Yazılar

Şimdi cildimizi yenileme zamanı!

Şimdi cildimizi yenileme zamanı!

Kış mevsiminin olumsuz hava koşulları, yanlış yaşam alışkanlıkları ve stres derken cildimiz iyice yıprandı. Ancak bu süreci tersine çevirmek ve bahar aylarında cildimize enerjisini kazandırıp, ışıltılı bir görünüme sahip olmak mümkün. Acıbadem Ataşehir Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz, bahar aylarına girerken günlük yaşam alışkanlıklarımızda bazı kurallara dikkat ederek hem genel sağlığımız hem de cilt sağlığımız için çok önemli kazanımlar elde edebileceğimizi belirterek “Spordan düzenli uykuya, sağlıklı beslenmeden bol su içmeye, stresi kontrol etmeyi öğrenmeden düzenli cilt temizliğine dek bazı temel noktalara dikkat ederek, kış aylarında soğuktan ve nemsizlikten kuruyan ve kırışan cildimizi yeniden sağlıklı ve ışıltılı bir görünüme kavuşturabiliriz” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz, bahar aylarında sağlıklı ve ışıltılı bir cildin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Dilara Tüysüz

Dr. Dilara Tüysüz

  • Düzenli spor yapın

Hareketsizlik cilt sağlığının en büyük düşmanlarından birisidir. Sağlıklı ve ışıldayan bir cilt için olmazsa olmazlardan biri; vücudumuzun en büyük organı olan derimizin yeterli oksijen ve dolaşıma sahip olmasıdır. Bu nedenle, dolaşımı artırıcı etkisiyle düzenli spor cildimiz için yapabileceğimiz en önemli iyiliktir. Haftada en az üç-dört gün düzenli ve tempolu yürüyüş ya da spor eğitmenleri kontrolünde yapacağımız sporlar cildimizde kısa sürede gözle görülür fark meydana getirecektir.

  • Bol su tüketin

Cilt sağlığımız için su tüketimi kritik öneme sahiptir. Özellikle soğuk kış günlerinde susama ihtiyacının azalmasıyla günü yeterince su içmeden kapatabiliyoruz. Ancak cilt sağlığı için her gün mutlaka iki litre su içmeye dikkat etmek gerekir. Hiçbir içecek suyun yerini tutmamaktadır. Çay ve kahve tüketimi hiçbir şekilde suyun yerini tutmadığı gibi, aksine suyun vücuttan atılmasına neden olmaktadır. Bu nedenle kahve içtikten sonra da mutlaka bir bardak su içmeye özen gösterin. Özellikle alkali su tüketmeyi unutmayın.

  • Sağlıklı beslenin

Cilt sağlığının en önemli belirleyicilerinden biri de sağlıklı beslenme. Fast-food, asitli içecekler ve tatlılar cilt sağlığı için son derece zararlı olup cildin kuru, lekeli ve mat bir yapıya dönüşmesine yol açtığı için bu tür yiyecek ve içeceklerden uzak durmak gerekir. Gerekirse Diyetisyen eşliğinde beslenme düzenimize getireceğimiz yeniliklerle cilt sağlığımız hızla düzelecek, bahar aylarında hem fit hem de parlak bir cilde kavuşmamıza katkı sağlayacaktır.

  • Her gün cildinizi düzenli temizleyin

Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz “Özellikle kış aylarında pek çok kişi günün yorgunluğunun da etkisiyle cildini temizlemeden uyuyor. Oysa cildimizi her gün temizlemek, nemlendirmek ve güneş koruyucumuzu her gün düzenli şekilde uygulamak büyük fark yaratacaktır. Bunun yanı sıra doktorunuzun tavsiyesine göre cildin ihtiyacı doğrultusunda nemlendirici altına uygulanacak hafif yapılı serumlar da günlük rutine eklenerek parlak bir cilt görünümü elde edilebilir. Evde uyguladığımız cilt bakımının yanı sıra yılda birkaç kez yaptıracağınız medikal cilt bakımı ile cildin nem seviyesi artar ve arındırılır” diyor.

Pause Sağlık

  • Yeterli ve kaliteli uyuyun

Yapılan bilimsel çalışmalar; cilt sağlığı için yeterli ve kaliteli uykunun son derece önem taşıdığını gösteriyor. Bu nedenle her gün düzenli olarak yedi-sekiz saat kaliteli bir şekilde uyumaya özen gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Dilara Tüysüz “Uykusuzluk cildin erken yıpranıp yaşlanmasına neden olmaktadır. Uyku sırasında salgılanan melatonin hormonu antiaging etkiye sahiptir ve cildin yaşlanmaya karşı korunmasında büyük önem taşır. Ayrıca uyku sırasında salgılanan bir diğer hormon olan büyüme hormonu da derinin kendini yenileme gücünü artırmaktadır” diyor.

  • Stresi yönetmeyi öğrenin

Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz günlük yaşamın koşuşturmacasında stresten kaçınmanın çok da mümkün olamadığını ancak aşırı stresin cildi hızla yıpratan, ciltte kırışıklığa yol açan ve erken yaşlandıran faktörlerden biri olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Stres ile vücudumuzda seviyesi artan kortizol adı verilen hormon derideki kan damarlarının kasılmasına sebep olarak derinin beslenmesine engel olmaktadır. Bunun yanı sıra kortizol hormonunun artması ile birlikte yükselen kan şekeri seviyelerimiz de derideki hücrelerde erken yaşlanmaya yol açmaktadır.”

Bazı besinler ruh sağlığını da besliyor

Bazı besinler ruh sağlığını da besliyor

Mevsim geçişlerinde yaşanan duygusal dalgalanmalar, zaman zaman hayatı zorlaştırabiliyor. Araştırmalara göre, günlük yaşamdaki besin tercihleri de ruh sağlığı üzerinde etkili oluyor. Neyse ki, bazı meyve ve sebzeler ile balık, kuruyemiş ve çikolata gibi gıdalar, ruhsal ve mental sağlığı pozitif etkiliyor. Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Kübra Sert, ilkbahara adım attığımız bugünlerde modumuzu yükselten besinleri anlattı.

Araştırmalara göre, tükettiğimiz besinler yalnızca bedensel sağlığı değil ruhsal sağlımızı da etkiliyor. İlkbahar ve yaz aylarında yetişen meyve ve sebzelerle birlikte balık, kuruyemiş ve çikolata gibi bazı gıdalar, ruh sağlığına iyi geliyor. Medicana Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Kübra Sert, ruh haline iyi gelen besinlerle ilgili önerilerde bulundu. “Tükettiğimiz besinlerin beden sağlığımıza olduğu kadar ruh sağlığımıza etkileri de çok önemli” diyen Sert; doğru besin tercihleriyle depresyon, anksiyete gibi duygu durum bozukluklarının etkilerini azaltmanın mümkün olduğunu söylüyor.

Doğru beslenme tarzı ile beyin fonksiyonlarının etkili çalışmasına katkıda bulunulduğunun altını çizen Dyt. Kübra Sert, şöyle devam ediyor: “Belirli gıdalar, sinirler arası iletişimi sağlayan nörotransmitterlerin öncüleri olduğundan, beynin kimyasal bileşimini ve beyin fonksiyonlarını etkiler. Tüketilen besinlerin çeşitliliğine göre mental sağlık ve ruh hali etkilenebilir.”

Dyt. Kübra Sert

Dyt. Kübra Sert

Dyt. Kübra Sert, ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri olan besinleri ise şöyle sıralıyor:

  • KAKAO: Endorfin salgılanmasına destek olan kakao kişinin kendini mutlu hissetmesini sağlar. Yeterli porsiyonlarda çikolata tüketimi hem lezzetiyle hem kokusuyla mideyi ve beyni besler. Güçlü bir antioksidan içeriğine sahip çikolatanın yapılan bazı çalışmaların sonucunda kalp hastalıkları üzerindeki olumlu etkileri gözlemlendi.
  • BALIK: Deniz ürünleri tüketimi vücuttaki serotonin miktarını artırarak, ruh hali üzerinde olumlu etkiler gösteriyor. Bunun yanında artan omega-3 alımıyla beraber uyku ve iştah kontrolünün sağlamsına fayda gösterir.
  • MEYVE-SEBZELER: Antioksidan içeriği yüksek olan besinlerdir. Vücuttaki inflamasyon seviyelerini düşürücü etki gösterir. Özellikle muz tüketimi, yüksek potasyum içeriğinden kaynaklı sinir sisteminin güçlenmesine yardımcı olur. İlkbahar ve yaz döneminde bollaşıp çeşitlenen meyve ve sebzeleri tüketmenin depresyon ve duygu durum bozuklukları üzerinde olumlu etkileri bulunuyor.
  • KURUYEMİŞLER: Yağlı tohumlar olarak da bildiğimiz kuruyemişler E vitamini deposudur. Serotonin üretiminden sorumlu triptofandan zengin besin öğeleridir. Triptofan içeriklerinin yüksek olması sebebiyle doğrudan ruh halimiz üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Özellikle; badem, kaju, ceviz, ay çekirdeği triptofanın en iyi kaynaklarından. Badem, çinko ve selenyum içeriğinin zengin olmasından kaynaklı depresyon üzerinde olumlu etkiler gösteriyor. Kuruyemişler bitkisel protein, sağlıklı yağlar ve lif bakımından zengin besinlerdir. Günlük beslenmede mutlaka yeterli miktarda yer verilmesi gerekiyor.
  • FERMENTE GIDALAR: Sindirim sistemiyle bağlantılı olarak, fermente gıdaların tüketimi zihinsel sağlığı olumlu yönde etkiliyor. Vücuttaki serotoninin yüzde 90’ı bağırsaklarda üretiliyor. Bağırsak sağlığı, iyi bir ruh haline sahip olmak için önem taşıyor. Yoğurt, kefir, kombu çayı, turşu gibi fermente gıdalar, bağırsak sağlığını olumlu yönde etkileyerek ruh halini düzenlemeye katkı sağlıyor.
  • SU: Yeterli su tüketimi, vücut fonksiyonlarının düzenli çalışabilmesi için oldukça önemli. Günlük olarak; “Kilo x 30” kuralı ile günlük tüketmeniz gereken su miktarını bulabilirsiniz. Duygu durum bozuklukları ve günlük motivasyon içinde yeterli miktarda su tüketimi olmazsa olmazdır. Yapılan bazı çalışmalarda; yüzde 5’lik su kaybının bile dikkat bozukluklarına neden olarak ruh halini olumsuz etkilediği gözlemlendi. Bu nedenle yeterli su tüketimi mutlu hissetmeyi sağlıyor.

Dyt. Kübra Sert

“Tek çare, karbonhidratlı ve şekerli gıdalar değil”

Modumuz düşük olduğunda yüksek karbonhidrat içeren gıdalara yöneldiğimizi belirten Sert, bunun nedenini ise şöyle açıklıyor:

“Duygu durumu, yemek seçimlerini doğrudan etkiliyor. Bireyler genellikle stres altındayken kendilerini rahatlatacak yiyeceklere eğilim gösterir. Bu besinler genellikle çikolata, pasta vb. gibi yüksek karbonhidrat, yağ ve şeker içeren ürünler olur. Bunun sebebi; bu besinleri tükettikten sonra beyinde bulunan ödül merkezinin uyarılmasıyla stres seviyesinin azalmasıdır. Karbonhidrat içeriği yüksek olan besinler endorfin ve serotonin seviyelerinin yükselmesine neden olur. Bunun sonucunda stres seviyesi azalır ve kişide rahatlama gözlemlenir. Günlük beslenmede sürekli yüksek enerji içeren besinlere maruz kalmak, ilerleyen dönemlerde birçok kronik ve mental bozukluklara neden olabilir. Obezite, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, depresyon, anksiyete gibi hastalıkların oluşmasında beslenme büyük bir rol oynar. Günlük beslenme rutininize triptofan açısından zengin besinleri eklemek duygu durum bozuklukları yaşamanızın önüne geçebilir (Muz, ananas, erik, badem, süt, deniz ürünleri, yumurta vb.). Bu besinler serotonin sentezini direkt etkileyerek duygu durum bozukluğunun önüne geçebilir. Düzenli ve dengeli bir beslenme rutini oluşturarak, meyve sebze tüketiminizi artırarak, yüksek karbonhidrat tüketiminden uzaklaşarak ve en önemlisi su tüketiminizi ihmal etmeden oluşturulmuş bir rutin, duygu durum bozuklukları yaşamanızın önüne geçmede yardımcı olabiliyor.”

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığını olumsuz etkiliyor!

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu dile getiren uzmanlar, prebiyotiklerin elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunduğunu söylüyor. Sağlıklı bir bağırsak sistemi için doğru beslenme alışkanlıklarının önemine dikkat çeken Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tek yönlü beslenmenin bağırsak sağlığını olumsuz etkilediğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sağlıklı bağırsak sisteminin nasıl olması gerektiğini anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünleri bağırsak sağlığı için faydalı

Kefir ve yoğurt gibi fermente süt ürünlerinin bağırsak sağlığı için faydalı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Özellikle kefir ve yoğurtta bulunan sağlıklı bakteriler, mikrobiyota dediğimiz trilyonlarca hücreyle beraber olan yararlı bakterilerin sayısını artırıyor, buna bağlı olarak sindirimi kolaylaştırıyor ve vücudun direncini artırarak kilo kaybında dahi etkileri oluyor.” dedi.

Prebiyotikler elma, kayısı gibi meyveler ve pırasa, kereviz gibi sebzelerde bulunuyor

Probiyotiklerle beraber prebiyotikler ve her ikisinin beraber olduğu simbiyotiklerin bulunduğunu da anlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Prebiyotikler bakterilerin, vücudumuzda bulunan mikroorganizmaların beslenmesinde rol oynayan maddelerdir. Prebiyotikler meyve ve sebzelerde bulunur. Elma, armut, turunçgiller, kayısı, şeftali, enginar, soğan, sarımsak, pırasa, kereviz ve mercimek de bulunuyor. Bunlar vücut tarafından sindirilmeyen fakat vücuttaki bakteriler tarafından sindirilebilen, sonuç olarak bakterilerin beslenmesini sağlayan ve vücuttaki immün sistemin güçlenmesini sağlayan maddelerdir. Günlük diyetimizdeki lif içeriğini artırırsak probiyotiği de sağlamış oluruz.” şeklinde anlattı.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için dikkat edilmesi gerekenler neler?

Sağlıklı bir bağırsak sistemi için olması gerekenlere işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, şunları dile getirdi:

“Sağlıklı bir bağırsak sistemi için günlük beslenme alışkanlığımızda mümkün olduğu kadar doğal beslenmeye dikkat etmeliyiz. Özellikle her meyve sebzeyi mevsiminde yemeliyiz, kilo almamalıyız, her şeyden azar azar yemeliyiz.

İdeal bir bağırsak sağlığı için diyetimizde karbonhidrat, protein ve yağın dengeli olarak bulunması gerekmektedir. Tek yönlü beslenme bağırsak sağlığımızı olumsuz etkilemektedir.

Ketojenik diyet gibi tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığını bozuyor

Yapılan bazı ketojenik diyetler adı altında tek yönlü beslenmeler bağırsak sağlığımızı ve vücut immün sistemimizi bozmaktadır. Her türlü besinden dengeli bir şekilde almak kaydıyla yemeliyiz, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeliyiz.

Evde yapabileceğimiz doğal besinler olarak ev yoğurdu, ev sirkesi, turşular vücut sağlınızın korunmasında rol oynamaktadır. Sadece beslenmeyle değil beraberinde egzersiz yapmalı, alkol ve sigaradan uzak durmalıyız.”

 

Kolon kanserinde yeni tedavi yöntemleri

Kolon kanserinde yeni tedavi yöntemleri

Kolon kanserine yakalanma oranının kadınlara göre erkeklerde daha yüksek olduğunu belirten, Liv Hospital Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Ayhan; “Araştırmalar kolon kanseri tarama yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte %80’i erken evrede yakalanabildiğinden kolon kanserlerine bağlı ölümlerde azalma olduğunu ortaya koyuyor.” diyerek kanserin evrelerini ve yeni tedavi yöntemlerini anlattı.

Doç. Dr. Murat Ayhan

Doç. Dr. Murat Ayhan

Kadınlara göre erkeklerde daha yüksek
Kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanserleri hem erkeklerde hem de kadınlarda 3. sıklıkta tanı alan kanser türüdür. Hastalığın yaklaşık %70’i kolonda ortaya çıkmaktadır. Hem sıklığı hem de ölüm oranı kadınlara göre erkeklerde daha yüksektir. Kanser tarama yöntemlerinin yaygınlaşmasıyla beraber %80’i erken evrede yakalanabildiğinden son yıllarda kolon kanserlerine bağlı ölümlerde bir azalma söz konusu olmuştur.

Birinci ve ikinci evre:
Yeni tanı almış erken evre kolon kanserlerinde (evre 1 ve 2) temel tedavi; tümörün çevre lenf bezleri ile birlikte çıkartılmasıdır. Bu evrede sadece cerrahi tedavi ile birlikte hastaların %90’ında tam şifa sağlanabilmektedir.
Üçüncü evre:
Evre 3 gibi etrafında sarılı olan lenf bezlerine sıçramış olması veya evre 2 olup tümöre ait yüksek riskler taşıyanlarda tekrarlama riski %40-60’lara ulaşmaktadır. Bu durumda ameliyat sonrası koruyucu kemoterapi tedaviler ile sağ kalım %5-15 oranında artmaktadır.

Lenf nodlarına yayılmış olan kolon kanserli hastalarda eskiden 6 ay kemoterapi tedavisi verilmekteydi ancak son çalışmalarda düşük riskli lenf nodları tutulumu olan hastalarda 3 aylık kemoterapi tedavisinin de yeterli olacağı görüldü.

Doç. Dr. Murat Ayhan

Dördüncü evre:
Hastalığın başka organlara sıçradığı evre 4’de standart tedavi kemoterapidir. Ancak karaciğer ve akciğer gibi sınırlı organ yayılmalarında kemoterapi yanı sıra bu bölgelere yönelik ameliyat ve radyocerrahi gibi yöntemlerde önemli bir yere sahiptir.

Akıllı ilaçlar tedavide önemli gelişmeler sağlıyor
Günümüzde yeni geliştirilmiş olan kemoterapi ilaçları ve hedefe yönelik ajanlar ile kolon kanserli hastaların tedavisinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Moleküler hedefli tedaviler bir diğer deyişle akıllı ilaçlar olarak da bilinen ilaçlar kolon kanseri tedavisinde önemli bir ilerleme kaydetmiştir.
Kombine kemoterapilerin yanında hangi moleküler hedefli tedavilerin ekleyeceğine hem tümördeki RAS ve BRAF durumu hem de hastalığın sağ veya sol kolon yerleşimi karar verir. Bu tedaviler genellikle 4. evre kolon kanserli hastaların ilk iki seçenek tedavilerini oluşturur. Ayrıca mikrosatellit instabilite (MSI) saptanan kanserlerde ilk seçenek olarak bir immünoterapi ajanı verilir ve kemoterapiden iki kat daha etkili olduğu saptanmıştır.
Kişiselleştirilmiş tedaviler uygulanmaya başlandı
Son yıllarda genomik incelemeler sayesinde kanserin genetiği çözülmeye başlanmış olup her hastanın tümörünün diğerinden farklı olduğunu öğrenmiş bulunmaktayız ve kişiselleştirilmiş tedaviler uygulanmaya başlandı. KRAS G12C, G12R gibi farklı KRAS mutasyonları, NTRK füzyonu, HER-2 mutasyonları, FGFR, ROS ve ALK füzyonu gibi moleküler değişiklikler sayesinde hedefli tedaviler için seçenekler oluşturmaktadır.

Kanserler ilerleyen süreçlerde genetik değişiklikler göstermektedir. Moleküler bir değişiklik yeni bir tedavi fırsatını yaratabilir. Gelişmiş genetik tanı yöntemleri (likit biyopsiler) sayesinde kandaki tümöre bağlı serbest dolaşan DNA’nın analizi sayesinde farklı hedefli tedaviler için ışık tutabilir.

Tiroit nodüllerinin takibi şart!

Tiroit nodüllerinin takibi şart!

Ses kısıklığı ya da sesinizde çatallanma oluyor, boynunuzda şişlik ya da yutkunurken hareket eden kitle hissediyor, nefes almada güçlük mü çekiyorsunuz? Bu ve benzeri şikayetler; nefes borusunun ön kısmında yer alan, şekli kelebeğe benzeyen ve salgıladığı hormonlarla vücudun birçok fonksiyonunu düzenleyen tiroit bezindeki nodüllerden kaynaklanıyor olabilir! Acıbadem Taksim Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tamer Karşıdağ, tiroit bezinin içindeki bu sert kitlelerin genellikle çapları 2-3 cm’yi geçmeden gözle fark edilmelerinin güç olduğunu belirterek “Tiroit nodüllerinin kötü huylu olup olmadıklarının mutlaka teşhis edilmesi gerekir. Zamanında fark edilir, doğru değerlendirilir ve iyi bir takip yapılırsa hiç bir nodül tehlikeli hale geçemez. Tiroit nodüllerinin görülme sıklığı, özellikle ülkemizin kuzey bölgelerinde dünya ortalamasının biraz üzerindedir. Her 100 kişiden 3-7’sinde tiroit nodülü bulunur. Bunların yüzde 5-15’i kanserdir. Beslenme alışkanlıkları, iyot eksikliği ve genetik faktörlerin etkili olduğu yerlerde tiroit bezi büyümesi (guatr) daha sık görülmektedir. Fazla radyasyona maruz kalan bölgelerde ise tiroit kanser sıklığı artar” diyor. Prof. Dr. Tamer Karşıdağ tiroit nodülleri hakkında bilinmesi gereken 6 önemli bilgi verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Taksim Hastanesi

Prof. Dr. Tamer Karşıdağ

  • Hazır ve işlenmiş gıdalardan kaçınılmalıdır!

Tiroit nodülü olanların fazla kaloriden, hazır gıdalar ve işlenmiş gıdalardan uzak durmaları gerekir. Bunlar tiroit nodüllerinin daha hızlı büyümesine neden olur. Eğer herhangi bir yakınmaya neden olmuyorsa tiroit nodüllerini belli aralıklarla takip etmeleri gerekir.

  • Bilinçsiz takviye kullanımı zarar verir!

Prof. Dr. Tamer Karşıdağ belirli gıdaların veya takviye gıdaların tiroit sağlığını iyileştirebileceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel kanıt olmadığını vurgulayarak “Tiroit sağlığını geliştirmek için pazarlanan bazı takviye gıdalar zararlı bile olabilir. Ekstra iyot alınması tiroit sağlığına katkıda bulunmayacağı gibi, aksine fazla miktarda iyot almak bazı durumlarda zararlı olabilir. İyi dengelenmiş bir diyet gerekli iyot alımı için yeterlidir” diyor.

  • Takip edilmeleri şarttır!

Tiroit nodülünde tanı koymak için klinik muayene sonrası ultrason ve basit hormon tetkikleri istenir. Gerek duyulursa iğne ile örnek almak gibi daha ileri tetkikler eklenir. Çoğunlukla elle yapılan muayene veya görüntüleme yöntemleri ile tesadüfen saptanırlar. Çok büyük bir kısmı iyi huyludur ve tedavi edilmeyi gerektirmezler ama takip edilmeleri şarttır. İyi huylu olduğu kanıtlanırsa, bir bulgu oluşturmuyorsa ve riskli bir büyüme hızı yoksa takip yöntemi uygulanır. Kanser tanısı konur veya biyopside şüphede kalınırsa, yutkunma veya nefes alma zorluğuna neden oluyorsa veya fazla miktarda tiroit hormonu salgılıyorsa tedavisi cerrahi olarak tiroit bezinin tamamını veya bir kısmını çıkarmaktır. Fazla tiroit hormonu salgılayan nodüller için radyoaktif iyot tedavisi uygulanabilir.

Acıbadem Taksim Hastanesi

  • Parfüm kullanmanın zararı yoktur, ama!

Boyuna parfüm sıkılması tiroit nodüllerine neden olmaz ancak bazı parabenler kanserin yayılmasında önemli etkiye sahiptir ve triklosan tiroit fonksiyonunu bozabilir. Hamilelik sırasında parabenlere maruz kalmak, tiroit bezinin fonksiyon bozukluğuna ve bebeğin özellikle de doğumda erkek bebeğin kilo almasına neden olur.

  • Hipotiroidi eğiliminiz varsa bu besinleri temkinli tüketin!

Soya içeren ürünler, lahana, brokoli ve karnabahar tiroit nodüllerine neden olmasa da bu ürünler iyot emilimini azalttığı için tiroidin hormon üretimini etkiler. İnsanlarda yeterli çalışma bulunmadığından, hipotiroidi eğilimi olduğu durumlarda bunları ölçülü olarak tüketmek daha güvenlidir. Bu sebzelerin içerdiği lif, C vitamini ve diğer besinler her durumda yarar sağlar.

  • Tiroid hormonu zayıflamak için kullanılmamalıdır!

Prof. Dr. Tamer Karşıdağ “Kilo vermek için tiroit hormonu kullanmak hayati riske dahi yol açabilir. Eğer hekime danışmadan, bilinçsizce kullanılmaya çalışılırsa kas proteini kaybı, kemik erimesi veya kalp sorunları gibi önemli risklerle karşı karşıya kalınabilir” diyor.

Sağlıklı bir nefes için ağız bakımı şart!

Sağlıklı bir nefes için ağız bakımı şart!

Ağız kokusunun ağız içinin durumundan kaynaklandığını dile getiren Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Ağız kokusu olan kişilere ilk tavsiyemiz dilin fırçalanmasıdır. Satılan dil kazıyıcı temizleme ürünleri ile dil arkadan öne doğru kazınır.” dedi.

Ağız kokusunun yüzde 90 ağız kaynaklı olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Kalan yüzde 10’luk kısım ağız dışı kaynaklı olabilir. Hastanın reflüsü olabilir, karaciğer kaynaklı olabilir, geniz problemleri geniz akıntısı ağız kokusu yapabilir.” diye konuştu.

Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, temiz nefes için ağız bakımı hakkında bilgi verdi.

Dr. Kübra Güler

Dr. Kübra Güler

Her gün düzenli ağız temizliği yapan kişilerde ağız kokusu geçer

Ağız kokusunu ‘Kişinin karşısındakini rahatsız edecek kadar ağzından koku gelmesi’ olarak tanımlayan Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Kişi bunu kendi de fark edebilir başkaları tarafından da söylenebilir. Burada temeldeki durum ağız içidir. Birikim yüzeyi dildir. Ağız kokusu olan kişilerde ilk tavsiyemiz dilin fırçalanmasıdır. Satılan dil kazıyıcı temizleme ürünleri ile dil arkadan öne doğru kazınır. Bunun dışında ağızda bulunan protezler, uyumsuz dolgular varsa bunlarda da mikroorganizma birikintisi olabilir. Ağızda bulunan bu kısımların temizliğinin yapılması gerekir. Her gün düzenli ağız temizliği yapan kişilerde ağız kokusu geçer.

Ağız kokusu yüzde 90 ağız kaynaklı

Ağız kokusunun yüzde doksan ağız kaynaklı olduğunu da kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Kalan yüzde 10’luk kısım ağız dışı kaynaklı olabilir. Hastanın reflüsü olabilir, karaciğer kaynaklı olabilir, geniz problemleri geniz akıntısı ağız kokusu yapabilir. Ağız içi tüm bakımlar düzenli olarak yapıldıktan sonra koku devam ediyorsa ekstra oral bir durumdan şüphelenilebilir. Bunun için de gaz kromatografisi dediğimiz cihazlar vardır ölçümler yapılarak ağız kokusunun sebebi anlaşılır.” diye anlattı.

Dr. Kübra Güler

Ağız kokusunun kronikleşmesi iyileşmeyeceği anlamına gelmiyor

Ağızda yemek yemeyle birlikte diş yüzeyinde dental plak denilen bir yüzey oluştuğunu tüm diş problemlerine bu plakların sebep olduğunu kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Bu plağın ağız içinden eliminasyonunu sağladıktan sonra günlük ağız bakımının önemli bir kısmını yapmış oluruz. Ağız kokusunun kronikleşmesi durumu iyileşmeyeceği anlamına gelmez. Ağız temizliğinin sağlanması sonrasında ağız kokusu gider.” dedi.

Kişi her gün ağız bakımını gerçekleştirdiği sürece temiz bir ağızla hayatına devam eder

Ağız içerisindeki plakların günlük olarak oluştuğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Bunun temizliği hastanın görevidir. Kişi her gün ağız bakımını gerçekleştirdiği sürece temiz bir ağızla hayatına devam eder.  Ancak bazı insanların tükürük yapısıyla ilgili olarak plak üzerinde çok hızlı mineraller birikir. Bu mineraller sonucunda diş taşı birikimi olur. Yine hastanın ağız içi mikroorganizma dengesine bağlı olarak bazı diş eti enfeksiyonları hızlı bir şekilde ilerleyebilir. Hasta kök yüzeyi ve diş taşı rahatsızlıklarının temizliği kendisi yapamaz. Bunlar için diş eti hastalıkları uzmanı tarafından tedavi edilmesi gerekir. Burada detertgraj ve kretergraj dediğimiz diş eti üstü, diş eti altı temizliği yapıldıktan sonra hasta kendi günlük bakımına devam edebilir.” diye konuştu.

Sanal ortamda tasarlanan dört mevsim lastiği

Sanal ortamda tasarlanan dört mevsim lastiği

Pirelli Cinturato All Season SF3 lastiği piyasaya sürüldü. Sanal ortamda tasarlanan yeni ürün farklı hava koşullarında üst düzey frenleme kontrolü sunuyor.

Ürün yelpazesindeki her ebat, ıslak zeminde tutuş performansıyla Avrupa lastik etiketinde en yüksek derecelendirme olan “A” sınıfında yer alıyor.

Karlı zeminde kontrolü garanti eden 3PMSF işareti de sert kış koşulları için sertifikalı lastikleri tanımlıyor.

Cinturato All Season SF3 kuru yollarda kış lastiğinden ziyade yaz lastiğine yakın stabilite, akustik konfor ve dönme direnci sağlıyor.

Kalp krizi geçirme riskiniz yüksek mi?

Kalp krizi geçirme riskiniz yüksek mi?

“Sağlıklı bir yaşam tarzı, düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve tıbbi tavsiyelere uymak, kalp krizi riskini azaltmada anahtar faktörlerdir. Bu önlemler, genel sağlığı iyileştirmenin yanı sıra, kalp krizi riskini önemli ölçüde düşürebilir.” diyen Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu, yıllık sağlık kontrollerinin, risk faktörlerinin belirlenmesinde ve yönetiminde kritik bir rol oynadığının altını çizerek kalp krizi riski hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Prof. Dr. Mehmet Vefik Yazıcıoğlu

Bazı yaş grupları daha yüksek risk altında
Kalp krizi, dünya çapında en yaygın sağlık sorunlarından biri olup, her yaştan insanı etkileyebilir. Ancak, bazı yaş grupları daha yüksek risk altındadır. Genellikle, erkeklerde 45 yaş ve üzeri, kadınlarda ise 55 yaş ve üzeri kişiler daha yüksek risk altında kabul edilir. Bu, yaşın yanı sıra, sigara kullanımı, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol, diyabet, obezite, hareketsiz yaşam tarzı, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü gibi faktörlerin de kalp krizi riskini artırdığı anlamına gelir.

Kalp krizi riski birçok yöntemle değerlendirilebilir
Kalp krizi riskini değerlendirmek için kullanılan birçok yöntem vardır ve bunlar arasında en bilineni Framingham Risk Score’dur. Bu yöntem, kişinin yaşını, cinsiyetini, kolesterol seviyelerini, sigara kullanım durumunu, kan basıncı değerlerini ve diyabet durumunu dikkate alarak, sonraki 10 yıl içinde kalp krizi veya kalp hastalığına yakalanma riskini yüzdelik olarak hesaplar.

Belirtileri bazen hafif ve belirsiz olabilir
Kalp krizi belirtileri bazen hafif ve belirsiz olabilir, ancak bazı semptomlar acil müdahale gerektirir. Bunlar arasında göğüste ağrı, sıkışma, ağırlık veya dolgunluk hissi; ağrının çeneye, boyna, sırtlara veya kollara yayılması; mide bulantısı, hazımsızlık, kalp çarpıntısı; soğuk terleme ve nefes darlığı sayılabilir. Bu belirtilerden herhangi birini yaşayan bir kişinin derhal tıbbi yardım alması hayati önem taşır.

sağlık

Sağlıklı yaşam tarzı önlemler arasında
Ani kalp krizine karşı alınabilecek önlemler arasında sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemek yer alır. Bu, dengeli bir diyet, düzenli fiziksel aktivite, sigarayı bırakma, aşırı alkol tüketiminden kaçınma ve stres yönetimi tekniklerini içerir. Ayrıca, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol ve diyabet gibi risk faktörlerinin düzenli olarak kontrol edilmesi ve gerekirse ilaç tedavisiyle yönetilmesi önemlidir.

Semptomları tanımak önemli
Kalp krizi riski yüksek olan bireylerin, olası bir kalp krizini erkenden tanıyabilmeleri ve uygun tedaviyi alabilmeleri için semptomları tanımaları ve risk faktörlerini azaltıcı yaşam tarzı değişiklikleri yapmaları gerekmektedir. Yıllık sağlık kontrolleri, risk faktörlerinin belirlenmesinde ve yönetiminde kritik bir rol oynar. Sağlıklı bir yaşam tarzı, düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve tıbbi tavsiyelere uymak, kalp krizi riskini azaltmada anahtar faktörlerdir. Bu önlemler, genel sağlığı iyileştirmenin yanı sıra, kalp krizi riskini önemli ölçüde düşürebilir.

Kadının adı var!

‘Görmede daralma’ önemli bir işaret!

‘Görmede daralma’ önemli bir işaret!

Hipofiz bezi, salgıladığı hormonlarla birçok organımıza müdahale ederek yaşamsal fonksiyonlarımızı düzenleyen bir bezdir. Vücuda salgılanan tüm hormonların ‘orkestra şefi’ olarak tanımlanan hipofiz bezinden köken alan tümörlere ise ‘hipofiz tümörü’ deniliyor. Genellikle yavaş büyüyen ve iyi huylu olan hipofiz tümörleri her yaş grubunda görülse de 45 yaşından sonra daha sık gelişiyor. Tam olarak oluşum nedeni bilinmeyen hipofiz tümöründe genetik etkenlerin ve çevresel faktörlerin rol oynayabileceği düşünülüyor. Hormon salgılayan ve salgılamayan olmak üzere iki gruba ayrılan hipofiz tümörlerinin tedavisinde geç kalındığında pek çok sağlık sorunu gelişebileceği için erken teşhis büyük önem taşıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hipofiz tümörlerinin en yakın komşusu olan göz sinirlerine yaptığı baskı nedeniyle kalıcı körlüğe yol açabileceğine dikkat çekerek, “Dolayısıyla görüş alanının dış taraflarında görme kaybı, çift veya şaşı görme gibi şikayetlerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak çok önemlidir. Hasta şikayetlerini dikkate alır ve hekime başvurursa, teşhis tümör küçükken konulup, görme kaybının ilerlemesi önlenebilir. Ancak hasta bulguları göz ardı ederse tümörün boyutları iyice artabilir, bunun sonucunda tedavi daha komplike hale gelebilir. Çok daha önemlisi kalıcı körlük ile sonuçlanabilir” diyor.

Prof. Dr. Fatih Bayraklı,

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

Erken dönemde teşhis çok önemli

Hipofiz tümörleri, boyutlarına ve salgıladıkları hormonun tipine göre belirti veriyorlar. Bazı hipofiz tümörleri büyümelerine rağmen hormon salgılamayan özellikte oluyor. Bu tümörler büyük boyuta ulaşıncaya dek sinyal vermeyebiliyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hormon salgılayan tiplerinin ise tümörün boyutları küçükken belirti vermeye başladığına işaret ederek, “Hastalar şikayetlerini önemser ve hekime başvururlarsa tedavisinden etkin sonuçlar alınır. Tedavide geç kalındığında ise tümör büyüdükçe bulunduğu bölgenin çevresindeki önemli damar ile sinirlere baskı yaparak ciddi sorunlar oluşturabilir. Ayrıca tümörün cerrahi olarak tam çıkarılmasının artık mümkün olamaması nedeniyle radyoterapi gibi ek tedavilere başvurmak gerekebilir” diyor.

Gözlerdeki 3 sinyali göz ardı etmeyin!

Hipofiz bezi,  ‘optik kiazma’ olarak adlandırılan ve göz sinirlerimizin birleşim yeri olan bölgeye komşu bir organ. Dolayısıyla hipofiz tümörleri büyüdüklerinde bu bölgeye baskı yaparak göz sinirlerinin iletimini bozabiliyor. Bunun sonucunda hastaların görme yeteneğinde çeşitli sorunların gelişmeye başladığını belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, “Hipofiz tümörünün yaptığı baskılar sonucunda görüş alanımızın dış taraflarında görme kaybı, çift veya şaşı görme gibi üç önemli şikayet oluşabilir. Bu tablo tümörün boyutunun ileri seviyelere geldiği, genelde bir santimi aştığı durumlarda daha sık olarak karşımıza çıkar. Görme yeteneğindeki bu tür yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekir, zira tedavide gecikildiğinde kalıcı körlük gelişebilir” bilgisini veriyor.

Salgıladığı hormona göre belirti veriyor

Hipofiz tümörleri hormon salgılayan özellik sergiliyorsa, bu hormonların etkilerine göre belirti veriyor. Prof. Dr. Fatih Bayraklı, belirtileri şöyle özetliyor:

Prolaktin sentezliyorsa: Her iki cinsiyette de infertilite, libidoda azalma ve osteoporoz gelişebilir. Bu yakınmalara kadınlarda adet düzensizlikleri ve meme başından süt gelmesi; erkeklerde ise erektil bozukluklar eşlik edebilir.

Prof. Dr. Fatih Bayraklı

Büyüme hormonu salgılıyorsa: Baş ağrısı, görme şikayetleri, yüzük ve ayakkabı boyutlarında artış, dilde büyüme, karpal tünel sendromu ve aşırı terleme sorunu yaşanabilir. Hastaların genel vücut hatlarının kalınlaşmış olduğu görülür.

ACTH (Adrenokortikotropik horman) salgılıyorsa: Cushing hastalığı gelişen bu tabloda kilo alımı, kas zayıflığı, osteoporoz, psikolojik bozukluklar ve hafif travmalarda bile kolayca oluşan yaralar gelişebilir. Hastalarda yuvarlak ve kırmızı/kızarık bir yüz, karında ve koltuk altlarında mor renkli çizgilenmeler, vücutta çürükler (ekimoz) görülür.

TSH (Tiroit stimülan hormon) salgılıyorsa: Çarpıntı, aritmi, kilo kaybı, guatr ve ellerde titreme yaygın belirtilerini oluşturur.

Üç ana tedavi yöntemine başvuruluyor

Hipofiz tümörlerinin büyük bir kısmının tanısı biyokimyasal ve radyolojik tetkikler ile rahatlıkla konulabiliyor. Erken dönemde tedavi edildiğinde vücutta oluşan sorunlar ortadan kaldırılabiliyor, böylece hastanın kaliteli bir yaşam sürmesi sağlanabiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Bayraklı, hipofiz tümörlerinde ilaç, cerrahi işlem ve radyoterapi olmak üzere üç ana tedavi seçeneği olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Bu üç tedavi yöntemi genelde beraber kullanılır. İlaç tedavisinin ilk basamak olarak uygulandığı tümörler, prolaktin salgılayan tümörleridir. Bu tümörlerin dışındaki tümörlerde ise cerrahi yöntem ilk sırada gelir. Cerrahi tedavide hedef, hormon salgılamayanlarda tümörün tamamının çıkarılarak çevre dokulara yaptığı baskının ortadan kaldırılması; hormon salgılayanlarda da yine tümörün tümüyle çıkarılarak hormonal dengenin tekrar sağlanmasıdır. Cerrahi yöntem endoskopik veya mikroskopik olarak yapılır. Endoskopik cerrahi daha güncel tedavi seçeneğidir. Radyoterapi yöntemi ise tümörün çeşitli nedenler ile  tamamen çıkarılamadığı veya tekrar oluştuğu durumlarda devreye girebilir. Uygun tümörlerde, cerrahi yöntem sonrasında hormon değerleri normale dönmediyse, medikal tedaviye başlanabilir”