Yazılar

Kas kaybına uğramadan incelmenin ipuçları!

Kas kaybına uğramadan incelmenin ipuçları!

Fazla kilolarından kurtulmaya çalışanların çok sık başına gelir; yağdan değil kaslardan vermek! Zira kilo vermek için yapılan kalori kısıtlı diyetler yeterli protein içermiyorsa azaltılan enerji kaslardan karşılanıyor ki bu da kas kaybına yol açıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Sağlıklı kilo verme hızı ayda 3-6 kg. arasında değişir. Kilo verme hedefini çok yüksek tutarak dengesiz ve çok kısıtlı beslenmek kas kaybına neden olur; bu da metabolizma hızının yavaşlamasına, vücut direncinin ve performansının azalmasına, yorgunluk ve halsizlik gibi şikayetlere, yaşam kalitesinin düşmesine yol açar.  Üstelik ‘yo-yo sendromu’ da kaçınılmazdır yani hızlı verilen kilolar hızla geri alınır. Bu nedenle doğru ve kalıcı kilo kaybı için mutlaka egzersizle desteklenen, kişiye özgü planlanmış beslenme programı uygulanması gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı yağdan kilo vermenin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Doğru beslenin

Her bireyin farklı metabolik yapıları ve yaşam şekli olduğundan öncelikle kişiye uygun ve sürdürülebilir beslenme şeklinin bulunması sağlıklı kilo kaybında kritik önem taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Sağlıklı kilo kaybının hedefi yeterli protein tüketerek kas kütlesini koruyup yağdan vermektir. Yağ kaybı alınan kalorinin harcanan kaloriden daha olduğu dengeli diyetlerle mümkündür. Günlük alınan gıdaların porsiyon kontrolünü yapmak, açlık tokluk sinyallerine dikkat etmek, yemek seçimlerini daha sağlıklı gıdalardan yapmak önemlidir” diyor.

İyi karbonhidrat tüketin

Vücut yağ oranı yanlış karbonhidrat tüketimiyle artıyor. Fazla tüketilen şeker, şekerli içecekler, pasta, kek, bisküvi gibi hızlı kana geçip insülin salgısını hızlı artıran gıdalar, harcanandan fazla kalori alımı ve hareketsiz (sedanter) yaşam vücutta yağ oranını artırıyor. Yağ kaybının sağlanması için beslenmeden tamamen karbonhidratları çıkarmanın doğru olmadığını belirten Dyt. Fatma Turanlı şöyle konuşuyor: “İyi karbonhidratlar olarak sayılabilecek yulaf, bulgur, kinoa, karabuğday, çavdar ekmeği gibi gıdalar hem içerdikleri lif, vitamin ve mineraller açısından hem de tokluk hissini artırdıkları için diyet programlarında düşük porsiyonlarda yer almalıdır. Şeker ve şekerli içecek ve yiyeceklerden uzak durulmalıdır.”

Düzenli egzersiz yapın

Zayıflama sürecinde uygulanan diyetin mutlaka egzersizle desteklenmesi gerekiyor. Düzenli egzersiz kaybedilen kilonun daha çok yağdan verilmesine yardımcı olurken, insülin duyarlılığı ve metabolizma üzerinde olumlu etkiler sağlıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Kardiyo egzersizler yağ yakımı açısından önerilir, uygun ağırlık veya direnç egzersizleri de kas kütlesini artırmak için önemlidir. Günlük adım sayısının 5000 adım altında olmamasına, haftada 3 gün 45-50 dak. yürüyüş yapılmasına dikkat edilmelidir. Yapılacak egzersiz programları kişiye uygun olacak şekilde uzmanı tarafından planlanmalıdır. Yanlış yapılan egzersizler sorunlara, sakatlanmalara yol açabilir” diyor.

Bu besinlere sofranızda yer verin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, kilo vermek için mucize yaratan gıda veya içecek olmadığını, bazı besinlerin ise kilo vermeye yardımcı olabileceğini belirterek bu besinleri şöyle açıklıyor: “Yeşil çayda kateşinler, kafein, acı biberde kapsaisin, ananasta bromelin gibi bileşikler metabolizma hızını artırır. Tarçın krom içeriği ile insülin etkinliğini artırmaya yardımcı olur, tatlı yeme isteğini azaltır. Brokoli, kereviz, lahana gibi posa ve mineral vitamin içeriği yüksek sebzeler tokluk hissini artırmaları ve bağırsak çalışmasına yardımcı olmaları dolayısıyla günlük beslenme programına ilave edilmelidir.”

pausejournal

Yeterli ve düzenli uyuyun

Yetersiz uyku büyüme hormonu salınımını olumsuz etkilerken bu da protein sentezini ve dolayısıyla kas yapısını bozabiliyor. Vücudun günde 7-8 saat uykuya ihtiyacı olduğunu belirten Turanlı şöyle konuşuyor: “Yetersiz düzeyde uyku kortizol seviyesinde artışa neden olabilir. Yapılan bilimsel çalışmalarda; kortizol düzeyi yüksekliği obezite, insülin direnci ve vücut yağ oranı artışıyla ilişkilendirilmiştir. Kaliteli uyku mutluluk ve dinlenmiş bir vücutla güne daha enerjik başlanmasını sağladığından bu da egzersiz yapma performansını artırır, iştahın kontrol altına alınmasını kolaylaştırır.”

Mutlaka günde 10 bardak su için

Vücudumuzun en temel ihtiyacı olan suyun özellikle kış aylarında yeterince tüketilmediğini, kahve ve çay gibi içeceklerin ise kesinlikle suyun yerine geçmediğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı “Metabolizmanın düzenli çalışması, elektrolit dengesi, vücuttan toksin atılması ve kana geçen besin ögelerinin vücutta taşınması gibi önemli işlevleri olan su yeterli alınmadığında dehidratasyon denilen susuzluk meydana gelir. Dehidratasyon kişinin yorgun, performansı düşük ve stresli hissetmesine yol açar, hormonal işleyisi etkiler, dolaylı olarak da enerji harcanmasını yavaşlatır. Bu nedenle kilo vermek için 10 bardak su içilmesi temel koşuldur” diyor.

Yaz aylarında tüketilmesi gereken 6 meyve

Yaz aylarında tüketilmesi gereken 6 meyve

Yaz mevsimi yalnızca deniz, kum ve güneşten ibaret değil. Yaz aylarına özel meyveleri de sofralarımızdan eksik etmememiz gerekiyor. Yaz meyvelerinin vitamin, mineral, lif ve antioksidan açısından oldukça zengin bir sağlık deposu olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Zengin vitamin, mineral ve antioksidan içerikleriyle, mevsiminde tüketilen yaz meyveleri dengeli bir beslenme planının önemli bir parçası. Özellikle meyvelerde bulunan C vitamini bağışıklık sistemimizi güçlendirirken, lifler sindirim sistemimizi düzenliyor ve kalp sağlığımızı destekliyor. Ayrıca, antioksidanlar serbest radikallerle savaşarak hücresel hasarları azaltıyor, kanser riskini düşürebiliyor” açıklamasında bulundu. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, 6 yaz meyvesinin sağlık marifetlerini paylaştı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

Üzüm

İçeriğindeki vitamin ve minerallerin yanı sıra sağlığımız için önemli olan pek çok bileşene sahip. Özellikle siyah üzüm, resveratrol içeriği sayesinde kalp ve damar sağlığında iyileştirici etkiye sahip. Demir içeriği sayesinde kansızlık sorunu yaşayanlar için kan üretimine destek olur. İçeriğindeki karotenoid sayesinde göz sağlığına katkı sağlar. Potasyum içerdiği için yüksek tansiyonu düşürür ve kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Ancak glisemik indeksi yüksek yani kan şekerini hızlı yükseltip düşüren bir meyve olduğu için özellikle diyabet hastaları dikkatli tüketmelidir.

Kavun

Selenyum, beta karoten, C vitamini ve bazı antioksidan maddeleri bakımından zengindir. Bu sayede oksidatif stresi önleyerek serbest radikallerin vücuttan atılmasına yardımcı olur, bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkı sağlar ve kansere karşı koruyucu etki gösterir. C vitamini sayesinde cilt sağlığına da olumlu katkıları bulunur. İçeriğindeki beta karoten göz sağlığına iyi gelir. Yüksek su ve lif içeriğiyle sindirim sisteminin düzenli çalışmasını destekler. Potasyum içeriği ise kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Ancak fazla tüketimi ishale neden olabilir. Glisemik indeski yüksek bir meyve olduğu için diyabet hastalarının dikkatli tüketmesinde fayda var.

Karpuz

Karpuz deyince akla likopen gelmeli. Likopen, meyve ve sebzelere kırmızı rengini veren bir antioksidandır. Besinler yoluyla aldığımız likopen kalp ve damar hastalıkları, diyabet, kanser ve kemik erimesi gibi birçok hastalığa iyi gelir. Karpuz ayrıca içeriğindeki sitrülin ve arginin sayesinde kan basıncını düşürür, bağışıklık sistemini güçlendirir. Bu lezzetli meyve sahip oduğu magnezyum ve potasyum sayesinde kas ağrılarına ve kramplara iyi gelirken, A, B6 ve C vitaminleri açısından da zengindir. Yüzde 90’dan fazlası su olduğu için vücudun özellikle yaz aylarında sıvı ihtiyacını karşılar. Lif içeriğiyle sindirim sisteminin düzenli çalışmasına yardımcı olur.

Çilek

Çilek C, K, E ve B grubu vitaminlerini içerir. Mineral olarak da kalsiyum, demir, magnezyum ve bakır açısından zengindir. İçerdiği antioksidanlarla kanserden koruyucu etkiye sahip. LDL dediğimiz kötü huylu kolesterolü düşürücü etkisi de var. Ayrıca kan şekerini dengeleyerek diyabet riskini düşürür, içerdiği B9 vitaminiyle yorgunluk ve halsizliğe iyi gelir.

Önemli!

Alerjik besinlerden biri olan çilek, deride alerjiye bağlı çeşitli reaksiyonlara neden olabilir. Ayrıca çilek pestisit içeriğinden dolayı yıkandıktan sonra 5-10 dakika karbonatlı suda bekletilmeli, ardından tekrar yıkandıktan sonra tüketilmeli. Pestisit; besinleri haşere, bakteri ve virüsten korumak için tarımda kullanılan kimyasal bir maddedir.

Erik

Yüksek oranda C vitamini içeriğinin yanı sıra, A, K ve B grubu vitaminleri, sodyum, potasyum, kalsiyum, demir, magnezyum ve antioksidanlar içerir. C vitamini içeriğiyle demir emilimini artırır. K vitamini ve magnezyum sayesinde kemiklerin güçlenmesine katkı sağlar. Diş etini güçlendirir. A ve C vitamini sayesinde vücutta kolajen üretimini destekleyerek kırışıklıkların oluşumunu geciktirir. İçerdiği beta karoten ile göz sağlığını korur. Lifli olduğu için tokluk sağlayarak kilo kontrolüne yardımcı olur. Sindirim sisteminin düzenli çalışmasına katkı sağlar ve kabızlığı önler. Kan şekerini dengelemeyi destekler. Bu nedenle diyabet hastaları rahatlıkla tüketebilir. Ancak erik ve tuz tüketimine dikkat edilmeli özellikle de böbrek ve tansiyon hastaları eriği tuzla tüketmemeli.

Kiraz

A, C, B ve K vitaminlerinin yanı sıra magnezyum, potasyum, manganez ve bakır mineralleri içerir. Özellikle A vitamini ve potasyumdan zengindir. Vücudun sodyum-potasyum dengesini sağlayarak tansiyonu düşürücü etkisi vardır. Vücuttan ürik asidin uzaklaştırılmasına yardımcı olur, gut ve eklem ağrılarına iyi gelir. Egzersiz sırasında inflamasyonu azaltır ve egzersiz sonrasında hızlı toparlanma sağlar. Melatonin içeriğiyle iyi ve kaliteli bir uykuyu destekler. Bol C vitaminiyle yaşlanma karşıtı etkisi de bulunur. Diyabet hastaları için ideal bir meyvedir. Yüksek lif içeriğiyle kabızlığa iyi gelir. Fazla tüketimi ishal yapabilir. Kalp ve tansiyon sorunu yaşayanlar kirazı dikkatli tüketmeli.

Sigara kalp krizi riskini 3 kat artırıyor!

Sigara kalp krizi riskini 3 kat artırıyor!

Kalp krizi tüm dünyada en önemli ölüm sebeplerinden biri olmaya devam ediyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 300 bin kişi kalp krizi geçiriyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizinin en yaygın belirtisinin ‘göğüs ağrısı’ olduğuna dikkat çekerek, “Ağrı süresi 10 dakikayı  geçtiğinde akla  mutlaka kalp krizi gelmelidir. Bu durumda hastaya en kısa sürede tam teşekküllü bir hastanede müdahale etmek yaşamsal önem taşımaktadır. Günümüzde erken tanı ve doğru tedavi sayesinde kalp krizinden ölüm oranları giderek azalmaktadır” diyor.

Prof. Dr. Haldun Akgöz

Prof. Dr. Haldun Akgöz

Göğüs ağrısı 10 dakikadan fazla sürdüyse, dikkat!

Kalp krizinin en yaygın belirtisi, ‘göğüs ağrısı’ oluyor.  Göğüs ağrısı alt çene ile göbek deliği arasında herhangi bir bölgede gelişebiliyor.  Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalbe ait göğüs ağrısının şiddetli ve ani başlangıca sahip olmadığını belirterek, “Ağrı girdikten sonra şiddeti yavaşça artar. Nefes almakla şiddeti değişmez, genel olarak baskı tarzında künt bir ağrıdır. Hasta ağrıyı parmakla gösteremez, eli veya yumruğu ile göğüs üzerindeki yerini tarif edebilir. Sol kola, boyuna, omuzlara, karın, çene ve sırta yayılabilir” diyor.  Prof. Dr. Haldun Akgöz, “Ağrı süresi 10 dakikayı  geçtiğinde akla  mutlaka kalp krizi gelmelidir” uyarısında bulunarak,  kalp krizinin diğer belirtilerini şöyle sıralıyor: “Daha az sıklıkta olmak üzere;  nefes darlığı,  çarpıntı, terleme, tansiyonda düşme veya yükselme, halsizlik, mide bulantısı,  kusma, baş dönmesi, kol iç yüzü ve parmaklara yayılan uyuşma önemli belirtiler arasında sayılmalıdır. Ancak diyabetik hastalarda ağrı şikayeti nöropati nedeniyle daha az ön planda olabilir.”

Kriz anında bu hataları asla yapmayın!

Kalp krizi geçiren hastaya doğru müdahalede bulunmak yaşamsal önem taşıyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizi sırasında yapılan bazı hatalı uygulamaların hastaya ciddi zarar verebileceğini işaret ederek, “Başını soğuk suyla yıkama, ağrı kesici verme, hatta mide rahatsızlığına yorarak hastayı kusmaya teşvik etme girişimleri sadece daha fazla zarar verme potansiyeli taşır ve zaman kaybını artırır” uyarısında bulunuyor.

Hiçbir yakınmanız olmasa bile…

Kalp krizi kalbin kanlanmasından sorumlu olan koroner damarlardaki tıkanıklık veya aşırı daralmalara bağlı olarak kalp kasına kan akışının kesilmesi durumu olarak tanımlanıyor. Koroner kan damarlarındaki tıkanmalar genel olarak bu damarların iç yüzünde yer alan aterosklerotik plakların yırtılması ve üzerinde pıhtı oluşmasıyla meydana geliyor. Daha az olarak da bu plaktan kopan parçaların veya pıhtının daha alt bölgeye doğru hareket edip daha ince bir damar segmentini tıkamasıyla da oluşuyor.  Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, düzenli kontroller ve yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemeler ile kalp krizinin büyük oranda önlenebileceğini belirterek, “Öncelikle her birey koroner kalp hastalığını kolaylaştıran faktörler açısından kendini sorgulamalı, hiçbir yakınması olmasa bile 40 yaşından itibaren düzenli olarak kalp muayenesini ve kan tahlillerini yaptırmalıdır. Ayrıca sigara kullanımını bırakmak,  dengeli ve sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, diyabet varlığında şekerin normal sınırlarda kalmasına özen göstermek, kan basıncını düşük tutmak ve stresten uzak kalmak son derece önemlidir” diye konuşuyor.

pausejournal

Hızlı tanı konulması yaşamsal önem taşıyor

Kalp krizine tam teşekkülü bir hastanede en kısa sürede müdahale etmek gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, kalp krizinde hastaya tanının hızlı konulmasının hayati önem taşıdığına işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hastaneye ulaştırılan hastalarda doktor muayenesini takiben çekilen elektrokardiyografi  (EKG) ve kan tahlilleri yol göstericidir. Kardiak enzimler dediğimiz infarktüse işaret eden parametrelerin kanda yükselmesi hemen değerlendirilir. Göğüs ağrısına ek olarak EKG veya kardiak enzim değişikliklerinden en az birinin varlığı ile hastaya kalp krizi tanısı konur. Bir tür kalp ultrasonu olan ekokardiyografi ile kalp hasarının boyutu belirlenir. Hasta hemen koroner yoğun bakım ünitesine alınarak medikal tedavisi başlatılır ve koroner anjiografi için hazırlanır.”

İlk bir saat çok kritik!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Haldun Akgöz, günümüzde kalp krizi tedavisinde altın standart olarak kabul edilen yöntemin koroner anjıografi sonrası uygulanan anjioplasti işlemi olduğunu belirtiyor. Anjiografi sonrası damar yapısı teknik olarak anjioplasti işlemine uygun değilse, ikinci tercih olarak hastaya koroner bypass cerrahisi uygulanıyor.  “Bu süreçte tek önemli şey, kriz başlangıcından itibaren sorumlu damarın balon ve stent ile açılmasına kadar geçen süredir. Özellikle ilk bir saat kalp krizinde çok önemlidir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Haldun Akgöz, “Zira kalpte oluşacak hasar süreyle doğru orantılıdır ve anjioplasti işlemi başarılı olsa bile süre uzunsa kalıcı hasar oluşabilir. Günümüzde uygulanan tedavi yöntemleri ile erken müdahale hayat kurtarmaktadır” diyor.

Kalp krizi riskini artıran 9 önemli neden!

  • Ailede birinci dereceden yakınlarda koroner kalp hastalığı öyküsü
  • Kan yağlarındaki yükseklik, özellikle LDL (kötü kolesterol) düzeyinde yükselme, HDL (iyi kolesterol) düzeyinde azalma
  • Diyabet hastalığı
  • Hipertansiyon
  • İnsülin direnci
  • Sigara kullanımı
  • Menopoz
  • Obezite
  • Uyku apne bozukluğu

Glutensiz yaşamın önemi

Glutensiz yaşamın önemi
Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan bir protein karışımı olan Gluten ve otoimmün bir hastalık olan Çölyak hastalığı ile ilgili merak edilenleri anlatan Liv Hospital Gastroentroloji Uzmanı Dr. Koray Koçhan, Gluten’in, ince bağırsağın iç yüzeyinde hasara yol açabilen bir reaksiyon başlattığının altını çizdi. Bununla birlikte Çölyak hastalığının sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal yaşam üzerinde de önemli bir etkiye sahip olduğu vurgusunu da yaptı.

Çölyak hastalığı, sindirim sisteminin gluten adı verilen bir proteine karşı aşırı duyarlılık reaksiyonu göstermesiyle karakterize edilen otoimmün bir hastalıktır. Gluten, buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan bir protein karışımıdır. Bu protein karışımı, unlu mamullerde yapışkanlık ve esneklik sağlar. Gluten, özellikle ekmek, makarna, kek, bisküvi, pizza ve birçok hazır gıda ürününde bulunur. Gluten, gliadin ve glutenin adı verilen iki ana protein grubundan oluşur. Bu proteinler, özellikle çölyak hastalarında bağışıklık sistemi tepkisine neden olan toksik peptidler içerir. Gluten, ince bağırsağın iç yüzeyinde hasara yol açabilen bir reaksiyon başlatır.

Çölyak hastalığı, ince bağırsakta gluten tüketimi sonrası ortaya çıkan inflamasyon (iltihap) ve hasar ile karakterizedir. Dünya genelindeki prevalansı %1 civarındadır ve genellikle genetik yatkınlık ile ilişkilidir.

Dr. Koray Koçhan

Dr. Koray Koçhan

GENETİK ÖZELLİKLER

Çölyak hastalığının gelişiminde bazı özel genlerinin varlığı önemli bir risk faktörüdür. Çölyak hastalığı sıklıkla diğer bazı hastalıklarla birlikte görülebilir. Bazı yaygın görülen bu hastalıklar arasında:

  1. Dermatitis Herpetiformis: Dermatitis herpetiformis, çölyak hastalığına bağlı bir cilt hastalığıdır. Kabarcıklı ve kaşıntılı döküntülerle karakterizedir ve genellikle dirseklerde, dizlerde, omuzlarda ve kalçalarda ortaya çıkar.
  2. Tip 1 Diabetes Mellitus: Tip 1 diyabet, bağışıklık sisteminin pankreasın insulin üreten hücrelerine saldırması sonucu ortaya çıkar. Çölyak hastalığı ve tip 1 diyabet arasında sıkı ilişki olduğu gözlemlenmiştir.
  3. Tiroid Hastalıkları: Çölyak hastalığı tiroid bozuklukları ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle otoimmün tiroid hastalıkları olan Hashimoto tiroiditi ve Graves hastalığı, çölyak hastalığı olan bireylerde daha sık görülebilir.
  4. Laktoz İntoleransı: Çölyak hastalığı olan bazı bireylerde, ince bağırsak hasarı nedeniyle laktoz intoleransı gelişebilir. Bu durum, laktoz sindiriminde sorunlara ve karın ağrısına neden olabilir.
  5. Romatoid Artrit: Romatoid artrit, eklem iltihabıyla karakterize otoimmün bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan bireylerde romatoid artritin riskinin arttığı bulunmuştur.

Bu hastalıkların çölyak hastalığı ile birlikte görülmesi, hastaların sağlık durumunu daha da karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, çölyak hastalarının diğer sağlık sorunları açısından da düzenli olarak takip edilmesi önemlidir.

KLİNİK BULGULAR

Çölyak hastalığının semptomları sindirim sistemi dışında birçok sistemi etkileyebilir. Yaygın semptomlar arasında karın ağrısı, ishal, kilo kaybı, yorgunluk ve cilt döküntüleri bulunur. Bazı hastalar tipik sindirim sistemi belirtileri gösterirken, diğerleri cilt, sinir sistemi veya başka sistemleri de etkileyen geniş bir yelpazede belirtiler yaşayabilir. Bu nedenle, çölyak hastalığı olan bireylerin semptomlarını tanımak ve uygun tedaviyi almak önemlidir.

ÇÖLYAK HASTALIĞI KLİNİK BELİRTİLERİ
1. Gastrointestinal Bulgular:

– Kronik ishal

– Karın ağrısı ve kramp

– Bulantı ve kusma

– Kabızlık

– İştah kaybı ve kilo kaybı

  1. Nutrisyonel Bulgular:

– Vitamin ve mineral eksiklikleri (örneğin, demir eksikliği anemisi, vitamin D eksikliği)

– Protein enerji malnütrisyonu

– Büyüme geriliği (çocuklarda)

  1. Dermatolojik Bulgular:

– Dermatitis herpetiformis: Kırmızı kabarcıklı, kaşıntılı döküntüler

– Kronik ülseratif dermatit

– Dermatomiyozit: Kaslarda zayıflık ve deride kızarıklık

  1. Nörolojik Bulgular:

– Baş ağrısı ve migren

– Nöropati: Uyuşma, karıncalanma, dengesizlik hissi

– Epileptik nöbetler (çok nadir)

  1. Hematolojik Bulgular:

– Demir eksikliği anemisi

– Megaloblastik anemi (B12 ve folik asit eksikliği)

  1. Hepatobiliyer Bulgular:

– Karaciğer enzimlerinde yükselme

– Karaciğer yağlanması

  1. Kemik ve Kas Bulguları:

– Osteoporoz ve osteopeni (Kemik erimesi)

– Kas krampları ve güçsüzlük

  1. Reprodüktif Bulgular:

– Adet düzensizlikleri

– İnfertilite (kısırlık)

TANI YÖNTEMLERİ VE TEDAVİ

Tanı genellikle kan testleri ve ince bağırsak biyopsisi ile konur. Tedavi ise gluten içermeyen bir diyetle mümkündür. Hastaların ömür boyu sıkı bir şekilde gluten tüketiminden kaçınmaları gerekmektedir.

UZUN DÖNEMDE YAŞAMA ETKİLERİ

Çölyak hastalığı, uygun tedavi edilmezse osteoporoz, infertilite, nörolojik bozukluklar ve bağışıklık sistemi hastalıkları gibi komplikasyonlara yol açabilir. Bu nedenle, hastaların gluten içermeyen bir diyeti sürdürmeleri hayati önem taşır. Erken tanı ve uygun tedavi ile hastaların yaşam kalitesi artırılabilir ve potansiyel komplikasyonlar önlenmiş olur.

Pausejournal

HASTA VE HASTA YAKINLARI ÜZERİNDE PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Çölyak hastalığı, sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal yaşam üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bu etkilerin bazıları:

  1. Hastalık Kabulü ve Stres: Çölyak hastalığı tanısı alan bireyler, hastalığı kabul etme sürecinden geçerken stres yaşayabilirler. Glutensiz bir diyetin uygulanması, günlük yaşamda zorluklar ve sosyal etkinliklerde kısıtlamalar getirebilir. Bu durum, hastaların ve ailelerinin stres düzeylerini arttırmaktadır.
  2. Sosyal İzolasyon: Glutensiz bir diyetin sürdürülmesi, çeşitli sosyal etkinliklerde ve restoranlarda yeme seçeneklerinin sınırlı olması nedeniyle sosyal izolasyona yol açabilir. Bu durum, hastaların ve ailelerinin dışlanmış veya anlaşılmamış hissetmelerine neden olabilir.
  3. Ekonomik Yük: Glutensiz ürünlerin genellikle diğer gıdalardan daha pahalı olması, ekonomik stres yaratabilir. Ayrıca, bazı ülkelerde glutensiz ürünlerin sigorta tarafından karşılanmaması da ek mali zorluklar getirebilir.
  4. Kontrol Kaybı Hissi: Çölyak hastalığı olan bireyler, yaşamlarının bir yönünü kontrol etmek için sürekli olarak diyetlerini izlemek zorundadırlar. Bu, kontrol kaybı hissi ve günlük yaşamın belirli yönlerinde sınırlamalar hissetmelerine neden olabilir.
  5. Endişe ve Depresyon: Hastalığın uzun vadeli yönetimi, bazı bireylerde endişe ve depresyon gibi duygusal sorunlara neden olabilir. Özellikle sosyal etkinliklerde yeme seçeneklerinin sınırlı olması veya glutensiz diyetin getirdiği zorluklar, bu duygusal zorlukların artmasına katkıda bulunabilir.
  6. Aile İlişkileri: Çölyak hastalığı, aile içi ilişkileri de etkileyebilir. Özellikle ailedeki diğer bireylerin hastalığa uyum sağlaması ve hastanın diyetine dikkat etmesi gerekebilir. Bu durum, aile içinde bazı gerilimlere neden olabilir.

Bu zorluklarla başa çıkmak için, çölyak hastaları ve aileleri destek gruplarına katılabilir, psikolojik danışmanlık alabilir veya kaynaklardan faydalanabilirler. Ayrıca, hastalığın yönetimi konusunda bilgi sahibi olmak ve sosyal destek ağı oluşturmak da önemlidir.

GLUTEN İÇEREN GIDALAR
1. Buğday Bazlı Ürünler:

– Ekmek

– Makarna

– Bulgur

– Kuskus

– Krakerler

– Kekler

– Krep ve pankekler

  1. Arpa Bazlı Ürünler:

– Bira

– Arpa unu

– Arpa şurubu (şeker)

  1. Çavdar Bazlı Ürünler:

– Çavdar ekmeği

– Çavdar gevreği

– Çavdar unu

  1. Yulaf (Kontamine Olabilir):

– Yulaf ezmesi

– Yulaf unu

– Yulaf barları

  1. Hazır Gıdalar ve İşlenmiş Ürünler:

– Hazır çorbalar ve çorba karışımları

– Hazır soslar ve marinadlar

– Hazır çörekler ve kurabiyeler

– Salam, sosis, sosis, jambon gibi işlenmiş et ürünleri

  1. Soslar ve Çeşniler:

– Soya sosu (bazıları glütensiz olabilir)

– Teriyaki sosu

– Bulyonlar ve hazır çeşniler

 Tatlılar ve Atıştırmalıklar:

– Çikolata kaplı atıştırmalıklar (bisküvi, gofret vb.)

– Bazı çikolata ve şekerleme çeşitleri (kontamine olabilir)

– Kekler, kurabiyeler ve pastalar

  1. Dondurulmuş Gıdalar:

– Hazır pizza

– Dondurma

– Dondurulmuş patates ürünleri (patates kızartması, kroketler)

  1. Kahvaltılık Ürünler:

– Kahvaltı gevrekleri ve mısır gevreği (bazıları glütensiz olabilir)

– Granola barları

– Enerji barları

GLUTEN İÇERMEYEN ALTERNATİFLER

Çölyak hastaları için gluten içermeyen alternatifler arasında pirinç, mısır, quinoa, amaranth ve glütensiz tahıl ürünleri bulunur. Ayrıca, glutensiz un karışımları ve glutensiz ekmekler gibi özel ürünler de mevcuttur.

Gluten, çölyak hastaları için zararlı olabilir, ancak genel nüfus için genellikle güvenlidir. Ancak, son yıllarda gluten duyarlılığı veya intoleransı olan bireylerin sayısında artış gözlemlenmektedir, bu nedenle bazı kişiler glutensiz diyetleri tercih edebilirler.

Fazla D vitamini kalp ve böbreklerde hasar oluşturabilir!

Fazla D vitamini kalp ve böbreklerde hasar oluşturabilir!  

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar D vitamininin vücutta kemik sağlığından enfeksiyon hastalıklarını önlemeye, zihinsel gelişimden kanserde kontrolsüz hücre çoğalmasının azaltılmasına dek sağlığımız üzerinde son derece önemli işlevlere sahip olduğunu gösteriyor. Ancak yaşamsal öneme sahip olmasına rağmen özellikle büyük kentlerde çoğu kişide D vitamini olması gereken seviyeden düşük seyrediyor. Dünyada yaklaşık bir milyar insanda D vitamini eksikliği olduğu düşünülüyor. Bölgelere göre değişmekle birlikte, ülkemizde de her 2 kişiden 1’inde D vitamini eksikliği tespit ediliyor. D vitamini eksikliği pek çok ciddi soruna yol açsa da fazla olması da bir o kadar tehlikeli! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, bu nedenle D vitamini eksikliğini karşılamak için hekime danışmadan gelişigüzel takviye kullanımından mutlaka kaçınılması gerektiğine dikkat çekerek, “Günlük D vitamini ihtiyacı yaş, cinsiyet, yaşanan coğrafya, eşlik eden hastalıklar, hamilelik durumu, hatta ten rengine göre değişir. Dolayısıyla günlük doz miktarını mutlaka hekim belirlemelidir, aksi takdirde D vitamini fayda yerine ciddi zararlar verebilir.  Zira, vücutta D vitaminin fazla olması toksik etki oluşturarak zehirlenmeye yol açabilir. D vitamini fazlalığında ayrıca kanda kalsiyum ve fosfor düzeyi yükselir, kilo kaybı, düzensiz kalp atımı, kemiklerde kırık riskinde artış, damarlarda ve dokularda kireçlenme, kalp ve böbrek hasarı görülebilir. Bu nedenle önce vücuttaki düzeyi saptanmalı ve sonrasında hekimin önerdiği uygun doz ve sürede takviye edilmelidir” diyor.

Dr. Meltem Batmacı

Dr. Meltem Batmacı

Pek çok yaşamsal işleve sahip!

Güneş ışığından yeterince ve doğru şekilde faydalanmamak, çocukluk döneminde dışarıda oynamak yerine evde tabletle zaman geçirmek, kapalı alanlarda saatlerce güneşten yoksun kalmak gibi pek çok faktör nedeniyle  oluşan D vitamini eksikliği günümüzün önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul ediliyor. Oysa D vitamini sağılığımız üzerinde kritik bir öneme sahip. En önemli etkilerinden biri ise kemik kırıklarını azaltarak ve kas gücünü artırarak düşmelerden koruması. Yapılan bilimsel araştırmalar; D vitamininin yeni tümör gelişimini (meme, yumurtalık, kolon, prostat ve diğer kanserler) ve var olan tümör büyümesini yavaşlattığını, kalp ve damar hastalıkları ile solunum sistemi hastalıkları riskini azalttığını gösteriyor. Damar sertliği ve yüksek tansiyon hastalığında düzenleyici olan D vitamini diyabet ve insülin direncine karşı da önemli rol oynuyor. Enfeksiyonların ve bağışıklık sistemi hastalıklarının tedavisinde etkili oluyor. Bir araştırmaya göre, herhangi bir nedenle olan prematüre ölüm riskinde D vitamini sayesinde yüzde 25 oranında azalma saptanmış. Bunların yanı sıra bunama riskinin de azaldığı görülmüş.

Dışarıdan takviye edilmesi gerekir

Somon balığı ve sardalya gibi yağlı balıklar, balık yağı, yumurta sarısı, sığır karaciğeri, mandıra ürünleri ve tahıllarda daha fazla düzeyde D3 vitamini olurken; bazı mantarlarda ve bitkisel kaynaklarda ise (bitkisel kaynaklı sütler, maydanoz, ısırgan otu vb) D2 vitamini  bulunuyor.  Ancak gıdaların günlük D vitamini gereksinimin sadece yüzde 10-20’sini karşıladığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, “Gıdalar ile yeterince D vitamini almak mümkün değildir. 51-71 yaşları arasında gıda ve takviye ile D vitamini alımı 308 IU/gün olarak saptanmıştır.  Sadece gıda ile alınan D vitamini ise 140 IU / gün olarak tespit edilmiştir ki günlük doz gereksinimi düşünüldüğünde birçok insanın günlük minimum gereken dozu bile alamadığı aşikardır. Bu nedenle dengeli diyetin yanı sıra D vitamini takviyesine de ihtiyaç vardır” diye konuşuyor.

Hızla depolamaktan kaçının! 

Hekime  danışmadan, D vitamini ihtiyacını bir anda karşılayabilmek için ampul kırıp içmek gibi bir hataya asla düşülmemesi gerektiği uyarısında bulunan Dr. Meltem Batmacı, “Zira yapılan çalışmalarda; yüksek dozda, uzun aralıklarla alınan D vitamini (ampul kırıp içmek, damlalıklı şişenin tamamını içmek gibi) ve düşük dozda, günlük alınan D vitamini (günlük ya da haftalık kullanılan damla, tablet, kapsül formunda D vitamini) kıyaslanmış. Çalışmanın sonunda; ikinci grupta yer alan kişilerin sağlıklı oldukları ve D vitamini düzeylerinin de daha yüksek olduğu tespit edilmiştir” diyor.

Güneşlenmek çok önemli, ancak!

Yağda çözünen bir vitamin olan D vitamini bazı gıdalarda bulunmakla birlikte çoğunlukla deride güneşin etkisiyle ortaya çıkıyor. D vitamini sentezi güneşin UVB ışını etkisiyle ciltte başlıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, güneşe çıkılması gereken süre ve saat diliminin yaşanılan bölgeye göre değiştiğini belirterek, “D vitamini sentezi için ülkemizde 10:00-15:00 saatleri arasında kolları ve bacakları 15-20 dakika güneş ışınlarına maruz bırakmak önerilir. Ancak UV ışığına maruziyet cilt kanserine neden olabilir, dolayısıyla aşırı güneşlenmekten mutlaka kaçınılmalıdır” diye konuşuyor.

D vitamini sentezini azaltan 8 neden!

UVB ışınını, dolayısıyla D vitamin sentezini azaltan pek çok faktör mevcut. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı bu etkenleri şöyle sıralıyor:

  • İleri yaş
  • Kış mevsimi nedeniyle UVB ışınlarına daha az maruz kalmak
  • Güneş koruyucu kullanımı (faktör düzeyi 15 ve üzeri olan güneş koruyucu krem D vitamini emilimini yüzde 90’dan fazla azaltıyor)
  • Tüm cildi kapatacak şekilde giyinmek
  • Açık havada kısıtlı zaman geçirmek
  • Koyu renk cilt (melanin pigmenti doğal güneş koruyucu gibi davranıyor)
  • Kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirmek
  • D Vitamini sentezine katkıda bulunan organlarda fonksiyon bozukluğu

Obezite, felçten hipertansiyona birçok hastalığın sebebi

Obezite, felçten hipertansiyona birçok hastalığın sebebi

Obezitenin sağlık üzerinde birçok olumsuz etkisi olduğunu dile getiren Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Celil Uğurlu, “Diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, iç organ yağlanması, uyku apne sendromu, kalp ve damar hastalıkları, kemik ve eklem rahatsızlıkları, felç, solunum sistemi hastalıkları, safra kesesi hastalıkları, cinsel rahatsızlıklar, kadınlarda adet düzensizlikleri, üreme problemleri, cilt hastalıkları gibi birçok hastalık obezite nedeniyle ortaya çıkabilmektedir” dedi.

Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Celil Uğurlu, obezite ve obezite cerrahisi hakkında bilgilendirmelerde bulundu. Obezitenin dünya genelinde yılda 5 milyon civarında insanın hayatını tehdit eden, bulaşıcı olmayan bir pandemi olarak tanımlanabileceğinin altını çizen Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Celil Uğurlu, “Zira her geçen yıl yeni verilerle obeziteden etkilenen hasta sayısının arttığını gözlemlemekteyiz. Sedanter yaşam, sağlıksız beslenme alışkanlığı gibi yaşamsal faktörlere ek olarak genetik faktörlerle de ortaya çıktığı gösterilmiş karmaşık bir tablodur” şeklinde konuştu.

Doç. Dr. Celil Uğurlu

Doç. Dr. Celil Uğurlu

ÜÇ AYRI OBEZİTE SINIFLANDIRMASI MEVCUT

Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre obezitenin vücudun yağ kütlesinin yağsız kütlesine oranla arttığı kronik bir hastalık olduğunu belirten Doç. Dr. Celil Uğurlu, şu bilgileri paylaştı:

“Obeziteyi sınıflandırmak için Beden Kitle İndeksi (BKİ) diye adlandırılan basit bir boy kilo indeksi kullanılmaktadır. BKİ, bazı sınırlamalarına rağmen etkin kullanılan kaba bir tanımlama aracıdır. Kilogram cinsinden ağırlığın, metre cinsinden boyun karesine (kg/m2 ) bölünmesiyle hesaplanır. BKİ’nin 30 kg/m2’den büyük olması obezite olarak tanımlanmaktadır. 30-34,99 kg/m2 aralığı birinci derece, 35-39,99 kg/m2 aralığı ikinci derece ve 40 kg/m2 ve üzeri üçüncü derece obezite olarak sınıflandırılır. Üçüncü derece obezite hastaları morbid obez olarak da adlandırılır. BKİ 50 kg/m2 üzerindeki hastalar ise süper obez hastalar olarak adlandırılmaktadır.”

DİYABET, KALP DAMAR VE KEMİK RAHATSIZLIKLARINI TETİKLİYOR

Obezitenin sağlık üzerinde birçok olumsuz etkisi olduğunu dile getiren Doç. Dr. Uğurlu, “Diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, iç organ yağlanması, uyku apne sendromu, kalp ve damar hastalıkları, kemik ve eklem rahatsızlıkları, felç, solunum sistemi hastalıkları, safra kesesi hastalıkları, cinsel rahatsızlıklar, kadınlarda adet düzensizlikleri, üreme problemleri, cilt hastalıkları gibi birçok hastalık obezite nedeniyle ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca hastaların psikolojik refahını düşürerek kaygı hali, özgüven eksikliği, mutsuzluk, değersizlik hissi, depresyon ve daha ciddi psikolojik problemlere neden olabilir” ifadelerini kullandı.

TEDAVİDE BİRÇOK YÖNTEM KULLANILIYOR

Obezite tedavisinde birçok yöntem kullanıldığını söyleyen Doç. Dr. Uğurlu, bunlara örnek olarak diyet programlarıyla birlikte egzersiz, ilaçlar, bilişsel davranışçı terapi, mide botoksu, mide balonu ve obezite cerrahisi gibi yöntemlerin sayılabileceğini belirtti.

CERRAHİ KİLO KAYBINI SAĞLAYAN ETKİN BİR YÖNTEM

Obezite cerrahisinin, obezite tedavisinde uzun dönem sonuçlarına bakıldığında sürdürülebilir kilo kaybını sağlayan en etkin yöntemlerin başında geldiğini işaret eden Doç. Dr. Uğurlu, “Obezite cerrahisi, besin alımını kısıtlayan ameliyatlar ve hem besin alımını kısıtlayıcı hem de emilimini bozucu kombine ameliyatlar olarak sınıflandırılabilir. Cerrahi planlanan her hasta uzman cerrahi ekibi tarafından ameliyat öncesinde detaylı olarak incelenerek kendisi için en uygun yöntem seçilip operasyona alınmalıdır. Obezite cerrahisi BKİ’si 40’tan büyük olan hastalar, BKİ’si 35’in üzerinde olup bir veya daha fazla yandaş hastalığı olan hastalar (Tip-2 diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi, uyku apnesi vb.) ve BKİ 30-35 aralığında olup özel şartları taşıyan hastalara uygulanabilir” dedi.

ÇOCUKLUKTA OBEZİTEYE KARŞI KORUYUCU YAŞAM TARZI BENİMSENMELİ

Obezitenin, bireylerde yaşam kalitesini azaltmak ve yaşam beklentisini azaltmak dışında sağlık sistemlerinde de oldukça fazla miktarda ekonomik yük oluşturduğunu da sözlerine ekleyen Doç. Dr. Uğurlu, bu nedenle ortaya çıkmadan koruyucu önlemler alarak bireylerin obez olmasının önlenmesinin mücadelede temel strateji olması gerektiğinin altını çizdi. Doç. Dr. Uğurlu, son olarak bireylere sağlıklı beslenme ve egzersiz yapma alışkanlığı kazandırılarak obeziteden koruyucu yaşam tarzını benimsemeleri için çocukluk çağından itibaren eğitilmesi gerektiğine dikkat çekerek açıklamalarını sonlandırdı.

Bahar mevsiminde astım hastalarına 10 kritik uyarı!

Bahar mevsiminde astım hastalarına 10 kritik uyarı!

Astım tüm yaş gruplarında görülen en yaygın kronik hastalıklardan biri. Dünya genelinde 300 milyonun, ülkemizde de 7 milyonun üzerinde astım hastası olduğu belirtiliyor. Üstelik astımın görülme sıklığı günümüzde giderek artıyor.  Astım, en önemli sinyallerinden olan nefes darlığı, hışıltılı solunum ve inatçı öksürük nedeniyle yaşam kalitesini ciddi boyutlarda bozabiliyor ve iş gücü kaybına neden olabiliyor. Özellikle de doğanın canlanıp çiçeklerin açtığı, polenlerin havada uçuştuğu bahar ayları astım hastaları için adeta kabusa dönüşebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, bahar mevsiminin özellikle polene karşı alerjisi olan astım hastalarını olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Polenler astımı tetikleyen etkenlerden biridir. Ayrıca genellikle bu hastalarda beraberinde alerjik nezle de olduğu için polenler üst solunum yollarında tıkanıklığa yol açar ve astımı daha da kötüleştirir. Ancak hekimin önerdiği ilaç tedavisi ve alınacak olan bazı önlemler ile yaşam kalitesi bozulmadan normal bir yaşam sürmek mümkündür” diyor.

Dr. Süha Alzafer

Dr. Süha Alzafer

Tek belirtisi ‘öksürük’ olabiliyor!  

Astım, hava yollarının mikrobik olmayan iltihabı (enflamasyon) nedeniyle gelişen, hava yollarının daralmasıyla karakterize ve krizler halinde seyreden bir hastalık.  Dolayısıyla kriz olmadığı zamanlarda hastada hiçbir belirti ve anormal muayene bulgusu olmuyor. Nefes darlığı ve hışıltılı solunum, astımın en sık görülen belirtilerini oluşturuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, bu yakınmaların yanı sıra öksürük, göğüste baskı ile kaşıntı hissi gibi belirtiler de  görülebildiğini vurgulayarak, “Alerjik astımı olan hastalarda  genellikle alerjik nezle ve sinüzit de bulunabildiği için bu şikayetlere ayrıca arka arkaya defalarca kez hapşırık, burun ve geniz kalıntısı ile su gibi burun akıntısı da eşlik eder” diyor.  Dr. Süha Alzafer, bazı astım türlerinde ise nefes darlığı olmadan sadece uzun süren öksürük gelişebileceğine de işaret ediyor.

En yaygın nedeni ‘alerjik bünye’   

Astıma pek çok etken neden olabiliyor. En sık görülen sebebi ise alerjik bir bünyeye sahip olmak. Hastaların büyük çoğunluğu alerjiden dolayı astıma yakalanıyorlar. Ancak alerjiye bağlı olmayan astım türleri de mevcut. Örneğin bazı meslekler, solunum yoluyla maruziyet oluşturarak, alerjik olmayan mesleki astıma yol açabiliyor. Yine bir başka astım türü sadece egzersiz yapıldığında ortaya çıkan ve egzersizin tetiklediği astım oluyor. Dr. Süha Alzafer, astım ataklarını tetikleyen faktörleri, ‘Polenler, ev tozu akarları, bazı hayvanlar (kedi, köpek, kuş gibi), sigara dumanı, küf mantarları, hava kirliliği, soğuk hava, solunum yolu enfeksiyonları, sinüzit, reflü, asetil salisilik asit ve beta bloker gibi ilaçlar, bazı besinler, özellikle kırsal alanda rastlanılan ev içi duman maruziyeti’ olarak sıralıyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık, ancak…

Astım tedavi edilebilen bir hastalık.  Temel hedef ise atakları kontrol altında tutmak. Astımın tedavisi ‘kronik tedavi’ ve ‘astım atağının tedavisi’ şeklinde 2’ye ayrılıyor. Kronik tedavide, hastanın hava yollarının çeperindeki enflamasyonun tedavisi için halk arasında ‘sprey’ veya ‘fıs fıs’ olarak bilinen inhaler ilaçlar kullanılıyor. Bazı alerjik astım hastalarında immünoterapi de fayda sağlıyor. Astım krizi esnasında bu ilaçlara havayolu spazmını tedavi edecek inhaler ilaçlar da ekleniyor. Kriz boyunca ilaçlar genellikle nebülizatör denilen aletler ile veriliyor. Bazen kortizon kullanmak da gerekebiliyor.  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, astımın tedavisinden etkin sonuç alınmasında düzenli ilaç kullanımının son derece önemli olduğu uyarısında  bulunarak, “Hasta, herhangi bir  yakınması olmasa bile ilaçlarını mutlaka hekiminin önerdiği süre ve  dozda kullanmalı, ‘yakınmam yok’ diyerek kendiliğinden bırakmamalı. Aksi halde zaman içinde astım hastalığı kronikleşebilir. Dolayısıyla kriz olmadığı zamanlarda da sürekli solunumsal yakınmaları olan bir hastaya dönüşebilir” diye konuşuyor.

Astım ataklarına karşı 10 bahar önerisi!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Süha Alzafer, astım hastalarının bahar aylarında dikkat etmeleri gereken önemli kuralları şöyle özetliyor:

  • Ormanlık alanlardan uzak durun
  • Dış ortamdan eve geldiğinizde kıyafetlerinizi değiştirerek duş alın
  • Evinizin pencerelerini ve araç camlarını olabildiğince kapalı tutun
  • Evde ve arabada polen filtreli klimaları tercih edin
  • Çamaşırlarınızı kapalı ortamlarda kurutun
  • Dışarıya çıktığınızda gözlük ve şapka kullanın
  • Her gün bol su içmeye özen gösterin
  • Sigara kullanmayın, içilen ortamdan uzak durun
  • Olabildiğince dumansız, temiz hava solumaya dikkat edin
  • Solunum yolu enfeksiyonlarına karşı korunun

Bel ve boyun ağrısı şikayetleri hızla artıyor!

Bel ve boyun ağrısı şikayetleri hızla artıyor!

Özellikle pandemi dönemiyle birlikte, teknolojideki hızlı gelişmelerin de etkisiyle hayatımıza giren çevrimiçi egzersiz programlarına ilgi son yıllarda giderek artıyor. Ancak dikkat! Gerek vücudumuzun genel sağlığı gerekse kilo vermek amacıyla yapılan çevrimiçi egzersizler, kontrolsüz olduğunda fayda yerine zarar verebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu “Son zamanlarda çevrimiçi egzersiz, yoga ve pilates programları sonrası boyun, bel ağrısı ve kollarında/ bacaklarında uyuşukluk şikayetleriyle başvuran hastaların sayısında artış yaşanıyor. Özellikle herhangi bir kas iskelet sistemi hastalığı ya da şikayeti olanların egzersiz programı için öncelikle hekime danışmaları hayati önem taşımaktadır” diyor. Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu çevrimiçi, kontrolsüz egzersizin yol açabildiği sorunları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern hayatın yoğun koşuşturmacasında dışarıda spor yapmaya fırsat bulamayanlar teknolojinin nimetlerinden faydalanarak çevrimiçi egzersizlere yöneliyor. Ancak hastaların bulundukları mekandan kolaylıkla katılabildikleri denetimsiz sağlık kuruluşları ya da çevrimiçi grup egzersiz programları birçok ciddi sorunu da beraberinde getirebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu “Sağlığımız için hareketsiz (sedanter) yaşamdan kaçınmak ve fiziksel aktivitelere, düzenli egzersize özen göstermek şüphesiz çok önemli ancak kontrolsüz yapıldığında en faydalı sporlar bile zarar verici bir hal alabiliyor. Özellikle son zamanlarda pilates ve yoga gibi çevrimiçi yapılabilen kontrolsüz egzersizler nedeniyle kas-iskelet sistemlerinde yaralanmayla başvuran hastalarla çok sık karşılaşıyoruz” diyor. Düzenli egzersiz yapmanın; aşırı kilo ve obeziteden diyabete, kalp damar hastalıklarından kas ve iskelet sistemine dek birçok hastalığa fayda sağladığını vurgulayan Doç. Dr. Kartaloğlu, buna karşın vücudumuzun ana destek yapılarından biri olan ve aynı zamanda oldukça karmaşık bir yapıya sahip bulunan omurgamızın en küçük bir yanlış hareketten bile büyük zarar görebildiğini vurguluyor.

Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu

Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu

Hem yapısal hem sinirsel iletişimi düzenliyor!

Özellikle pilates ve yoganın hem fiziksel, ruhsal ve zihinsel sağlığa iyi gelmesi hem de diğer egzersizlere göre uygulanabilirliğinin daha kolay olduğu düşüncesiyle bazı kurallara gerektiği kadar dikkat edilmeyebildiğini belirten Doç. Dr. Kartaloğlu, bu konuda toplumsal farkındalığın yeterli olmaması dolayısıyla çevrimiçi programlarda kontrolden uzak gelişigüzel uygulanabildiğini, bunun da omurgalara ciddi zararlar verebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Omurgamız kollarımızla ve bacaklarımızla sürekli bir iletişim halindedir.  Aynı zamanda omurilik adı verilen, beynimizden gelen emirleri vücudumuzun geri kalanına ileten ve oradan gelen bilgileri beyne taşıyan hayati bir yapıdır. Yani hem yapısal destek sağlar hem de sinirsel iletişimi düzenler. Omurgamızın sağlığı genel vücut sağlığımız için büyük önem taşır. Omurgamızı etkileyen herhangi bir sorun, genel hareket kabiliyetimizi, dengemizi ve koordinasyonumuzu doğrudan etkiler!”

Pilates ve yoga sağlığa faydalı, ama!

Özellikle son yıllarda ilginin giderek arttığı pilates, yoga vb egzersiz programlarının sağlık açısından birçok yararı olsa da, özellikle boyun ya da bel fıtığı gibi omurga problemleri olan kişiler üzerinde yapılacak detaylı bir değerlendirme ve kişiye özel planlama gerektirdiğini belirten Doç. Dr. Kartaloğlu “Yapılan çalışmalar; bu açıdan bakıldığında, boyun fıtığı olan hastalarda pilates, yoga vb esnasında yanlış yapılan hareketlerin boyun ağrısını artırabildiğini ortaya koymaktadır. Bulgular, kontrolsüz yapılan egzersizlerin, omurilik sinirlerinin geçtiği deliklerin boyutunu azaltarak sinir köklerini sıkılaştırabildiğini ve dolayısıyla boyun ağrısını tetikleyebildiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle mutlaka bir uzman eşliğinde kişiye özel şekilde programlama yapılmalıdır. Kemik erimesi, bel fıtığı, skolyoz, kireçlenme ve iltihaplı romatizma gibi hastalıkların tedavisi pilates, yoga veya herhangi bir egzersiz değildir. Herhangi bir kas iskelet sistemi hastalığınız veya şikayetiniz var ise tedavi ve egzersiz programı için öncelikle hekime danışmanız hayati önem taşımaktadır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Boyun ve bel fıtığını tetikliyor!

Özellikle boyun fıtığı olan kişilerde yapılan çalışmaların, ileri doğru baş hareketi gibi hareketlerin boyun ağrısı ve diğer komplikasyonlara yol açabildiğini gösterdiğini vurgulayan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Işıl F. Kartaloğlu şöyle konuşuyor: “Yapılan çalışmalar; pilates, yoga ve kontrolsüz yapılan egzersiz programlarının, yanlış veya aşırı uygulanması durumunda özellikle mevcut boyun ve bel sorunları olan kişiler için risk oluşturabileceğini gösteriyor. Özellikle omurga ve kas iskelet sistemi sorunları olan kişilerin, herhangi bir fiziksel egzersiz programına başlamadan önce mutlaka Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hekimine danışmaları gerekir.”

Bige Hattat ile Sisler ülkesi İskoçya’ya yolculuk

Sisler ülkesi İskoçya’ya yolculuk

Bige Hattat’ın kaleminden

Hattat ailesi olarak uzun bir süredir Britanya farklı şehirleri adım adım dolaşıyoruz. Avrupa’dan ayrı olan bu adaya sık sık gitmem ve hayranlığım tarihini ve gelenekleri koruyor olması. Dokusu hiç bozulmamış şehirler, kasabalar, sanki masaldan çıkmış köyler ve birbirinden ihtişamlı kale ve şatolar. Orta çağdan kalan bu güzel yerler gezerken o zamanı düşünüyor ve hayalimde canlandırıyorum.

Bige Hattat

Şimdi gelelim son İskoçya gezisine…

Hani Londra için insanlar hep yağmurlu, hava hep puslu derler ya, bilin ki o insanlar İskoçya’yı henüz görmemişler. Sıcak ortamların tercih edildiği 9 günlük bayram tatilinde Hattat ailesi olarak, Edinburgh’un yaklaşık 100 Km. kuzeyinde yer alan The Gleneagles Hotel oldu.

Güzel Ochil Tepeleri’nin altında yer alan ikonik bir kır evi olan The Gleneagles Hotel, neredeyse bir yüzyıldır lüksün simgesi olmuş. Glasgow ve Edinburgh havaalanlarından sadece bir saat uzaklıkta bulunan ve kendi tren istasyonuna sahip olan Gleneagles, dinlenme, eğlence ve macera arayanlar için mükemmel bir yer. 850 dönümlük arazi, İskoçya’nın ünlü olduğu engebeli doğal güzelliğin somut bir örneğidir ve konuklara kırsal uğraşlar ve aktiviteler için muhteşem bir oyun alanı sunuyor.

Bige Hattat

Neler mi var?

Golf sahası, tenis sahası, şahin ile avlanma, ata binme, off-road, av köpekleri ile gezi, balık tutma, tüfekle hareketli hedeflere ateş etmek gibi birçok aktivite sizleri bekliyor.

2 yıldızlı Michelin yıldızlı olmak üzere toplamda 5 restoran ve dünyanın en iyi viskilerin servis edildiği Amerikan bar bulunmakta.  Diğer 5 yıldız otellerde bulunan diğer tüm hizmetler bu otelde bulunmakta.

Tropikal kumsalları tatil yapmak yerine kale zindanlarını keşfetmeyi tercih eden biri olarak, 9 günlük aile macerasının, iPad’de ihtiyaç duymadan çocukların eğlendiği bir tatil oldu.

Bir birinden farklı dekore edilmiş ve her yeri ve her eşyası tarih kokan odalar ilginizi çekecektir. Farklı büyüklükte odaların haricinde 26 lüks süitten mevcut. Oda fiyatlarını merak edenlere bilgi paylaşımı yapalım. Oda kişi başı gecelik 325 sterlinden başlıyor.

Bige Hattat

 Viskinin anavatanı

Viskinin anavatanı ve isim babası olan bu güzel verimli topraklar gelip de viski tatmadan dönmek olmazdı. Bu bölgede irili ufaklı o kadar çok viski damıtım evi bulunmakta. Viskiyi seven iyi viskiden anlayan eşim Emrah Hattat’ın tercihi hemen hemen ülkenin en kuzeyinde yer alan Kininvie damıtım evi oldu. Burada farklı lezzetlerle viskileri tatma şansı bulduk. Viskinin nasıl yapıldığı nasıl korunduğunu hem anlatırken hemde canlandırdılar. Amerikan ve İskoç viskisi arasındaki farkın sadece isimden ibaret olmadığını ve viski kültürünü öğrenme şansı bulduk. Güzel bir deneyim oldu.

Bige Hattat

İskoç mutfağı çok bilinmiyor

Tabi oralara gidip Edinburgh’ta zaman geçirmemek ve o müthiş restoranları deneyimlememek olmazdı. Ama açık ara akılda ve damaklarda en çok Hawksmoor Restoran’da ki yemekler oldu. İskoç mutfağı dünyada az bilindiği gibi çokta popüler değil. Edinburgh’daki Hawksmoor Restoran, sığır eti ve deniz mahsullerinden oluşan menüye sahip. İstiridyeler, yengeçler, deniz tarakları gibi deniz mahsullerin yer aldığı çok geniş bir menüye sahip. Etlerin porsiyonuna siz karar veriyorsunuz. 100 gramdan başlıyor ve 500 gramda son buluyor. Geniş şarap kavına sahip olan restoranda bizim tercihimiz yerel üreticilerin şarapları oldu.

Bige Hattat

Tren yolculuğu

İskoçya’ya geldiğinizde o kadar gezilecek yer var ki bir an ne yapacağınızı şaşıra bilirsiniz. Ben, eşim ve çocuklar iyi planlama yapıyoruz. Gezilerde olabildiği kadar çemberi dar tutuyoruz. Hızlandırılmış bir gezi yerine duygularımızı doyurmuş sakin tatil tercih ediyoruz.

Adaya geldiğinizde kendinize güveniyor trafiğin tersten akışına hızlı adapte olurum diyorsanız araba kiralayın. Araba size istediğiniz yerde istediğiniz kadar kalma lüksünü ve özgürlüğünü verecektir. Ama ben bu trafiğe ayak uyduramam derseniz en iyi alternatif tren yolculuğudur. Britanya adasının nerdeyse her yeri trenle hatları ile döşenmiş. Şimdilerde bizim ülkede de trend haline tren yolculuğu Avrupa’da hem çok yaygın hemde çok keyifli.

Bige Hattat

Çocuğunuzun bu şikayetlerini asla ihmal etmeyin!

Çocuğunuzun bu şikayetlerini asla ihmal etmeyin!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de çocukluk çağı kanserlerinde başı çeken löseminin son yıllarda görülme sıklığı giderek artıyor. Öyle ki çocukluk döneminde tüm kanserlerin yaklaşık yüzde 35’ini lösemi oluşturuyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Ülkemizde her yıl 1200- 1500 çocuğa lösemi tanısı konulmakla birlikte, bildirilmeyen vakalar da göz önüne alındığında, yaklaşık olarak yılda 2000 çocuğa yeni teşhis konulduğu tahmin edilmektedir. Son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olması, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor” diyor. Lösemi tedavi edilmediğinde ölümcül bir hastalık olmasına karşın, bilimsel gelişmeler ışığında, uygulanan güncel tedavi protokolleriyle tam iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık haline geldiğini, tedavide etkin sonuç alınmasında ise erken teşhisin kilit rol oynadığını vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Bebeklik döneminde aşırı izolasyona dikkat!

Annelerin bebeklik döneminde enfeksiyonlara karşı aşırı korumacı olmaması ve bebeklerini ‘hasta olur’ endişesiyle cam bir fanus içerisinde büyütmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Bebeklik döneminde enfeksiyonlardan korunma amaçlı aşırı izolasyona bağlı olarak enfeksiyonların geç çocukluk döneminde geçirilmesi, bağışıklık sisteminin anormal yanıt vermesine yol açabilir. Bu durumun da lösemi riskini arttırabildiği düşünülmektedir” diyor.

Erken teşhis büyük öneme sahip!                                                                                                                                                                                   Lösemi teşhisinde gecikme olması tedavi sürecinde zorluklara ve hayati risklere sebep olabiliyor. Lösemi genellikle ani başlayan belirtiler ile ortaya çıksa da bir kısmı sinsi ve yavaş ilerliyor, aylar süren seyir izleyebiliyor. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, bazı belirtilerin sadece lösemi hastalığına özgü belirti olmamakla birlikte, hekime mutlaka başvurulması gereken uyarıcı işaretleri olduğunu belirterek, erken teşhisin tedavide kritik öneme sahip olduğunu vurguluyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen lösemiye işaret edebilen bazı belirtilerin ebeveynlerce çok iyi gözlemlenmesi ve doktora danışılması gerektiğini vurgulayarak bu belirtileri “Kemik ağrısı ve eklem ağrısı, uzamış ve verilen tedavilere yanıt vermeyen inatçı ateş, halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, solukluk, ciltte kırmızı beneklenmeler, vücutta artan morluklar, anormal ve/veya durdurulamayan kanama (burun, diş eti kanamaları veya kız hastalarda her zamankinden farklı aşırı ve uzamış adet kanamaları), lenf bezlerinde şişme” şeklinde sıralıyor.

Kemik ağrısına dikkat!

Erişkinlerden farklı olarak, sağlıklı olan bir çocuğun yorulmaya veya aşırı hareketli olmasına bağlı olarak; bacak ağrısı, bel ağrısı veya eklem ağrısından şikayetçi olmayacağını vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Eğer çocukta kemik ağrısı varsa ‘çok hareketli ondandır’ diyerek ihmal edilmemeli, mutlaka ciddiye alınmalı ve nedeni araştırılmalıdır” diyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık, ama!

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen löseminin umutsuz değil, aksine günümüzde uygulanan güncel tedavi yöntemleri sayesinde gün geçtikçe artan tedavi başarısıyla yüksek oranlarda iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık olduğuna dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Tedavi, löseminin tipine ve tanımlanan risk gruplarına göre; kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, psikososyal destek ve kemik iliği nakli bileşenlerinden oluşuyor. Çocukluk çağında görülen lösemilerde uzun dönem sağ kalım yükselmiş durumdadır.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Her hastaya kemik iliği nakli gerekmiyor!

Lösemi hücrelerini yok etmenin temel yolunun kemoterapi olduğunu belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Akut lenfoblastik lösemi hastalarının yaklaşık yüzde 10’unda, akut miyeloblastik lösemide ise yüzde 30-50’sinde kök hücre nakli gerekir. Yüksek risk grubundaki hastalar ve kanserin nüks ettiği hastalar kemik iliği nakli adayıdır” diyor.

Çevresel etkenlere dikkat!

Löseminin sadece genetik bir hastalık olmadığına dikkat çeken Doç. Dr. Sema Aylan Gelen “Günümüzde gıdalardaki katkı maddeleri, radyasyon, çevresel kirlenme, plastik ve deterjan kalıntılarının yeme içme yoluyla çocuğa bulaşabilmesi gibi çevresel etkenlere bağlı olarak da hastalık gelişebiliyor. Yapılan bilimsel çalışmalar; son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olmasının, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor” diye konuşuyor.

Kendinizi suçlamayın!

Ailelerin çocuklarına lösemi teşhisi koyulmasını kolay kabul edemeyebildiklerini, önce inkar sonra kendilerini suçlama gibi duygulara kapılabildiklerini belirten Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, bunun tedavi sürecinde hem ailelere hem çocuklara zarar verebildiğini söylüyor. Genetik ya da çevresel faktörler gibi birçok etkenin lösemiye neden olabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, ailelerin çocuklarını iyi gözlemlemeleri ve geçmeyen şikayetlerde mutlaka doktora başvurmayı ihmal etmemeleri gerektiği konusunda uyararak, teşhis ve tedavi sürecinde ise sıkı bir diyalogla ve sağduyulu olmayı koruyarak hareket etmelerinin son derece önemli olduğunu söylüyor.