Yazılar

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Öfke de duygusal yeme nedeni, hüzün de…

Bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeniyle kontrol kaybedildiğinde, beslenme sorunları yaşandığına işaret eden uzmanlar, bunlar arasında en sık görülenin duygusal yeme olduğunu söylüyor.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Duygusal yeme özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği biliniyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 26 Şubat-3 Mart 2024 tarihleri arasındaki Yeme Bozukluğu Farkındalık Haftasına dikkat çekerek, yeme bozuklukları ve psikoloji konusunu değerlendirdi.

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

En sık görülen yeme bozukluğu; duygusal yeme…

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sağlıklı olabilmenin ön koşullarından birinin yeterli ve dengeli beslenmek olduğunu ifade ederek, “Bu kontrolü bazı metabolik, psikolojik ya da sosyolojik faktörler nedeni ile kaybettiğimizde çeşitli beslenme sorunları yaşanıyor. Bunlar arasında en sık karşımıza çıkan çeşidi ise duygusal yemedir.” dedi.

Duygusal yemenin, olumsuz duygulara karşılık olarak gelişen ve aşırı yeme eğilimini gösteren bir davranış bozukluğu olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh halinde gelişen olumsuzlukları kontrol etme dürtüsü ile ortaya çıkan bu yeme davranışında normalden çok daha fazla yemek yeme, gerekenden daha yağlı, tuzlu ve şekerli yeme davranışları gözleniyor.” şeklinde konuştu.

Duygusal yemeyi özellikle olumsuz emosyonlar tetikliyor

Bilim insanlarının farklı duygu durumlarının yemek yeme sürecinde, bireylerin yemek davranışını nasıl etkilediğini araştırdığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bunun sonucunda ise duygusal yemenin özellikle olumsuz emosyonlar denilen yoğun stres, anksiyete, depresyon, kızgınlık, öfke ve hüzün gibi duygu yoğunlukları yaşandığında daha çok tetiklendiği ortaya çıkarmıştır.” dedi.

Yalnızlık duygusunda boşluk hissi yemek yiyerek doldurulmaya çalışılıyor

Duygusal yemenin düşük benlik saygısı ve yetersizlik duygularıyla ilişkili olduğunun da saptandığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, şöyle devam etti:

“Kişilerin hayatlarında yaşadıkları olumsuzluklar yemek alışkanlıklarını ciddi anlamda etkiliyor. Ayrılıklar, aldatılmalar, kayıplar, işsizlik gibi yaşanan olumsuzluklar kişide ciddi anlamdan bir boşluk hissi yaratıyor. Yalnızlık duygusuyla baş edilememesiyle yeme bozuklukları başlayabiliyor ve sonrasında kişiler aidiyet duygusunu yitirebiliyor.  Bu noktada boşluğu yemek yiyerek doldurmaya çalışıyorlar.

“Bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil”

Oysa üzgün, öfkeli, yalnız, bitkin ya da sıkılmış olduğunuzda sorunun çözümünü bulacağınız adres buzdolabı değil. Bilmemiz gereken en önemli nokta, duygusal açlığın yiyecekler ile doldurulamayacağıdır.  İnsan yemek yediği anda kendini iyi hissedebilir ama yemek bittiğinde duygular bitmez üstelik kötü duyguların üstüne bir de fazladan alınan kilolar eklenebilir.”

“Bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilirsiniz”

Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, sorunun çözümüne ilişkin de şunları kaydetti:

“Duygularınızı ele almanın sağlıklı yollarını bulabilir, bilinçsizce yemek yeme yerine bilinçli yemeyi öğrenebilir, kilonuzu kontrol altına alıp duygusal gıda tüketimine son verebilirsiniz. Eğer siz de duygusal yeme noktasında kendinizi durduramıyorsanız mutlaka psikolojik destek almalısınız.” dedi.

Türkiye’de 7 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor

Türkiye’de 7 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor

Kistik fibrozis, fenilketonüri ve SMA hastalığı gibi yenidoğan bebeklerde taranan, son zamanlarda bazılarının adını daha sık duyduğumuz nadir hastalıklar, tüm dünyada yaklaşık 7 bin hastalığı kapsıyor ve bu hastalıklar 300 milyon kişiyi etkiliyor. Nadir hastalık, 2 bin kişiden 1’inde veya daha az görülen hastalıkların tümünü içinde barındıran bir şemsiye terim olarak kullanılıyor. Yani bu hastalıkların bazıları 2 bin kişiden 1’inde görülse de bazı nadir hastalıklara milyonda 1 rastlanıyor. Bu hastalıkların içinde; nadir olanlar, ultra-nadir olanlar, hatta nano-nadir olan hastalıklar var. Hal böyle olunca adı “nadir” olsa da nüfusun yüzde 6 ila 8’ini etkiliyor.

Çok sayıda kişinin yaşamını etkileyen bu hastalıklara dikkat çekmek üzere her 4 yılda bir takvimlerde gördüğümüz 29 Şubat, bu özelliğinden dolayı Nadir Hastalıklar Farkındalık Günü için seçilmiş. Her yıl 28 ya da 4 yılda bir 29 Şubat’ta çeşitli farkındalık çalışmalarıyla toplumun dikkatinin nadir hastalıklara çekilmesi ve bilgilendirilmesi hedefleniyor. Nadir hastalıklarla ilgili Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (ACURARE) Müdürü ve Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay’dan bilgi aldık.

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Çocukluk çağında tanı konuyor

Nadir hastalıkların yüzde 80’inin nedeni genetik olunca, hastaların neredeyse yarısını çocuklar oluşturuyor. Bu hastalıkların yüzde 95’inin tedavisi olmadığı için çocukların yüzde 30’u 5 yaşına gelmeden hayata veda ediyor. Hastaların yüzde 50’sine çocukluk çağında teşhis konulduğunu belirten Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay, “Nadir hastalık görülen bireylerde tanı süreci bazen yılları alıyor, bu süreçte hastaların farklı branştan pek çok hekime görünmesi gerekebiliyor, bazı hastalarda tanı geç konulduğu için de tedavi şansı ortadan kalkıyor. Ayrıca çoğu nadir hastalığın tedavisi bulunmuyor. Bu nedenlerle ne yazık ki nadir hastalıkla dünyaya gelen her 10 çocuktan 3’ü beş yaşından önce hayatını kaybediyor” diyor. Bir yaş altındaki çocuk ölümlerinin yüzde 35’i yine bu nadir hastalıklardan kaynaklanıyor.

Akraba evlilikleri bu çekinik kalıtılan nadir hastalıkları artırıyor

Ülkemizde yaklaşık 6-7 milyon kişinin nadir hastalıklara sahip olduğu tahmin ediliyor. Erken tanı ve tedavi uygulanmadığı durumda çoğu nadir hastalık metabolik, kronik ve hatta ölümcül şekilde ilerleyebiliyor. Nadir hastalıkların yüzde 80’inin genetik faktörlerden kaynaklandığına dikkat çeken Prof. Dr. Yasemin Alanay, “Nadir hastalıklarda genetik nedenler ilk sırada. Tüm hastalıkların ancak yüzde 20’si çevresel ya da bilinmeyen nedenlere bağlı olarak gelişiyor. Yüzde 80’inin genetik olması, akrabalar arasında olan evlilik sonucu çocukların bu hastalıklarla karşılaşma olasılığını yükseltiyor. Maalesef ülkemizde akraba evliliği yüzde 21, yani her 5 evlilikten biri akraba evliliği. Bu yüksek oran anne babanın taşıyıcılığı nedeniyle ortaya çıkan nadir hastalıkların sıklığını artırıyor. Bunun sonucunda da genetik geçişli ve çekinik olarak kalıtılan hastalıklara ülkemizde Avrupa ve ABD’den daha çok rastlanıyor” diyor.

Tedavide “Yetim İlaç” kullanılıyor

7 binden fazla hastalığı kapsayan nadir hastalıklar, farklı kişilerde ve aynı ailenin farklı üyelerinde bile farklı seyir izleyebiliyor. Tedavisi olan ancak nadir olduğu için pahalı ilaçların kullanılması gereken durumlarda aileler özel bakım ve tedavi yöntemlerine, ilaçlara, sarf malzemelerine, özel besinlere ve tıbbi cihazlara ulaşmakta güçlük çekiyor. Araştırma-geliştirme süreçlerinin ise oldukça uzun, zor ve maliyetli olması nedeniyle nadir hastalık ilaçları “Yetim İlaç” olarak adlandırılıyor. Çoğu yurtdışında üretilen bu ilaçların ruhsatlı olmayanları ancak Türk Eczacıları Birliği (TEB) aracılığıyla hastalara ulaştırılıyor.

Nadir Hastalıklar Merkezi ve İSTisNA Platformu kuruldu

Nadir hastalıklar, tek başına ele alındığında nadir oldukları için bilimsel veri az, çalışmalar kısıtlı, tanı ve tedavi yöntemleri ise büyük oranda eksik. Bu nedenle  nadir hastalığa sahip bireylerin önemli bir kısmında hastalıklarına yol açan sebeplerin belirlenemediğine ve tanıların konulamadığına dikkat çeken Prof. Dr. Yasemin Alanay; nadir hastalıklara sahip bireylerin tanı alana kadar sağlık sistemleri içinde birçok tetkikten geçirilmesinin ve hatta yanlış tedavi uygulamalarına maruz bırakılmasının hem ciddi bir halk sağlığı sorunu hem de sağlık ekonomisi için ciddi bir kayıp yarattığını vurguluyor.  Acıbadem Üniversitesi bünyesinde 2017 yılında kurulan “Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi-ACURARE” ile nadir hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan yetim ilaçlar alanında tanı ve tedavi olanaklarının iyileştirilmesini, bilimsel ve klinik araştırmaların artırılmasını, hastaların yaşam kalitesinin yükseltilmesini ve katılımlarının sağlanmasını, var olan kaynakların geliştirilmesini ve daha verimli kullanılmasını amaçladıklarını belirten  Prof. Dr. Yasemin Alanay, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu amaca yönelik olarak 2022 yılında İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA) tarafından desteklenen, Acıbadem Üniversitesi ve ACURARE yürütücülüğü ve İstanbul Üniversitesi ortaklığı ile “İStanbul Tanısız ve NAdir Hastalıklara Çözüm Platformu-İSTisNA” Projesi, tasarlandı. Biyobanka, çevrimsel araştırmalar ve tanısız hastalıklar programı gibi tanı ve tedaviye ışık tutabilecek faaliyetleri bünyesine katarak ve yoğun eğitim faaliyetleri, farkındalık ve yaygınlaştırma çalışmaları ile sosyal yönden de destek olabilecek bir platform kurulmasını amaçlamaktadır. Platform; tanısız ve nadir hastalıklar alanında hasta ve hasta dernekleri, bilim insanları, kamu kuruluşları ve toplumun geneline yönelik sağlık sistemi organizasyonunun sağlanması, bu alanda araştırma faaliyetlerinin artırılması ve bu faaliyetleri gerçekleştirecek paydaşları bir araya getirme, ulusal ve uluslararası biyobankaların entegrasyonu ve yine bu alanda bilim insanlarının yetiştirilmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bunlara ek olarak ülkemizde nadir hastalıkların ekonomik yükünün tespiti için örnek hastalıklar seçilerek, tanı, tedavi ve idame süreçlerinde ortaya çıkan ekonomik yükün belirlenmesi amaçlanıyor. Ayrıca bu çalışma ve araştırmalardan elde edilecek bulgular ile orta vadede yetim ilaç çalışmalarına da destek sağlanması planlanmaktadır”

Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay bazı nadir hastalıklar hakkında şu bilgileri veriyor.

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Saçları ve kirpikleri de beyaz!

Albinizm: Cildimizin, kaş, kirpik ve göz rengimizi belirleyen genetik özelliklerimiz. Anne babadan alınan özelliklere renk veren ise melanin pigmentleri. Albinizm hastalarında melanin pigmenleri oluşmuyor. Dolayısıyla bembeyaz bir cilt, beyaz kirpik ve kaşlarla dünyaya geliyorlar. Melanin pigmentlerinin olmaması onları güneş ışınlarına karşı hassas hale getiriyor, dikkat edilmezse cilt kanserine yakalanma oranları yükseliyor.

Çok Semptom bir Sendrom

CHARGE Sendromu: Kolobom, kalp problemleri, arka burun deliklerinin kapalı olması, Büyüme ve gelişme geriliği, genital organ anomalileri, kulak anomalileri gibi çoklu semptomlarla seyreden ve adını da bu semptomların baş harfinden alan nadir bir hastalık. CHD7 genindeki mutasyonlar genelde ilk kez ve tesadüfen ortaya çıkıyor. Bebeklik döneminde ortaya çıkan pek çok sağlık sorunu hayati tehlikelere neden olabiliyor.

Sinir ucu tümörleri

Nörofibromatozis: Dünya genelinde yaklaşık olarak 3000 kişide bir görülen bu hastalığın farklı tipleri, farklı şiddette gözlenir ve kesin bir sıklık vermek zordur. NF’nin en sık görülen belirtileri arasında deri lekeleri, tümörler, kemik anomalileri, optik sinir gliomu, nörofibromlar ve diğer nörolojik semptomlar yer alır. Tanı yöntemleri klinik muayene ve genetik testlere dayanmaktadır, ancak bilinen bir tedavisi yoktur.

Yaşamı tehdit ediyor

Spinal müsküleratrofi (SMA): Süt çocukluğu döneminde yaşamı tehdit edebilecek kadar ağır olan hastalığın nedeni omurilik ön boynuz hücrelerinin ilerleyici kaybı olarak açıklanıyor. Başlıca belirtisi ilerleyici kas güçsüzlüğü olan ve 10 binde bir görülen bu hastalığın bilinen bir tedavisi bulunmuyor.

Vosoritide tedavisi ile boy kısalığının şiddeti azalıyor!

Akondroplazi: Orantısız şiddetli boy kısalığına neden oluyor, 20 binde bir görülüyor. Bebeklikte hidrosefali, ani felce ve hatta ölüme neden olabiliyor. Büyürken sık kulak iltihabı, boy kısalığının yarattığı fiziksel güçlükler yaşam kalitesini etkiliyor. Yakın zamanda ilaç tedavisi ile kemik uzaması sağlanıyor.

En sık görülen genetik hastalıklardan biri

Kistik Fibrozis: Kalıtsal hastalıklar içinde en sık görülenler arasında yer alıyor. Tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, ishal-beslenme bozukluğu ve pankreas yetmezliğiyle ilerliyor. Henüz kesin bir tedavisi bulunmasa da yoğun destek tedavisiyle hasta yetişkin yaşlara kadar hayatına devam edebiliyor.

Her lokmalarını özenle seçmeleri gerekiyor

Fenilketonüri: Fenilalanin isimli aminoasidin metabolize edilmesini sağlayan enzimin eksikliği sonucu oluşan bir hastalık. Ülkemizde 4 bin 500 kişiden birinde rastlanıyor. Yaşam boyu diyet ve takip gerektiriyor. Uygun tedavi uygulanmadığı takdirde ağır zihinsel engele neden olabiliyor. Bu nedenle hastaların her bir lokmalarını özenle seçmeleri gerekiyor. Günümüz tıp teknikleriyle doğum öncesi tanı konulabiliyor.

Besinlerin olumlu etkisini arttıracak 25 öneri

Besinlerin olumlu etkisini arttıracak 25 öneri

Tüketilen her bir besinin sağlığa büyük katkısı var. Ancak besinlerden en yüksek faydayı almanın yolunun onları doğru yöntemlerle tüketmekten geçtiğini paylaşan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Besinlerin faydalarını bilmek kadar, onların en doğru şekilde nasıl tüketilmesi gerektiğini bilmek de önemli” dedi. Tuba Örnek, besinlerin olumlu etkilerini arttıracak 25 bilimsel öneri paylaştı:

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek

Çiğneyin ya da dövün!

Sarımsağı çiğneyerek ya da havanda dövülmüş olarak tüketin.

5 dakika yeterli!

Brokoliyi uzun süre pişirmeyin, 5 dakika yeterli!

Demir onsuz yapamaz

Demir emilimi için yanında C vitamini zengin besin tüketin. Örneğin etin yanında bol limonlu yeşil ve kırmızı biberden zengin bir salata tüketin.

Bu ikiliyi ayırmayın

Zerdeçalı karabiber ile birlikte sıcak yemeklerde kullanın.

Çayınızı güçlendirin!

Demlediğiniz yeşil çaya 1 tatlı kaşığı doğal bal ekleyin, antioksidan değeri artsın.

Ezin ya da öğütün

Karanfili havanda ezerek veya öğüterek çaylarınıza ekleyin.

K2 desteği var mı?

D vitamini takviyelerinizin K2 destekli olmasına dikkat edin.

Pişirmeyin, çiğ tüketin

Ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumları çiğ olarak tüketin.

Saklayın ama öğütmeden!

Keten tohumunu öğütmeden saklayın. Tüketeceğiniz zaman 1-2 tatlı kaşığı öğütüp bekletmeden kullanın.

Meyveleri kabuklarıyla yiyin

Elma, armut gibi meyveleri karbonatlı suda bekleterek tarım ilaçlarından arındırdıktan sonra vitaminlerinden daha fazla faydalanmak için kabuklarını soymadan tüketin.

Kızartmayın, fırınlayın!

Balık kızartıldığında omega 3 azalır. Fırın veya ızgara şeklinde pişirin.

Filizlendirip pişirin

Kurubaklagilleri bir gece önceden ıslatın, hatta filizlendirdikten sonra pişirin.

Pişmiş olarak tüketin

Domatesi pişirdiğinizde likopenden daha fazla faydalanırsınız.

Probiyotik kazanın

Süt yerine yoğurt veya kefir tüketin. Sindirimi daha kolaydır ve probiyotik kazanmış olursunuz.

Rafineden uzak durun

Rafine değil, kabuklu, lifli olan tam tahılları tercih edin.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek

Sızmadan vazgeçmeyin

Zeytinyağını sızma olarak kullanın, ışıksız ortamda saklayın. Sebze yemeklerinizde ve salatalarınızda zeytinyağı kullanırsanız vitamin mineral emilimi artar.

Tuzunuzu karanlıkta saklayın

Tuzunuzu iyot kaybı olmaması için ışıksız ortamda saklayın.

Olgunları seçmeyin!

Muz, elma ve kiviyi olgunlaşmamış olarak tercih edin.

Bitki çaylarını kısa süre demleyin

Yaprak ve çiçeklerinden yararlandığımız bitki çaylarını uzun süre kaynatmayın, 5 dakika demleyin.

Bıçak kullanmayın

Yeşil sebzeleri bıçakla keserek değil elinizle bölerek hazırlayın. Sebze ve meyveleri kesip doğradıktan sonra bekletmeden tüketin.

O kadar da bekletmeyin!

Pişmiş yemeğinizi 2 saatten fazla oda sıcaklığında bekletmeyin, buzdolabında ise 2 günden fazla kalmamalı.

Stresinizi yönetin

Stres sindirimi olumsuz etkiler, besin öğeleri işe yaramaz hale gelir.

Tütün kullanmayın

Sigara besin emilimini azaltır.

Acele yok! Bir saat bekleyin

Çay ve kahvenizi yemekten 1 saat sonra tüketin.

Hemen pişirin

Dondurulmuş sebzelerinizi, çözülmesini beklemeden pişirin.

Bebeklerin beyin gelişimi artırmanın yolları

Bebeklerin beyin gelişimi artırmanın yolları

Yaşamın ilk iki yılında beyin gelişiminin yüzde 90’ı tamamlanır. Bu dönemde bebeğiniz için uyguladığımız her türlü bedensel ve ruhsal destek beyin gelişimini artırır. Erişkin dönemde ruhsal ve bedensel sağlıklı bir birey olarak yetişme yolunda ilk adım atılmış olur. Liv Hospital Çocuk Sağlığı, Hastalıkları ve Gelişimsel Pediatri Uzmanı Dr. Reyhan Tamer anlattı.

Dr. Reyhan Tamer

Dr. Reyhan Tamer

  • Anne sütü

Yapılan çalışmalarda anne sütü alan bebeklerde okul başarı puanlarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Dünya Sağlık Örgütü bebeklerin sağlıklı gelişimi için ilk iki yıl anne sütü ile beslenmesini önerir. Anne sütünün alınmadığı durumlar da, bebek formülleri de uzman tavsiyesi doğrultusunda kullanılabilir.

  • Konuşmak

Bebeğinizle, gebeliğin ilk aylarından itibaren sürekli düzenli konuşmak, bebeklerin doğumdan sonraki süreçte de kısa sürede sakinleşmesi sosyal iletişim becerisi ve kendini güvende hissetmesini sağlar. Bebek doğduktan sonraki süreçte de düzenli konuşmak önemlidir.

  • Oyun ve oyuncak

Bebeğinizin yaşına uygun güvenli oyuncaklarla oynamasına ve hareket etmesine izin vermek, kas kontrolünü, dengeyi ve koordinasyonu geliştirmesine yardımcı olabilir. Renkli, kontrastlı oyuncaklar, bebeklerin görsel algısını geliştirebilir. Müzik dinletmek, sesli kitaplar okumak gibi aktiviteler ise işitsel duyularını güçlendirebilir. Bebeğinizin farklı dokuları hissetmesine olanak tanıyan yumuşak oyuncaklar kullanmak da duyusal gelişimini destekleyebilir.

  • Güvenli ve sevgi dolu bir ortam

Bebeğinizi sevgi dolu bir şekilde kucaklamak, okşamak ve ten temasını artırmak, güven duygusunu geliştirebilir.

  • Uyku

Bebeklerin belirli bir uyku düzenine alışmalarına yardımcı olmak için düzenli bir uyku rutini oluşturun. Sessiz ve rahatlatıcı bir ortamda uyumalarını sağlamak, uyku kalitesini artırabilir.

  • Kitap okumak

Bebeğinize düzenli olarak kitap okumak, dil gelişimini teşvik eder. Renkli ve büyük resimli kitaplar kullanarak bebeğinizin dikkatini çekebilir ve dil becerilerini geliştirebilirsiniz. Ayrıca, farklı ses tonları kullanarak bebeğinizin duyusal deneyimini zenginleştirebilirsiniz.

  • Vitamin

Özellikle bebeklerde tespit edilen B12 vitamini, demir ve iyot eksiklikleri ivedilikle tedavi edilmelidir. Çünkü B12, demir ve iyot gibi biyokimyasal elementler bebeklerde beyin gelişimi direk ilgilidir.

  • Omega -3 desteği

Hafta bir balık tüketilmesi özellikle somon, hamsi gibi omega 3 içeriği fazla olan balıkların tüketilmesi beyin gelişimini artıran beslenme öğelerindendir. Düzenli balık tüketemiyorsa, uzman önerisi ile balık yağı desteği verilmelidir.

  • Akranları ile iletişim

Ebeveynler olarak, bebeğinizle göz teması kurmak, gülümsemek ve ses tonunuzu değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlerle iletişim kurabilirsiniz.

  • Düzenli sağlık kontrolü

Düzenli sağlık kontrolleri oluşabilecek gelişimsel problemlerin önceden saptanması, tedavi edilmesi anlamında hayati bir süreçtir.

Soğuk neden eklem ağrısına neden olur?

Soğuk neden eklem ağrısına neden olur?

Kas ve eklemlerde ağrı, şişlik, sertlik ve hareket kısıtlılığına yol açarak yaşam konforunu önemli ölçüde düşüren romatizmal hastalıklar soğuk havaların da etkisiyle daha fazla ve sancılı yaşanıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Romatoloji Uzmanı Dr. Mert Öztaş “Soğuk hava koşulları genellikle kan damarlarını daraltıp, eklem ve çevresindeki dokuların kanlanmasını azaltarak ağrı ve rahatsızlık hissini artırabilir. Bu nedenle bazı romatizmal hastalıkların seyrini kötü yönde etkileyebilir. Özellikle romatoid artrit gibi iltihaplı romatizmal hastalıklara sahip kişilerde soğuk hava koşulları eklem iltihaplanmasını şiddetlendirebilir” diyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Mert Öztaş romatizmal hastalıklar hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, soğuk havalarda kas ve eklem ağrılarına karşı alınabilecek önlemleri açıkladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Halk arasında sıklıkla ‘romatizmalarım arttı’ şeklinde yakınışlarla ifade edilen ve yaşlılık hastalığı olarak bilinen romatizma en çok ağrı ile kendini gösteriyor. Özellikle soğuk havalarda iyice tetiklenen bu ağrılar kimi geceler uyku uyutmazken, gün içerisinde de kas ve eklemlerde şişlik ve sertliğin de etkisiyle yaşam konforunu iyice düşürüyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Romatoloji Uzmanı Dr. Mert Öztaş romatizmanın, bilinenin aksine bir değil çok sayıda farklı hastalığı içeren bir grubun genel ismi olduğunu belirterek “Romatizma terimi, genellikle bir dizi eklem, kas, tendon ve bağ dokusunu etkileyen romatolojik hastalıkları kapsıyor. Osteoartrit, romatoid artrit, lupus, fibromiyalji gibi birçok farklı hastalık romatizma olarak adlandırılabiliyor” diyor. Romatizmanın sadece yaşlılıkta değil genç yaşlarda da görüldüğünü, romatizmal hastalıklara neden olan pek çok faktör olduğunu söyleyen Dr. Mert Öztaş şöyle konuşuyor: “Romatoid artrit, lupus gibi otoimmün hastalıklar bağışıklık sisteminin vücudun kendi dokularına karşı bir tepki geliştirmesi olarak nitelendiriliyor. Bu hastalıkların birçoğu genetik faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Ailesel öykü, bireyin bu tür hastalıklara yatkınlığını etkileyebiliyor.”

 

Dr. Mert Öztaş

Dr. Mert Öztaş

Yanlış yaşam alışkanlıkları da zemin hazırlıyor!

İltihaplı ve iltihapsız şekilde kendini gösteren romatizma sadece şikayetin olduğu bölgeyle sınırlı kalabilirken vücudun tümünü de olumsuz şekilde etkileyebiliyor. Romatizmaya genetik  faktörler gibi, geçirilen kaza sonrası zedelenmelerin, mikrobik hastalıkların ve bazı ilaçların da neden olabildiğini belirten Dr. Mert Öztaş, yanlış yaşam alışkanlıklarının da bu hastalıklara davetiye çıkarabildiğini vurguluyor. Yapılan bilimsel çalışmalarda; özellikle son yıllarda hızla yaygınlaşan hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, aşırı stres, alkol ve sigara gibi bir çok etkenin romatizmal hastalıklarla ilişkisi olduğunun gösterildiğini belirten Romatoloji Uzmanı Dr. Öztaş sözlerine şöyle devam ediyor: “Romatizmal hastalıklarla yaşayan kişilerin sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemeleri önemlidir. Düzenli doktor kontrolleri, sağlıklı beslenme, stresten kaçınma ve uyku düzenine dikkat etmeleri bu hastalıkların yönetimine yardımcı olabilir.”

Soğuk havalarda bu uyarılara dikkat!

Soğuk havanın, romatizmal hastalıkları tetikleyerek mevcut belirtileri kötüleştirdiğine dikkat çeken Dr. Mert Öztaş, soğuk havalarda sürekli ağrı, şişlik, sertlik ve hareket kısıtlılığı sorunları yaşayanların kalın kıyafetler giyerek mutlaka düzenli egzersiz yapmaları gerektiğini söylüyor. Kas gücünü ve eklem esnekliğini korumak için haftada dört-beş kez en az yarım saat yürümek ve yüzmek en önemli önlemlerin başında yer alıyor. Bunlara rağmen kas ve eklem şikayetlerinin devam etmesi durumunda, herhangi bir tanı almamış olanların mutlaka Romatoloji uzmanına başvurarak gerekli tetkikleri yaptırmalarını öneren Dr. Mert Öztaş “Erken tanı ile tedaviye bir an önce başlanması sayesinde hastalığın ilerlemesini durdurmak veya yavaşlatmak mümkün olabiliyor” diyor.

Ödem attıran ve ödemi artıran besinler!

Ödem attıran ve ödemi artıran besinler!

Aşırı tuz tüketimi, karbonhidrat ağırlıklı beslenme, yeterince su içilmemesi ve hareketsizlik gibi yanlış yaşam alışkanlıkları ile bazı ilaçlar vücutta ödeme yol açabiliyor. Çoğunlukla kollarda, bacaklarda, el ve ayaklarda şişkinlikle göz altı torbalarına neden olan, tartıya çıktığınızda diyetinize rağmen sizi birkaç kilo fazla gösteren ödem yol açtığı sağlık sorunlarıyla da kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan bazı besinlerin vücutta su tutulumunu kolaylaştırıp ödeme neden olduğunu, bazılarının ise ödemden kurtulmaya fayda sağladığını belirtirken, ödem söktürücü çaylar konusunda uyarıyor. Masum görünen bu çayların bilinçsiz kullanıldığında fayda yerine ciddi zararlara yol açabildiğini belirten Erdoğan “Mısır püskülü, kiraz sapı, yeşil çay ve beyaz çay gibi ödem söktürdüğü söylenen bitki çaylarına dikkat edin. Özellikle tansiyon ve böbrek hastalığınız ya da kullandığınız ilaçlar varsa mutlaka hekiminize danışarak ve belirlenen kullanım miktarına uygun şekilde tüketin” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan ödemden kurtulmanın 7 etkili yolunu, ödem attıran ve ödemi artıran besinleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan

  • Tuzu azaltın

Sofra tuzu ve işlenmiş gıdalarda bulunan sodyum ödemi artırıyor. 1 gram tuz vücutta 200 ml su tutulumuna yol açtığından yüksek tuz içeriğine sahip hazır çorbalar, cips gibi tuzlu atıştırmalıklar, ketçap, hardal ve mayonez gibi hazır soslardan kaçınmak, salça, turşu, zeytin ve peynir gibi besinleri dengeli tüketmek gerekiyor.

  • Bol su için

Her 1 kg vücut ağırlığınız için her gün mutlaka 30-35 ml su tüketmeyi ihmal etmeyin. Yeterli su tüketilmemesi dolaşım problemleri ve selülit gibi sorunları artırırken, ödemi vücutta kalıcı hale getiriyor, böbrekleri de hızla yıpratıyor.

  • Hareketsizlikten kaçının

Uzun süre oturmak ya da ayakta kalmak kan dolaşımını düzensizleştirerek ödemi artırıyor.  Özellikle bacak ve kollardaki ödemden kaçınmak için hareket etmek etmek ve egzersiz yapmak şart. Kol ve bacakları gün sonunda yukarı doğru kaldırarak dinlendirmek ve ödemli bölgelere hafif masaj uygulamak da etkili olacaktır.

  • Ödem tutan besinlere dikkat edin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan “Çok fazla hamur işi, şekerli besinler ve paketli gıdalar tüketen kişiler vücuduna çok fazla tuz ve karbonhidrat alır. 1 gram karbonhidrat vücutta yaklaşık iki gram kadar su tutar. Bu nedenle her gün paketli gıda tüketimi yapan kişilerin vücudu daha ödemlidir. Ayrıca yetersiz veya çok yüksek proteinli beslenmek, fast-food tarzı ürünler tüketmek de ödemin temel sebeplerindendir” diyor.

  • Uykunuza özen gösterin

Yetersiz ve kalitesiz uyku ile birlikte oluşan stres vücutta kortizol salınımını artırıyor ve vücut su tutmaya hazır hale geliyor. Bu nedenle günlük yedi saat uyku kişilerin ödem riskini azaltıyor.

  • Kahve ve çayı aşırı tüketmeyin

Sağlıklı yetişkinlerin günde ortalama 300-400 mg kafein yani bir fincan kahve ve üç bardak çay tüketmesi normal kabul ediliyor. Ancak aşırı kafein tüketimi vücutta ödem oluşumuna yol açabildiğinden ölçüyü aşmamaya ve her kahve sonrası bir bardak su içmeye özen gösterin.

  • Bu besinlere mutlaka sofranızda yer verin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan “Maydanozu çiğ tüketmek ya da haşlayıp suyunu içmek ödem atılmasında önemli fayda sağlar ancak aşırısı tansiyon düşüklüğüne neden olabileceğinden dikkatli olunmalıdır. Sağlıklı bağırsak ve düzenli dışkılama alışkanlığı da ödemden kurtulmada çok etkili olduğundan ıspanak, semizotu, kereviz, kabak ve salatalık gibi sebzeleri, kayısı ve muz gibi meyveleri ve kurubaklagilleri beslenmenize ekleyerek vücudunuzun ödem tutmasını engelleyebilirsiniz” diyor.

Endometriozisle başa çıkmayı sağlayan 7 etkili öneri!

Endometriozisle başa çıkmayı sağlayan 7 etkili öneri!

Bir hastalık düşünün ki en alakasız görünen organı bile etkileyip, yol açtığı bambaşka sorunlarla kişinin ‘doktor doktor gezmesine’, yıllarca tanısı konulamadığından derdine çare bulamamasına neden olsun! İşte, kadınların hayatını kabusa çevirebilen bu sinsi hastalığın adı; Derin Pelvik Endometriozis! Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Faruk Abike endometriozisin toplumda sadece ‘çikolata kisti’ olarak algınlanmasının da hastalığın teşhisini geciktirdiğini, bu nedenle bu algının değiştirilmesi gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Faruk Abike, geçmeyen bağırsak şikayetlerinden cinsel ilişki sırasında ağrıya, idrar yolları sorunlarından kasık, bel ve sırt ağrısına kadar, tutulum yaptığı organa göre birçok şikayete neden olabilen endometriozisin en şiddetli türü olan Derin Pelvik Endometriozisi anlattı, yaşam konforunu artırıcı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak adlandırılan endometriozis, endometrium dokusunun rahim dışındaki bölgelerde tutulum yapması anlamına geliyor. Toplumda sanılanın aksine ‘çikolata kisti’ endometriozisin çeşitlerinden sadece biri olup, çok daha şiddetli türü olarak karşımıza Derin Pelvik Endometriozis çıkıyor! Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Faruk Abike “Endometriozis hastalığının sadece çikolata kisti olarak algılanması son derece yanlıştır ve bu yanlış algının bir an önce değiştirilmesi gerekir. Çünkü hastada çikolata kisti saptanmamış olsa da, endometriozisin en şiddetli çeşidi olan Derin Pelvik Endometriozis söz konusu olabilir ve mutlaka tedavi edilmesi gerekir” diyor. Birçok hastalığı taklit ederek o hastalıkların şikayetlerine yol açtığı için Derin Pelvik Endometriozisin teşhisinin 10 yılı bile bulabildiğini belirten Doç. Dr. Faruk Abike şöyle konuşuyor: “Derin Pelvik Endometriozis; bağırsakların tıkanmasına, geçmeyen gaz yakınmalarına, dışkılama sırasında ağrıya, ishal ve kabızlığa, cinsel ilişki sırasında ve adet döneminde şiddetli ağrıya, kasık, bel ve sırt ağrılarına neden olabilir. Bağırsak tutulumu olan hastalarda sıklıkla karınlarında sanki hamileymiş gibi şişlik sorunu yaşanır. Anne olmanın önündeki en önemli engellerden de biridir.”

Doç. Dr. Faruk Abike

Doç. Dr. Faruk Abike

Erken teşhis ve tedavi için bu önerilere dikkat!

Özellikle zamanla artan adet sancısı, cinsel ilişki sırasında ağrı, gebe kalamama, bağırsak sorunları ve anormal kanama sorunları olan kadınlarda ultrason veya diğer görüntüleme yöntemlerinde hiçbir patoloji saptanılmasa bile, mutlaka endometriozis konusunda deneyimli bir jinekolog tarafından değerlendirme yapılması gerektiğini belirten Doç. Dr. Faruk Abike “Derin Pelvik Endometriozisin teşhisi klasik görüntüleme yöntemleri ile çok zor olup, bu hastalık konusunda deneyimli olan bir Kadın Doğum Uzmanına jinekolojik muayene ve özel tekniklerle yapılan transvaginal ultrason incelemesi, gerekli durumlarda MR incelemesi ile tanı konulur. Tanı konulduktan sonra, uygun tedavi seçenekleri belirlenir ve hastanın semptomları yönetilir. Bu hastalığın erken tanı ve tedavisi, hastaların yaşam kalitesini artırabilir ve doğurganlık sorunlarını azaltabilir” diyor. Tedavinin kişiye özel yaklaşımlarla; medikal tedavi, diyet değişiklikleri ya da cerrahi müdahale gibi uygulamalarla yapılabileceğini belirten Doç. Dr. Faruk Abike, kişiye özel yaklaşımla hareket edilmesinin çok önemli olduğunu söylüyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Derin Pelvik Endometriozise Karşı Etkili Önlemler!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Faruk Abike, Derin Pelvik Endometriozis hastalığıyla başa çıkmak için önerilerini 7 maddede sıralıyor;

  • Doktorunuzla düzenli iletişimde olun. Şikayetlerinizde bir değişiklik olursa veya yeni sorunlar ortaya çıkarsa mutlaka haberdar edin.
  • Tedavi planınızı aksatmayın. Gerekirse planınızı doktorunuzla gözden geçirin.
  • Hafif egzersizler yapın ancak aşırı egzersizden kaçının. Doktorunuza danışmadan yeni bir egzersiz programına başlamayın.
  • Anti-inflamatuar özelliklere sahip besinleri içeren bir diyet benimseyin. C vitamini, omega-3 yağ asitleri ve lif içeren gıdalar, iltihaplanmayı azaltabilir.
  • Stres hastalık şikayetlerinizi artırabilir. Meditasyon, derin nefes alma teknikleri, yoga veya terapi gibi stres yönetimi tekniklerini uygulayın.
  • Derin Pelvik Endometriozis ile başa çıkma sürecinde destek gruplarına katılmak, diğer insanlarla deneyimleri paylaşmak ve duygusal destek almak faydalı olabilir.
  • Sigara içmeyi bırakmak, sağlıklı bir uyku düzeni oluşturmak ve alkol tüketimini sınırlamak gibi yaşam tarzı değişiklikleri genel sağlığınızı iyileştirebilir.

Akciğere bıçak değmez inanışı yanlış

Akciğere bıçak değmez inanışı yanlış

Halk arasında akciğere bıçak değmez diye yaygın ve yanlış bir inanış olduğuna dikkat çeken Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı, “Akciğerin ilaçla tedavi edilebildiği hastalıkları olduğu gibi cerrahi tedavinin öncelikli olduğu hastalıkları da vardır. Erken evre akciğer kanserinde ameliyat birinci seçenektir” dedi.

Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı, akciğer kanserinde tedavi yolları hakkında açıklamalarda bulundu.

Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı,

Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı

AKCİĞER KANSERİNİN 4 EVRESİ VAR

Akciğer kanserinin 4 evresinin olduğunu söyleyen Doç. Dr. Ünaldı, “Birinci evre en erken olandır. Bu evreler tümörün boyutu, komşu organlarla- damarlarla ilişkisi, lenf nodlarına veya farklı organlara yayılımı ile belirlenmektedir. Kitlenin tanısı, alt tiplemesi ve evreleme, tedavi planını belirlemede önemlidir” diye konuştu.

HER HASTADA FARKLI TEDAVİ OLABİLİR

Tedavi seçeneklerinde her hastanın bireysel olarak değerlendirildiğini dile getiren Doç. Dr. Ünaldı, “Solunum rezervi ve genel durumu iyi olan, ameliyat ile kitleyi tamamen çıkarabileceğimiz hastada öncelikle cerrahi tedaviyi tercih ediyoruz. Uygulanan cerrahi tedavinin genişliği hastaya ve hastalığa göre değişmektedir. Ameliyat uygulanan tüm hastalarda ek olarak mediastinal lenf nodu disseksiyonu da yapılmaktadır. Bazı hastalarda cerrahi öncesi ve/ veya sonrası kemoterapi ve/ veya radyoterapi verilir” şeklinde konuştu.

CERRAHİ OPERASYON UYGULANABİLİR

Akciğerin ameliyat edilip edilmediği sorusunu da yanıtlayan Doç. Dr. Ünaldı, şu bilgileri paylaştı:

“Halk arasında ‘Akciğere bıçak değmez’ diye yaygın ve yanlış bir inanış vardır. Akciğerin ilaçla tedavi edilebildiği hastalıkları olduğu gibi cerrahi tedavinin öncelikli olduğu hastalıkları da vardır. Erken evre akciğer kanserinde ameliyat birinci seçenektir. İlaçla tedavi edilemeyen bazı enfeksiyon hastalıkları, akciğer zarı kanseri (mezotelyoma), akciğerin sönmesi (pnömotoraks), göğüs kafesi içine kanama (travma var/yok), hava yollarında genişleme (bronşektazi) gibi hastalıklarda cerrahi tedavi gereksinimi vardır” dedi.

AKCİĞERDE OLUŞAN HASTALIKLAR

Akciğerde nodül yapan hastalıkların ne olduğundan bahseden Doç. Dr. Ünaldı, “Akciğer kanseri, enfeksiyon hastalıkları (tüberküloz, hidatik kist vb.), granülomatöz hastalıklar (sarkoidoz gibi), diğer organ tümörlerinden metastaz, hava kirliliğine bağlı kömür

partiküllerinin birikimi akciğerde nodül şeklinde görülebilir. Tek ya da birden fazla olabilir. Nodül 3 cm’den küçüktür. Sınırları düzgün veya girintili- çıkıntılı olabilir. Akciğerinde nodül saptananlar bireysel olarak değerlendirilerek takip veya tedavi kararı verilir. Nodüllerin tedavisi ve cerrahisi nodülü oluşturan sebebe göre değişir” ifadelerini kullandı.

AMELİYAT SONRASI HASTALAR AYAĞA KALKIP YÜRÜYEBİLİR

Ameliyat sonrası hastaların ortalama 4-5 gün hastanede kaldıklarını söyleyen Doç. Dr. Ünaldı, “Bu süre hastaya göre azalır veya artabilir. Akciğer hastalığı dışında herhangi bir hastalığı olmayan hastalar yoğun bakıma değil, servisteki yatağına alınır. Klinik uygulamamızda hastamız ameliyat sonrası 1-2 saatte ayağa kaldırılıp yürütülür ve rutin hayatına en kısa sürede geçmesi sağlanır. Taburculuktan 10 gün sonra poliklinik kontrolü yapılır ve ağır efor gerektirmeyen meslek sahibi olanlar, ofis çalışanları işine geri dönebilirler” dedi.

Duygusal stresi yabana atmayın

Duygusal stresi yabana atmayın
Herkesin zaman zaman kullandığı “kalbim kırıldı” teriminin bilimsel taraftaki karşılığını merak ettiniz mi hiç? Aşırı üzüntü ve keder sonucu ortaya çıkan ve genellikle kadınlarda görülen Kırık Kalp Sendromu, yani bilimsel adıyla Takotsubo Kardiyomiyopati bazen gerçekten kalbimizi etkileyebilir! Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu duygusal stresin kalp üzerindeki etkilerini ve kalbinizi nasıl koruyabileceğinizi anlattı.

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Duygusal ya da fiziksel stres sonrası ortaya çıkar
Kırık Kalp Sendromu, adından da anlaşılacağı üzere, genellikle ciddi duygusal ya da fiziksel stres sonrası ortaya çıkar.

Sevgililer Günü’nde çoğumuz, sevdiğimiz kişiyle romantik bir gün geçirmeyi hayal ederiz. Ancak, bu gün herkes için pembe balonlar ve kırmızı gül demetleriyle dolu olmayabilir. Bazıları için, bu özel gün beklenmedik bir stres kaynağına dönüşebilir. Belki de beklenen o büyük aşk itirafı gelmez ya da daha da kötüsü, bir ayrılık haberi alınır. İşte tam da bu noktada, Kırık Kalp Sendromu’nun perde arkası devreye girer.

Ama endişelenmeyin, bu sendrom genellikle geçicidir ve uygun tedavi ile çoğu insan tamamen iyileşir. Eğer Sevgililer Günü sizi biraz fazla stres altında bırakırsa, unutmayın ki kalbiniz kırılsa bile, zamanla ve doğru bakımla iyileşecektir.

Uygun tedavi genellikle semptomları hafifletmeye yöneliktir

Kırık kalp sendromu, tıbbi adıyla takotsubo kardiyomiyopati, genellikle şiddetli duygusal ya da fiziksel stresin ardından ortaya çıkan geçici bir kalp durumudur. Uygun tedavi genellikle semptomları hafifletmeye ve kalbin normal işlevini desteklemeye yöneliktir.

Tedavi yaklaşımları

İlaç tedavisi: Beta blokerler, anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri (ACE inhibitörleri) ve diüretikler gibi ilaçlar, kalbin iş yükünü azaltabilir ve semptomları hafifletebilir.

Stres yönetimi: Psikolojik destek ve stres yönetimi teknikleri, duygusal stresin neden olduğu zararı azaltmaya yardımcı olabilir.

Dinlenme ve izleme: Akut fazda hastalar genellikle hastanede izlenir. Kalp fonksiyonlarının düzelmesini sağlamak için yeterli dinlenme önemlidir.

Yaşam tarzı değişiklikleri: Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve sigara gibi zararlı alışkanlıklardan kaçınma, kalbin iyileşmesine yardımcı olabilir.

Düzenli takip: Kırık kalp sendromu geçiren hastaların, kalp fonksiyonlarının tam olarak iyileşip iyileşmediğini değerlendirmek için düzenli kardiyolojik kontrollere ihtiyacı vardır.

Kırık kalp sendromu, kalp sağlığımızı ciddiye almanın önemini hatırlatır. Sevgi dolu ilişkiler, sağlıklı bir kalp için elbette önemlidir, ancak kendi sağlığımıza da dikkat etmeliyiz. Duygusal stresin kalp üzerindeki etkilerini hafife almayın ve eğer kendinizi aşırı üzgün veya stresli hissederseniz, bir uzmana danışmaktan çekinmeyin.

Çocuklarda bel, bacak ve kol ağrısından kemik ağrısına dikkat!

Çocuklarda bel, bacak ve kol ağrısından kemik ağrısına dikkat!

Çocukluk çağında bazı belirtilerin kesinlikle ihmal edilmemesi ve gerekli tetkiklerin mutlaka yapılması gerekiyor. Zira masum gibi görünen ve çoğunlukla ‘büyüme ağrısına’ bağlanan bu şikayetler çok ciddi nedenlerden kaynaklanabiliyor! Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Vesile Çorapcıoğlu “Anne babaların hangi durumlarda kemik ağrılarını ciddiye alarak mutlaka doktora başvurmaları gerektiği konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Bazı belirtiler kemik ağrılarının aslında son derece ciddi bir hastalığın habercisi olduğu yönünde uyarıcıdır. Toplumumuzda ‘büyüme ağrısıdır, biraz izleyelim’ şeklinde  yaygın bir inanış vardır ve bu yanlış düşünce ne yazık ki kanserin ilerlemesine neden olabilmektedir” diyor. Prof. Dr. Funda Çorapcıoğlu, 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanser Günü kapsamında yaptığı açıklamada ‘büyüme ağrısı’ olarak görülen kemik ağrılarında ihmale gelmez 5 kritik sinyali anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kimi zaman üst solunum yolu hastalıklarında da sık görülen öksürük, boyunda şişlik, ateş ya da halsizlikle kendini gösteriyor, kimi zaman bacaklarda morarma ya da kemik ağrılarıyla sinyal veriyor. Kimi zaman da hiçbir belirti vermeden sinsice ilerliyor. Ancak çeşitli nedenlerle erken teşhis edilemediğinde çok ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Çorapcıoğlu, çocuklarda bazı şikayetlerin mutlaka önemsenmesi gerektiğini vurgulayarak “Bu şikayetler çocukluk çağında sık görülen lösemi, lenfoma, beyin tümörü ve yumuşak doku sarkomu gibi kanserlerin habercisi olabilir. Ancak ülkemizde bazı yanlışlara çok sık düşülebiliyor. Bu yanlışların en sık görülenlerinin başında da; kemiklerdeki ağrı için ‘büyüme ağrısı’ olabileceği, bacaklardaki morluk için de çocuğun hareketli bir yapısı olduğu ve bacaklarını sık sık bir yerlere çarptığı düşüncesi yatıyor” diyor.

Prof. Dr. Funda Çorapcıoğlu

Prof. Dr. Funda Çorapcıoğlu

Erken teşhis çok önemli ama!

Çocukluk çağı kanserlerinde erken teşhisin son derece önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çorapcıoğlu şöyle konuşuyor: “Çocuklarda kol ve bacak ağrıları nedeniyle çok sayıda başvuru olmaktadır. Ancak çoğu zaman aile bu şikayetlerle doktora başvursa da; başvurulan çocuk hekimi veya ortopedi hekimi tarafından tanı ‘büyüme ağrısı’ olarak sunulur. Bu büyüme ağrılarının bir süre izlenmesi sonucunda aslında daha başka hastalık tanılarının konulduğu bir gerçektir. O nedenle bu şikayetleri, ağrıları olan çocukların hangi durumlarda zaman kaybedilmemesi gerektiği doktorlar tarafından ifade edilmelidir. Yine klinik deneyimlerimize göre; bazı ailelerin bu ağrıları son derece önemseyerek büyüme ağrısı olup olmadığından emin olmak adına doktora başvurduğu halde, hekimlerin herhangi bir tetkik yapma gereği duymadan büyüme ağrısı olarak bu durumu izlemeleri, kemik tümörlerinde tanıda gecikmeye neden olmaktadır. Özellikle bazı kemik tümörleri ve yumuşak doku tümörlerinin tanısının geciktiği çok iyi bilinmektedir.”

Acıbadem Maslak Hastanesi

Kemik ağrılarında ihmale gelmez 5 belirti!

Küçük çocuklarda genellikle 4-7 yaş arasında veya daha büyük çocuklarda adölesan (ergenlik) döneme doğru 11-12 yaşlarından 18 yaşına kadar; boy uzamaları nedeniyle kemik ağrıları görülebiliyor. Anne babaların hangi durumlarda kemik ağrılarını ciddiye alarak mutlaka doktora başvurmaları gerektiği konusunda son derece farklı yaklaşımlar olduğunu belirten Prof. Dr. Funda Çorapcıoğlu “Çocuk ısrarla bir kemiğinin ağrıdığını söylüyorsa bu durumda mutlaka tetkik gerekliliği bulunmaktadır” diyor. Prof. Dr. Çorapcıoğlu, kemik ağrıları ile ilgili dikkat edilmesi gereken 5 belirtiyi şöyle sıralıyor:

  • Aktivite ile ara ara olan sonra geçen, tekrar yoğun aktivite ile ortaya çıkan ağrılar genellikle büyüme ağrılarını gösterir. Ancak ağrı süreklilik arz ediyorsa ve çocuk her gün bu ağrıdan şikayet ediyorsa mutlaka altında yatan neden araştırılmalıdır.
  • Ağrı dışında ağrıya eşlik eden o bölgede; kolda, bacakta, vücudun herhangi bir yerinde şişlik varsa, dokunmakla hassasiyet, ısı artışı ve kızarıklık görülmekteyse bu durumu büyüme ağrısına bağlamak mümkün değildir.
  • Kemik ağrılarının kanserle ilişkili olduğunun en önemli belirtisi; özellikle çocuğu gece uykudan uyandıran ağrı olmasıdır. Bu son derece önemli bir belirtidir ve kanser açısından ve kemik tümörü açısından mutlaka araştırılması gereken bir durumdur.
  • Kemik ağrısına kilo kaybı, ateş, gece terlemesi gibi belirtilerden biri dahi eklenme mutlaka Çocuk Onkoloji Uzmanına başvurulması gerekmektedir.
  • “Çocuklarda kemik ağrılarıyla ilgili en çarpıcı durumlardan biri de bel ağrısıdır” diyen Prof. Dr. Çorapcıoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Erişkinlerin aksine çocukluk yaş grubunda ne kadar aktivite yaparsa yapsın, ne kadar yorulursa yorulsun çocukların bel ağrısı daima bir hastalığın habercisidir. Ve bu nedenle tümör olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.”