Yazılar

Nadir hastalık olan Hemofili nedir?

Nadir hastalık olan Hemofili nedir?

“Hemofili, pıhtılaşma faktörlerinin eksikliğinden dolayı kanın olması gerektiği gibi pıhtılaşamadığı nadir bir hastalıktır. Kandaki pıhtılaşma proteinlerinin azlığından kaynaklanır.” diyen Liv Hospital Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Köroğlu, tedavideki zorluklardan dolayı önlem almanın öncelik olduğunun altını çizerek hemofili hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Mustafa Köroğlu

Prof. Dr. Mustafa Köroğlu 

Hemofili nedir?

Kanımızın içinde değişik fonksiyonlara sahip proteinler bulunur. Bunların hepsinin görevi farklı farklıdır. Bazı proteinler travma geçirdiğimizde damarlarımızdan aşırı kan kaybını engelleme özelliğine sahiptir. Bu proteinlere pıhtılaşma faktörleri adı verilir. Normal hayatta bu faktörler çalışmaz yani inaktivedir. Eğer çalışsaydı kanımız damar içinde donar, dolaşım devam etmezdi. Üstelik bir tarafta kan dolaşımı dururken vücudun diğer bölgelerinde de kanamalar başlardı. Bu yüzden bu sistemin hazır halde olup çalışmaması ve gerektiğinde kanı uygun şekilde pıhtılaştırması çok önemli. Ancak bazı bireylerde bu faktörlerde eksiklik, fazlalık ya da işlevlerinde anormallik bulunabiliyor.

Pıhtılaşma faktörleri hastalıklarının çoğu kalıtsal hastalıklar grubunda yer almaktadır. Yani vakaların çoğunda hastalık ailevi özellik gösterir ve bozuk gen taşıyan ebeveynden kalıtım yoluyla alt kuşaklara aktarılır. Hemofili, pıhtılaşma faktörlerinin eksikliğinden dolayı kanın olması gerektiği gibi pıhtılaşamadığı nadir bir hastalıktır. Kandaki pıhtılaşma proteinlerinin azlığından kaynaklanır. Normalde bir travma yaşandığında kandaki pıhtılaşma faktörleri, kanı yapışkan hale getirmek ve bir pıhtı oluşturmak için şekil değiştirerek aktive olur. Böylelikle kanama kontrol altına alınarak bir süre sonra durur.

Hemofili hastalarının kanlarında ise gereği kadar pıhtılaşma faktörü yoktur. Bu nedenle hemofili hastaları yaralandıklarında kanları olağan şekilde pıhtılaşmaz. Kesilen ve yaralanan bölgede kanamalar daha uzun sürer. Travma sonrası geç kanamalar olabilir. Küçük yaralanmalar genelde ciddi bir sorun teşkil etmez. Organ, kas veya eklemlerin görünmeyen iç kısımlarında gerçekleşen kanamalardan ise ciddi derecede endişe edilir. Planlı ve ani gelişen durumlarda gereken cerrahi operasyonlar sırasında veya sonrasında kanama komplikasyonu gelişme riski de çok yüksektir.

Kanama çeşitleri

İç kanamalar, organlara ve dokulara zarar verebileceği için hayati risk taşır. Kanın pıhtılaşma sürecini yavaşlatan hemofili hastalığı, ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Eklem içine kanamalar süreğen hale geldikçe bireyler kol ve bacaklarını düzgün hareket ettirememeye başlarlar. Gelişen eklem deformiteleri nedeni ile hasta kalıcı olarak engelli kalabilir.

Hemofili tipleri

Hemofilinin genellikle genetik olarak rastlanan bir hastalık olduğundan bahsetmiştik. Ancak hastalığın farklı tipleri ve şiddet seviyeleri vardır. Kanamanın seyri de buna göre değişkenlik göstermektedir. Kimi vakalar doğumdan itibaren ağır seyreder. Kimileri ise normal hayatlarına devam ederler ve yalnızca hayatın belli dönemlerinde kanama olabilir. Hemofili genelde X kromozomu ile ilişkili bozukluklardan ortaya çıkar. Bu nedenle iki X kromozomu taşıyan (46,XX) kadınlar hemofili taşıyıcısı olurlar ve herhangi bir hastalık belirtisi göstermezler. Taşıyıcı kadınlar çocuklarına %50 ihtimalle bu geni aktarırlar ve hastalıklı tek gen bile taşıyan erkek çocukta hemofili gelişir. Yine de nadir durumlarda örneğin hemofili hastası bir erkek ile taşıyıcı bir kadının evlenmesi neticesinde doğan kız çocuğunda da hemofili gelişebilir.

Prof. Dr. Mustafa Köroğlu

Belirtiler ve bulgular

Hastalık erkek bireylerde iyi tanımlanmıştır. Erken çocukluk evresinden başlayarak yürümeye çalışırken, oyun oynarken travmaya maruz kaldıkça hastada ağrılı – şiş eklemler, morluklar gelişmeye başlar. Kanamaların büyüklüğü faktör eksikliğinin düzeyi ile yakından ilişkilidir. Bazen dışkı ve idrarda kanamalar görülür. Burun kanaması görülebilir. Eğer hasta kadın ise adet kanamaları uzun sürebilir, hatta ciddi eksiklik durumlarında hayatı tehdit edecek kadar fazla olabilir.

Hastalığın tedavisi ve önleme

Hemofili akraba evliliğinin fazla olduğu bazı topluluklarda daha çok görülebilir. Bu gibi durumlarda genetik tanı testleri yapılması, antenatal (doğum öncesi) tetkiklerle fetüsün tanısının konulması, genetik danışmanlık verilmesi önerilmektedir. Yine de hemofili hastası bir bebek doğduğunda aileye eğitim verilmesi, çocuğa eksik olan faktörün verilmesi (faktör replasman tedavisi) gerekir.

Tedavideki zorluklar nedeniyle önlem birinci önceliktir. Replasman ancak damar yolundan ilaç enjeksiyonu ile yapılabilmektedir. Bunun haricinde yeterli faktör replasmanı alan vakalarda bile kanama ihtimali ve pıhtılaşma faktörlerine karşı bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermesi ile gelişen “inhibitör” varlığı tedavideki zorluklardan bir kaçıdır.

Hastalığın doğası itibariyle hemofili vakaları multidisipliner yaklaşımla çocukluk yaş grubunda da erişkin olduklarında da kapsamlı hematoloji tanı tedavi merkezlerinde izlenir. Hastalar pediatrik hematoloji, fizik tedavi, psikiyatri hekimlerince ve çocuk gelişim uzmanlarınca tedavileri düzenlenir. Mümkünse özel sınıflarda travma ihtimalinden korunarak eğitim görürler.

Uzun süreli e-sigara kullanımı akciğer sönmesine bile neden olabiliyor!

Uzun süreli e-sigara kullanımı akciğer sönmesine bile neden olabiliyor!

Elektronik sigaraların pazarlamasının, gençleri hedef aldığı ve bu cihazların zararsız olduğu veya geleneksel sigaralara kıyasla daha az zararlı olduğu algısının yaratıldığını ifade eden uzmanlar, elektronik sigaraların, farklı tatlar ve kokular sunduğunu bunun da gençlerin ilgisini çekerek kullanımını teşvik edebildiğini söylüyor. “Gençler, nikotin bağımlılığı geliştirmeye daha yatkın oldukları için bu cihazları kullanmaya başlayabiliyorlar.” diyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, uzun süreli e-sigara kullanımının akciğer sönmesi gibi ileri düzey akciğer hastalıklarını ortaya çıkabileceğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, ciğerlerin sönmesi ve ölüme bile neden olan elektronik sigaranın neden sağlığa zararlı olduğunu anlattı.

Dr. Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Elektronik sigara kullanımının sağlık üzerindeki potansiyel zararları ne?

Elektronik sigara ya da “e-sigara” olarak da adlandırılan cihazların buharlaştırıcı (atomizer) adı verilen bir cihaz aracılığıyla nikotin ve diğer kimyasalları içeren sıvıyı (e-sıvı) ısıtarak buharlaştırdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, elektronik sigara kullanımının sağlık üzerindeki potansiyel zararları ve neden gençler tarafından tercih edildiği konularında birçok faktör bulunduğunu söyledi.

Sağlık risklerine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, kimyasal içeriğin genellikle nikotin, propilen glikol, gliserin ve çeşitli tatlandırıcılar gibi kimyasallar içerdiğini, bu kimyasalların bazılarının, solunum yolu hastalıklarına, kalp hastalıklarına ve kansere neden olabilecek potansiyel tehlikeler taşıyabildiğini vurguladı.

Kimyasal maruziyet, sağlığı olumsuz etkileyebiliyor

Nikotin bağımlılığına da dikkati çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Elektronik sigaralar, nikotin içerir ve bu da bağımlılık yapabilir. Gençler, nikotin bağımlılığı geliştirmeye daha yatkın oldukları için bu cihazları kullanmaya başlayabiliyorlar. E-sigaraların buharlaştırdığı kimyasallar, akciğerlerde tahrişe, inflamasyona ve solunum yolu problemlerine neden olabiliyor. E-sigara kullanımıyla ilişkili olan kimyasal maruziyet, sağlığı olumsuz etkileyebiliyor ve bazı durumlarda akciğer hastalıklarına yol açabiliyor.” dedi.

Gençler neden elektronik sigara kullanmayı tercih ediyor?

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, elektronik sigaraların pazarlamasının, gençleri hedef aldığı ve bu cihazların zararsız olduğu veya geleneksel sigaralara kıyasla daha az zararlı olduğu algısının yaratıldığını kaydederek, “Elektronik sigaralar, farklı tatlar ve kokular sunuyor. Bu özellik, gençlerin ilgisini çekebiliyor ve kullanımını teşvik edebiliyor. Arkadaş gruplarında e-sigara kullanımının yaygınlaşması da gençler arasında popülerlik kazanmasına yol açabiliyor.” diye bilgi verdi.

Uzun süreli elektronik sigara kullanımı ve akciğer sönmesi…

Uzun süreli e-sigara kullanımının, solunum yolu problemlerine, özellikle de kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) yol açabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Pnömotoraks, halk arasında bilinen ismiyle akciğer sönmesi, ileri düzey akciğer hastalıklarında ortaya çıkabilir. Nikotin, kalp atış hızını artırabilir ve kan basıncını yükseltebilir, bu da kalp hastalığı riskini artırabilir. Uzun süreli kullanım, nikotin bağımlılığına yol açabilir ve sosyal etkileşimleri olumsuz etkileyebilir.” dedi.

Elektronik sigara kullanımından kaynaklanan sağlık sorunlarının, genellikle tıbbi bir profesyonelin gözetiminde tedavi edildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Tedavi, nikotin bağımlılığını azaltmaya yönelik farmakolojik ve davranışsal yaklaşımları içerebilir. Solunum yolu problemleri gibi fiziksel sağlık sorunları için, uygun tedavi ve yönetim planları belirlenir.” diye sözlerini tamamladı.

Kan değerleriniz ne söylüyor!

Kan değerleriniz ne söylüyor!

Kalp sağlığınızı korumak için neler yapıyorsunuz? Belli periyodlarla tahliller yaptırıyor musunuz? Peki sonuçlarınızda çıkan yüksek ya da düşük değerli LDL, HDL, iyi kolesterol, kötü kolesterol sonuçları basit tanımı ile size aslında sağlığınızla ilgili neler söylüyor? Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu sık karşılaşılan terimleri anlatırken kolesterolün dengede tutulması konusunda yapılan çalışmalarla önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

LDL Kolesterol: “Kötü kolesterol” olarak bilinir, arterlerde plak oluşumuna yol açabilir.

Trigliserid: Vücutta saklanan fazla yağ türü, yüksek seviyeleri kalp hastalığı riskini artırabilir.

Yüksek Duyarlı C-Reaktif Protein (hs-CRP): Vücuttaki iltihaplanma seviyesini ölçer, kalp hastalığı riskini gösterebilir.

Lipoprotein(a) [Lp(a)]: Genetik faktörlerin etkilediği benzersiz bir lipoprotein türü, kalp hastalığı riskini artırabilir.

Apolipoprotein B100 (Apo B100): Aterojenik partiküllerin ana protein bileşeni, kalp hastalığı riskini artırabilir.

Non-HDL Kolesterol: HDL dışındaki tüm aterojenik lipoproteinlerin toplamı, yüksek seviyeler kalp hastalığı riskini artırabilir.

HDL Kolesterol (Yüksek Yoğunluklu Lipoprotein Kolesterol): “İyi kolesterol” olarak bilinir, arterlerden kolesterolü uzaklaştırarak kalp hastalığı riskini azaltabilir.
Kolesterol düşürücü tedaviler
Yüksek kolesterol seviyeleri, arterlerde plak birikimine neden olabilir, bu da kalp krizi veya inme riskini önemli ölçüde artırır.

Yapılan bir çalışma kolesterol düşürücü ilaçların kullanımının, kalp krizi, inme ve kalp hastalığına bağlı ölümlerin azaltılmasında etkili olduğunu göstermiştir.

Kolesterol düşürücü tedaviler, özellikle de ilaçların, kalp hastaları için hayati öneme sahip olduğunu ve kalp hastalıkları riskini azalttığını kanıtlamaktadır. Kolesterol düşürücü ilaçların kullanımı, uygun diyet ve yaşam tarzı değişiklikleriyle birleştirildiğinde, kalp hastalığı riskinin yönetilmesinde en etkili strateji olarak kabul edilmektedir.

Sonuç
Kalp hastalıklarının önlenmesi ve tedavisi konusunda bilimsel araştırmalar ve klinik çalışmalar, kolesterol düşürücü ilaçların önemini ve etkinliğini açıkça ortaya koymaktadır. Kalp sağlığını korumak ve kalp hastalıkları riskini azaltmak adına, bilimsel gerçeklere dayanan bilgilere ve sağlık profesyonellerinin önerilerine güvenmek esastır.

 

Çabuk yoruluyorsanız nedeni o hastalık olabilir!  

Çabuk yoruluyorsanız nedeni o hastalık olabilir!  

Ülkemizde yaygın görülen bir sorun olan kalp kapak hastalıkları kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturuyor. Tüm dünyada yaklaşık 41 milyon romatizmal kapak hastası, 24 milyon dejeneratif mitral kapak hastası, 9 milyon da kireçlenmeye bağlı aort darlığı hastası bulunduğu tahmin ediliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu, kalp kapağına bağlı oluşan hastalıkların hayatı tehdit edebilen ciddi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekerek,Geç saptanan hastalarda kalp fonksiyonlarının bozulması sonucunda ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği gibi önemli sorunlar gelişebilmektedir.  Erken tanı için yol yürümek, merdiven ve yokuş çıkmak gibi günlük aktivitelerde normalden çabuk yorulma, nefes darlığı veya çarpıntı hissi olan kişilerin mutlaka doktora başvurmaları gerekmektedir. Zira, erken dönemde doğru tanı ve uygun tedaviyle hastaların sağlıklı bir yaşam sürmeleri sağlanabilmektedir” diyor.  Kalp kapağı hastalıklarının bazen uzun yıllar belirti vermeden ilerleyebileceğine de işaret eden Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, “Bu nedenle ekokardiyografi ile kontrol edilmediğinde sorun tespit edilemeyebilir ve tedavi için geç kalınmış olabilir. Dolayısıyla hiçbir yakınma olmasa bile her insanın genç yaşlarda en azından bir kere ve 40 yaşından sonra düzenli aralıklarla kalp kontrollerini yaptırması çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu

Prof. Dr. Aleks  Değirmencioğlu

Çabuk yoruluyorsanız, dikkat!

Kalp kapak hastalıkları ciddiyetlerine göre; hafif, orta veya ileri derecede olmak üzere üç gruba ayrılıyor. İleri düzeydeki kapak hastalıklarının ilk semptomları eforla yorulma ve çarpıntı gibi şikayetler oluyor. Süreç ilerledikçe kapak hastalığı kalbe fazladan yük bindirerek, ilk aşamada eforla gelen ama müdahale edilmezse ilerleyerek daha sonra dinlenme halinde bile oluşan nefes darlığına yol açıyor. Ayrıca çarpıntı, göğüs ağrısı veya bayılmaya da sebep olabiliyor. Ancak bunun dışında bazen de yakınmalar başlamadan, herhangi bir sağlık problemi veya check up amaçlı hekime başvuran hastanın kalbi dinlenirken üfürüm duyulmasıyla tesadüfen de kapak hastalığı saptanabiliyor.

Ülkemizde en yaygın nedeni eklem romatizması!

Kalbimizin içinde yer alan ve kanın kalp odacıkları içinden geçerken geri kaçmasına engel olan yapılar  ‘kalp kapakları’ olarak adlandırılıyor. Kalbin sol ve sağ tarafında 4 adet kapak yer alıyor. Kapak hastalıkları; bu kapakların daralmaları, kapak yetersizliği veya her ikisinin kombinasyonu şeklinde olabiliyor. Çocukluk ve genç erişkinlik döneminde, bakteriyel boğaz enfeksiyonu sonrası ortaya çıkabilen eklem romatizması ile doğumsal olarak meydana gelen anormallikler en yaygın görülen kapak hastalığı nedenlerinden. İleri yaşlarda ise daha çok kireçlenmeye bağlı kapak hastalıkları görüldüğünü vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, “Popülasyon yaşlandıkça kireçlenmeye bağlı kapak hastalıkları sıklığı artış göstermektedir. Ayrıca kapak yapısındaki anormallik sonucu kapakların çökmesi de yine hem genç yaşta hem de ileri yaşta yaygın görülen kapak hastalığı sebeplerindendir. Bununla birlikte romatizmal kapak hastalıkları ise geçmiş yıllara göre sosyokültürel seviye arttıkça nispeten azalma eğilimine girmiştir” diye konuşuyor.

Pause dergi

Kalbin kalıcı hasar görmesi önleniyor!

Kalp kapak hastalıkları kardiyolojik muayene ve ekokardiyografi olarak adlandırılan kalp ultrasonu ile kolaylıkla saptanabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, ciddi sorunu olan kapak problemlerinde hastanın şikayetleri de başladıysa ya da kalpte belli bir düzeyde bozulma oluşmuş ise mutlaka müdahalede bulunulması gerektiğine işaret ederek, “Tedavideki en önemli iki hedef ise hastanın yakınmalarının giderilmesi ve kalbin geri dönüşümsüz hasar görmesinin önlenmesidir” diyor. Kapak hastalıklarında tedavinin kapağa anjiografik veya cerrahi olarak müdahale edilerek gerçekleştirildiğini belirten Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, bazen kapağın tamir edilmesi mümkün olabilirken, birçok hastada ise yıpranmış olan kapağın biyolojik veya mekanik yapay bir kapak ile değiştirilmesi gerektiğini söylüyor.

Tedavi sonrası düzenli kontrol şart!

Zamanında ve uygun yapılan kapak müdahalesi sonrasında hastalar hemen hemen normal yaşamlarına devam edebiliyorlar. Prof. Dr. Aleks Değirmencioğlu, ancak tedavi sonrasında düzenli kontrollerin yapılmasının ve çok ağır egzersizlerden kaçınılmasının oldukça önem taşıdığını belirterek, “Ayrıca mekanik kapak ile tedavi edilen hastaların düzenli takip edilmesi gereken kan sulandırıcı bir ilaç kullanmaları da gerekmektedir” diyor

Karbonhidrat alımından korkmayın, ama!

Karbonhidrat alımından korkmayın, ama!

Kış aylarında gerek mevsim koşulları nedeniyle aktivitelerin ve su tüketiminin azalması gerekse gecelerin uzun olması nedeniyle gece yemelerinin artması fazla kiloları da pek çoğumuz için kaçınılmaz kıldı. Ancak bahar aylarıyla birlikte kolları sıvayarak yaz mevsimine fazla kilolardan arınmış olarak girmek mümkün! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım “Gece tüketilen atıştırmalıklar, fast- food gıdalar, su tüketiminin azalıp çay, kahve tüketiminin artması vücutta ödem, yağ oranı ve kilo artışına yol açıyor. Ancak bazı basit ama etkili önlemlerle metabolizmayı canlandırmak ve fazla kilolardan kurtularak yaza sağlıklı ve formda girmek zor değil. Sağlığa ciddi zararlar verebildiğinden şok diyetlerden ise kesinlikle kaçınmak gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım, yaza formda girmek için 10 yöntemi sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu; birer tane de ‘metabolizma hızlandırıcı salata’ ve ‘ödem atıcı içecek’ tarifi verdi.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Yağ tüketimini sıfırlamayın

Diyet dediğimizde aklımıza yağ tüketimini tamamen sıfırlamak gelmemeli! Ancak fast food, paketli gıdalar ve kızartmalar gibi yüksek doymuş yağ oranı fazla olan besinlerden kaçınmak gerekir. Diyete bu tip gıdalar yerine ceviz, fındık, avokado, zeytinyağı gibi gıdaların eklenmesi, sanılanın aksine ağırlık kaybını kolaylaştırmaktadır.

  • Karbonhidrat alımından korkmayın

Yağ yakımı metabolizmasında karbonhidrat alımının önemi büyüktür. Özel diyetler haricinde karbonhidrat içeren gıdaları diyetten kontrolsüzce çıkarmak; daha fazla acıkma hissi, tatlı isteği ve porsiyonlarınızın büyümesine neden olabilir. Beslenmenize lif içeriği yüksek sağlıklı karbonhidratları (bulgur, karabuğday, kurubaklagiller, tam buğday makarna, yulaf vb.) porsiyon kontrolü yaparak eklemeli; kilo alımına neden olan karbonhidrat içeren besinleri (tatlı, şeker, meyve suları, hamurişi vb gıdalar) diyetten çıkarmalısınız.

  • Düşük protein alımından kaçının

Yetersiz protein alımı; metabolizma hızı ve kas sentezini azaltmakta, ödem artışına neden olmaktadır. Özellikle yağ kaybı, kas artışı amacıyla yapılan egzersizlere mutlaka yeterli protein alımı da eşlik etmelidir. Beslenmenize daha çok balık, kefir, yumurta ekleyerek diyetinizin protein içeriğini artırabilirsiniz.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Daha çok hareket edin

Hava sıcaklıklarının artışı daha az hareket etmek için ürettiğimiz bahaneleri de azaltmış oluyor. Hareket etmek metabolizmayı hızlandırmakta, hormonal değişimler ile diyete motivasyonu artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, haftalık en az 150-300 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktiviteyi önermektedir. Haftada en az üç gün bir saat tempolu yürüyüş yapmaya özen gösterin.

  • Sebzeleri her öğününüze ekleyin

Sebzeler yüksek lif, vitamin ve mineral içermektedir. Özellikle potasyum içeriği yüksek sebzeler (ıspanak, pazı, marul, maydanoz, havuç gibi) ödem atımını kolaylaştırmaktadır. Ayrıca sebze tüketimi ile tokluk süresi de uzamaktadır. İçerisinde tüm besin gruplarını içerecek şekilde hazırladığınız ana öğün salataları ile ödem atımını kolaylaştırabilir ve daha uzun süre tok kalabilirsiniz. Böbrek hastaları sebze tüketiminde dikkatli olmalı ve beslenme uzmanına danışmalıdır.

  • Şekerli içeceklere dikkat edin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Havaların ısınmasıyla birlikte dondurma, şekerli ve gazlı içecekler, meyve suları, kremalı/şuruplu kahve tüketimi artmakta ve bu durum kilo artışına neden olmaktadır. Diyetinizdeki bu tip gıdaların yerine sade maden suyu, şekersiz soğuk kahveler ve ev yapımı şekersiz sebze/meyve içecekleri ekleyebilirsiniz” diyor.

Beslenme ve Diyet uzmanı Nilay Kayım

  • Su tüketimini artırın, kafeini sınırlayın

Günlük sıvı ihtiyacınız ağırlık (kg) x 30-35 ml’dir. Ancak bu tüketime kafein içermesi nedeniyle çay ve kahveyi dahil etmemelisiniz. Kafein, diüretik etki yaratarak vücudunuzu susuz bırakmaktadır. Günlük ihtiyacınız olan sıvı miktarını almanız metabolizmayı hızlandırmakta, ödem atımını sağlayarak vücudu toksinlerden arındırmaktadır.

  • Bağırsak sağlığınızı destekleyin

Bağırsak sağlığı ağırlık kaybını etkileyen faktörler arasındadır. Bağırsak sağlığını korumak veya geliştirmek için günlük ihtiyacınız olan lifi (25-35 gr) almalı, kefir gibi fermente gıdaları tüketmeli ve gerektiği durumlarda doktorunuza danışarak probiyotik takviyelerden yararlanmalısınız.

  • Uyku düzeninize dikkat edin!

Uyku düzenindeki bozulmalar, açlık-tokluk durumunu etkileyen hormonlarda dengesizlikler meydana getirmektedir. Ayrıca yetersiz uyku ile kortizol salınımı artmakta ve yüksek kalori /karbonhidratlı gıdalara eğilim gözlemlenmektedir. Yetersiz uyku sonucu oluşan yorgunluk ise hem besin alımını etkilemekte hem de fiziksel aktivitenin azalmasına neden olmaktadır. Yetişkin bireyler için en az 7-8 saat uyku süresi önerilmektedir. Bu nedenle uyku düzeninize mutlaka özen gösterin.

  • Şok Diyetlerden Kaçının

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nilay Kayım “Çok düşük kalorili veya tek tip gıdaları içeren şok diyetler kas ve sıvı kaybına neden olmaktadır. Tartıda hızlıca eksilen o rakamlar aslında yağ kaybını yansıtmamaktadır. Ayrıca bu amaçla kontrolsüz bir şekilde kullanılan besin destekleri ise karaciğer ve böbrekler başta olmak üzere sağlığa ciddi zararlar verebilme hatta hayati riske bile yol açabilmektedir. Bu nedenle şok diyetlerden kesinlikle uzak durun” diyor.

Tatlıyı yemekten 2 saat sonra tüketin!

Tatlıyı yemekten 2 saat sonra tüketin!

Ramazan Bayramı’na sayılı günler kala hepimizi keyifli bir hazırlık telaşı sardı.  Aile ve dostlarımızla bir araya geldiğimiz bu özel günlerde birbirinden lezzetli yemekler ve tatlılar sofralarımızda yerlerini alacak. Bayramda çoğumuz özellikle tatlılardan oluşan lezzetli ikramlarda irademize sahip çıkmakta zorlanacağız kuşkusuz.  Ancak dikkat!  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, Ramazan boyunca değişen beslenme alışkanlıklarının ardından bayramda midemize aniden yüklenmenin şişkinlik, mide bulantısı ve hazımsızlık gibi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekerek, “Ayrıca  kan şekerinde gelişecek olan düzensizlikler nedeniyle baş ağrısı ve dönmesi, terleme ile mide bulantısı gibi sorunlar da gelişebilir. Bayramda hatalı ve aşırı beslenmek özellikle diyabet ile hipertansiyon hastaları için yaşamsal problemler oluşturabilir. Bu nedenle bayram sevincimize gölge düşmemesi için sağlıklı beslenmemiz çok önemli. Ayrıca düzenli bir fiziksel aktiviteyi rutinimize eklememiz hem ruhumuza hem bedenimize iyi gelecektir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, Ramazan Bayramı’nı sağlıklı geçirmeniz için dikkat etmeniz gereken 5 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras

Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras

Güne limonlu suyla başlayın

Bir ay boyunca susuz kalan vücut dokularımız toksin atmak ve hücreleri canlandırmak için suya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Sabah uyanınca bir büyük bardak suya damlatacağınız limon, içeriğindeki sitrik asit, diğer enzim ve asitlerle etkileşime geçerek, sindirim sistemini düzenliyor. Buna ek olarak limonlu su ile güne başlamak;  vücudu serbest radikallerden koruyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Gün boyu tüketilen 2.5-3 litre su organların sağlıklı çalışabilmelerine destek veriyor. Ancak metabolizmanın düzgün çalışması açısından limonlu su çok önemli olsa da mide rahatsızlığı olanlar, hamileler veya kronik hastalığı olan kişilerin limonlu su tüketiminden kaçınmaları gerekiyor.

Güne mutlaka kahvaltı ile başlayın

Bayramın ilk günü genellikle renkli kahvaltı sofralarıyla başlıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, sonraki günlerde de kahvaltı öğününün asla atlanmaması gerektiği uyarısında bulunarak, “Zira kahvaltıyı atlamak sağlıksız bir başlangıç olup, hızla acıkmanıza neden olacaktır. Kahvaltıda öncelikle kaliteli protein kaynağı olan yumurtaya yer vermeniz gerekir. Buna ek olarak zeytin, az yağlı peynir ve bol söğüş/yeşillik ile sofranızı çeşitlendirebilirsiniz. Tam buğday veya çavdar ekmeklerinin yanında bal / reçel tüketimini bir tatlı kaşığı ile sınırlandırmaya dikkat edin. Bu besinlerle sağlıklı ve renkli  bir kahvaltı yapmış olacaksınız” diyor.

Tatlıyı ana öğünden 2 saat sonra tüketin

Bayram günlerinde dikkat etmeniz gereken en önemli kurallardan biri, şeker ve tatlıları sınırlı miktarda tüketmek olmalı. Kan şekerinizin dengede kalabilmesi için masum tatlıları, yani sütlü veya meyveli tatlıları tercih etmelisiniz. Kan şekerini ani yükselten ve sağlıksız olan şerbetli veya hamur tatlılarından uzak durmanız gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, “Sütlü veya meyveli tatlılar yerine dondurmayı tercih etmek isterseniz, 2 top dondurmanın 1 porsiyon meyveye eşit olduğunu düşünerek tüketin. Unutmayın ki her zaman en sade alternatif, en masum olandır. Lezzet arttıkça buna bağlı olarak kalori ve yağ oranı da artmaktadır” diyor.  Güler Aras, tatlıları glukoz seviyesinin ani yükselmemesi için ana öğünlerden 1.5-2 saat sonra tüketmeye dikkat etmeniz gerektiğini de sözlerine ekliyor.

Ana yemekleriniz bol proteinli ve bol lifli olsun

Bayramda kırmızı ve beyaz eti bol tüketmeniz kaliteli bir öğün geçirmenizi sağlayacaktır. Ancak sağlığınız için pişirme yöntemlerine mutlaka dikkat etmeniz gerektiğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, “Izgara, haşlama, buharda pişirme fırında pişirme gibi yöntemleri tercih etmeli, kızartma gibi pişirme yöntemlerinden uzak durmalısınız. Zira bu pişirme yöntemlerini tercih ettiğinizde vücudunuza fazladan yağ almış olacaksınız. Proteinli yemeklerin yanında mutlaka lif açısından zengin olan sebze yemeklerine de yer vermelisiniz. Bu sayede daha sağlıklı bir sindirim ve boşaltım sistemiyle bayramı sürdürebilirsiniz” diyor.

cıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras

Her ana öğünde salata ve yeşillik şart!

Zengin vitamin ve mineral içerikleri nedeniyle sofralarımızda mutlaka yer alması gereken salatalar vücudumuzdaki besin maddelerinin eksikliğini önlemeye yardımcı oluyorlar. Salataların yüksek posa içermeleri sebebiyle de faydaları saymakla bitmiyor: Sindirim sisteminin daha iyi çalışmasına destek veriyorlar. Yiyeceklerin kana geçiş hızını yavaşlattıkları için kan glikoz regülasyonunu sağlamakla birlikte daha uzun süre tok durmamıza yardımcı oluyorlar. Ayrıca yiyeceklerin zararlı etkilerini azaltıp, faydalı özelliklerinin de artmasına katkıda bulunuyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, “Hem sağlığınızı hem de kilonuzu korumak için her öğünde bir büyük kase mevsim sebzeleriyle hazırlanmış salatayı yağsız veya 1 tatlı kaşığı zeytinyağı ile tüketmeyi ihmal etmeyin” diye konuşuyor.

Bayramda hazımsızlığa karşı: Nane çayı

Nane çayının faydaları saymakla bitmiyor. Örneğin bayramda sıkça yaşanan hazımsızlıkta nane çayı tüketmeniz sindirim sisteminizi rahatlatacaktır. Güler Aras, nane çayının faydalarını şöyle özetliyor:

  • İçerisinde bulunan mineraller mide asitlerinin dengelenmesini sağlıyor ve mide problemlerine karşı önlem alıyor.
  • Yemek sonrasında oluşabilen mide spazmı gibi durumlarda etki sağlıyor.
  • Sindirimi oldukça rahatlatıyor.
  • Hazımsızlık, şişkinlik, mide bulantılarına iyi geliyor.

Her bitki çayında olduğu gibi nane çayı tüketiminde aşırıya kaçmamak gerekiyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Güler Aras, “Pek çok faydası olsa da nane çayının dozunu kaçırırsak yan etkileri de oluşabilir. Dolayısıyla yemek sonrasında bir fincan nane çayı ılımlı bir tüketim olacaktır” diyor.

Nane çayı tarifi:

  • 5 yaprak taze nane
  • 2 su bardağı sıcak su

Taze nane yapraklarını güzelce yıkayın ve elinizde ovalayın. Böylece kokusu ve aroması daha çok ortaya çıkacaktır. Ardından demliğe nane yapraklarını koyun. Kaynamış suyu bir kenarda 3 dakika bekleterek uygun sıcaklığa ( 80 derece) getirin. Demliğe sıcak suyu ekleyin ve kapağını kapatın. Yaprakları yaklaşık 15 dakika demlikte bekletin ve süzerek servis edin. Dilerseniz nane çayını bir bardakta da demleyebilirsiniz.

Güçlü bağışıklık sistemi için C Vitamini

Güçlü bağışıklık sistemi için C Vitamini

“Sağlıklı bir yaşam için dengeli beslenme alışkanlıklarının önemi göz ardı edilmemelidir. 4 Nisan Dünya C Vitamini Günü, sağlıklı yaşamı desteklemek ve toplumun beslenme konusunda bilinçlenmesine katkı sağlamak adına bir fırsattır. Unutmayın, sağlıklı beslenmek geleceğinizi şekillendirir ve daha mutlu bir yaşam sürmenize yardımcı olur.” diyen Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı her mevsim, sağlıklı yaşamın temel taşlarından biri olan doğru beslenmenin önemini vurgulayarak, C vitamini hakkında bilgiler verdi.

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Vücut için zorunludur
C vitamini, vücut için zorunlu bir vitamindir ve çeşitli besinlerde bulunur. Portakal, limon, mandalina gibi turunçgiller; kivi, çilek gibi meyveler; domates, biber gibi sebzeler C vitamini bakımından zengin kaynaklardır. Bunların yanı sıra, lahana, brokoli gibi yeşil yapraklı sebzeler de C vitamini içerir.

Bağışıklık sistemini güçlendirir
C vitamini, vücudun bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olan antioksidan özelliklere sahiptir. Antioksidanlar, vücuttaki serbest radikallerle savaşarak hücreleri korur ve hastalıklara karşı direnci artırır.

Kolajen üretiminde önemli bir rol oynar
Ayrıca, C vitamini kolajen üretiminde önemli bir rol oynar. Kolajen, cildin sağlamlığını koruyan ve genç kalmasını sağlayan bir proteindir. C vitamini eksikliği ciltte kırışıklıkların ve yaşlanmanın hızlanmasına neden olabilir.

Vitamini doğal besinlerden almak en sağlıklı yoldur
Günlük C vitamini ihtiyacı yetişkinler için ortalama 65-90 miligramdır. Ancak hamile ve emziren kadınlar ile sigara içenlerin bu miktarı artırmaları önerilir. Bu miktarı doğal besinlerden almak en sağlıklı yoldur, ancak bazen takviye olarak da alınabilir. Unutulmaması gereken bir nokta ise uzun dönem yüksek düzeyde (örneğin 500 mg veya 1000 mg gibi) C vitamini takviyesi almak böbrek taşı riskini artırabilir. Bu nedenle bu yüksek dozlarda uzun süre kullanılması önerilmemektedir. Fakat solunum enfeksiyonları sırasında (örneğin 1 hafta) yüksek doz C vitamini almanın enfeksiyon süresini kısaltabileceği de bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca demir ilacı kullanan kişiler demir ilaçlarını alırlarken beraberinde C vitamini tüketirlerse demir emiliminin arttığı ve böylece demir eksikliğinin daha çabuk düzeldiği bilinmektedir.

Eksikliğinde ciltte kuruma ve pullanma olur
C vitamini eksikliğinde ciltte kuruma ve pullanma, vücudun çeşitli yerlerinde ödem, kolay morarma, eklem ve kemik ağrıları, yara iyileşmesinde gecikmeler, diş eti kanamaları, bağışıklık sisteminde zayıflama ve bu nedenle çok sık enfeksiyon geçirme görülebilmektedir.

Günde en az bir porsiyon yeterli olur
Beslenme düzeninizde C vitamini bakımından zengin gıdalara yer vermek sağlığınızı korumak için önemlidir. Günde en az bir porsiyon meyve ve sebze tüketerek vücudunuzun ihtiyacı olan bu önemli vitaminin alımını sağlayabilirsiniz. Birçok besinde kolaylıkla ulaşabileceğimiz C vitamini ısıya karşı hassas olduğundan çiğ meyve ve sebzelerden alınan C vitamini pişirilmiş gıdalardan alınanlara göre çok daha yüksektir.

 

‘Adet sancısı normaldir’ demeyin!

‘Adet sancısı normaldir’ demeyin!

Şiddetli adet ağrısı, kronik pelvik ağrısı veya cinsel ilişki sırasında ağrı… Yaşam kalitesini oldukça düşürebilen bu sorunlar, her 10 kadından birinde rastlanan ‘endometriozis’ hastalığına işaret edebiliyor. Yaygın görülen yakınmalar olduğu için endometriozis başka hastalıklarla karıştırılabiliyor, bu nedenle tanı konulması 8-10 yıl gibi uzun bir süreyi alabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı, endometriozisin bir türü olan derin endometriozisin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürmesinin yanı sıra ciddi sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkat çekerek, “Endometriozis hastalarının yüzde 10 -20’sinde görülen derin endometriozis tutulum yaptığı organlarda ciddi hasarlar oluşturabilir.  Öyle ki tedavisinde gecikildiğinde yumurtalık, rahim ve bağırsaklar gibi organların bir bölümünün ameliyatla çıkarılması gerekebilir. Bunların yanı sıra idrar borusunu tıkayarak böbrek yetmezliğine de neden olabilir. Dolayısıyla, özellikle ağrılı adet şikayetleri olağan karşılanmayıp, mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Mete Güngör

Prof. Dr. Mete Güngör

Mesane ve bağırsaklara yerleşebiliyor

Endometriozis, rahim iç tabakası olan endometriumun normalde rahmin içinde bulunması gereken yer dışında büyümesi; derin endometriozis ise bu doku büyümesinin daha derin dokulara, rahim, yumurtalıklar, tüpler, bağırsaklar ve mesane gibi yapılara ilerlemesi olarak tanımlanıyor. Bu lezyonlar kronik pelvik ağrı, adet ağrısı, cinsel ilişki sırasında ağrı gibi semptomlar ile kendini belli ediyor. Endometriozise genellikle doğurganlık çağındaki kadınların yaklaşık yüzde 10’unda rastlanıyor, bu oran derin endometriozis vakalarını da içeriyor.

Önemli bir infertilite nedeni!

Endometriozis hastalığına sahip kadınların yüzde 30 ila 50’si doğurganlık sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Çünkü rahmin dışına yayılmış hastalıklı dokular tüplere ve yumurtalığa zarar vererek infertilite, yani kısırlığa sebep olabiliyor. Bu nedenle endometriozis hastalığında çocuk sahibi olmak isteyen anne adaylarının hamile kalma kararlarını ertelememeleri öneriliyor.

Bu belirtileri asla ihmal etmeyin!

Tedavi edilmeyen derin endometriozisin günlük yaşamı önemli ölçüde etkilediğine dikkat çeken  Kadın Hastalıkları ve Doğum/ Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, hastalığın yol açtığı sorunları “adet dönemi sırasında artan ağrı, ağrılı ve uzun süren adet dönemleri, bel ağrısı, bacağa vuran ağrı, dışkılamada ağrı, cinsel ilişki sırasında ağrı, cinsel işlev bozuklukları ve sorunları,  bağırsaklarda tıkanıklık, idrar yolu problemleri, yumurtalık kistleri, depresyon, anksiyete ve stres” şeklinde sıralıyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Tedavi kişiye özgü planlanıyor

Endometrioziste tedavi planı hastanın semptomlarına, yaşına, fertilitesine, hastalığın şiddetine ve diğer bireysel faktörlere bağlı olarak kişiye özgü hazırlanıyor. Tedaviyle hastanın semptomlarını hafifletmek, komplikasyonları önlemek, gebelik şansını sağlamak ve yaşam kalitesini artırmak hedefleniyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum / Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, genellikle multidisipliner bir yaklaşım gerektiren tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “İlaç tedavisinde ağrıyı hafifletici ilaçlar yer alırken, endometriozisin büyümesini yavaşlatan ve semptomları kontrol altına alan hormonal tedavi de tercih edilebilir. Cerrahi tedavide lezyonları çıkarmak için laparoskopi; büyük veya daha karmaşık lezyonların çıkarılması için laparotomi ya da şiddetli semptomlara sahip hastalarda veya başka tedavi seçenekleri başarısız olduğunda histerektomi, yani rahmin cerrahi olarak çıkarılması gündeme gelebilir”  Prof. Dr. Mete Güngör, ilaç ve cerrahi tedavinin yanı sıra pelvik ağrısını hafifletmek için fizik tedavi, egzersiz programları, beslenme programı ile psikolojik destek ve danışmanlığının da tedavi sürecinde etkili olduğunu belirtiyor.

Düzenli doktor kontrolü çok önemli!

Nüks etme riski bulunan endometriozis hastalığında potansiyel tekrarlamaları erken tanımak ve hızlı bir şekilde müdahale etmek için tedavi sonrasında düzenli doktor kontrolleri önem taşıyor. Tedavinin ardından hormonal tedavi almak, endometriozisin tekrarlamasını önlemeye yardımcı olabiliyor. Özellikle çıkarılamayan veya tam olarak çıkarılamayan lezyonlar durumunda hormon tedavisi önerilebiliyor. Düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, stresten kaçınmak ve sigara içmemek gibi sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, hastalığın tekrarlama riskini azaltıyor. Derin endometriozisin hayat boyu sürebileceğine işaret eden Prof. Dr. Mete Güngör, “Tekrarlama riski her durumda gelişebilir ve hiçbir tedavi yöntemi tamamen garanti etkili değildir. Bu nedenle, kadınlar endometriozisin hayat boyu süren bir hastalık olduğunu bilmeli; tedavi sonrası düzenli olarak doktorlarıyla iletişimde kalmalı ve semptomlarını izlemelidirler” uyarısında bulunuyor.

İkiz gebeliklerde en çok demir eksikliği görülüyor

İkiz gebeliklerde en çok demir eksikliği görülüyor

Anne-baba olma heyecanını ikiye katlayan ikiz gebelikler; ya çift yumurta ikizi, ya da tek yumurta ikizi olarak gerçekleşir. İkiz bebek bekleyen annelerin metabolizmasına iki kat daha fazla iş düştüğünü belirten Medicana Sağlık Grubu Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Funda Öztürk, “İkiz gebeliklerde en çok demir eksikliği görülüyor. Demir takviyesi alınmasının yanı sıra demir emilimini engelleyen çay ve kahveden kaçınılması gerekiyor. İkiz bebek bekleyen anne adayları; kalsiyum, protein ve suya da diğer gebelerden çok daha fazla ihtiyaç duyuyor” dedi.

 İkiz gebeliklerde vitamin-takviye kullanımı ve bu dönemde uyulması gerekenler konusunda bilgiler veren Medicana Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Funda Öztürk, “Çift yumurta ikizleri, iki farklı yumurta ve iki farklı spermin bir araya gelerek oluşturduğu gebeliklerdir. Bu tipteki gebeliklerde cinsiyetler farklı olabilir. Doğum sonrasında ise bebeklerin boylarının, kilolarının ve büyüme hızlarının benzer olması beklenmez. İkiz gebeliklerde, bebekleri genetik olarak farklı iki birey olarak tanımlamak mümkündür. Ayrıca, ailede çift yumurta ikizlerinin bulunması da genetik faktörle ilgilidir” diye konuştu.

Op. Dr. Funda Öztürk sözlerine şöyle devam etti; “Tek yumurta ikizleri ise tek bir yumurta ve tek bir spermin bir araya gelerek oluşturdukları zigotun ana rahminde ikiye bölünmesiyle oluşur. Tek yumurta ikizleri, tek bir yumurtanın ikiye bölünmesi nedeniyle oluştuğu için bütün genetik yapıları dâhil her şeyiyle aynıdırlar. Bu nedenle görüntüleri her zaman tıpa tıp benzer olurken cinsiyetleri de aynıdır. Bu gebelikler, çift yumurta ikizlerinin aksine ailede ikiz gebelikler bulunması gibi herhangi bir faktörden etkilenmez. Hem plasentanın ortak paylaşımı hem de ortak damar paylaşımı nedeni ile bu tür ikiz gebeliğe özgü gelişme geriliği gelişebilir.”

Dr. Funda Öztürk

Dr. Funda Öztürk

Vücutta mineral kaybı yaşanır

İkiz gebeliğin zorlu ve özen isteyen bir dönem olduğunun altını çizen Op. Dr. Funda Öztürk, “Özellikle ikiz bebek bekleyen annelerin metabolizmasına iki kat daha çok iş düşüyor. Dengeli ve çeşitli beslenmek bebeklerin, bebeklik ve ileri dönem gelişimini ve sağlığını oldukça etkiliyor. İkiz gebeliklerin sağlıklı olabilmesi kilo kontrolünün de iyi yapılması gerekir. İkiz bebek bekleyen annenin beslenme düzeni, tek bebek bekleyen annelere göre temel prensiplerde aynı kalsa da bu düzende bazı besinlerin miktarlarında değişiklikler olmalıdır. Bu dönemde, hem bazı besin maddelerine olan ihtiyaç artar hem de bazı önemli minerallerin kaybında artış yaşanır” dedi.

Op. Dr. Funda Öztürk, bu dönemde anne adaylarının dikkat etmesi gerekenleri ise aşağıdaki gibi sıraladı.

  • İkiz gebeliklerde en çok demir eksikliği görülüyor. Ancak kalsiyum eksikliği, omega yağ asitleri, protein eksiklikleri de oldukça sık karşılaşılan durumlar arasında yer alıyor. Bu sebeple, ikiz bekleyen gebeler kabızlığı da şiddetli yaşadıklarından su tüketimlerini de artırmaları gerekiyor.
  • Dışarıdan ilaç olarak alınan demir desteğinin yanında gıdalarla alınan demir içeren besinlerin de bu dönemde mutlaka tüketilmesi gerekir.
  • Demirin en zengin kaynakları olan yumurta, kırmızı et, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve kuru baklagiller de bu süreçte sofradan eksik edilmemelidir.
  • Demir alımının yanında emilimi destekleyecek C vitamini alımına önem verilmeli, demir içeren besinle birlikte mutlaka C vitamini içeren bir besin de alınmalıdır. Bunun yanında, emilimi engelleyen çay ve kahve tüketiminden de kaçınılmalıdır.

28’inci haftadan itibaren kalsiyum ihtiyacı artar

İkiz bebek bekleyen gebelerde en önemli mineral eksikliklerinden birinin de kalsiyum eksikliği olduğunu belirten Op. Dr. Öztürk, “Özellikle gebeliğin 28’nci haftası ile beraber kalsiyum gereksinimi artıyor. Eğer anne yeterince kalsiyum almazsa kanda kalsiyum oranı düşer. Kemiklerden kalsiyum geçişi başlarsa, annede uzun vadede kemiklerde osteoporoz oluşabilir. Gebelikte kalsiyum ihtiyacı 1.000 mg civarındadır, fakat çoğul gebeliklerde ve 2 yıldan daha az ara ile gebe kalan kadınlarda bu ihtiyaç 1.200 mg civarına kadar çıkıyor. Bu dönemde kalsiyumdan zengin; süt, yoğurt, peynir, fındık ve yeşil yapraklı sebzelerin tüketimine ağırlık verilmesi ve günde 2 bardak süt, 2 bardak yoğurt, 50 gr peynir tüketilmesi gerekir. Eğer bu gıdalar tüketilmiyorsa, kalsiyum içeren takviye ilaçlar kullanılabilir. Süt tüketmek istemeyen annelerin yoğurt, peynir ya da kefir tüketimi desteklenerek kalsiyum almaları sağlanabilir” şeklinde sözlerini sürdürdü.

Pause Sağlık

Omega 3 yağ asitleri ve protein sağlıklı bir gebelik için büyük önem taşıyor

Sağlıklı bir gebelik için omega 3 yağ asitlerinin ve proteinin önemine dikkat çeken Op. Dr. Öztürk, bu konuda dikkat edilmesi gerekenleri ise aşağıdaki gibi açıkladı.

  • Gebeliğin son 3 ayında önem kazanan bir diğer besin desteği ise omega 3 yağ asitleridir. Özellikle beyin, kalp, göz sağlığı ve gelişim için çok önem taşıyan bu yağ asidinin en güçlü kaynağı ise balıktır. Yüksek oranda civa içerdiği için büyük balıklar yerine küçük balık tercih edilmesinde yarar vardır. Mutlaka haftanın en az 2 günü balık tüketmeye özen göstermek gerekir. Balığın yanında, badem, ceviz, yeşil yapraklı sebzeler ve özellikle semizotu da omega 3 içermektedir.
  • Gün içinde badem, fındık grubundan besinleri bir avuç içi tüketmeye çalışmak gerekir. Ancak bu besinlerin yağ kaynağı olduğu unutulmamalı ve aşırı tüketiminden kaçınılmalıdır. Gıda eksiğinin söz konusu olduğu günlerde ise omega 3 takviyesi almak gerekmektedir.
  • Tek bebek bekleyen bir gebenin günlük protein ihtiyacı günlük 60 gr iken, ikiz gebeliği olan anne adayının protein ihtiyacı 90-120 grama kadar çıkabiliyor. Özellikle gebeliğin altıncı ayından itibaren protein alımı bebeğin gelişim açısından önem kazanır. Bu da daha fazla et, balık, yumurta, süt, yoğurt tüketilmesi anlamına geliyor. Bitkisel protein olarak ise kuru baklagillerin tercih edilmesinde yarar vardır.
  • Gebelikte en sık karşılaşılan sorunlardan biri de ”kabızlık”. Mevsimine uygun meyve ve sebze tüketimine bu dönemde mutlaka dikkat edilmesi önemli, ayrıca sıvı tüketimine de çok dikkat edilmelidir.
  • Özellikle ikiz gebeliklerin son aylarında plesentadaki su oranı çok önemlidir. Gebeliğin ilk aylarında ortalama iki litre su tüketimi yeterliyken, son aylarda bu değer ikiz gebeliklerde yeterli olmuyor, bu nedenle günlük üç litre su tüketmek gerekiyor ve sıcak mevsimlerde bu değerin biraz daha artırılması gerekebiliyor.

Meme onarımında doğru bilinen yanlışlara dikkat!

Meme onarımında doğru bilinen yanlışlara dikkat!

Genetik ve çevresel faktörlere yanlış yaşam alışkanlıkları da eklendiğinde günümüzde görülme sıklığı giderek artan meme kanseri artık genç yaşlarda da kapıyı çalıyor. Ancak tanı ve tedavisine yönelik bilimsel çalışmaların en yoğun şekilde devam ettiği bu kanserde; gerek
tıpta gerekse teknolojideki baş döndürücü gelişmeler sayesinde tümör hücreleri gibi estetik kaygıya yol açan sorunlardan da eser kalmıyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak “Teknikler ve ekipmanlar geliştikçe, kanser tedavisindeki yeniliklere paralel olarak meme onarımı artık az sayıda hastanın ayrıcalığı olmaktan çıkmış, bütüncül meme tedavilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Cerrahlar günümüzde hastalara birbirinden farklı seçenekler sunabilmektedir.
Meme rekonstrüksiyonu birçok kadın için psikolojik sağlığı ve duygusal iyileşmeyi olumlu yönde etkilerken, kadınların meme kanseri tedavisinin zorluklarıyla karşılaştıktan sonra kadınlık ve bütünlük duygusunu yeniden kazanmalarına da olanak tanımaktadır” diyor. Prof.
Dr. Bülent Saçak meme onarımı hakkında hastaların en sık sorduğu 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Prof. Dr. Bülent Saçak

SORU: Doğal görünüm mümkün mü?
CEVAP: Günümüzde plastik cerrahi tekniklerinin çok hızlı gelişmesi ve hekimlerin artan tecrübeleri sayesinde meme rekonstrüksiyonu ehil Plastik Cerrahlar tarafından yapıldığında doğala yakın bir görünüm sağlanabiliyor.

SORU: Her hastaya yapılabilir mi?
CEVAP:
Üç grup hasta meme onarımı adayıdır: Hastalığı olmayan ancak genetik mutasyon saptanan ve meme kanseri riskinin yüksek olması sebebiyle koruyucu mastektomi (meme dokusunun cerrahi olarak alınması) ameliyatı olacak hastalar; meme kanseri tanısı almış ve
ameliyat olup kısmi kayıp olacak hastalar; meme kanseri tanısı almış ve mastektomi yapılmış/yapılacak olan hastalara meme onarımı yapılır.

SORU: Meme onarımı estetik bir işlem midir?
CEVAP:
Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak “Meme onarımı estetik bir işlem değildir. Kadınlara; meme kanseri tedavisinin zorluklarıyla karşılaştıktan sonra kadınlık ve bütünlük duygusunu yeniden kazandırdığı sayısız çalışmayla gösterilmiştir; bu sebeple bir kadınlık organı olan memenin onarımı bir kadın hakkıdır” diyor.

SORU: Kemoterapi meme onarımına engel midir?
CEVAP:
Meme onarımı öncesinde birçok hasta kemoterapi alır. Kemoterapi sonrası yara iyileşmesinin normale dönmesi için beklenen süre tümör cerrahisi gibi onarım için de yeterlidir. Onarım, arkasından gelecek kemoterapiyi geciktirmemelidir ancak ameliyat sonrasında yaşanacak yara iyileşme problemleri gecikmelere sebep olabilir.

SORU: Radyoterapi almak meme onarımına engel midir?
CEVAP:
Radyasyonun meme kanseri tedavisindeki önemi giderek artmaktadır. Kanseri tedavi edici ve engelleyici özelliklerinin yanı sıra, ışının yeni meme üzerinde tahrip edici etkileri vardır ve nihai sonucu olumsuz etkileyebilir. Özellikle implant ile onarılmış memede radyoterapi önemli komplikasyonlara neden olabilir. Radyoterapi kesin olarak yapılacaksa meme onarımı radyoterapi sonrasına bırakılabilir.

Prof. Dr. Bülent Saçak

SORU: Meme onarımı için seçenekler nelerdir?
CEVAP:
Silikon implantların ve diğer sentetik materyallerin kullanıldığı yöntemlerin yanı sıra, kişinin özdokularıyla yani vücudunun diğer kısımlarından (karın bölgesi, kalça, sırt, uyluk) faydalanılarak da meme onarımı yapılabiliyor. Özdoku ile onarım, transfer edilen dokuların meme dokusu ile benzer nitelikleri nedeniyle doğala en yakın sonuçları verecektir. Ayrıca daha nadir olarak başvurduğumuz, hem özdoku hem de implantların beraber kullanıldığı hibrid onarımlar da seçenekler arasında yer alıyor.

SORU: “Hastalığım tekrarlarsa fark edilmeme ihtimali var mı!”
CEVAP:
Prof. Dr. Bülent Saçak meme onarımında toplumda doğru sanılan bazı yanlışların meme onarımının önünde engel teşkil ettiğini belirterek “Toplumda, özellikle hastalığın nüks etmesi durumunda atlanabileceği düşüncesi, meme onarımı başarısız olursa düzeltilemeyeceği, doğal bir görünüm sağlanamayacağı, meme onarımının ameliyatla eş zamanlı yapılamayacağı gibi şeklindeki inanışlar günümüzde pek çok kadının, kadınlık hakkından mahrum kalmasına ve tedavi olsa bile mutsuz yaşamasına neden olabiliyor. Oysa
artık meme onarımı bütüncül meme tedavilerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Cerrahlar günümüzde hastalara birbirinden farklı seçenekler sunarak hem doğal bir meme görünümü kazandırmakta hem de tedavi süreci aksamamaktadır” diyor.