Yazılar

Kanser son 30 yılda yüzde 80 artış gösterdi!

Kanser son 30 yılda yüzde 80 artış gösterdi!

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2022 yılında dünyada 19 milyon 976 bin yeni kanser vakası görüldü. Her yıl yaklaşık 10 milyon insan kanser nedeniyle hayatını kaybediyor, bu da kanseri yaklaşık altı ölümden birinin nedeni ve küresel olarak en büyük sağlık sorunlarından biri haline getiriyor. Türkiye’de de 2022 yılında 240 bin insana kanser teşhisi konuldu ve 679 binden fazla insan kanser tanısı ile hayatına devam ediyor. Günümüzde görülme sıklığı giderek artan kanserin 2030 yılında dünyada 26 milyon insanın daha kapısını çalacağı öngörülüyor. Bu yükselişin büyük ölçüde nüfus artışı ve yaşam süresinin uzaması nedeniyle yaşanacağı belirtiliyor.  Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kanser günümüzde genç yaş grubunu da tehdit ediyor! Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er,  son yıllarda kanserin 50 yaş altındaki kişilerde görülme oranının 1990 yılına göre yüzde 80 oranında artış gösterdiği uyarısında bulunuyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, hatalı yaşam tarzının ve çevresel risk faktörlerine erken yaşta maruz kalmanın genç erişkinlerde kanser riskini artırdığına dikkat çekerek, “Genç yaş grubunda kanserin yaygınlaşmasında en önemli etkenler ise hatalı beslenme alışkanlıkları, çağımızın önemli sorunu olan obezite, sigara kullanımı ve alkol tüketimi  gibi risk faktörleridir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Prof. Dr. Özlem Er

Son 30 yılda yüzde 80 arttı!

Günümüzde 50 yaşın üzerindeki yetişkinlerde ortaya çıkan ve geç başlangıçlı olarak ifade edilen kanserlerin görülme oranı daha yüksek olsa da, 50 yaşın altındaki yetişkinlerde ortaya çıkan erken başlangıçlı kanserlerin küresel görülme sıklığı giderek artıyor. Bir çalışmada bilim insanları; 204 ülke ve bölgede 2019 veri tabanını temel alarak, 50 yaş altındaki kişilerde teşhis edilmiş olan 29 kanserin küresel yükünü araştırdı. 14-49 yaşları arasında teşhis edilen kanser vakaları erken başlangıçlı kanserler olarak kabul edildi. Yapılan araştırmada; kanserin 50 yaş altındaki kişilerde görülme oranında 1990 yılına göre yüzde 80 oranında bir artış yaşandığı tespit edildi. Araştırmada; geniz ve prostat kanserinin erken yaş grubunda en hızlı artış eğilimi gösteren kanser türleri olduğu belirlendi. Ölüm oranlarına bakıldığında ise en hızlı artış eğilimi böbrek ve yumurtalık kanserlerinde görüldü. Yine uzmanlar tarafından; 50 yaş altında görülen kanserlerin görülme sıklığının 2030 yılında yüzde 31 oranında artacağı tahmin ediliyor.

En etkili önlem düzenli tarama programları

Günümüzde pek çok kanser türünün düzenli olarak yapılan tarama programları ile erken dönemde tespit edilebilmesi ise yürekleri ferahlatıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, kanser tarama programlarının genç yaş grubunda görülen kansere ve buna bağlı hastalık yüküne karşı en etkili önleyici tedbir olduğuna işaret ederek, “Örneğin kolon ve rahim ağzı kanseri gibi bazı kanser türleri tarama programları ile henüz kanser gelişmeden tespit edilebilmektedir. Bu nedenle tarama programlarını düzenli olarak yaptırmak yaşamsal öneme sahiptir” diyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Kanser artık tedavi edilebilir bir hastalık

Kanser, tıp dünyasında yaşanan son gelişmeler sayesinde artık tedavi edilebilir hastalıklar arasında yer alıyor. Öyle ki pek çok kanser türü günümüzde kronik hastalık olarak değerlendiriliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, son yıllarda ‘hassas onkoloji’ yaklaşımının kanseri yenmek için en iyi yeni silahlardan biri olduğuna dikkat çekerek, “Hassas onkoloji, her bir hastada kanserin genetik yapısının ve moleküler özelliklerinin incelenmesini içerir. Bu yaklaşım kanserin büyümesine ve yayılmasına neden olabilecek hücrelerdeki değişiklikleri tanımlar. Daha sonra bu bilgiler ışığında hastaya en uygun olan kişiselleştirilmiş tedaviler belirlenmektedir” diyor.

Hedefe yönelik tedavi ile başarılı sonuçlar

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, meme, bağırsak ve böbrek kanserleri başta olmak üzere günümüzde birçok kanser türünde hedefe yönelik tedavilerden oldukça başarılı sonuçlar alındığına işaret ederek, “İmmünoterapi onkolojik tedavilerde son birkaç yılda ön plana çıkan yöntemlerden. İmmünoterapi tedavisinde amaç hastanın kendi savunma sistemlerinin yeniden aktive olmasını, böylece hastalıkla mücadele etmesini sağlamaktır. Bu yöntem günümüzde standart tedavi yaklaşımı olarak yerini almıştır” diyor.  Prof. Dr. Özlem Er, kemoterapi ilaçlarının da günümüzde sayılarının arttığını ve daha az yan etki yapması için uygun destek tedavilerin geliştirildiğini söylüyor.

Kanserden korunmak için 7 önlem!

Yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan düzenlemeler ile kanserin gelişme riski düşürülebiliyor. Prof. Dr. Özlem Er, kanserden korunmak için almanız gereken en önemli önlemleri şöyle özetliyor:

  • Sigara ve alkolden uzak durun
  • Sebze ve meyve tüketin
  • Düzenli egzersiz yapın
  • İdeal kilonuzu koruyun
  • İşlenmiş yiyeceklerden kaçının
  • Gazlı içecekler tüketmeyin
  • Güneşe maruziyeti günde 15 dakika ile sınırlayın

Yatak örtülerini veya atletinizi değiştirmek zorunda kalıyorsanız…

Yatak örtülerini veya atletinizi değiştirmek zorunda kalıyorsanız…

Vücudumuzun ısısını kontrol etmek için gerekenden fazla ter salgılaması ‘aşırı terleme’ tıp dilinde de hiperhidroz olarak tanımlanıyor.  Aşırı terleme sadece gün içinde değil, gece ataklar halinde de gelişebiliyor.  Aşırı sıcak havalar, yine aşırı ısıtılmış bir oda veya kalın bir yorganla örtünme gece terlemelerinin basit bir nedeni olabiliyor. Uyku sırasında oluşan gece terlemelerinin şiddeti orta derecede yaygın terlemeden, yatak çarşaflarının değiştirilmesini gerektirecek boyutlara ulaşabilen terlemelere kadar değişebiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, ateş ve kilo kaybı eşlik etmediği sürece gece terlemelerinin hemen tetkik edilmesinin gerekli olmayabileceğini belirterek, “Ancak ateş olmasa bile yatak örtülerini ya da atlet değiştirmeyi gerektiren şiddetli gece terlemelerinin ise enfeksiyon veya kanser varlığı açısından değerlendirilmesi çok önemlidir” diyor.  İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, gece terlemelerine yeni başlanmış olan reçeteli ya da reçetesiz ilaçların da yol açabileceğine işaret ederek, “Kullanılan ilaçların mutlaka göz önünde bulundurulmaları gerekmektedir. Zira ilaçlar, artan terleme ve gece terlemelerinin yaygın bir nedenini oluşturmaktadır” diyor. Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, gece terlemelerine sebep olabilen bazı hastalıkları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu!

Prof. Dr. Yıldız Okuturlar

Prof. Dr. Yıldız Okuturlar

ENFEKSİYONLAR

Gece terlemesine ateş eşlik ediyorsa, nedeni bakteriyel ve virüs kaynaklı enfeksiyonlar olabiliyor.

Tüberküloz: Öksürük, balgam çıkarma, yorgunluk ve kilo kaybı  olması, bakteriyel bir enfeksiyon olan tüberküloz hastalığından kaynaklanabiliyor.

Zatürre: Özellikle ateş, yeşil renkli balgam, üşüme, titreme, nefes darlığı ve öksürük de varsa, zatürre habercisi olabiliyor.

Sıtma, tifo, kene: Sıtma, tifo ve kene ile bulaşan hastalıklar (Lyme hastalığı vb) açısından ikamet edilen veya seyahat edilen bölge önem taşıyor.

Covid-19:  Covid – 19 enfeksiyonunda da gece terlemeleri görülebiliyor.

Brusella: Özellikle evcil hayvanı olan veya hayvansal ürünler ile çalışan ya da çiğ süt veya pastörize edilmemiş sütle yapılan peynir tüketenlerde görülen brusella gece terleme nedeni olabiliyor.

Kalp kapağı enfeksiyonları: Deri ve tırnaklarda döküntü veya tırnak içi kanamalar gibi değişiklikler varsa, endokardit, yani kalp kapağı enfeksiyonlarına işaret edebiliyor. Ayrıca özellikle avuç içi ve ayak tabanlarında renk değişikliği de gelişebiliyor.

Kemik iltihabı: Sırt ve eklem yerlerinde lokalize ağrı varsa, gece terlemesinin nedeni kemik iltihabı olabiliyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

ENDOKRİNOLOJİK HASTALIKLAR

Endokrinolojik hastalıklar da hormonal etkenler nedeniyle gece aşırı terleme yapabiliyor.

Endokrin kaynaklı hastalıklarda ani gelen kızarma atakları, titreme, ishal, hırıltı, baş ağrısı, tansiyon yüksekliği ve çarpıntı şikayetleri önem taşıyor.

Hipertiroidizm: Tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu (T3 T4) salgılanmasıyla oluşan hipertiroidizm gece terleme sorununa yol açabiliyor.

Şekersiz şeker hastalığı: Halk arasında ‘şekersiz şeker hastalığı’ olarak bilinen diabetes insipidus, beyindeki hipofiz bezinden salgılanan ve suyun böbreklerden geri emilmesinde rol üstlenen antidiüretik hormonun eksikliği veya yetersizliği sonucu gelişen bir hastalık. Bu hastalık nadiren de olsa gece terlemeye neden olabiliyor.

Diğer nedenler: Böbrek üste bezi tümörü, karsinoid sendromu, pankreas beta tümörlerinden köken alan bir tümör olan insülinoma ve vücudun yüksek seviyede büyüme hormonu üretmesi nedeniyle oluşan akromegali de gece terleme yapabiliyor.

Menopoz

Menopoz döneminin belirtilerinden olan gece terlemeleri kadınlarda yaygın görülüyor.

Östrojen veya testosteron hormonlarının eksikliğinden kaynaklanan gece terlemeleri

genellikle 2-4 dakika sürerken, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilecek şiddete ulaşabiliyor.

Kanser

Şiddetli gece terlemesiyle birlikte ateş varsa, altta yatan etken kanser olabiliyor. Bu yakınmalara lenf bezlerinde şişlik, kilo kaybı, halsizlik veya kaşıntının eşlik etmesi, lenfoma işareti olabiliyor.  Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, lenfomanın gece terlemelerine en sık yol açan kanser türü olduğunu belirterek, “Ayrıca prostat kanseri, böbrek hücreli kanser ve germ hücreli tümörler de gece terlemelerine sebep olabilen diğer kanser türleridir” diyor.

Gastroözefageal reflü

Besinlerin veya mide asidinin yemek borusuna geri kaçması olarak tanımlanan gastroözefageal reflü de geceleri çoğu zaman terlemeye neden olabiliyor.

Uyku apne sendromu

Uyku apne sendromu da gece terleme ataklarına yol açabilen önemli bir etken. Vücudun sıcaklığı düzenleyen mekanizmalarında oluşan sorunlar nedeniyle uyku apne sendromunda gece terleme problemleri gelişebiliyor.

Nörolojik hastalıklar

Otonomik disrefleksiye ve otonomik nöropatiye yol açan nörolojik durumlar (özellikle omurilik hasarı ve siringomiyeli) aralıklı olarak ve gece terlemelerine sebep olabiliyor.

Gece terlemesine karşı 5 önlem!

Gece terlemelerinde altta yatan etkenin mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, farmakolojik tedaviler dışında evde alabileceğiniz önlemleri şöyle sıralıyor: 

  • Cildi serin tutmak için odayı soğutun
  • Pamuklu iç çamaşırları kullanın
  • Pamuklu çarşafları tercih edin
  • Bol su içmeye özen gösterin
  • Baharatlı besinlerden ve kafeinden kaçının

Ramazan ayında dengeli protein tüketimi önemli

Ramazan ayında dengeli protein tüketimi önemli

Çocukluk çağında gelişim ve büyümenin sağlıklı devam etmesi açısından, erişkin döneminde ise hücre yapımı, onarımı ve bazı vücut fonksiyonlarının devam ettirilmesi açısından oldukça önemlidir. Ramazan ayında dengeli ve yeterli protein almanın önemli olduğunun altını çizen Liv Hospital Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cem Arıtürk, protein kaynaklarını, görevlerini ve dengeli tüketmenin neden önemli olduğunu anlattı.

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Ramazan ayında dengeli ve yeterli miktarda protein almak önemli
Ramazan ayı boyunca sahurdan sonra başlayan ve iftar saatine dek süren, uzun süreli açlık ve susuzluk, gün içinde enerji kaybına neden olarak halsizlik yaratabilir. İftar ve sahur sofralarında tercih edilen besinler, gün içinde tok kalma süresinin uzamasını sağlarken, enerji kaybı yüzünden yaşanan halsizliklerin giderilmesini olumlu yönde etkiler. Bu nedenle Ramazan ayında dengeli ve yeterli miktarda protein almak, gün içinde gelişebilecek halsizliğin, yorgunluğun önüne geçmenin yanında, proteinlerin görev aldığı tüm fonksiyonların düzenli biçimde devam ettirilmesini sağlamak için önem taşımaktadır.

Proteinlerin görevleri

  • Bağışıklık sistemindeki antikor ve antitoksinlerin yapısında yer alıp bağışıklık sisteminde rol oynar.
  • Hormonların yapısına katılarak kan şekerinin düzenlenmesi, büyüme ve gelişmenin sağlanması gibi hormonların etkili olduğu her aşamada etkindir.
  • Kas yapısında yer alan aktin ve myozinin yapısında yer alarak, kasların kasılma ve gevşemesinde görev alır.
  • Hücre yenilenmesi ve iyileşmesinde önemli fonksiyonları vardır.
  • Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar.
  • Kollajenin yapısında bulunarak cilt sağlığında ve yaşlanma karşıtı süreçlerde görev alır.
  • Sinir sistemi fonksiyonlarında önemlidir.

Özellikle erişkin çağdaki insanlarda günlük enerji ihtiyacının yaklaşık %15 kadarı çeşitli kaynaklardan alınabilecek proteinler ile karşılanmalıdır. Diğer bir deyişle, normal fiziksel aktiviteye sahip, sağlıklı, 70 kg ağırlığındaki bir yetişkinin günde yaklaşık 60 g protein alması gerekmektedir. Spor yapan kişilerde, büyüme çağındaki çocuklarda, gebelerde ve emziren annelerde, hastalıkların, sakatlıkların iyileşme sürecindeki kişilerde bu ihtiyaç çok daha fazladır.

Protein kaynakları nelerdir?
Proteinler temel olarak bitkisel kaynaklı ve hayvansal kaynaklı olmak üzere iki sınıfta incelenmektedir. Hayvansal proteinler, vücudun ihtiyacı olan tüm aminoasitleri içermektedirler. Buna karşın bitkisel kaynaklı proteinler, ihtiyacımız olan aminoasitlerin tamamını içermezler ki bu nedenle sağlıklı bir beslenmede diğer besinlerle birlikte tüketildikleri zaman, tamamlayıcı etkileri ile ön plana çıkarlar. Bununla birlikte hayvansal gıdalar protein açısından zengin olmasına rağmen içerdiği doymuş yağlar açısından dikkatli tüketilmeleri gerekmektedir. Hayvansal proteinlerin vücutta sindirilip işlenerek kullanılır hale getirilmesi, bitkisel kaynaklı proteinlere oranla daha kuvvetli ve hızlı gerçekleştiği bilinmelidir. Tüm bu nedenler göz önünde bulundurulduğunda; dengeli ve düzgün bir diyet programı için hem hayvansal hem de bitkisel protein kaynaklarının gerekli miktarlarda tüketildiği bir beslenme biçiminin benimsenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Prof. Dr. Cem Arıtürk

Hayvansal protein kaynakları
Hayvansal proteinlerden en sağlıklı olanı yumurtadır. Çok pişirildiğinde protein değeri kaybolan yumurta içerdiği D vitamini açısından da önemli kaynaktır. Protein açısından yumurtadan sonra gelen kırmızı etlerin tüketimine içeriklerindeki doymuş yağlardan dolayı dikkat etmek gerekmektedir. Bununla birlikte balık, özellikle içeriğindeki Omega-3 içeriğinden dolayı beyin fonksiyonlarına sağladığı olumlu katkılar ile dengeli ve faydalı protein kaynaklarındandır. Bunlar dışında süt ve süt ürünleri, hayvansal protein kaynakları arasında sayılabilir.

Bitkisel protein kaynakları
Bitkisel protein kaynakları dendiğinde akla ilk sırada kuru baklagiller gelmektedir. Miktar olarak hemen hemen hayvansal besinlerle eşdeğer proteine sahip olan baklagiller lif ve mineral içerikleri açısından da önemlidirler. Yulaf ezmesi, karabuğday gibi besinler de kuru baklagiller gibi, protein içeriklerinin yanı sıra lif ve mineral içerikleriyle ön plana çıkarlar. Bununla birlikte uzun süre tokluk hissi oluşturmaları da gereksiz ve fazla yeme alışkanlığının önüne geçebilmek açısından önemlidir. Fındık, fıstık ve badem gibi kuruyemişler de kalp damar hastalıklarına karşı koruyan, zihinsel etkinlikleri destekleyen yüksek protein içerikli gıdalardır. Son yıllarda adı duyulan chia tohumu ve kinoa da bitkisel protein kaynakları arasında sayılabilirler.

Proteinler dengeli tüketilmeli
Beslenmede önemli bir yer tutan proteinlerin az miktarda tüketilmesinin getireceği olumsuzluklar kadar fazla tüketimin getireceği dezavantajlar da akılda tutulmalıdır. Bunun yanı sıra her tür gıdadan farklı özelliklerde aminoasit içeriğinin alınabileceği unutulmamalıdır. Hayvansal protein kaynaklarının içeriğindeki doymuş yağların fazlasının getirebileceği olumsuz etkiler ve bitkisel protein kaynaklarının içeriğindeki lif, mineral gibi diğer maddeler göz önünde bulundurulmalı ve her besin ögesinde olduğu gibi protein tüketiminde de dengeli dağılımlı bir beslenme düzeni kerteriz alınmalıdır.

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Günlük su tüketiminizi abartmayın

Azı karar çoğu zarar olan su tüketimi konusunda ramazan ayında da özenli olmakta fayda var. Günlük iki litre su içilmesi gerektiğini bu nedenle özellikle sahurda sıvı almaya dikkat edilmesi gerektiğini belirten Liv Hospital İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tekin Akpolat: “Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.” diyerek Dünya Su Günü’ne vurgu yaptı.

Prof. Dr. Tekin Akpolat

Prof. Dr. Tekin Akpolat


  1. Erişkinlerin çoğunda alması gereken su miktarı günde yaklaşık 2 litredir.
  2. Günlük 2 litre su ihtiyacının illa sudan sağlanması şart değildir. Kahve, çay, yoğurt ile alınan sıvı da uygundur. Burada önemli olan alınan sıvının tuz, şeker gibi zararlı maddeleri içermemesidir.
  3. Böbrek, kalp sorunları olan hastaların günde 2 litre sıvı almaları problem yaratabilir, içtikleri suyu idrarla atamazlarsa vücutlarında sıvı birikimi olabilir, almaları gereken sıvı miktarını doktorları ile konuşmaları gerekir.
  4. Bazı hastaların daha fazla su içmesi gerekebilir: Böbrek taşı olanlar, sık idrar yolları iltihabı geçirenler bu hastalara örnektir.
  5. Ramazan ayında susuz kalmamaya dikkat etmek gerekir, susuz kalmak iftara doğru enerjimizi düşürür, bu nedenle sahurda sıvı almaya dikkat etmek gerekir. İftarda su içmek de fazla yemeği frenleyebilir.
  6. Ev dışında tuvalete gitmemek için az su içmek veya idrarı tutmak ileriki yaşlarda idrar yapma ile ilgili sorunlara neden olabilir.
  7. Suyun temiz olması yeterlidir, alkali olmasının ilave bir faydası yoktur.
  8. Günde 2 litreden fazla sıvı almanın çoğu kez bir zararı yoktur ama günde 6-7 litre alarak abartmamak gerekir.
  9. Susuz kalmaması gereken böbrek hastaları eğer ishal, bulantı, kusma gibi sorunlar nedeni ile yeteri kadar sıvı alamazlarsa veya sıvı kayıpları artarsa hemen doktorları ile temasa geçmelidir. Böbreği korumak için damardan sıvı almak için en yakın sağlık kuruluşuna başvurmaları gerekebilir.
  10. Eğer özel bir durumunuz yoksa gece yatmadan önce su içmek veya gece kalkınca su içmek doğru değildir. Unutmayalım sağlıklı uyku da su içmek kadar önemlidir.
  11. Ağır böbrek hastalığı olanları unutmamak gerekir. Çoğunun belki de en büyük hayali kana kana su içmektir. Bu nedenle sağlığımızın kıymetini bilelim, suyun en sağlıklı içecek olduğunu hiç akıldan çıkarmayalım.

 

Kolon kanseri erken teşhisle tedavi edilebilir

Kolon kanseri erken teşhisle tedavi edilebilir

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu belirten Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun, “40’lı yaşlardan sonra kolon kanseri sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Hastalıktan korunmak için posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” dedi.

Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun 1-31 Mart Kolon Kanseri Farkındalık Ayı dolayısıyla kolorektal kanseri (kolon kanseri) hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Mustafa Kemal Dursun

Dr. Mustafa Kemal Dursun

ÇEVRESEL FAKTÖRLERE DİKKAT EDİLMELİ

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu söyleyen Op. Dr. Dursun, “40’lı yaşlardan sonra sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” diye konuştu.

KARIN AĞRISI GÖRÜLEBİLİR

Kolon kanserinde görülebilecek belirtilere değinen Op. Dr. Dursun, şu bilgileri paylaştı:

Kolon kanserinin erken belirtisi yok denilebilir. İlerlemeye başladığında karın ağrısı, karın şişkinliği, kilo kaybı, halsizlik, dışkılama alışkanlığında ve gaita (dışkı) çapında değişiklik olabilir. Gaitada kan görülmesi önemli bir bulgudur. Bunlardan daha önemlisi toplumsal duyarlılığın artırılması ve tarama çalışmaları yapılmasıdır. Gaitada gizli kan testi yapılmaktadır.  Gaitada gizli kan araştırmak için 3 gün beyaz diyet dediğimiz demir içermeyen diyet verilir. Akabinde 2 gün üst üste gaita örneği alınır. Ayrıca hedef kitleler belirleyip tarama amaçlı kolonoskopi imkânlar dâhilinde yapılabilir. Japonya’da bu tür toplum taramaları yapılmaktadır.

KOLONOSKOPİ İLE TEŞHİS EDİLİR

Özellikle yakın akrabalarında kolon kanseri olan bireylerin ailevi kolon kanseri yönünden araştırılması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Dursun, “Anal bölgede hemoroid, fissür gibi rahatsızlığı olanlara mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır. Hiçbir yakınması olmasa bile insanlara yapılacak kolonoskopiyle erken evrede kolon kanseri yakalanabileceği gibi, henüz kanser olmadan mevcut polipler tespit edilir. Bu poliplerin bir kısmı ilerde kansere dönüşmektedir. Dolayısıyla, kolonoskopi kolon kanserini teşhis etmede ve erken teşhiste altın standarttır” Kolonoskopinin de kendine göre komplikasyonları elbette vardır ama oldukça nadirdir” şeklinde konuştu.

Dr. Mustafa Kemal Dursun

KOLONOSKOPİ YÖNTEMİ TEDAVİLER ARASINDADIR

Artık günümüzde erken teşhis edilmiş kolon kanserlerinin kolonoskopiyle de çıkarılabildiğini kaydeden Op. Dr. Dursun, “Bu konuda ülkemizde yetişmiş değerli gastroenterologlar vardır. Kolonoskopi ile çıkarılamayanlar için açık cerrahi, laparoskopi ve robotik cerrahi uygulanmaktadır. Bu teknikler hastaya göre, tümörün durumuna göre belirlenebilir. İlla şu yöntem diye bir şey yoktur. Önemli olan bağırsağın embriyolojik gelişim planı gözetilerek lenf bezleriyle birlikte geride tümör dokusu bırakmayacak şekilde ameliyat edilmesidir” ifadelerini kullandı.

KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ UYGULANIR

Başarılı bir cerrahi uygulandıktan sonra tümörün patolojik evresine göre kemoterapi ve radyoterapi uygulanabileceğinin altını çizen Op. Dr. Dursun, “Bu şekilde kolon kanserinden tamamen kurtulmak mümkündür. İleri evre kanserler için ise ameliyat öncesi neoadjuan tedavi dediğimiz kemoterapi ve radyoterapi uygulaması ameliyat sonrası için daha olumlu sonuçlar oluşturur. Karın içine yayılmış kanserler için bile artık tedavi mümkün hale geldi. Sitoredüktif cerrahiyle tümörlü dokular kazınıp devamında karın içine sıcak kemoterapi şeklinde hipek tedavisi yapılarak yaşam kalitesi artırılabiliyor” dedi.

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Her 100 canlı doğumdan biri Down sendromlu

Gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanısı konabilen Down sendromunun Türkiye’deki sıklığı 1000 canlı doğumda birdir. Down sendromlu bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri olduğunu belirten Liv Hospital Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Gülşen Köse, bu özel çocuklarımızın hayata katılma noktasında destekçi olmamızın altını çizerek konu hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Gülşen Köse

Prof. Dr. Gülşen Köse

Bir kromozomal hastalıktır
Trizomi 21 ya da Down sendromu bir kromozomal hastalıktır. Moğol halkına benzerlikleri olması nedeni ile Mongol hastalığı olarak da adlandırılmaktadır.

Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır
Sağlıklı kişiler, hücrelerinde 23 çift kromozom taşırken Down sendromlu bireyler 23 çift+1 kromozom taşır. Fazla kromozom 21 ya da 22. kromozomda 3. olarak bulunur.
Üç grup halindedir
Fazladan olan kromozomun oluş zamanı ve yerleşimine bağlı olarak üç grupta;

  • Klasik,
  • Translokasyon ve
  • Mozaik tipde Down sendromu olabilir.

Bazı çevre şartları etkili olabilir
Down sendromlu çocuğu olan ebeveynler, genelde sağlıklı bireylerdir. Özellikle klasik tipin oluşumunda gebelikte karşılaşılan çevre şartları;

  • Radyasyon,
  • Viral enfeksiyon ve
  • Stres’dir.

Gebeliğin ilk aylarında yapılan tarama testlerinde ortaya çıkar
Türkiye’de sıklığı 1000 canlı doğumda bir olarak tanımlanmıştır. Yaşlı annelerde her kromozom bozukluğu gibi Down sendromu riski de artmaktadır. İstatistiksel bilgileri göre sıklığı; yirmi yaşta 1/1441 iken, 50 yaşında ise 1/44 olarak bulunmuştur. Down sendromu gebeliğin ilk aylarında anneye yapılan tarama testleri ve amniosentez ile kolaylıkla tanınabilir.

Liv Hospital

Karakteristik özellikleri olur
Down sendromun bireylerin yüzlerinde ve vücutlarında karekteristik özellikleri vardır:

  • Gözleri çekik,
  • Burun kökü basık ve geniş,
  • Bazen dilleri ağızdan dışarı sarkabilir.
  • Boyunları kısa ve saç çizgileri düşüktür.
  • El ayası orta çizgileri, bir ya da iki elde tek çizgi olarak görülür.
  • Down sendromlu bebeklerin en önemli bulguları gevşek olmalarıdır. Bu nedenle gelişim basamakları yaşıtlarından geri kalır, kabızlık ve uzayan yenidoğan sarılığı bebekliğin ilk günlerindeki bulgularıdır.
  • Yaşamın ilk günlerinde gözlenebilen hipotiroidi, büyümenin geri kalmasına neden olabilir.
  • Kalpte olabilen septal bozukluklar ilk günlerde farkedilebilir, yakın takip edilmelidir.
  • Yaşam şartlarını zorlayan en önemli bulgu; hafiften ağıra kadar mental yetersiz olmalarıdır. Özellikle hafif mental yetersizlik, ileri yaşlarda anksiyete, depresyon gibi psikiatrik hastalıklara da yol açabilir.
  • Konuşma, görme bozuklukları ve nöbetler yaşam şartlarını daha da zorlaştırabilir.
  • Diğer kromozom hastalıklarında da olduğu gibi ileri yaşlarda kan malignensilerinin görülme riski normal bireylerden fazladır.

Takip ve rehabilitasyon önemli
Down sendromlu bebek ve ailesi doğumdan itibaren yakın çocuk doktoru, çocuk nörolojisi hekimi, genetik hekiminden takip ve rehabilitasyon almalıdır. Bu şekilde destek alan bireyler, yaşama kazandırılarak, üretime katılmaktadır. Özellikle müzik ve hizmet sektörlerinde başarılı olmaktadırlar.

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Dişler hekiminiz beyazlatmalı

Kiminin dişeti kanar, kiminin yirmilik dişleri ağrıya sebep olur kiminin de dişleri hep sarardığından beyazlatma ihtiyacını sık duyar… Sorunlar çok olsa da aslında dişlerimize özen gösterdiğimizde, diş kontrollerimizi ihmal etmediğimizde, alışkanlık haline getirdiğimizde dişlerimizin de sağlıklı olur. Uzmanlar en sık karşılaşılan diş sorunlarının başında dişeti kanamalarının geldiğini belirtiyor. Peki dişlerimizi fırçalarken neden bazen dişetlerimiz kanar? Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dt. Mustafa Yılmaz yanıtladı.

Dt. Mustafa Yılmaz

Dt. Mustafa Yılmaz

Diş beyazlatma (bleaching) nedir, dişlere zarar verir mi?
Beyazlatma işlemi için doğru hastaya doğru endikasyon, doğru teknik ve malzeme seçimi ile uygulandığında kesinlikle bir zararı yoktur. Bunun için hasta seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalar vardır. Dişlerinde defekt görülen, mevcut hassasiyet problemi görülen, dişeti çekilmesi ile kök yüzeyi açıkta olan hastalarda uygulanması doğru değildir. Malzeme seçiminde ise sağlık bakanlığı tarafından onaylı beyazlatma ajanları tercih edilip kesinlikle hekim tarafından uygulanmalıdır.

Diş fırçalama rutini nasıl olmalı?
Ağız ve diş sağlığını korumak için dişlerimizi doğru fırçalamak oldukça önemlidir. Diş çürüklerini ve diştaşı oluşumunu engellemek için ağız bakımının en önemli parçası diş fırçalamadır. Diş fırçalama günde en az 2 kez 3’er dakika yapılmalıdır. Diş fırçalama ile bakteri plağı ve yiyecek artıklarının büyük oranda temizliği sağlanır. Ancak bakteri plaklarının ve gıda artıklarının tam olarak temizlenebilmesi için mutlaka diş ipi kullanımı gereklidir.

Pause Sağlık

Diş fırçalarken dişeti kanaması neden olur?

  • Ağız ve diş sağlığı bakımının ihmal edilmesiyle biriken plaklar ve gıda artıkları dişetlerinde iltihabi duruma yol açar. Diş eti dokusunun veya diş eti ile diş dokularının birleştiği bölgede yer alan bağların iltihaplanması durumunda, diş etlerinin doku bütünlüğü zarar görür (Gingivitis, Periodontitis). Bu durum dişeti kanamasına sebep olabilir.
  • Sert bir şekilde diş fırçalama dişeti kanamasına neden olabilir.
  • Hamilelik döneminde hormonal değişimlerde dişetlerini etkileyerek kanamaya neden olabilir.
  • Mevcut kanama hastalıkları kanama yatkınlığı dişeti kanamasına sebep olabilir.

20 yaş dişleri hangi durumlarda çekilmelidir?
20 yaş dişleri dişlenmede en arkada ve en son çıkan dişlerdir. Çene kemiğinde yeterli alan olduğunda dişler düzgün bir şekilde sürmüşse ve karşıt dişle kapanışında sorun yoksa çekimine gerek yoktur. Ancak yeterli alan olmadığında dişlerde çapraşıklığa sebep olma ihtimalinde, apse varlığında, çürük varlığında, baskı ağrısı varlığında çekimi gerekir.

Divan Otel şimdi Akaretler’de

Divan Otel şimdi Akaretler’de

Divan Grubu, konaklama sektöründeki engin deneyimini, tarihi ve kültürel dokusu ile İstanbul’un en özel semtlerinden Akaretler’e taşıyor.

W otel olarak hizmet veren otel şimdi Divan Grubu tarafından işetilecek. Bilgili Holding’le imza sürecini tamamlayan Divan Grubu, kiraladığı oteli kendi markasıyla işletecek ve misafirlerini her zamanki Divan konforu ve hizmet kalitesiyle karşılayacak.

Üst düzey misafirperverlik anlayışıyla otelcilik sektöründe özgün bir imzası bulunan Divan Grubu’nun ruhunu ve inceliğini taşıyacak olan otel, fark yaratacak yeme-içme mekanları ve toplam 138 odası ile Akaretlerin yeni buluşma noktası olacak.

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?

Tuzun sağlığımız üzerinde etkisi nelerdir?
Liv Hospital Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Ecder: “Gerek ülkemizde gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.” diyerek tuzun insan sağlığı üzerine olan etkilerini anlattı.

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sodyum ve su dengesi önemlidir
“Tuz” veya “sofra tuzu” dendiğinde sodyum klorür anlaşılmaktadır. Sodyum, tüm canlıların yaşamlarındaki temel maddelerden biridir. Yaşamın devamı vücutta yeterli ve dengeli miktarda sodyum ve suyun varlığı ile mümkündür. Sodyum, bu yönü ile hayati önemi olan bir maddedir. Buna karşılık, sağlıklı bir insanın günlük sodyum ihtiyacını karşılamak için ek bir tuz alımına gerek yoktur.
Gıdalarla günlük sodyum ihtiyacı rahatlıkla sağlanabilir
Yiyeceklere değişik miktarlarda tuz katılması, bir ihtiyaç sonucunda değil, sadece damak zevki nedeniyledir. Fakat yiyeceklere ve içeceklere katılan tuzun insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu çok sayıda bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

  • Kan basıncı yüksekliği olanlarda, şeker hastalarında, kalp yetersizliği olanlarda, kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda fazla tuz alımının olumsuz etkileri bilinmektedir.
  • Sağlıklı bireylerin de fazla tuzlu beslenmesinin kalp ve damar sistemi üzerine olumsuz etkilerinin olduğu birçok araştırmada bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda günlük tuz alımının 6 gramın altında tutulmasının kalp ve damar hastalıklarından korunmada büyük öneminin olduğu görülmüştür.

Gerek ülkemizde, gerekse de dünyadaki birçok ülkede günlük alınan tuz miktarı çok yüksektir. Toplum sağlığı açısından tuzdan fakir beslenmenin büyük önemi vardır. Bu bilinç, çocukluk yaşlarından itibaren başlamalıdır. Tuz ile mücadele halk sağlığının korunması için temel hedeflerimizden biri olmalıdır.

Sağlıklı tuz tüketimi nasıl olmalıdır?
Gıdalara hiç tuz eklemesek bile günlük ihtiyacımız olan tuzu (sodyumu) normal besinlerden almamız mümkündür. Bu nedenle ek tuz kullanmamıza gerek yoktur. Gıdalara hiç tuz eklemeden ve tuzdan zengin besinleri (turşu, salamura ve konserve ürünler, şarküteri besinler gibi) hiç tüketmeden günde 6 gramın altına ancak ulaşılabilmektedir. Bu nedenle olabildiğince tuzdan ve tuzlu besinlerden uzak durmak hedeflenmelidir. Bol tuzlu beslenenlerin tuzdan fakir beslenmeye geçişi ilk haftalarda damak zevki açısından sorun oluştursa da, 4-6 haftalık bir sürede çoğunlukla tuzsuz diyete alışılmaktadır.

Tuzsuz diyetle beslenmenin insan sağlığına zararlı etkileri olabilir mi?

Tuzsuz diyet yapan bazı hastalarda kan tuz konsantrasyonda azalma (hiponatremi) ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, tuzdan fakir beslenmeden ziyade, çoğu kez beraberinde bazı diüretiklerin (idrar söktürücülerin) kullanılması ve aşırı sıvı alınmasıdır. Sağlıklı kişilerin tuzdan fakir beslenmesi ile kan tuz düzeyinde düşüş ya da başka bir sorun beklenmez.

Tuz tüketimini azaltmak için nelere dikkat edilmelidir?

Sofrada yemeklere eklenen tuzun dışında, yediğimiz pek çok ürün fazlasıyla tuz içermektedir. Yemeklere tuz eklemesek bile bu ürünlerden günlük ihtiyacımızın çok üzerinde tuz alma riski vardır. Bu konuda toplumdaki bilinci artırmaya çalışmalıyız ve satın aldığımız ürünlerin tuz içeriklerine bakmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.  

Prof. Dr. Tevfik Ecder

Sağlığa etki açısından tuz çeşitleri arasında bir fark var mıdır?

Doğadaki çeşitli tuz kaynaklarından elde edilen tuzun rafine edilmesi sonucunda sodyum klorür dışındaki diğer elementler uzaklaştırılmakta ve sodyum klorür elde edilmektedir. Bunun yanında son yıllarda giderek artan sayıda “doğal tuz” adı altında çeşitli tuz ürünleri (kaya tuzu, Himalaya tuzu, deniz tuzu, okyanus tuzu gibi) ile karşılaşmaktayız. Bu ürünler rafine edilmeden yani doğadan elde edilmiş hali ile pazarlandığı için çok sayıda başka elementleri de içerebilmektedir. Fakat yine de içeriğinin büyük bölümünü sodyum klorür oluşturduğu için rafine tuzlardakine benzer şekilde sodyum almanın sakıncalarını beraberinde taşımaktadır. Bu tuzların içindeki diğer minerallerin varlığından dolayı, bu tuzların “yararlı” olduğunu düşünmek yanlıştır. Çünkü bu mineraller zaten diğer gıdalar ile yeterli düzeyde alınmaktadır. Bu mineralleri alma amacı ile bu tuzları tüketmek, beraberinde sodyum alınmasının sakıncalarını da getirecektir.

Her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı bilinmelidir!
Yapılan bazı önemli bilimsel çalışmalarda bazı doğal tuz ürünlerinin bakır, kurşun, nikel, cıva, arsenik ve uranyum gibi vücut için toksik olabilecek bazı elementleri içerdiğini göstermiştir. Ayrıca bazı deniz tuzu ve okyanus tuzu ürünlerinde doğaya karışmış olan plastik maddeler gösterilmiştir. Bu nedenle her doğal tuz ürününün güvenli olmadığı da bilinmelidir.

Suni tuzlara dikkat!
Tuzsuz diyet yapmada zorlananlar için “suni tuz” adı altında sodyum içeriği azaltılmış ve bunun yerine potasyum ile desteklenmiş tuzlar da piyasada yer almaktadır. Bu tuzların kullanılmasının, kronik böbrek yetersizliği gibi potasyumun kısıtlanması gereken hastalıklarda ciddi sakıncaları olabilir. Bu konuda her hasta hekimine danışmalıdır. Ayrıca bu tuzların “tuz lezzeti” daha az olduğundan, aynı lezzete ulaşabilmek için aşırı tüketilme riski de vardır.

Tuzun iyotlu veya iyotsuz olarak alınmasının bir önemi var mıdır?

Tuzun iyotlu olarak kullanılması iyot eksikliğinden korunmak açısından yararlıdır. Fakat iyotlu tuz kullanmanın sakıncalı olduğu bazı tiroid hastalıkları vardır. Bu nedenle herkesin mutlaka iyotlu tuz kullanması gerektiği düşüncesi doğru değildir. Tiroid hastaları bu konuda ne yapmaları gerektiğini hekimlerine danışmalıdırlar.

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftar yemeklerinde besinleri hızlıca tüketiyor, ana yemeğin ardından genellikle şerbetli tatlılara yöneliyoruz. Hamurlu yemekleri de soframızdan eksik etmiyoruz. Ramazan’da yaptığımız bir başka önemli hata ise yemek sonrasında hareket etmek yerine koltuğa uzanmak oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, uzun süren  açlık ve hatalı beslenme alışkanlıkları nedeniyle Ramazan’da mide sorunlarında  artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Uzun süre aç kaldıktan sonra iftarda fazla miktarda ve hızlı yemek yenmesi nedeniyle midenin boşalma zamanının uzaması ve midenin asit miktarının artması; hazımsızlık, reflü, gastrit ile ülser gibi mide sorunlarını tetiklemektedir” diyor. Mide sağlığı için iftar ile sahur arasında tek öğün yerine az ve sık beslenilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal, “Acılı baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler, kızartmalar ve hamur işleri gibi  sindirimi zor yiyeceklerden uzak durmak da çok önemlidir. İhmal edilmemesi gereken bir başka önemli konu ise iftar ile sahur arasında günlük su ihtiyacını karşılamaktır” diyor.  Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, Ramazan’da mide sorunu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Oya Yönal

Prof. Dr. Oya Yönal

Çorbadan sonra 15 dakika ara verin

İftarınızı çorba ve salata gibi hafif yemekler ile  açmanız, ana yemeğe geçmek için 15 dakika beklemeyi alışkanlık edinmeniz çok önemli. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, hazımsızlık, gastrit ve reflü gibi sorunları önlemek için midemizi dinlendirmemiz gerektiğine işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla çorba veya salatadan sonra hemen ana yemeğe geçilmemesi gerekir.  Ayrıca iftarda aşırı yağlı, acılı ve kızartılmış besinler yerine; hazmı kolay sebze ve protein ağırlıklı besinler tercih edilmelidir. Aşırı şerbetli, yağlı tatlılardan da kaçınmalı; sütlaç, güllaç ve muhallebi gibi sütlü tatlılar veya meyve tatlıları tüketilmelidir”

Besinleri 3 öğünde tüketin

İftarda boş mideyi birden doldurmak mide rahatsızlıklarına sebep olduğu için iftardan sahura kadar öğün sayısını artırıp, aralıklı  beslenmeye özen gösterin. Öğünlerinizi sahurda ve iftarda iki ana öğün ve ara öğün şeklinde düzenleyebilirsiniz. Böylece gün içinde almanız gereken besinleri 3 öğüne bölmüş, dolayısıyla tek bir öğüne yüklememiş olursunuz.

Porsiyonlarınızı küçültün

Uzun süreli açlık nedeniyle yemekleri hızlıca ve bir anda tüketmek midede şişkinlik, reflü şikayetleri ve kilo alımına yol açabiliyor. Prof. Dr. Oya Yönal, bu nedenle az az küçük porsiyonlar şeklinde beslenmeniz gerektiğini belirterek, “Tabağa tüm besinleri doldurmak yerine, her besini tükettikten sonra diğer yemeğe geçmek alışkanlık edinilmelidir” diyor.

Besinleri iyice çiğnemeden yemeyin

Uzun süreli açlık sonrasında mide hareketleri yavaşladığı için besinleri iyice çiğneyerek aralıklı beslenmek midede şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini azaltıyor.

Bu besinlerden uzak durun!

Reflü sorununuz varsa acılı ve baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler ile kızartmalar gibi sindirimi zor yiyecekler ve kahve ile sigaradan uzak durmanız gerekiyor. Ayrıca yatar pozisyondayken yiyeceklerin mideden yemek borusuna geri gelmesi kolaylaştığı için yemekten sonra hemen yatmak özellikle reflü şikayetlerini artırıyor. Bu nedenle yemek ile yatma saati arasında 2-3 saat bırakmayı ihmal etmeyin.

Sahurda ağır yemeklerden kaçının

Sahurda ağır yemeklerden kaçınmaya dikkat edin. Süt, yumurta ve peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan mideyi rahatsız etmeyecek bir öğün tercih etmelisiniz.

Prof. Dr. Oya Yönal

Bol bol su için

Uzun süreli açlıkta vücutta sıvı kayıpları oluyor ve fazla su tüketilmediğinde kabızlık gelişebiliyor. Ramazan’da günlük ihtiyacınız olan 2-2.5 litre su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Yemeklerin pişirme yöntemine dikkat edin

Mide sağlığınızı korumak için önem vermeniz gereken bir başka önemli nokta ise yemeklerin pişirme yöntemine dikkat etmeniz olmalı. Mide sağlığınız için ızgara, haşlama veya fırında yapılan yemekleri tercih etmeli, kavrulmuş ve kızartılmış besinlerden ise kaçınmalısınız.

Bağırsakları harekete geçirin

Uzun süre sıvı alamamak, lifli gıdalarla beslenmemek, fast food türü yiyecekler ile hamur işi besinler tüketmek ve hareketsizlik kabızlık şikayetlerini artırıyor. Çorba ve salata ağırlıklı beslenmek, lifli yiyecekler tüketmek, öğünler arasında hurma, kayısı, erik ve komposto gibi bağırsak hareketlerini hızlandıracak gıdalara yönelmek ise kabızlık şikayetlerinin azalmasını sağlıyor.

İftardan sonra yürüyüş yapın

Sindirime yardımcı olmak için iftardan sonra televizyon veya bilgisayar karşısına geçmek yerine kısa mesafeli yürüyüşler yapmayı alışkanlık edinin.