımı azaltmaktadır. Bununla beraber “radyoaktif iyot ablasyon” tedavisi cerrahi sonrası nüks ve metastaz riskini azaltan bir tedavi aracıdır.

En iyi tedavisi cerrahidir
İyi seyirli olarak tanımlanmış olan tiroid kanseri “Papiller Tiroid Kanseri” olup daha nadir görülen tiplerinin oldukça agresif olabilecekleri akılda tutulmalıdır. Tiroid Kanseri’nin bugüne kadar bilinen en iyi tedavisi cerrahidir. Tiroid bezinin yarısının veya tamamının çıkarılması ya da lenf bezlerinde metastaz varlığında ilgili lenf bezlerinin de bir bütün olarak çıkarılmasında olanak verecek genişlikte cerrahi uygulamalar gerekli olabilir.

Rutin yıllık doktor kontrolünü aksatmamak önemlidir
Sağlıklı ve dengeli beslenmek, egzersiz yapmak, iyotlu tuz kullanmak, sigaradan uzak durmak, rutin yıllık doktor kontrolünü aksatmamak tüm kanser hastalıkları için riski azaltır ama tek başına yeterli olmayabilir. Hormon fonksiyonlarında bozukluğa yol açan tiroid hastalıkları açısından da vücutta beliren değişiklikleri, şikayetleri geçiştirmeden ve ihmal etmeden zamanında aile hekimine, iç hastalıkları veya endokrinoloji uzmanına başvurarak muayene olmak ve gerekli ilave tetkikleri yaptırmak önemlidir.

Nodüllerin değerlendirilmesi gerekir

Özellikle risk faktörlerinin bulunduğu (ailede tiroid hastalığı veya kanseri, radyasyon maruziyeti gibi) hastalarda yıllık doktor muayenesi, tiroid fonksiyon testlerini ihmal etmemek ve tiroid ultrasonografisi ile tiroid bezi ve varsa nodüllerin değerlendirilmesi gerekir.

Tüm kanserlerde olduğu gibi tiroid kanserinde de erken tanıda kür şansı daha yüksektir ve hastalığın tedavisi mümkündür. Tiroid bezinin diğer fonksiyonel hastalıklarında (Hipotiroidi / Hipertiroidi) da uygun tedavinin başlanması ile şikayetler gerileyebilir.

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Halk arasında ‘göz tansiyonu’ olarak bilinen glokom dünyada en önemli görme kaybı ve körlük nedenleri arasında 2. sırada yer alan bir hastalık. Ülkemizde yaklaşık her 13 kişiden 1’ine görme sinirinin ilerleyici hasarıyla seyreden glokom tanısı konuyor. Glokom yenidoğan döneminden itibaren her yaşta görülse de genellikle 40 yaşındaki kişilerde ortaya çıkıyor. Özellikle ailesinde glokom öyküsünün olması ise riski 7 kat artıyor.  Tedavide gecikildiği takdirde kalıcı görme kaybı ve körlükle sonuçlanan glokom açık açılı ve kapalı açılı olmak üzere temel olarak iki gruba ayrılıyor. Acıbadem International Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, en sık görülen açık açılı glokomun çoğunlukla görme alanında belirgin bir hasar oluşturuncaya dek belirti vermemesi nedeniyle erken teşhis için yılda en az bir kez göz muayenesi yapılması gerektiğine dikkat çekerek, “Glokomda oluşan görme sinirindeki hasarı geriye döndürmek mümkün değildir. Bu nedenle kalıcı görme kaybını önlemenin tek yolu, hastalığa erken tanı konulmasıdır.  Dolayısıyla erken tanı için hiçbir yakınması olmasa bile herkesin yılda bir kez göz muayenesi ve göz tansiyonu kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Ailesinde göz tansiyonu olanlar ise daha sık kontrolden geçmelidir” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, sinsi ilerlese de glokomun bazen çeşitli yakınmalara da neden olabildiğini belirterek, “Özellikle sabahları belirginleşen baş ağrısı veya geceleri ışıkların etrafında hareler görülmesi glokomun önemli bir belirtisi olabilmektedir. Bu durumda hemen bir hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor.

Dr. Nezih Özdemir

Dr. Nezih Özdemir

 Göz içindeki sıvının dengesi bozulunca…

Glokom, gözün içerisinde üretilen ve küçük kanalcıklar yoluyla gözü terk eden aköz sıvısının dengesinin bozulması nedeniyle gelişen bir hastalık. Gözümüzde üretilen ve göz yapılarını besleyen aköz sıvısı normal durumlarda gözden dışarı atılıyor. Göz içi sıvısının dışa akım yollarında bazı sebeplerden dolayı tıkanıklık gelişiyor. Dolayısıyla üretilen sıvı ile dışarı atılan sıvıda dengesizlik oluşuyor. Gözün içindeki sıvı hacminin artması sonucu gözün içindeki basınç yükseliyor. Gözde yükselen basınç göz sinirlerinin geri dönüşümsüz hasar görmesine neden olabiliyor. Dr. Nezih Özdemir, glokomun dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilebildiğini belirterek, “Hastanın göz içi basıncının ölçülmesi, göz dibi muayenesi ve göz sinirlerinin incelenmesi, görme alanı testinin yanı sıra görme siniri ve sinir lifi tabakasını inceleyen ileri tetkikler ile teşhis konulabilmektedir” diye konuşuyor.

Pek çok etken riski artırıyor!

Yüksek göz tansiyonu glokomun en önemli nedeni olmasına karşın hastalığa yol açabilen pek çok risk faktörü mevcut. Yaşın ilerlemesi, kalıtımsal faktörler, sistemik hipertansiyon, arterioskleröz gibi vasküler hastalıklar, kollajen doku hastalıkları, böbrek hastalıkları, hematolojik bozukluklar ve neoplastik hastalıklar da glokoma yol açabiliyor. Ayrıca endokrin bozukluklar ile hipofiz tümörü, cushing sendromu, diyabet veya tiroit gibi hastalıkların varlığında da glokom gelişebiliyor.

Glaucoma

Sabahları belirginleşen baş ağrısına dikkat!

Hastalığın başlangıç aşamasında az sayıda hücre etkilendiği için hasta görmeyle ilgili bir olumsuzluk algılamıyor. Sinir  hücrelerinin kaybına  bağlı  olarak zamanla görüntü  bozuluyor ve gördüğümüz  alanda  kayıplar   oluşuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir, erken evrede genellikle sinsi ilerlese de glokomun bazen çeşitli belirtiler ile kendini belli edebildiğine işaret ederek, “Hastalar bazen bulanık görme, sabahları belirginleşen baş ağrıları, geceleri ışıkların etrafında halka görülmesi, televizyon izlerken göz çevresinde ağrı gibi  sorunlardan yakınabilmektedirler. Göz tansiyonunun çok yükselmesi ise hastalığın artık ileri evreye geldiği anlamına gelmektedir” diyor.

Görme kaybının ilerlemesi önlenebiliyor!

Glokom birçok hasta tarafından ancak belirgin görme kaybı ortaya çıktığında fark ediliyor. Çok ilerleyen ve tedavi edilmemiş durumdaki glokomda geri dönüşsüz görme kaybı kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla tedavide görme kaybının ilerlemesini önlemek hedefleniyor. İlk basamak tedavi olan medikal yöntemden oldukça etkili sonuçlar elde ediliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Nezih Özdemir,  ilaç tedavisinin yetersiz veya etkisiz olduğu durumlarda ise çeşitli cerrahi yöntemlerden faydalanıldığını belirterek, “Hangi cerrahi yönteme başvurulacağına hastanın muayene bulgularına göre karar verilmektedir. Günümüzde hastanın ihtiyacına göre değişik  cerrahi yöntemler uygulanmaktadır. Genellikle kanal açılarak yapılan trabekülektomi yöntemi tercih edilmektedir. Ayrıca göz içindeki sıvıyı boşaltan kanalın açılması veya göze gelen sıvının göz yüzeyinden uzaklaştırılması yöntemi olan drenaj uygulamaları da vardır. Bu yöntemler sayesinde görme kaybının ilerlemesi önlenebilmektedir. Tedavinin başarılı olmasındaki en önemli kriter ise hastanın doktorunun önerilerine uymasıdır” diyor.

Dolu Dolu LAV, Hayat Dolu LAV

Dolu Dolu LAV, Hayat Dolu LAV

LAV’ın “Dolu Dolu LAV, Hayat Dolu LAV” mottosuyla hazırladığı yeni reklam filmi yayına girdi.

Reklam filminde LAV ürünlerinin hayatımızın en güzel, özel ve keyifli anlarına eşlik ettiği ve hayatla dolu olduğu anlatılıyor. Çekimleri 3 gün süren reklam filminin kreatif süreçleri Blab İstanbul, prodüksiyonu Riders Film imzası taşıyor.

Reklamın Künyesi

Reklamveren: LAV

Reklamveren Yetkilileri: Merve Atis, Ceren Can Yolal, Nur Yanık

Reklam Ajansı: Blab İstanbul

Prodüksiyon Şirketi: Riders Film

Yönetmen: Hami Özkan

Yapımcılar: Kerem Çelebi, Ender Sevim, Berk Mertoğlu, Sıla Sütcü

Proje Tasarımcısı: Alara Drahşan

Görüntü Yönetmeni: Arınç Arısoy, Ahmet  Açıkkol

Sanat Yönetmeni: İpek Kemahlıoğlu

Kostüm Şefi: Melis Değirmencioğlu

Işık Şefi: Sezgin Keriş

Food Stylist: Ekin Kalaç

Post Şirketi: Tonic Effects

Editör: Adil Yanık

Müzik: FFW

Mahir Güven yeni sergisi “Ellerin Zamanlarla Dolu Geldin Bana”

Mahir Güven yeni sergisi “Ellerin Zamanlarla Dolu Geldin Bana”

Figüratif Türk resminin yaşayan önemli isimlerinden biri olan Mahir Güven’in “Ellerin Zamanlarla Dolu Geldin Bana” başlıklı yeni kişisel sergisi, Brieflyart Galeri’de açıldı!

Sanatseverlere melankolik ve şiirsel bir yolculuk sunan sergi, sanatçının son yedi yılda ürettiği tuval üzeri yağlıboya resimlerinden oluşan bir seçkiye yer veriyor. Küratörlüğünü Erkan Doğanay üstlendiği “Ellerin Zamanlarla Dolu Geldin Bana” sergisi, 14 Haziran’a kadar Brieflyart’ta ziyaret edilebilir.

Salı-cumartesi günleri 11.00 – 18.00; pazar günleri 13.00 – 18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Morphiya Hibrozom Teknolojisi panelde tanıtıldı

Morphiya Hibrozom Teknolojisi panelde tanıtıldı

“Morphiya Hibrozom Teknolojisi” lansmanı Hilton Bomonti Otel’de çok sayıda bilim insanı, hekimin katılımıyla gerçekleştirildi.

Seltek Group, HibrozomTM Teknolojisi ile ortaya çıkan ürünü Türkiye’de tüketiciyle buluşturarak Türkiye’nin Medikal Estetik alanındaki yükselen değerini desteklemeye devam edecek.

AR-GE çalışmaları Türk ve Uluslararası hekimler tarafından geliştirilen ‘’Güçlendirilmiş hibrit eksozom’’lar yeni nesil biyoteknoloji ürünü olarak ülkemizde ve Dünya’da büyük önem arz eden gelişmeler arasında yer alıyor.

Moprhiya Hibrozom Teknolojisi nedir?

Hücrelerimiz vücudun temel yapı taşlarıdır ve olağan üstü bir karmaşıklığa sahiptirler. Eksozomlar, hücreler arasında sinyal iletmek ve çeşitli biyolojik süreçleri düzenlemek için salınan küçük keseciklerdir. Hücrenin doku yenilenmesinde, hastalık direnci ve diğer biyolojik süreçlerde önemli bir rol oynarlar.

Eksozomlar, genellikle hücre zarından dışarı salınır ve içerdikleri sinyal molekülleri, proteinler ve nükleik asitler aracılığıyla hücresel iletişimi sağlarlar. Bu kesecikler, organizmanın sağlığını desteklemek için hücreler arasında sinyal alışverişi yaparlar ve hücresel fonksiyonların koordinasyonunu gerçekleştirirler.

Geliştirilen patentli HibrozomTM Teknolojisi ile eksozomlar, izole edilip uzun vadede kullanılabilir bir ürün haline getirilebilmektedir. Bu teknoloji sayesinde, hücresel düzeyde iyileşme ve rejenerasyon sağlanmaktadır. Moprhiya HibrozomTM Teknolojisi ile eksozomlar, hücrelerin ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin taşıyıcı olarak sunulmasına yardımcı olan lipozomlarla birleştirilirler. Bu bio akıllı, yenilikçi yaklaşıma sahip teknoloji yaşlanma karşıtı, cilt yenilenmesi, saç dökülmesi ve yara iyileşmesi gibi alanlarda büyük bir çığır açmakta, devrim niteliğinde gelişmelere olanak tanımaktadır.

Morphiya HibrozomTM teknolojisiyle; Hücresel seviyede iyileşme ve rejenerasyon sağlama kabiliyeti, farklı hastalıkların tedavisinde önemli bir potansiyel sunmakta ve sağlık sektöründe çığır açıcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmekte.

Sınav stresi yaşayan öğrenciler nelere dikkat etmeli?

Sınav stresi yaşayan öğrenciler nelere dikkat etmeli?

Bugünlerde milyonlarca öğrenci ve ailesinin başlıca gündem maddesini haziran ayında gerçekleştirilecek sınavlar oluşturuyor. 2 Haziran’da LGS, 8-9 Haziran’da da YKS sınavına sayılı günler kala, süre daraldıkça heyecan daha da fazla artıyor. Ancak dikkat! Sınav stresini yönetmek ve aşırı strese karşı önlem almak başarıyı doğrudan etkiliyor! Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri sınav stresinin çocuklarda yüksek düzeyde kaygı, odaklanamama sorunu, depresyon, özgüven zedelenmesi, baş ağrısı, mide şikayetleri ve yorgunluğa neden olabildiğini, sınavda beklenen performansın çok altında kalmasına yol açabildiğini söylüyor. Anne-babalara çok büyük görev düştüğünü, bu hassas süreçte çocuklarına baskıcı davranışları ve iyi niyetle de olsa bazı söylemlerinin sınav stresini çok daha fazla artırarak başarılı olmasını engelleyebileceğini vurgulayan Sena Sivri “Sınavlar çocuklar ve ebeveynler üzerinde önemli psikolojik, fiziksel ve sosyal etkiler yaratarak aile ilişkilerinde de büyük yaralar açabilir” diyor. Uzman Psikolog Sena Sivri sınava sayılı günler kala, çocukların stresini azaltmak için ailelere doğru yaklaşım modellerini anlattı, çok önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

  • Destekleyici ve Anlayışlı olun

Empati kurmak ve açık iletişimde bulunmak bugünlerde her zamankinden daha değerli. Çocuğunuzun yaşadığı stresi anlamaya çalışın ve duygularını önemseyin. Empati kurarak onlara yalnız olmadıklarını hissettirin. Çocuklarınızla açık ve samimi bir iletişim kurun. Onların duygularını ifade etmelerine izin verin. Kendinizi ifade ederken yargılayıcı ve baskıcı tutumlardan kaçının.

  • Gerçekçi ve olumlu yaklaşın

Çocuklarınıza aşırı yüksek beklentiler yüklemekten kaçının. Başarı tanımınızı, onların yetenekleri ve kapasiteleri doğrultusunda belirleyin. Çocuklarınızın çabalarını takdir edin ve küçük başarılarını bile kutlayın. Olumlu geri bildirim, motivasyonu artırır.

  • Sağlıklı bir çalışma ortamı yaratın

Gerek daralan zamanı iyi şekilde yönetebilmesi gerekse düzenli ve rahat bir çalışma alanına sahip olması için destek olun. Çalışma ve dinlenme zamanlarını dengeli bir şekilde planlayın. Düzenli molalar vermelerinin streslerini azaltmalarına yardımcı olacağını unutmayın. Düzenli, rahat, sessiz ve dikkat dağıtıcı unsurlardan arındırılmış bir çalışma alanı oluşturun.

  • Fiziksel ve ruhsal sağlığına özen gösterin

Yeterli uyku, sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve aktivite bu süreçte büyük önem taşıyor. Çocuklarınızın yeterli uyku almasını ve dengeli beslenmesini sağlayın. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlığı da olumlu etkiler. Derslerden geri kalacağı kaygısıyla fiziksel aktiviteden uzak kalmasına neden olmayın. Fiziksel aktivite ve egzersiz stresi azaltmada önemli rol oynadığı için zorlayıcı olmayacak şekilde kısa süreli de olsa düzenli egzersiz yapmalarını teşvik edin.

  • Aile içinde destekleyici atmosfer yaratın

Ailece, birlikte keyifli aktiviteler yaparak çocuklarınızın rahatlamasını sağlayın. Moral ve motivasyon sağlamanız son derece değerli olduğundan onlara her zaman yanlarında olduğunuzu hissettirin ve motive edici sözler söyleyin.

  • Olağanüstü hale dönüştürmeyin

Uzman Psikolog Sena Sivri “Sınava hazırlık süreçlerinde olağanüstü hal ilan edip bireysel ve aileye ait tüm düzenin değişmesi ekstra kriz ortamı yaratmaktadır. Evet, bu dönem çok önemli  olmakla beraber ailenin normalinin içine entegre edilmesi çok daha sağlıklı sonuçlar getirecektir” diyor.

Psikolog Sena Sivri

  • Kendi stresinizi de yönetin

Ebeveyn olarak kendi stresinizi de yönetmeye özen gösterin. Siz ne kadar sakin ve dengeli olursanız, çocuğunuza da o kadar iyi örnek olursunuz. Kendinize mutlaka zaman ayırın ve sağlığınıza dikkat edin. Kendi iyilik halinizi önceliklendirmeniz çocuğunuz için daha sağlıklı çözümler bulmanızı ve desteklemenizi sağlayacaktır.

  • Gerekirse profesyonel destek alın

Gerekirse bir psikolog veya rehber öğretmenden profesyonel destek alın. Bu, çocuklarınızın stresle başa çıkmasına yardımcı olabilir. Okulun rehberlik hizmetlerinden ve stres yönetimi programlarından faydalanın.

  • Sınav sonrası dönem için plan yapın

Sınav sonrasındaki dönem için çocuğunuzun alacağı sonuç ne olursa olsun çabasını takdir ettiğinizi ve dinlenmesini, eğlenmesini sağlayacak planlar yapın. Bu planları çocuğunuzun fikirlerine de danışarak aile olarak gerçekleştirin.

  • Sınav öncesi son güne dikkat edin!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Sınav öncesi son günü çocuğunuzun dinlenmesi, zihnini rahatlatması ve gevşetmesi üzerine çalışmalar yapmasına ayırın. Duygu ve düşüncelerini dinleyip destekleyici olun. Stresin etkisiyle sağlıksız abur cubur yiyeceklere yönelmemesine, dışarıdan ve daha önce hiç tatmadığı bir yiyecek tüketmemesine, yeterli ve kaliteli uyumasına,  nefes egzersizleri yapmasını sağlamaya özen gösterin” diyor. Sena Sivri, son gün cep telefonu ve tablet kullanımıyla ilgili de şu mesajı veriyor: “Cep telefonu ve tabletle mümkün olduğunca az vakit geçirerek dikkatini bozmasının önüne geçilmeli ve son dakika etkileyecek söylem ve haberlerden uzak durması sağlanmalıdır.” 

Küresel ısınma bahar alerjisini hızla artırdı!

Küresel ısınma bahar alerjisini hızla artırdı!

Toplumda saman nezlesi veya polen alerjisi olarak da adlandırılan bahar alerjisinin görülme sıklığı dünyada ve ülkemizde hızla artış gösteriyor. Türkiye’de bahar alerjisinin son 10 yılda yüzde 20 oranında arttığı ve her 10 kişiden 2’sinde tespit edildiği belirtiliyor. Bahar alerjisinin görülme sıklığında yaşanan artışta kentsel yaşam, küresel ısınma ve hava kirliliğinin etkili olduğu belirtiliyor.  Bahar alerjisi selim bir hastalık olmakla birlikte önemsenmediği ve tedavi uygulanmadığı durumlarda kronik burun tıkanıklığı nedeniyle uyku kalitesini bozuyor ve buna bağlı olarak yetişkinlerde yorgunluk, iş başarısında azalma, sinirlilik ile anksiyete gibi sorunlar oluşturarak yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyor. Dahası alerjik şikayetler kontrol altına alınamadığında en önemli sebebi alerji olduğu için astıma çevirebiliyor! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, bu nedenle bahar alerjisinin asla ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, “Burun tıkanıklığı, burun kaşıntısı, damak kaşıntısı, geniz akıntısı ve göz yaşarması gibi belirtilerden biri bile varsa hekim başvurmak çok önemlidir. Hekim muayenesinin ardından yapılan alerji testleri ile bahar alerjisine kesin tanı konulmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay

Küresel ısınma polen mevsimini uzatıyor!

Alerjik nezlenin bir çeşidi olan bahar alerjisi, ağaç ve çimenlerden yayılan polenler nedeniyle oluşuyor. Bahar dönemlerinde ortaya çıkan, havada bulunan ve temelde zararsız olan polenleri vücut tehlikeli madde olarak algılıyor ve bunlara karşı tepki gösteriyor. ‘Alerjen’ olarak adlandırılan bu polenler burun iç yüzeyine yapışıp iltihabı olmayan bir reaksiyon başlatıyor. Ailede alerji hikayesinin olması bahar alerjisi için önemli bir faktör olsa da özellikle iklim değişikliği gibi çevresel faktörler bahar alerjisinin günümüzde daha yaygın görülmesine neden oluyor. Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, bahar alerjisinin kentsel yaşam, küresel ısınma ve hava kirliliği nedeniyle artış gösterdiğine işaret ederek, “Kentsel yaşamda betonlaşmayla birlikte yeşil alanların az olması nedeniyle polenler havada daha fazla kalmakta ve alerjik reaksiyonlar artmaktadır. Küresel sıcaklıklar da birçok bölgede bitkinin büyümesini artırmakta ve bu durum polen üretimine yansımaktadır. Ayrıca küresel ısınmayla birlikte polen dönemi uzamakta, dolayısıyla daha fazla kişi alerjik reaksiyon yaşamaktadır. Araçlar ve enerji santrallerinden yayılan karbondioksit emisyonları da fotosentezi artırarak daha fazla polen üretimine yol açmaktadır” diye konuşuyor.

Bu mevsiminde özellikle 4 sinyale dikkat!  

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, burun kaşıntısı, sulu burun akıntısı, hapşırık ve burun tıkanıklığının bahar alerjisinin en temel şikayetlerini oluşturduğuna işaret ediyor. Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, diğer belirtileri şöyle sıralıyor: “Ayrıca bu yakınmalara boğaz ve damakta kaşıntı, kulaklarda kaşıntı, ağız solunumu yapma ve sık uyanma, göz kaşıntısı ile kızarıklığı, göz altındaki ciltte şişme gibi şikayetler de eşlik edebilmektedir. Son zamanlarda temelde gördüğümüz bu şikayetlere boğaz ağrısı da eklenmiş durumdadır.”

pause journal

‘Şikayetim geçti’ diyerek ilacınızı bırakmayın!

Kronik bir hastalık olduğu için bahar alerjisinin kesin bir tedavisi yok. Ancak tamamen tedavi edilemese bile hastada şikayet oluşturmayacak şekilde kontrol altında tutulabiliyor. Polen gibi alerjiye sebep olan maddelerden mümkün olduğunca kaçınmak tedavinin ilk basamağını oluşturuyor. Ayrıca, bol su içmek mukusu incelterek geniz akıntısı gibi yakınmaları hafifletmeye yardımcı oluyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, bahar alerjisinde ilaç tedavisinin son derece önemli olduğunu belirterek, “Tedavide amaç hastalığı yok etmek değil, hastanın şikayetlerini azaltmaktır. Hekimin önerdiği antihistaminikler ve burun spreyleri gibi ilaçları polen mevsimi boyunca düzenli kullanmak yakınmaları önemli ölçüde baskılayacaktır. İlaç tedavisinden yeterince fayda görmeyen hastalarda immünoterapi olarak adlandırdığımız alerji aşıları ise bir diğer tedavi seçeneğidir” diyor. Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, tedaviden başarılı bir sonuç elde edilebilmesi için ilaçların alerji mevsimi boyunca mutlaka kullanılması gerektiği uyarısında bulunarak, “Şikayetler geçse bile ilaçlar asla bırakılmamalıdır, aksi halde astıma çevirebilir” diyor.

Bahar alerjisine karşı 10 etkili öneri!

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık Ertugay, bahar alerjisine karşı almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Özellikle sabahları ev veya iş yerlerinizin kapı ve pencerelerini açık tutmayın.
  • Polen miktarının en fazla olduğu sabah saatlerinde açık havada yapılacak olan aktivitelerden kaçının.
  • Eğer açık havada olacaksanız teması en aza indirmek için güneş gözlüğü ve maske kullanın.
  • Spor için kapalı mekanları tercih edin.
  • Dışarıdan geldiğinizde üzerinde polenler olacağı için kıyafetlerinizi mutlaka çıkarın ve oturduğunuz odada tutmayın.
  • Elinizi ve yüzünüzü mutlaka yıkayın ve polenler saça da yapışacağı için mümkünse duş alın.
  • Çimlerin biçildiği alanlara ve çiçekli ortamlara yaklaşmamaya çalışın.
  • Arabadayken camları kapalı tutun.
  • Klima filtrelerini her ay değiştirin. Alerjenleri tutan özel filtreler de kullanabilirsiniz.
  • Dışarıdaki havayı kullanmayan ve hava değişimini içeride bulunan havayı kullanarak temizleyen özel klimaları tercih edin.

Çocukların çağı astımı yetişkinlerden farklı

Çocukların çağı astımı yetişkinlerden farklı

Çocukluk çağı astımının birçok yönüyle erişkin astımından farklılıklar gösterdiğini belirten Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır: “Çocuklarda astım klasik hırıltılı atakların yanında düzelmeyen öksürükler olarak kendini gösterebilir. Buzdağının üstünde kalan ve kendini gösteren kısım hırıltılı ataklar, nefes darlığı gibi durumlar olsa da buzdağının altında kalan kısımda uzamış öksürükler maskelenmiş astım belirtisi olarak karşımıza çıkabilir. Enflamasyon dediğimiz bronşlara zarar verebilen kronik sürecin devam etmesi durumunda çocukların narin akciğerlerinde ve bronşlarında geri dönüşümsüz hasarlar oluşabilmektedir. Bu nedenle hem ailelerimizin hem de hekimlerimizin buzdağının altında kalan kısmı iyi tanıması ve gerekli tedbirleri alarak çocuklarımızın akciğerlerini koruması çocukluk astımında oldukça önemlidir.” diyerek astım hakkında merak edilenleri yanıtladı.

Astım nedir? Çocuklarda da astım görülebilmekte midir?
Astım, küçük bronşlarımızın ve hava yollarımızın spazmı ve daralması ile giden bir durumdur. Genellikle bir uyaran sonucunda, hava yolu hassasiyeti olan çocuklarda astım kendini gösterebilir ya da tetiklenebilir. Genelde ev tozu başta olmak üzere çeşitli alerjenler astıma neden olabilirken, alerji dışı sebepler, hava ve çevre kirliliği, sigara dumanı maruziyeti, nem ve rutubet değişkenlikleri, fazla kilolu olma ve egzersiz durumları da astıma neden olabilen faktörlerdir. Çocukluk çağında da ne yazık ki astım çok sık görülmekte ve erken aylardan itibaren kendini gösterebilmektedir.

Astımın belirtileri nelerdir? Hangi durumlarda çocuklarda astımdan şüphelenmeliyiz?
Astımda en sık karşımıza çıkan belirti hırıltılı solunum ve nefes darlığı ataklarıdır. Bu ataklar bazen kendiliğinden başlayabildiği gibi bazen de üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjen ya da dış uyarıcılara maruz kalma ile de şikayetler ortaya çıkabilir. Çocuklarda astım, klasik formunun dışında uzamış öksürükler olarak kendini gösterebilir ve bu çocuklarda hırıltı gibi dinleme bulguları ortaya çıkmamış olabilir. Çocuklarda hırıltılı ve hışıltılı ataklar, uzamış öksürükler, soğuk algınlığı olmaksızın solunum yolu problemleri olması durumunda çocuğumuzda astım olabileceğinden şüphelenmek gerekir.

Astımın tanısı nasıl konur? Astım tanısını koyduran kesin bir test var mıdır?
Astım klinik bir tanı olup, maalesef astımı kesin olarak gösteren bir test bulunmamaktadır, testler sadece tanıya yardımcı olarak bizleri desteklemektedir. Astım tanısının konmasında en önemli destekleyici bulgular aile bireylerinde astım ve alerjik hastalık hikayesi olması, çocuğumuzun kendisinde atopik dermatit, saman nezlesi, gıda alerjisi gibi durumların olması, yapılan testlerde tanıyı destekleyen bulguların olması ve astım ile uyumlu uzamış öksürük, hırıltılı ataklar, nefes darlığı gibi durumların olmasıdır. Hastaya yaşına uygun olarak kandan ya da koldan yapılabilen alerji testleri, solunum fonksiyon testleri ve gerekli durumlarda radyolojik incelemeler tanıda bizleri destekleyen testlerdir.

Astım masum bir hastalık mıdır? Akciğerlere zarar verebilir mi?
Astım iyi tedavi edildiğinde, ataklar önlendiğinde ve kontrol altında tutulduğu müddetçe kalıcı hasarlar oluşturan bir hastalık değildir. Bunun yanında sürekli enflamasyon dediğimiz bronş spazmı ve daralmasına neden olan olaylar devam edebildiğinden, bunların iyi tanınmadığı ve hastalığın ağırlık düzeyine uygun tedavi verilmediği ve hastalığın kontrol altında tutulmadığı dönemlerde bronşlarda yaygın sekresyon ve mukus tıkaçları oluşabilmekte, bronşların ağızlarını tıkayarak akciğerlerde sönme ya da bronşlarda genişleme yapabilmektedir. Bunların önüne geçebilmenin en önemli faktörü hastanın düzenli tedavi ve takiplerinin yapılmasıdır.

Astım geçici midir? Ömür boyu ilaçlara mahkum muyuz?
Astım genetik bir hastalık olduğundan özellikle alerjinin tespit edildiği çocuklarda kronik ve uzun seyirli olabilmektedir. Aile hikayesinin olmadığı, alerjk bünyeye sahip olmayan çocuklarda çocukluk çağının astımı taklit eden geçici durumları olabilir ve bu durumun klasik astımla ayırıcı tanısının yapılması önemlidir. Birçok astım hastası ilaç kullanmadan ya da belirli zamanlarda ilaç kullanarak hastalığı idame ettirebilirlerken, bazı hastalarda da uzun süreli ilaç kullanımı gerekebilmektedir. Astım homojen bir hastalık olmayıp, çok faktörlü bileşenleri olan ve kişiden kişiye değişen özelliklere sahip bir hastalıktır. Bu yüzden izlem ve tedavisi de kişiye özel olarak yapılmalıdır.

Liv Hospital

Astımı taklit eden durumlar nelerdir? Çocuğumun astım tanısı yanlış olabilir mi?
Birçok durum çocuklarda astımı taklit edebilir. Örneğin doğumsal akciğer problemleri, bronşlara damar basısı gibi bronşları daraltan durumlar, yabancı cisimlerin akciğerlere kaçması, gastroözefagial reflü, beslenme problemleri, enfeksiyonlar, enfeksiyon sonrası akciğer hasarları ve kistik fibrozis gibi bazı kronik hastalıklar astım benzeri şikayetlere yol açarak astımı taklit edebilirler. Şikayetlerin sürekli olduğu, astım tedavisine rağmen iyileşmeyen olgularda ya da astım tanısının net olmadığı hastalarda astımı taklit eden durumlar düşünülmeli ve gerekli tetkikler yapılarak alta yatan hastalığın tanısı konmalıdır. Bazen de iki durum örneğin astım ve reflü aynı hastada birlikte bulunabilir ve ikisinin birlikte tedavi edilmesi gerekebilir. İyi bir hikaye ve değerlendirme ile bu gibi durumlar ortaya konmalıdır.

Astım nasıl tedavi edilir? Çocuklarımızı astımdan nasıl koruyabiliriz?
Astım tedavisi birçok bileşenden oluşmakta olup en önemlileri belirlenmiş alerjen varsa ondan kaçınmak, sigara dumanına maruz kalmamak, yoğun hava kirliliğinin olduğu günlerde tedbir almak, ev içi ve ev dışı düzenlemeleri yapmak, yıllık koruyucu grip aşılarını olmak, düzenli beslenmek ve uyku hijyenine dikkat etmek olarak sıralanabilir. Bunun yanında kişiden kişiye değişen ve koruyucu ilaçlar dediğimiz ilaçlarla hastalık kontrol altına alınır ve atakların önüne geçilerek akciğer hasarının gelişmesi önlenir. Astıma eşlik eden durumların tedavisi ve kişiselleştirilmiş astım tedavileri ile astım tedavi edilebilir.

Astım ilaçlarının kalıcı yan etkileri var mıdır? Doğal yollarla astım tedavi edilemez mi?
Her ilaçta olduğu gibi astım ilaçlarında da potansiyel yan etkiler bulunmakla birlikte, uzun süredir bilinen ve kullanılan ilaçlar grubundan olup birçok hastada uzun yıllar güvenle kullanılan ilaçlardır. İyi bir takip ile tedavinin düzenlenmesi, gereksiz ve yanlış ilaç kullanılmaması, atakların önlenmesi ile atak tedavilerinin azaltılması, kişiselleştirilmiş astım tedavisi ile mümkün olan optimum düzeyde ilaç kullanılması ile ilaç yan etkilerinin önüne rahatlıkla geçilebilmektedir. Öksürük kesici ilaçlar başta olmak üzere öksürük ve balgam üzerine faydalı olduğu söylenen birçok ilacın kullanımı astıma kar yerine zarar getirmektedir. Birçok doğal maddenin astım tedavisinde ve önlenmesinde faydası gösterilememiş olup, öksürük ve balgamın kısa süreli rahatlatılması amaçlı bol su içilmesi, bitki çayları ile hidrasyonun artırılması, bal vb doğal ve bilinen maddelerin kısa süreli ve dozunda kullanılması bazı hastalarda fayda sağlayabilir. Bu maddeler kullanılırken sürenin uzatılarak hastanın asıl tedavisinin aksatılması, hastanın kendi ilaçlarının kesilmesi ya da ilaç kullanmamak adına aylarca hatta yıllarca bu maddelere çocukların maruz bırakılması ciddi sonuçlar doğurabilir.

Dikkat! Bu hastalık gençlerde de yaygınlaşıyor!

Dikkat! Bu hastalık gençlerde de yaygınlaşıyor!

Birkaç yıl önce tüm dünyayı kasıp kavuran Covid-19 pandemisi geride kalırken, ülkemizde bazı hastalıkların görülme sıklığını artırmasıyla kalıcı izler bıraktı. Bunlardan biri de ayak bileğinde kıkırdak sorunları oldu! Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tahir Öğüt “Son yıllarda ayak bileğine yönelik şikayetlerin görülme sıklığında artış yaşanıyor. Bunda büyük ölçüde pandemi döneminde hareketsiz yaşam tarzı nedeniyle alınan kiloların da etkisi var. Ayak bileğinde kıkırdak sorunları artık sadece ileri yaşta değil, genç hastalarımızda da karşımıza çıkıyor. Sorun ötelendiğinde ise tedavisi çok güç bir hal alabiliyor” diyor. Prof. Dr. Tahir Öğüt, ayak bileği kıkırdak sorunlarının yol açtığı şikayetleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tüm gün boyunca bedenimizin yükünü taşıyan, hareket etme, yürüme, koşma gibi önemli fonksiyonları yapmamızı sağlayan, ancak herhangi bir sağlık sorunu ortaya çıktığında doktora başvurmanın en çok ihmal edildiği organımız ayaklarımız… Son yıllarda sadece yaşlılarda değil gençlerde de ayak sağlığına yönelik sorunların artış gösterdiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tahir Öğüt “Ayaklarımız 26 kemik, 33 eklem ve yüzü aşkın tendon, kas ve bağdan oluşan çok karmaşık ve bir o kadar da muhteşem bir mimari yapıdır. Yeryüzüyle ilişkimizi de aslında ayaklarımızla kurarız. Ancak ne yazık ki ayak sağlığına gereken önem ülkemizde de verilmiyor. Uygun olmayan ayakkabı seçimi, aktivite ve spor esnasında oluşan incinmeler, travma sonucu yaralanmalar, metabolik ve sistemik sorunlar gibi birçok etken ayak bileğimizin yapısını ve yürüme fonksiyonumuzu bozarak günlük yaşantımızı ızdıraplı bir hale getirebiliyor” diyor.

Prof. Dr. Tahir Öğüt

Prof. Dr. Tahir Öğüt

Bu şikayetlerde artış görülüyor!

Her eklem gibi ayak bileği eklemini oluşturan kemiklerin de kıkırdaklarla kaplı olduğunu belirten Prof. Dr. Öğüt, bazen travma ya da metabolizmal bozukluklar sonrası bazen de hiçbir nedeni olmadan kıkırdakların zarar görebildiğini, tedavide geç kalındığında ise medikal uygulamalarla iyileşme şansının yerini cerrahi gerekliliğe bırakabildiğini söylüyor. Özellikle tüm dünyayı kasıp kavuran Covid-19 pandemisi sürecinde eve kapanma zorunluluğunun aşırı kilo alımı, hareketsizlik ve doktora başvurmanın ötelenmesi gibi nedenlerle ayak bileği sorunlarını da büyük ölçüde artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Tahir Öğüt “Son dönemde sıklıkla ayak bileğinde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı gibi şikayetler nedeniyle başvurularda artış yaşanıyor” diyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Tedavide bu yöntem altın standart

Ayak bileği kıkırdak yaralanmalarında kireçlenmeden farklı olarak eklemin lokal bir alanında hasar izlenirken, bu duruma genellikle kıkırdak altında kalan kemik hasarı da eşlik ediyor. Bu yaralanmalar sıklıkla burkulma veya kırık gibi travmalar sonrasında oluşurken, basma bozuklukları ve genetik etkenlerin de kıkırdak yaralanmalarının oluşmasında rol oynadığını belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tahir Öğüt tedavi sürecine yönelik şöyle konuşuyor: “Kıkırdak sorunlarında tedavi; hastanın şikayetleri, şikayetlerin başlangıç süresi ve lezyonun büyüklüğü gibi faktörler ışığında planlanır. Eklemin kısıtlı bir alanını ilgilendiren bu yaralanmaların cerrahisinde sıklıkla artroskopik yöntemler tercih edilmektedir. Lezyonun büyüklüğüne göre hasarlı alanı sadece temizlemek yeterli gelebildiği gibi, büyük ve derin lezyonlarda artroskopik olarak temizleme sonrası oluşan boşluğun doldurulup özel bir kapatıcı malzeme ile kapatılması tercih edilebilir. Bunun dışında cerrahi müdahale sonrasında uygulanacak kemik iliği aspirasyonu/kök hücre uygulamaları ile de oluşacak onarım kıkırdağın kalitesini artırabilir.”