Yazılar

Sabahları zor uyanmak, depresyon belirtisi olabilir

Sabahları zor uyanmak, depresyon belirtisi olabilir

Sağlıklı bir uyku düzeni; hem bedensel hem de ruhsal iyiliğe katkı sağlarken, aynı zamanda iş ve okul yaşamındaki başarıyı da artırıyor. Dünya Uyku Günü vesilesiyle, kaliteli bir uykunun önemine ve uyku sorunlarının nedenlerine dikkat çeken Medicana Sağlık Grubu Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Emine Esra Okuyucu, “İdeal olan; 10 dakika içinde uykuya geçebilmek ve sabahları yenilenmiş olarak kalkmaktır. Sabah uyanamama sorunun altında uyku apnesi, kalitesiz uyku veya depresyon gibi sebepler olabilir” dedi.

Sağlıklı bir yaşamın temel gereksinimlerinden biri de sağlıklı bir uyku düzenli. Uykunun insan sağlığına faydalarına dikkat çekmek amacıyla her yıl Mart ayında, ilkbahar ekinoksundan önceki Cuma günü “Dünya Uyku Günü” olarak kutlanıyor. Yetişkin bir birey, günde ortalama 6-8 saat arası uyumaya ihtiyaç duyuyor. Medicana International Ankara Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Emine Esra Okuyucu; 10 dakika içinde uykuya geçilmesi, uyku bölünmelerinin olmaması ve sabah yataktan yenilenmiş olarak kalkılmasının iyi bir uykunun gereklilikleri olduğunu belirtiyor.

Prof. Dr. Emine Esra Okuyucu

Prof. Dr. Emine Esra Okuyucu

Prof. Dr. Okuyucu, kaliteli bir uyku için şu bilgileri verdi:

Türkler ortalama 6.5 saat uyuyor

  1. Kişiden kişiye değişmekle beraber, ortalama uyku süresinin 6-7 saat olduğu söylenebilir. Türk insanında bu süre 6.5 saat olarak bulunmuştur. Sağlıklı yaşam için kaliteli ve yeterli uyku şarttır.
  2. İyi ve sağlıklı uyku; uykuya geçişin 10 dakika içinde olduğu, uyku bölünmelerinin olmadığı, sabah yataktan yenilenmiş olarak kalktığı durumlar için geçerlidir.
  3. Uyku bozuklukları çok uyuma, az uyuma ve bunlara bağlı farklı uyku bozuklukları başlıkları altında değerlendirilebilir. Nedenleri ise çok farklılık gösterebilir. Örneğin, depresyonda olan biri çok uyuyabileceği gibi hiç uyuyamayabilir.
  4. İyi bir uyku; bedenin çalışma temposunu, motivasyonu ve mutluluk indeksini artırır, iş ve okul yaşamındaki başarıya katkı sağlar.

Sabah uyanamamak depresyon belirtisi olabilir

  1. Uyku için uyku hijyeni gereklidir. Yani uyuduğumuz oda ne çok sıcak ne çok soğuk olmalıdır. Perdeler gün ışığı girmeyecek şekilde kapatılmalıdır. Odanın havadar, ses açısından korunaklı olması idealdir. Uyku odasında cep telefonu, televizyon gibi aletlerin olmaması gerekir.
  2. Sağlıklı uyku için kişinin bedensel ve ruhsal olarak dingin olması gerekir. Her gün benzer saatlerde uyuma alışkanlığı edinilmeli, uyku öncesi periyotta uyarıcı olarak kabul edilen kafein ve benzeri yiyecek-içeceklerden uzak durulmalıdır. Akşam öğünü az miktarda ve erken saatte yenilmelidir.
  3. Öğlen uykusu, yetişkin bir birey için gerekli değildir. Erişkin bireyde tek fazlı olan uyku doğru olandır. Yaşlılar ve çocuklarda ise günde iki-üç seferlik uyku periyodu normal kabul edilmektedir.
  4. Sabah uyanamama durumunun nedenleri vardır. Mesela, gece sağlıklı uyunmamışsa (örneğin, uyku apne sendromu), gece uykuya geçiş zamanı ötelenmişse, kişi geç kalkmayı alışkanlık haline getirmişse veya depresyondaysa sabah uyanmakta güçlük yaşayabilir. Bu sorunların nedenlerine çözüm bulunarak sabahları uyanamama durumu ortadan kaldırılabilir.

Kolon kanserinde erken tanı ve tedavi hayat kurtarıyor

Kolon kanserinde erken tanı ve tedavi hayat kurtarıyor

Kalın bağırsak (kolon) kanserinin Türkiye’de en sık görülen 3’üncü kanser türü olduğunu belirten Bodrum Amerikan Hastanesi Gastroenteroloji ve Hepatoloji Uzmanı Dr. Emin Yekta Kişioğlu, erken tanı ve tedavinin hayat kurtardığını söyledi.

Kalın bağırsak kanserinin tarama testleriyle erken dönemde tedavisinin mümkün olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Emin Yekta Kişioğlu, hastalığın karın ağrısı, büyük tuvalet alışkanlığında değişiklik, dışkıda kan görülmesi, halsizlik, yorgunluk gibi belirtilerle kendini belli ettiğini söyledi.

Kolon kanseri hakkında bilgi veren Uzm. Dr. Kişioğlu, “Kolon kanseri kalın bağırsağın (kolon ve rektum) kanserine verilen isimdir. Kolon kanseri tanısı kolonoskopiyle konur. Kolonoskopi, ucunda kamera olan ve kıvrılabilen bir tüpün anüsten (makattan) sokulmasıyla yapılır. Bu hastalık cerrahi ile kanserli kısmın çıkarılması, kemoterapi, radyoterapi ve immünoterapi yöntemleriyle tedavi edilmektedir. Eğer ameliyatta çıkarılan kolon kısmının üst ve altında kalan bölümler bağlanabilirse, normal dışkılamaya devam edersiniz. Aksi takdirde, kalın veya ince bağırsağınız karın cildine ağızlaştırılır ve bir torbaya dışkılama olur. Bazı hastalarda bu durum kısa süreli olup, ikinci bir ameliyatla kolostomi kapatılıp normal dışkılama sağlanır. Bazı hastalarda ise ömür boyu karından dışkılama olur. Tedavi sonrasında onkoloji departmanı tarafından takip edilmeniz gerekir. Tekrarlayan kan tahlili, kolonoskopi, tomografi veya CT scan yapılmasıyla kontrolde kalacaksınız.” diye konuştu.

Dr. Emin Yekta Kişioğlu

Dr. Emin Yekta Kişioğlu

45 YAŞINDAN SONRA KOLON KANSERİ TARAMASI YAPTIRMALISINIZ

Uzm. Dr. Emin Yekta Kişioğlu, ailesinde polip veya kolon kanseri olmayanların dahi 45 yaşında kolonoskopi yaptırması gerektiğini vurguladı.

Uzm. Dr. Kişioğlu şöyle devam etti: “Kolon kanseri taraması, kolon ve rektumda polip veya kanser varlığını araştırmak için yapılır. Eğer ilk kolonoskopide polip saptanmazsa her 5 yılda bir, saptanırsa 3 yılda bir kolonoskopi yapılmalıdır. Bazı özel durumlarda daha sık da yapılabilmektedir. Tarama, herhangi bir belirtisi olmayan ve kanserden şüphelenmeyi gerektiren bir durum olmadan yapılmalıdır. Polip, kanser öncesi gelişen ve 3-5 yıl içerisinde kansere dönüşebilen doku oluşumudur. Amaç, poliplerin kansere dönüşmeden veya gelişse bile büyüyüp yayılmadan tespit edilip çıkarılmasıdır. Çalışmalar kolon kanseri taramasının kolon kanserinden ölüm şansını belirgin şekilde azalttığını göstermiştir. Kolon kanseri taraması kolonoskopi, sigmoidoskopi, dışkıda gizli kan veya DNA testi gibi testlerle yapılabilir, ancak kolonoskopi diğer testlerden daha üstündür ve seçilmesi gereken testtir. Ailesinde benzer kanser hikayesi olanlar ise, eğer yakınına 50 yaşın üzerinde tanı konduysa 40 yaşında, 50 yaşın altında tanı konduysa, yakınından 10 yıl önce kolonoskopi olmalıdır.”

Ramazan’da sindirim problemi yaşamamak için 8 öneri

Ramazan’da sindirim problemi yaşamamak için 8 öneri

Ramazan ayında sahuru atlamak veya iftarda çok hızlı ve yağlı yiyecekler tüketmek sindirim sorunlarına yol açabiliyor. Yağlı ve hızlı yemek yemekle birlikte yüksek kalorinin boş mideye bir anda alınmasının hazımsızlık, şişkinlik gibi sindirim problemlerinin yaşanmasına neden olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, Ramazan ayında sindirim problemi yaşamamak için 8 öneride bulundu:

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

  1. İftarınızı açarken 2 bardak oda ısısında su ile 4-5 zeytin veya 1-2 hurma tüketin. Bu sayede kan şekeriniz yavaş yavaş yükselmeye ve vücudun sıvı dengesi sağlanmaya başlar.
  2. Sindirim için en önemli kural iftarınızı ikiye bölün. Önce başlangıç sonra ana yemek tüketin.
  3. Başlangıç menüsünde sindirimi kolay besinler olmalı. Örneğin 1 kâse çorba, 4-5 yemek kaşığı zeytinyağlı sebze yemeği ile 1 dilim tam buğday ekmeği tüketilebilir.
  4. Başlangıç menüsü ile ana yemek arasında 15 dakika dinlenilmeli ve bu sayede başlangıç menüsünde tüketilen besinlerin sindirimine zaman tanınmalı.
  5. Ana yemekte ise mutlaka et, tavuk, balık, kurubaklagiller gibi protein içeriği yüksek besinler tüketilmeli. Bu sayede vücudun protein ihtiyacı karşılanmalı.
  6. Ramazan ayı birlik ve beraberlik ayıdır. İftar ve sahur yapılırken sohbet ederek yemekler yavaş tüketilmeli ve iftar sofrasında uzun kalmaya özen gösterilmeli.
  7. İftar 1-2 saat sonrasında vücudun kan şekerini dengeleyerek tatlı ihtiyacını kesen, vitamin deposu meyve tüketimi mutlaka olmalı. Meyve ile kefir tüketerek sindirim sisteminize katkı sağlayabilirsiniz.
  8. Sindirim problemi yaşamamak için siyah çay yerine 1 fincan rezene, nane, zencefil çayı tüketilebilir.

Tat Gıda sosları Avrupa raflarında

Tat Gıda sosları Avrupa raflarında

Tat Gıda, iç piyasa sos kategorisindeki başarısını, imzaladığı yeni anlaşmalarla global pazarlara taşıyor.

Tat Gıda, Avrupa’nın en büyük satış perakende gruplarından Lidl ve E.Leclerc ile sos kategorisindeki ihracat cirosunu 3 katına çıkartacak satış anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalarla birlikte Tat Gıda, ihracat cirosunda yüzde 46, tonajında ise yüzde 24 artış sağlayacak.

Sürdürülebilir ve kârlı büyüme hedefleri içerisinde ihracatın önemli bir yer tuttuğunu belirten Tat Gıda Genel Müdürü Evren Albaş, “Tat, Türkiye’de hizmet verdiği pazarların lideri. Türkiye’nin lider, Avrupa’nın 5., dünyanın 13. büyük domates işletmecisi olarak dünya piyasalarında tanınan ve çok güçlü bir marka. Yarım asrı aşkın süredir sürdürdüğümüz tarımsal ürün üreticiliğinden gelen bu gücümüzün ve iç piyasadaki pazar liderliğimizin etkisiyle Japonya’dan ABD’ye kadar ihracat yaptığımız ülkelerde büyük bir itibarımız var. 5 yılda, global pazarlarda büyümeyi ajandamızın ilk sırasına aldık. Bugün, Türkiye’de lider, globalde iddialı bir şirket olarak, Tat markalı ürünlerimizi 45’ten fazla ülkeye ihraç ediyoruz. 2020’den bu yana ihracatta çift haneli büyüyoruz.

59-69 yaş aralığındaki erkeklerde daha çok görülüyor…

59-69 yaş aralığındaki erkeklerde daha çok görülüyor…

Vücudumuzdaki damar yapısını bir ağaca benzetirsek; bu ağacın ana gövdesini oluşturuyor aort damarı. Bir yandan vücudumuza temiz kanı taşıyarak hayat veriyor ama bir yandan da sinsi ve ölümcül bir tehlikeyi içinde gizliyor! Hastalığın adı, aort anevrizması! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz, özellikle 59-59 yaşları arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen hastalığın genellikle hiçbir şikayete yol açmadan tesadüfen fark edildiğini belirterek “Damarda yırtılma oluşmadan önce ameliyat edilen hastalarda hayati risk yüzde 1-3 olurken, yırtılma sonrası yapılan ameliyatlarda ise yüzde 90’ın üzerine çıkıyor. Bu ani ölüm riskini almak yerine modern görüntüleme yöntemleriyle erken tanı konulup tedaviye başlanması mümkün” diyor. Prof. Dr. Rıza Türköz bu sinsi ve ölümcül hastalığı ve korunmanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Rıza Türköz

Prof. Dr. Rıza Türköz

Aort damarı, kalbin sol karıncığından çıkan ve tüm damarların köken aldığı vücudumuzun en büyük damarının adı. Bu damarın genişlemesine ‘Aort Anevrizması’ deniliyor. Özellikle 59-69 yaş arasındaki erkeklerde çok daha fazla görülen ve çoğunlukla damar aniden yırtılıncaya kadar belirti vermeyen bu hastalığı “Beklenmedik, sinsi ve ölümcül bir hastalık” olarak tanımlayan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Rıza Türköz “Erişkin bir insanda göğüs duvarının içindeki aort damarı çapı yaklaşık 3 cm’dir. Bu çap kişinin boy, kilo ve yaşına bağlı olarak 3.5-4.4 cm’ye kadar normal kabul edilir. Ancak sıklıkla aort damarı çok genişlemiş olsa bile (5 cm ve üzeri) hiçbir bulgu ve yakınmaya yol açmayabilir ki anevrizmanın büyümesi ile yırtılma riski orantılıdır!” diyor.

Erken teşhis ve tedavi hayat kurtarıyor!

Sinsice ilerlediği ve aniden yırtılana dek hiçbir belirti vermeyebildiği için aort anevrizması genellikle başka bir sebeple yapılan tetkikler sırasında tesadüfen saptanabiliyor. Bu tesadüfi teşhisin tam anlamıyla hayat kurtarıcı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Türköz “Çünkü genellikle 5 cm çapında bir genişleme aortun aniden yırtılmasına ve ölüm riskinin artmasına neden olur! Bu nedenle düzenli muayene ve tetkiklerle hastalığın erken teşhis edilip tedaviye başlanması hayati öneme sahiptir. Hiçbir yakınması ve hastalık bulguları olmayan kişilerde  rutin tetkikler sırasında ekokardiografide kalpten çıkan aortanın normalden büyük olarak görülmesi ile ön tanı konulabilir. Yine akciğer grafilerinde aortun genişlemesi saptanabilir. En kesin ve doğru tanı bilgisayarlı tomografi ile konulur. Eğer aort damarında genişleme tespit edilirse, belirli aralıklarla radyolojik incelemeler tekrarlanarak hasta takip edilir. Genellikle bilgisayarlı tomografi ile takip edilir. Çap kritik düzeye ulaşıyorsa veya çapta yıllık hızlı büyüme varsa bu önemlidir. Günümüzde çıkan aort çap kritik düzeye geldiği zaman elektif dediğimiz uygun şartlarda ameliyat edilen hastalarda ameliyat riski yüzde 1-3 arasındadır. Aort damarının yırtılması sonrası ameliyat edilen hastalarda ise hayati risk yüzde 90’ın üzerine çıkmaktadır! diye konuşuyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

Sigara içenler ve hipertansiyon hastaları dikkat!

Aort damarının ileri genişlemesine (anevrizmanın büyümesi) tansiyon yüksekliği eşlik ediyorsa hastalığın hipertansiyona bağlı bulgularla ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Türköz, bazen de damarın genişlemesi sonucu çevre dokulara bası oluşturup ağrı şikayetleri ile kendini gösterebildiğini söylüyor. Sigara içilmesi ve hipertansiyonu olup tedavi görülmemesinin  anevrizmanın hızlı büyümesine ve yırtılma riskinin artmasına neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Türköz erken teşhis ve tedavi sayesinde aortun tehlikeli çapa ulaşmadan uygun şartlarda ameliyat edilmesinin, aort anevrizmalarına bağlı ani ve beklenmedik ölümleri önleyebildiğini vurguluyor. Önde gelen bilim insanlarından Albert Einstein’in 1955 yılında anevrizmaya bağlı aort yırtılması nedeniyle hayatını kaybettiğini söyleyen Prof. Dr. Türköz ailesinde aort anevrizması öyküsü veya akrabalarında açıklanamayan ani ölüm olanların da yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyor.

Tansiyon hastaları oruç tutabilir mi?

Tansiyon hastaları oruç tutabilir mi?

Ramazan’da kalp hastalarının oruç tutmasıyla ilgili bir genelleme doğru değil zira her hastayı bireysel olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu nedenle ‘Her Ramazan’da tutuyorum bana bir şey olmaz!’ diye düşünmemek ve hekime danışmak büyük önem taşıyor. Öte yandan, oruç tutan kalp hastalarının iftar ve sahurda beslenme tarzlarından ilaç kullanımında düzenlemelere dek birçok hususa da dikkat etmeleri gerekiyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Oruç tutmayı planlayan ama kalp ve damar hastalığı olan bir kişi mutlaka önce doktoruna muayene olmalıdır. Böylece hem hastalığının mevcut durumu ortaya konularak risk değerlendirmesi yapılır hem de kullanacakları ilaçlar Ramazan’a göre düzenlenir. Ancak ilaca rağmen kontrol altına alınamayan tansiyon hastaları, son 6 ay içinde kalp krizi geçirenler, ciddi kapak hastalığı ya da ciddi kalp yetersizliği olanlar ve kontrolsüz ritim bozukluğu bulunanların hayati riskin yüksek olması nedeniyle oruç tutmaları uygun değildir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel kan sulandırıcı kullanımından ritim bozukluğuna, tansiyondan kalp piline dek Ramazan’da kalp hastalarına özel en çok merak edilen soruları yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ulaankhuu Batgerel

Dr. Ulaankhuu Batgerel

SORU: Tansiyon hastalığı olanlar ve bu nedenle ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Tek bir ilaç ile kan basıncı kontrol altında olan kişiler, ilaç tedavisine devam etmek şartıyla oruç tutabilir ancak sahur ve iftarda tuz tüketimi ve uyku düzenine de özen göstermek gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Batgerel “Eğer 2 veya daha fazla tansiyon ilacı kullanılıyorsa ve sabah günün farklı saatlerinde ilaç kullanımı zorunlu ise bu hastaların ilaç saatlerinin kaydırılması veya ilaçların aynı saate alınması en sık yapılan yanlışlardandır. Bu durum ilaçların etkisinin artmasına veya ilaçların yan etkilerinin ortaya çıkmasına yol açar ki, bu da ciddi tansiyon düzensizliğinden böbrek fonksiyonlarının bozulmasına dek bir çok olumsuz sonuca neden olur. Bu nedenle bu grup hastalar; uzun saatler süren zamanlarda oruç tutmak yerine, oruçlarını kısa kış günlerinde tutmalıdır” diyor.

SORU: Kalp damarına stent takılan veya açık by-pass olanlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Eğer kişinin istirahat esnasında ya da çok az bir eforla bile göğüs ağrısı oluyorsa oruç tutmaları sakıncalı olabilir bu nedenle öncesinde mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.  Dr. Batgerel bu konuda şu noktaların altını çiziyor: “Özellikle son 6 ay içinde kalp krizi geçirip kalp damarlarına stent takılan veya açık kalp operasyonu geçiren kişilerde kan sulandırıcı ilaçlar hayati öneme sahiptir ve oruç tutarken ciddi sıvı kaybı açığı oluşur. Bu nedenle oruç tutmaları uygun değildir. Ancak bu durumlar dışındaki (eskiden stent takılmış veya eskiden by-pass geçirmiş) hastalar Kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirildikten sonra uygun bulunurlarsa ilaç tedavisine ara vermemek şartıyla oruçlarını tutabilirler.”

SORU: Ritim bozukluğu olan hastalar ve ritim düzenleyici ilaç kullananlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kalpteki ritim bozukluğunun giderilmesini sağlayan ablasyon tedavisi uygulanarak bu hastalıkları kalıcı şekilde tedavi edilmiş olan ve hafif selim seyirli ritim düzensizlikleri olan kişiler, sıvı-tuz dengesini gözeterek ve gerekli ilaç kullanımları varsa bunu aksatmayarak oruç tutabilir. Ancak genetik geçişli ritim bozukluğu olanlar ve çoklu ritim düzenleyici ilaç kullanma zorunluluğu olan hastalarda oruç tutmak ciddi risklere yol açabileceğinden uygun değildir. Dr. Batgerel, Ramazan’da uyku düzeninin değişmesi ve hastalar tarafından hekime danışılmadan ilaç saatlerinin değiştirilmesinin de bazı pıhtı oluşturan ritim bozukluklarını tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi

SORU: Kalp pili takılmış kişiler oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “Kalp pilinin takılma nedeni önemli olduğundan hastalar eğer oruç tutmayı düşünüyorlarsa öncelikle pil kontrollerini yaptırmalı, kandaki elektrolit değerlerine ve böbrek değerlerine baktırmalı, eğer doktoru oruç tutmasını uygun bulursa bu taktirde oruç tutmalıdır. Oruç tutarken uzun süre susuz kalınacağından sıvı açığı oluşabilir ve tuz- mineral dengesi bozulabilir. Bunun sonucunda da hayati tehdit oluşturan ritim bozuklukları tetiklenebilir” diyor.

SORU: Kan sulandırıcı kullanan ve pıhtı riski olan hastalar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Doğumsal kalp hastalığı olanlar, pıhtı oluşturan ritim bozukluğu ya da mekanik kalp kapakçığı nedeniyle düzenli ve belli saatlerde kan sulandırıcı kullanması gerekenlerde sıvı açığı nedeniyle pıhtı riski yüksektir. Ayrıca ilacın etkisi de artabilir veya azalabilir. Bu nedenle bu hastaların ilaç saatlerini değiştirmeden aynı saatlerde ve aynı dozda devam etmeleri önemlidir. Eğer ilaç dozu veya saatinden önce ilaç almak söz konusu olursa felç veya kanama riski ortaya çıkar! Bu nedenle bu hastaların oruç tutmaları uygun değildir.

SORU: Kalp yetersizliği olanlar oruç tutabilir mi?

CEVAP: Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ulaankhuu Batgerel “İleri evre kalp yetersizliği ve yüksek doz idrar söktürücü kullanan hastaların oruç tutması uygun değildir. Kalp yetersizliği nedeniyle yakın zamanda -özellikle son 6 ay içinde- hastaneye yatışı olduysa ve aktif kalp yetersizliği ile ilgili şikayetleri (nefes darlığı) varsa oruç tutmaları uygun değildir. Yine ileri derece kalp kapak darlığı ve kalp kapak yetmezliği olan hastaların da oruç tutması uygun değildir. Bunların dışındaki kapak sorunu olan hastalar, takibinde oldukları Kardiyoloji hekimine danışarak, hekimin değerlendirmesine göre oruç tutabilir” diyor.

Sıvı alımında ana kaynak ‘su’ olmalı!

Sıvı alımında ana kaynak ‘su’ olmalı!

Oruç tutmak fiziksel ve ruhsal sağlığımız üzerinde pek çok fayda sağlasa da, bazı kurallara dikkat etmediğimizde böbrekleri etkileyebiliyor. Beslenmenin hastalıkların tedavisinde, ilerlemesinde veya gerilemesinde önemli olabileceğini belirten Acıbadem International Hastanesi Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ramazan’da beslenme alışkanlıkları değişebileceği için özellikle böbrek hastalarında daha da önemlidir. Kronik böbrek hastalarının oruç tutmadan önce mutlaka hekimleriyle görüşmeleri gerekmektedir” diyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, kronik böbrek hastalarının Ramazan’da sağlıklı ve yeterli beslenmenin yanı sıra bol su tüketmeye de önem vermeleri gerektiğini belirterek, “Böbreklerimizin, vücudumuzda her gün oluşan zehirleri ve zararlı maddeleri atmak, kan yapmak, su ve tuz dengemizi sağlamak, tansiyonumuzu ayarlamak, kemiklerimizi kuvvetlendiren  D vitaminini yapmak gibi birçok işlevi vardır. Zararlı maddeleri atmak ve su – tuz dengesini ayarlamak için günlük alınan sıvının miktarı önemlidir. Günlük sıvı ihtiyacımız 1 – 1,5 litredir. Ramazan, bu yıl normal sıcaklık aylarına geldiği için aynı miktarda sıvı alımı yeterlidir. Aşırı zorlanmamalıdır” diye konuşuyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Böbrek hastalıkları genellenemez. Bu nedenle böbrek hastalığına sahip kişilerin Ramazan’da beslenme yaklaşımları farklı olmalıdır” diyerek, böbrek hastalarının oruç tutarken dikkat etmeleri gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Bilal Görçin

Dr. Bilal Görçin

İftar ve sahurda bol su için

Az sıvı almak böbrek fonksiyonları üzerine olumsuz etkiden ziyade idrar yolları taşı ve enfeksiyon hastalıklarında önem taşıyor. Dolayısıyla sık idrar yolları enfeksiyonu geçiren veya taş, kum döken kişilerin Ramazan’da daha dikkatli olmaları gerekiyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Bu hastalıklar oruç tutmaya engel değildir. Ancak hastalar iftar ve sahurda içtikleri su miktarını artırabilirler. Ramazan’da iftar yemeği ile sahur arasında en az 1 – 1.5 litre su içilmesi çok önemlidir. Çay ve kahve vücuttan su atılımına neden olduğu için sıvı alımında ana kaynak ise mutlaka su olmalıdır” diyor.

Midenize aniden yüklenmeyin

Hastalıkların şiddetlenmesi veya rahatsızlık vermesi susuzluktan çok aşırı yemek yemekten oluşuyor. Normal zamanda bile aşırı yemek sonrası kalp krizleri, beyin kanamaları artıyor. Açlığın ise olumlu etkileri bile olabiliyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Hipertansiyon hastaları, tek böbrekli kişiler, böbreğinde kist veya kistler olanlar bir anda aşırı yemekten kaçınmaları kaydıyla özel bir önleme gerek duymadan oruç tutabilirler. Bu hastalar, suyu iftar ve sahurda bol içmeli, sahura mutlaka kalkmalı, tüketilen tuz miktarına dikkat etmeli, ilaçlarını hekimlerinin önerilerine göre iftar, sahur ve yatmadan önceki zamanlarda düzenli almalıdırlar” diyor.

Tuz tüketimini kısıtlayın

Dünya Sağlık Örgütü, tüketilmesi gereken günlük tuz miktarını 5 gram  olarak öneriyor.  Bu miktar silme bir tatlı kaşığına denk geliyor. Böbrek yetmezliği olan hastaların ise tuz tüketimini daha fazla kısıtlamaları gerekiyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, böbrek yetmezliği hastaları için en önemli sorunun tuz tüketimi olduğu uyarısında bulunarak, “Vücudumuzda su tek başına hareket etmez. Mutlaka tuza eşlik eder. Örneğin idrar söktürücü dediğimiz ilaçlar idrarı söktürmez, tuzu atar, tuz da yanında suyu götürür. Bu nedenle özellikle böbrek ve kalp yetmezliği olan hastalarda tuz beraberinde suyu da tutacağı için tansiyon yükselmesi, kalp ve akciğer yetmezliği, böbrek yetmezliğinin şiddetlenmesine yol açabilir. Bunu önlemek için tuz içeriği yüksek turşu, salamura besinler, dondurulmuş gıdalar, tuzlu kuruyemişler, peynir ve zeytinin tuzlusu gibi gıdalardan uzak durulması çok önemlidir” diyor.

Bu besinlere dikkat!

Böbrek yetmezliği dışındaki ılımlı böbrek hastalarında aşırı diyet kısıtlamasına gerek görülmüyor. Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, “Ancak üre, ürik asit, fosfor ve potasyum yüksekliği, kemik metabolizma bozukluğu varsa diyet önem taşımaktadır” uyarısında bulunarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kronik böbrek yetmezlikli hastaların kanlarında böbreğin atamadığı üre, ürik asit, fosfor ve potasyum başta olmak üzere birçok zehirli madde birikime uğramaktadır. Eğer hastanın fosfor miktarı yüksek ise fosfor içeren süt ve süt ürünleri ile balık gibi besinlerden kaçınılmalıdır. Diyabet, kronik böbrek yetmezliği ve potasyum tutucu etkisi olan tansiyon ilacı kullanan kişilerin de potasyumdan zengin gıdalar olan kayısı, muz, üzüm, şeftali, kivi, incir gibi meyveler ile bunların suyu, kurusu, reçeli ve marmeladından uzak durmaları gerekmektedir. Ürik asit hem gut hastalarında hem böbrek yetmezliği hastalarında yüksek olabilir. Ürik asit proteinlerin yıkım ürünüdür. Özellikle gut hastalarının hayvansal proteinleri daha az tüketmeleri yararlı olabilmektedir”

Dr. Bilal Görçin

Sahura mutlaka kalkın

Oruç tutarken yapılan en önemli hatalardan biri sahura kalkmamak oluyor. Ancak tüm gün aç kalacak olmanın kaygısıyla sahurda ağır yemekler tüketilmesi de susamaya yol açmasının yanı sıra hazımsızlık ve reflü gibi sindirim sistemi yakınmalarını artırırken böbrek ve kalp sağlığını da olumsuz etkiliyor.

Kahve ve çay vücudu susuz bırakmasın

Gazlı içecekler, soda, kahve ve çay da içerdikleri sodyum ile idrar söktürücü (diüretik) etkileri sebebiyle fazla tüketildiklerinde kan basıncını ve kalp hızını yükseltebiliyorlar. Ayrıca kafein içeriği yüksek olan kahve ve çay sanılanın aksine sıvı ihtiyacını karşılamak yerine idrar söktürücü özellikleri nedeniyle vücutta su kaybına yol açabiliyor. Dolayısıyla kahve ve çay yerine sıvı ihtiyacınızı su, bitki çayları, şekersiz komposto, ayran ile karşılamaya özen gösterin.

‘Her hastalık ayrı değerlendirilmeli’

Nefroloji Uzmanı Dr. Bilal Görçin, her hastalığı ve oruç tutmanın hastalık üzerine etkilerini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğinin önemini vurguluyor. Dr. Bilal Görçin, şunları ekliyor: “Böbrek hastalıklarını 5 evreye ayırıyoruz. Evrelemeyi hastanın kan kreatin değerine göre yapıyoruz. I. ve II. evre en rahat evredir. Kreatinin normal veya çok az yükselmiştir. Bu evrede hastaların beslenme alışkanlıklarında belirtilen hususlara ve ilaçlarına dikkat etmek kaydıyla oruç tutmalarında sakınca yoktur. Evre IV ve V ise diyaliz hazırlık ve diyaliz aşamasıdır. Diyaliz hastaları oruç tutamaz. Çünkü hiç idrarları yoktur ve diyaliz işlemi sırasında verilen ilaçlar elektrotla kana karışır, kanları birçok madde ile temas edilir. Diyaliz hazırlık dönemi dediğimiz evre IV hastalarına da orucu önermiyoruz. Çünkü bu dönem ilaç kullanımı ve damar hazırlık dönemidir. Sorunsuz sonuçlanan böbrek nakli hastalarının ve böbrek vericilerinin ise oruç tutmalarında sakınca yoktur. İlaç kullanım zamanlarını ayarlamaları yeterlidir. Ancak böbrek hastalığı olanların hangi evrede olup olmadığına bakılmaksızın mutlaka nefroloji hekimiyle görüşüp, bu konuda bilgi almaları gerekmektedir”

Ramazan’da kaçınılması gereken 6 hata

Ramazan’da kaçınılması gereken 6 hata

Ramazan ayında normal beslenme düzeni değişiyor, iftar ve sahur ile öğün sayısı sınırlanıyor. Ramazan ayında sağlıklı beslenmenin hem fiziksel sağlığı koruduğunu hem de oruç tutarken enerji seviyesinin daha yüksek kalmasını sağladığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, kaçınılması gereken 6 hatayı paylaştı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

Yeterli su için!

İftar ve sahur arasında geçen sürede mutlaka 10-15 bardak su içilmeli. Fazla çay ve kahve içmek su tüketimine engel olur. Bu nedenle bir fincandan fazla çay-kahve tüketmemeye özen gösterilmeli.

Her gün pide yemeyin!

İftar sofralarının vazgeçilmezi olan pide tüketimine sıklık ve miktar olarak dikkat edilmeli. Bir avuç içi büyüklüğünde pide bir dilim ekmeğe eş değerdir. Diyette olduğu gibi Ramazan’da da yasak değil, denge var. Ramazan’da bizleri uzun süre tok tutan, lif kaynağı, kan şekerini dengeleyen tam tahıllı veya çavdar ekmeği tüketilebilir. Bu sebeple pide tüketiminde miktar kadar tüketim sıklığı da önemli. Yani haftada 2 ya da en fazla 3 gün iftarda ana yemeklerle pide tüketilebilirken, diğer günler tam tahıllı besinlere tam buğday ekmek veya çavdar ekmeği veya buğday, bulgur gibi besinlere yer verilmeli.

Sahura kalkmadan oruç tutmayın!

Sahur ve iftar arasındaki açlık süresi düşünülerek sahur mutlaka yapılmalı ve besin içeriğine dikkat edilmeli. Sahurda uzun süre tok tutan, sindirimi kolay protein kaynaklarına yani süt, yumurta, peynir ve kan şekerini dengeleyen tam tahıllı ekmeğe yer verilmeli. Böylece sahur yapan kişiler gün içinde tok kalarak su tüketimiyle de sıvı kaybını en aza indirir. Sahur yapılmadığı taktirde gün içinde kan şekerinde düşme, baş ağrısı, sindirim problemleri, halsizlik, yorgunluk, konsantrasyon güçlüğü, mide bulantısı gibi sorunlar ortaya çıkabilir.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren

İftardan sonra tatlı tüketimine dikkat edin!

İftardan sonra hızlı yükselen ve sonrasında düşen kan şekeriyle vücut tatlı ihtiyacı hisseder. Vücuttaki sağlıklı dengeyi oluşturabilmek için iftardan 1-2 saat sonra bir ara öğün yapılmalı. Bu ara öğün 1-2 porsiyon meyve ve süt grubu yani süt, kefir, yoğurttan oluşmalı. Böylece tatlı ihtiyacı karşılanabilir ve Ramazan’da kilo artışı engellenebilir. Haftada 1-2 gün sütlü tatlılar iftardan sonraki bu ara öğün yerine tercih edilebilir.

İftarda hızlı yemeyin!

Sindirim problemlerinin en çok yaşandığı öğün iftardır. Nedeni ise iftar öğününün çok hızlı tüketimi ve hiç ara verilmemesidir. İftar öğünlerinden sonra hazımsızlık şişkinlik, ağrı ve kramp gibi şikayetleri azaltmak için iftarı başlangıç ve ana yemek olmak üzere ikiye bölünmeli. Başlangıç olarak çorba tüketin ve 15-20 dakika sonra ana yemeğe geçilmeli. Ana yemek esnasında ise yemekleri yavaş yavaş, iyi çiğneyerek tüketilmeli.

Yemekten hemen sonra yürüyüş yapmayın!

Yemekten hemen sonra sindirim başlar ve yemekten hemen sonra yapılan yürüyüş sindirim problemi yaratırken reflüye sebep olacaktır. Bu sebeple yemekten en az 30 dakika sonra yürüyüş yapılmalı.

Diş hassasiyeti tedavisi oldukça basit!

Diş hassasiyeti tedavisi oldukça basit!

Diş hassasiyetinin rutin yeme içme düzeninde ani sızlama olarak tanımlanabildiğini ifade eden uzmanlar, genellikle diş yüzeylerinde aşınma sonucu oluştuğunu söylüyor. Diş hassasiyetine sebep olan bölgelerin kapanmasına yarayan maddeler diş yüzeyine uygulanarak tedavinin yapıldığını kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Diş hassasiyeti tedavisi oldukça basittir.” dedi.

Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı, diş hassasiyeti konusu hakkında bilgi verdi.

Dr. Kübra Güler

Dr. Kübra Güler

“Diş hassasiyeti rutin yeme içme düzeninde ani sızlama olarak tanımlanabiliyor.”

Diş hassasiyetinin rutin yeme içme düzeninde ani sızlama olarak tanımlanabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Genellikle diş yüzeylerinde aşınma sonucu oluşur. Kişide broksinim diş gıcırdatması varsa bu dişlerin üst yüzeylerinin aşınmasına ve dişin iç kısmında dentin dediğimiz hassasiyetin ortaya çıkmasına neden olur. Dentin boşluklu bir yapıdadır bu boşluklardan soğuğu sıcağı algılayıp dişin iç kısmı canlı kısmına uyarı gitmesine sebep olur. Başka bir neden ise dişin sert fırçalanması sonucu diş eti çekilmesi olur. Bunun sonucunda kök yüzey ortaya çıkar, kök yüzeyde pürüzlüdür ve hassasiyet hissedilmesine sebep olur.” dedi.

Diş hassasiyeti, hangi yaş gruplarını etkileyebiliyor?

Diş hassasiyetinin çocuklarda çok rastlanan bir durum olmadığını da dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Özellikle stresli dönemlerde diş gıcırdatan insanlar diş yüzeylerinin aşınmasına sebep olur hassasiyet artar. Yapılan diş eti tedavileri detertraj gibi tedaviler de diş hassasiyeti artabilir.” diye konuştu.

Diş hassasiyeti tedavisi oldukça basittir

Tedaviye ilişkin de Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, şunları anlattı:

“Diş hassasiyetine sebep olan bölgelerin kapanmasına yarayan maddeler diş yüzeyine uygulanarak ve o boşluklar kapatılarak tedavi yapılır. Diş hassasiyeti tedavisi oldukça basittir. Ancak diş gıcırdatması, sert fırçalaması devam ediyorsa bu tedaviler anlık olarak işe yarar fakat kısa bir süre içerisinde tekrardan diş hassasiyeti oluşur.” bilgisini verdi.

Flor içerikli diş macunları hassasiyetin giderilmesini sağlayabilir

Diş hassasiyetinin, sadece ağız bakımının ihmal edilmesiyle ilgili olmadığını da dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Diş eti enfeksiyonu varsa diş eti çekilmesine sebep olur. Bu da hassasiyetin artmasına neden olabilir. Dönemsel hassasiyetler varsa flor içerikli diş macunları da hassasiyetin giderilmesini sağlayabilir.” şeklinde konuştu.

Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor

Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor
 Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Hamdullah Sözen: “Kadınların yüzde 80’inin yaşamları boyunca en az bir tür HPV ile karşılaşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu zaman, HPV enfeksiyonu belirgin semptomlara veya sağlık sorunlarına neden olmadan geçer.” diyerek konu hakkında açıklamalarda bulundu.

Doç. Dr. Hamdullah Sözen

Doç. Dr. Hamdullah Sözen

100’den fazla HPV çeşidi vardır
HPV (insan papilloma virüsü enfeksiyonu), yaygın olarak deri veya mukoz membran büyümelerine (siğillere) neden olan ciltten cilde temas yoluyla insanlar arasında geçen viral bir enfeksiyondur. 100’den fazla HPV çeşidi vardır ve bunların 40’tan fazlası cinsel temas yoluyla geçer ve cinsel organlarınızı, ağzınızı veya boğazınızı etkileyebilir. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine (CDC) göre, HPV en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyondur (CYBE). Bazı genital HPV enfeksiyonu vakaları herhangi bir sağlık sorununa neden olmayabilir. Bununla birlikte, HPV enfeksiyonunun bazı türleri siğillere, bazıları ise farklı kanser türlerine neden olabilir.
HPV ciltten cilde bulaşır
Enfeksiyonlar genellikle vajinal, anal ve oral seks dahil olmak üzere doğrudan cinsel temas yoluyla veya diğer ten tene temas yoluyla bulaşır. HPV ciltten cilde bir enfeksiyon olduğundan, bulaşmanın gerçekleşmesi için cinsel ilişki gerekli değildir. Birçok insan HPV’ye sahip olup bunu bilmiyor olabilir. Bu da partnerinizde herhangi bir semptom olmasa bile temasınız olabileceği anlamına gelir. Birden fazla HPV tipine sahip olmak da mümkündür. Nadir durumlarda, HPV’si olan bir anne, doğum sırasında virüsü bebeğine bulaştırabilir. Bu olduğunda, çocukların boğazında veya hava yollarında HPV ile ilişkili siğiller gelişebilir. Tekrarlayan solunumsal papillomatoz adı verilen bir durum geliştirebilir.
Çoğu zaman belirgin semptomlara neden olmadan geçer
Kadınların yüzde 80’inin yaşamları boyunca en az bir tür HPV ile karşılaşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu zaman, HPV enfeksiyonu belirgin semptomlara veya sağlık sorunlarına neden olmadan geçer. Aslında, CDC’ye göre HPV enfeksiyonlarının %90’ı iki yıl içinde kendi kendine geçer. Ancak bu süre zarfında virüs hala bir kişinin vücudunda olduğu için, o kişi bilmeden HPV’yi bulaştırabilir. Virüs kendi kendine geçmediğinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bunlara genital ve boğazdaki (tekrarlayan solunum yolu papillomatozisi olarak bilinir) siğiller dahildir. Çoğu HPV enfeksiyonu kansere yol açmaz. Ancak bazı genital HPV türleri, rahim ağzı (serviks) kanserine neden olabilir. Anüs, penis, vajina, vulva ve boğazın arkası (orofaringeal) kanserleri dahil olmak üzere diğer kanser türleri, HPV enfeksiyonu ile ilişkilendirilmiştir. Siğillere neden olan HPV türleri, kansere neden olan türlerden farklıdır. Dolayısıyla, HPV’nin neden olduğu genital siğillere sahip olmak, kansere yakalanacağınız anlamına gelmez.
Düzenli tarama testi yaptırmak önemli
Erken rahim ağzı kanseri genellikle semptomlara neden olmadığından, kadınların rahim ağzında kansere yol açabilecek kanser öncesi değişiklikleri tespit etmek için düzenli tarama testleri yaptırmaları hayati önem taşır. Cinsel aktivitenin başlangıcından bağımsız olarak kadınların ilk Pap testini 21 yaşında yaptırmaları önerilmektedir. 21 ile 29 yaş arasındaki kadınlar her üç yılda bir Pap testi yaptırmalıdır. 30-65 yaş arası kadınlar ise her üç yılda bir Pap testi veya her beş yılda bir HPV testi (yüksek riskli HPV türleri (hrHPV) için tarama yapacaktır) veya her beş yılda bir iki testi birlikte (ortak test) yaptırmalıdır. 65 yaş üstü kadınlar, arka arkaya üç normal Pap testi veya anormal sonuç olmayan iki HPV DNA ve Pap testi yaptırdıysa testi durdurabilir.
HPV enfeksiyonları genellikle kansere neden olmadan, kendi kendine geçer
Neredeyse tüm rahim ağzı kanserlerine HPV enfeksiyonları neden olur, ancak rahim ağzı kanserine yol açan servikal değişikliklerin bir HPV enfeksiyonundan sonra gelişmesi 20 yıl veya daha uzun sürebilir. HPV enfeksiyonları genellikle kansere neden olmadan kendi kendine geçer, enfeksiyonun tedavisi yoktur. Bu nedenle anormal veya kanser öncesi hücreler için tedavi görmek yerine, HPV enfeksiyonunun devam edip etmediğini ve daha fazla takip gerektiren herhangi bir hücre değişikliğinin gelişip gelişmediğini görmek için dikkatli bir bekleme sürecini takip etmek isteyebilirsiniz. HPV enfeksiyonu ve erken rahim ağzı kanseri tipik olarak belirgin semptomlara neden olmaz. HPV enfeksiyonuna karşı aşı olmak, rahim ağzı kanserinden en iyi korunmanızdır. Aşılar, genital siğillere veya rahim ağzı kanserine neden olma olasılığı en yüksek olan HPV türlerine karşı korunmaya yardımcı olur.

Liv Hospital

Genital siğiller tedavi edilebilir
Genital siğiller reçeteli ilaçlarla, elektrik akımıyla yakılarak veya sıvı nitrojenle dondurularak tedavi edilebilir. Ancak fiziksel siğillerden kurtulmak virüsün kendisini tedavi etmez ve siğiller geri dönebilir. Prekanseröz hücreler, doktorunuzun ofisinde gerçekleştirilen kısa bir prosedürle çıkarılabilir. HPV’den gelişen kanserler kemoterapi, radyasyon tedavisi veya cerrahi gibi yöntemlerle tedavi edilebilir. Bazen birden fazla yöntem kullanılabilir. Şu anda HPV enfeksiyonu için tıbbi olarak desteklenen herhangi bir doğal tedavi mevcut değildir.

HPV enfeksiyonları yaygındır ve cinsel ten tene teması olan herkes HPV enfeksiyonu riski altındadır. Birini HPV enfeksiyonu için yüksek risk altına sokabilecek diğer faktörler şunlardır: artan cinsel partner sayısı, korunmasız vajinal, oral veya anal seks, zayıflamış bir bağışıklık sistemi, HPV’si olan bir cinsel partnere sahip olmak. Yüksek riskli bir HPV tipine yakalanırsanız, bazı faktörler enfeksiyonun devam etmesini ve kansere dönüşmesini daha olası hale getirebilir: zayıflamış bir bağışıklık sistemi, Gonore, Klamidya ve Herpes Simpleks gibi başka CYBE’lere sahip olmak, kronik iltihap, çok çocuk sahibi olmak (rahim ağzı kanseri), uzun süre oral kontraseptif kullanmak (rahim ağzı kanseri), tütün ürünleri kullanmak (ağız veya boğaz kanseri), anal seks (anal kanser).

HPV’yi önlemenin en kolay yolu prezervatif kullanmak ve güvenli seks yapmaktır. Ayrıca, HPV’nin neden olduğu genital siğillerin ve kanserlerin önlenmesi için aşı mevcuttur. Aşı, kanser veya genital siğillerle ilişkili olduğu bilinen dokuz HPV tipine karşı koruma sağlayabilir. CDC, 11 veya 12 yaşlarındaki erkek ve kız çocukları için rutin HPV aşısını önermektedir ancak 9 yaşına kadar verilebilir. Kız ve erkek çocuklarının cinsel ilişkiye girmeden ve HPV’ye maruz kalmadan önce aşı olmaları idealdir. Bir kişiye HPV bulaştığında aşı o kadar etkili olmayabilir veya hiç çalışmayabilir. Ayrıca, genç yaşlarda aşıya yanıt, yaşlılara göre daha iyidir. Ancak, birine bulaşmadan önce verilirse, aşı çoğu rahim ağzı kanseri vakasını önleyebilir. CDC şimdi 11 ve 12 yaşındaki tüm çocukların daha önce önerilen üç dozluk program yerine en az altı ay arayla iki doz HPV aşısı almasını önermektedir. 9 ve 10 yaşlarındaki daha genç ergenler ve 13 ve 14 yaşlarındaki gençler de güncellenmiş iki dozlu programa göre aşı alabilirler. Araştırmalar, iki dozlu programın 15 yaşın altındaki çocuklar için etkili olduğunu göstermiştir. 15 ile 26 yaş arasındaki kadın ve erkekler de üç dozluk bir programda aşılanabilir. Ek olarak, CDC şimdi, 26 yaşına kadar yeterli aşılanmamış tüm insanlar için yakalama HPV aşıları önermektedir, 27 ile 45 yaşları arasındaki ve daha önce HPV aşısı olmamış kişiler artık Gardasil 9 aşısı için uygundur. HPV ile ilişkili sağlık sorunlarını önlemek için düzenli sağlık kontrolleri, taramalar ve Pap smear yaptırdığınızdan emin olun.
Genital siğiller yaygın ve tedavi edilebilir bir komplikasyondur
Genital siğiller, cinsel organlarda görülen yumuşak büyümelerdir. HPV’nin belirli düşük riskli suşlarının neden olduğu, oral, vajinal ve anal seks dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyonun (CYBE) yaygın ve tedavi edilebilir bir komplikasyonudur. Ağrı, rahatsızlık ve kaşıntıya neden olabilirler. Bunlar, servikal displazi ve kansere yol açabilen yüksek riskli suşlardan farklıdır. Genital siğiller her zaman insan gözüyle görülmez. Çok küçük ve ten rengi veya biraz daha koyu olabilirler. Büyümelerin üst kısmı bir karnabaharı andırabilir ve dokunuşta pürüzsüz veya hafif inişli çıkışlı hissedebilir. Bir siğil kümesi veya sadece bir siğil olarak ortaya çıkabilirler. Genital siğiller vajina veya anüs içi, vajina veya anüs dışında, servikste görülebilir. HPV’li bir kişiyle oral cinsel ilişkiye giren bir kişinin dudaklarında, ağzında, dilinde veya boğazında da görünebilir. Genital siğiller göremeseniz bile vajinal akıntı, kaşıntı, kanama ve yanma gibi semptomlara neden olabilirler. Yayılırlarsa veya büyürlerse, durum rahatsız edici ve hatta ağrılı olabilir. Genital siğil vakalarının çoğuna HPV neden olur. Spesifik olarak cinsel organları etkileyen 30 ila 40 HPV suşu vardır, ancak bu suşlardan sadece birkaçı genital siğillere neden olur. Genital siğiller genellikle ellerinizde veya vücudun diğer kısımlarında siğillere neden olan suşlardan farklı HPV suşlarından kaynaklanır. Bir siğil, birinin elinden cinsel organlara yayılamaz ve bunun tersi de geçerlidir.
Tedavi önemli
Görünür genital siğiller genellikle zamanla kaybolurken, HPV’nin kendisi cilt hücrelerinde kalabilir. Bu, hayatınız boyunca birkaç salgın yaşayabileceğiniz anlamına gelir. Bu nedenle geri dönüşlerini ve olası komplikasyonları önlemek için tedavi önemlidir. Semptomları yönetmek önemlidir çünkü virüsü başkalarına bulaştırmaktan kaçınmak istersiniz. Bununla birlikte, görünür siğiller veya başka semptomlar olmadığında bile genital siğiller başkalarına geçebilir.

Tedavi bu enfeksiyonu yönetmede anahtardır. Ağrılı semptomları hafifletmek veya görünümlerini en aza indirmek için genital siğilleri tedavi etmek isteyebilirsiniz. Görünür siğiller zamanla kaybolmazsa, onları çıkarmak için küçük bir ameliyata ihtiyacınız olabilir. Elektrokoter veya elektrik akımları ile yakma, kriyocerrahi veya dondurma, lazer, eksizyon veya siğillerin kesilmesi, interferon ilaç enjeksiyonları ile siğiller çıkarılabilir.