Yazılar

Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor

Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor

Çocuğun okula başlamasıyla birlikte özellikle akran etkileşimi nedeniyle beslenme alışkanlıklarının değiştiğine dikkat çeken uzmanlar, okullarda bulunan yemek servisinin, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmayı hedeflemesi gerektiğini söylüyor. Öğün atlamanın okul çocuklarında çok sık görülen bir yeme davranışı olduğunu dile getiren Beslenme Uzmanı Funda Tuncer, “Okul çocukları arasında en sık atlanan öğünün kahvaltıdır, ancak öğleden sonra okula giden öğrencilerin öğle yemeğini de atladıkları bildiriliyor.” dedi. Tuncer, öğün atlandığı taktirde ve özellikle de kahvaltı yapmayan çocukların konsantrasyon ve algılamalarının düşük olduğu, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük yaşamalarının yanında bazılarında baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunların olduğunun bildirildiğini kaydetti.

Üsküdar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, okul döneminde çocukların beslenme alışkanlıkları konusunu değerlendirdi.

Beslenme ve Diyetetik Funda Tuncer

Beslenme ve Diyetetik Funda Tuncer

Beslenme çocukların zihinsel gelişimi için temel faktör

Çocukluk döneminde obezite, yeme bozuklukları ile sağlıksız beslenme alışkanlıklarının 100 milyondan fazla görülmesi ve söz konusu durumun fiziksel ve psikososyal sağlığa olumsuz etkilerinin endişe uyandırdığını ifade eden Tuncer, “Beslenme, büyüme ve gelişme ile yaşamın ilerleyen dönemlerinde sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için önemli faktörlerden biri olmasının yanında çocukların zihinsel gelişimi ve akademik başarıları için de temel bir faktördür.” dedi.

Çocuğun okula başlamasıyla birlikte alışkanlıkları da değişiyor

Okul öncesi dönemde çocuğun beslenme alışkanlıklarının ailenin beslenme alışkanlıklarının yansıması ile geliştiğini kaydeden Tuncer, “Ancak çocuğun okula başlamasıyla birlikte özellikle akran etkileşimi, besin seçiminin özgürleşmesi, okulun vermiş olduğu beslenme hizmetleri gibi faktörlerle tekrar şekilleniyor. Bu ölçüde öğün atlanması ya da düzensiz bir şekilde beslenilmesi, sağlıksız olarak nitelendirilen yüksek yağ ve şeker oranına sahip besinlerin seçimi, besinlerin hazırlanması, pişirilmesi veya saklanmasında hatalar gibi durumlar meydana geliyor. Bu durumlarla başa çıkmak için okuldaki öğretmenler başta olmak üzere ailelerin ve çocukların sağlıklı besin seçimi konusunda bilinçli olması önemli. Bunun yanında okulda satılan besinlerin sağlıklı yöntemlerle yapılması ve yüksek yağ ve şeker içeren besinlerin satışı hakkında bir düzenlemenin bulunması gerekiyor.” diye konuştu.

Aileler öğle yemeğinin kalitesine dikkat etmeli

Okullarda bulunan yemek servisinin, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmayı hedeflemesi gerektiğini de anlatan Tuncer, şöyle devam etti:

“Özellikle çocukların beslenme kalitelerini iyileştirmesi, besinlerde çeşitlilik sağlaması gerekiyor. Dolayısıyla çocuklar için öğle yemeği hizmeti alınıyor ise beslenme hizmetlerinin kalitesi konusunda aileler dikkat etmelidir. Okul kantinleri de bu ölçüde değerlendirilmesi gereken yerlerdir. Sağlıksız besinlerin varlığı çocuğun besin seçimlerini büyük ölçüde etkileyeceğinden sağlıklı besinlerin bulunması ve mümkün olduğu kadar sağlıksız besinlerin satışının olmaması gerekiyor.”

Beslenme çantasına neler konulmalı?

Okullarda yemek hizmetinin bulunmadığı durumlarda ailelerin ne yapması gerektiğine de değinen Tuncer, evde uygun pişirme ve saklama teknikleri kullanarak sağlıklı besinlerin beslenme çantasına eklemesi gerektiğini, besin çeşitliliğini sağlaması için beslenme çantasında sebze, meyve, süt ürünleri ve tam tahıllar gibi çocuğun günlük alması gereken besin gruplarına mutlaka yer verilmesinin çocukların yeterli ve dengeli beslenmelerine katkı sağlayacağını söyledi.

Tuncer, buna ek olarak ara öğünler için hazırlanacak atıştırmalıkların da aynı ölçüde tam tahıl ürünleri, yağlı tohumlar ve meyvelerle çocukların seveceği ölçüde çeşitlendirilerek hazırlanmasının da uygun olacağını dile getirdi.

Öğün atlayınca baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunlar yaşanıyor

“Öğün atlama okul çocuklarında çok sık görülen bir yeme davranışıdır. Bu davranış nedeniyle vücudun gereksinimi olan besin ögelerinin diğer öğünler karşılanması güçleşmekte ve yetersiz beslenmeye neden olmaktadır.” diyen Tuncer, şöyle devam etti:

“Okul çocukları arasında en sık atlanan öğünün kahvaltıdır, ancak öğleden sonra okula giden öğrencilerin öğle yemeğini de atladıkları bildiriliyor. Kahvaltı öğünü bir önceki öğün üzerinden geçen 10-12 saat açlığın bulunması ve sabah okula giden çocukların öğrenme, konsantrasyon gibi zihinsel süreçlerinde enerjinin temini için önemlidir. Öğün atlandığı taktirde ve özellikle de kahvaltı yapmayan çocukların konsantrasyon ve algılamalarının düşük olduğu, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük yaşamalarının yanında bazılarında baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunların olduğu bildiriliyor.”

Beslenme ve Diyetetik Funda Tuncer

Çocuklar neden öğün atlıyor?

Öğün atlama nedenlerine de işaret eden Tuncer, şunları söyledi:

“Öğün atlama nedenleri arasında zamanın olmaması, çocuğun iştahının olmaması ya da geç kalma korkusu gibi nedenler bulunuyor. Bu kapsamda öğün atlanmasının önüne geçebilmek adına çocuğun öğünlerinin önceden hazırlanması ya da pratik hazırlanabilen ve tüketilebilen sağlıklı besinlerin seçimi uygun olacaktır. İştahsızlığın ya da vakit konusunda sorun yaşandığı durumlarda çocuğun bu öğününü yanında taşıması ve mümkün olan en kısa zamanda tüketmesi fayda sağlayacaktır.”

Öğün atlanmasının önüne geçebilmek için son zamanlarda okullarda öğrencilere, çeşitli yemek seçenekleri ve fırsatları sunulduğunu da dile getiren Tuncer, “Bu kapsamda okullarda verilen yemek hizmetine ek olarak öğrencilerin besinleri temin edebileceği öğün alternatifleri okullarda besin satın almasına olanak sağlanıyor. Buna ek olarak çocukta öğün atlamasının sonuçları ve öğün tüketiminin önemine dair bilincin gelişmesiyle bu problem halledilecektir.” dedi.

Okul kantinlerinde sağlıksız besinler de bulunuyor

Okul çağı çocuklarında sağlıklı beslenmede nelerin etkili olduğunu da anlatan Tuncer, “Okul yemek hizmetinden sorumlu kantin ve yemekhanelerinde sağlıksız tipteki besinlerin bulunmaması sağlıklı beslenme konusunda büyük avantaj sağlayacaktır. Nitekim bu konuda ulusal bazda çalışmalar yürütülüyor. Okul yönetimleri de bu konuyu titizlikle ele almalıdır. Ancak halen özellikle kantinlerde sağlıklı besinlerin yanında halen sağlıksız besin alternatifleri de bulunuyor. Bu kapsamda besin seçimi konusunda öğretmenler başta olmak üzere çocuğun kendisi ve ailesi de bilinçli olmalıdır. Bu bilincin gelişimi için okullarda beslenme eğitimleri düzenlenmelidir. Okullardaki beslenme eğitimlerinin sadece okul müfredatını kapsaması yeterli değildir.” şeklinde konuştu.

Beslenme eğitim programlarının aile ile iş birliğini, okul çevresinin (kantin, yemekhane) uygun şekilde düzenlenmesini de ele alması gerektiğini kaydeden Tuncer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Örneğin okulun belirli bölgelerinde ve özellikle beslenme hizmetinin verildiği yerlerde sağlıklı besin seçimine ilişkin ilgi uyandıran öz bilgilere yer verilen şekil ve tablolar asılarak öğrencinin bu seçime ilişkin davranışına katkı sağlayabilmektedir. Çocuğun sağlıklı besin seçme davranışını sağlamasında aileler de büyük öneme sahiptir. Çocuklar hangi besini neden seçmesi veya neden seçmemesi gerektiğini aile ortamında da uygulamalı bir biçimde görürse çocuğun sağlıklı besin seçimine yönelik davranışına olumlu katkıları olacaktır

Vücut kendi ritmini gün ışığına göre düzenliyor

Vücut kendi ritmini gün ışığına göre düzenliyor

Güne erken başlama, sabahları belli rutinler oluşturma ve en önemlisi karanlıkta uyumanın sirkadiyen ritme katkı sağladığını ifade eden uzmanlar, gün içinde yetersiz beslenmenin, özellikle akşamları daha çok acıkmaya ve daha yüksek kalorili bir öğün tüketimine sebep olabildiğini söylüyor. Geceleri tüketilen öğünlerin uyku kalitesinin de düşmesine sebep olabildiğini dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,  “Vücudunuzu geceleri aç bırakmanız hücre yenilenmesi (otofaji), vücuttan toksinlerin atılabilmesi yani detoks sürecine destek oluyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sirkadiyen ritm ve gece yemek yeme konusunu değerlendirdi.

Sirkadiyen ritmin dünyanın 24 saatte dönüşünün meydana getirdiği aydınlık ve karanlık döngüsünün canlılar üzerinde oluşturduğu döngüsel, fizyolojik ve davranışsal etkiler olduğuna işaret eden Yiğit, “Işık en önemli ritim düzenleyicidir. Vücut kendi ritmini yani hormonlarını gün ışığına göre düzenler. Bu ritmin bozulmaması, ruh-beden sağlığı için uykunun önemi bu noktada devreye giriyor. Güne erken başlamak, sabahları belli rutinler oluşturmak ve en önemlisi karanlıkta uyumak sirkadiyen ritminize en çok katkı sağlayacak uygulamalardır.” dedi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Geceleri tüketilen yüksek kalorili bir öğün mide-bağırsak şikayetine neden oluyor

Güne başlarken vücudun işlevleri için daha çok enerjiye ihtiyaç duyduğunu kaydeden Yiğit, şöyle devam etti:

“Gün sonuna doğru bu enerji ihtiyacı azalacak, vücudumuz yavaş yavaş dinlenme haline geçecektir. Bu nedenle vücudun enerji ihtiyacını gün içinde karşılamak gerekli. Gün içinde yetersiz beslenmek, özellikle akşamları daha çok acıkmaya ve daha yüksek kalorili bir öğün tüketimine sebep olabiliyor. Geceleri tüketilen yüksek kalorili bir öğün, vücutta daha çok mide-bağırsak şikayeti yaratıyor. Reflü şikayeti olanlar bu konuda daha da dikkatli olmalı. Geceleri tüketilen öğünler, gece boyunca sindirimin aktif olmasına ve çoğunlukla uyku kalitesinin de düşmesine sebep olabiliyor.”

Gece yemek yeme yağ depolanması süreçlerini hızlandırabiliyor

Hülya Yiğit, diyabet gibi kronik bir rahatsızlığınız yoksa neler yapılabileceğini de şöyle anlattı:

“Vücudunuzu geceleri aç bırakmanız hücre yenilenmesi (otofaji), vücuttan toksinlerin atılabilmesi yani detoks sürecine destek oluyor. Akşam yemeğinden sonrasında vücuda ihtiyacından fazla alınan karbonhidrat ve şekerler (meyve şekeri dahil), vücutta kullanılamayacağı için yağ depolanması süreçlerini hızlandırabiliyor ve ilerleyen dönemlerde karaciğer yağlanmasına sebep olabiliyor. Bu da bizler için bel çevresinin artması, yağlanmamız anlamına gelmektedir.

Eğer akşamları atıştırmayı seven bir bireyseniz, yemek sonrası karbonhidratlı ara öğünler yerine, 8-10 adeti geçmeyen tuzsuz kuruyemişleri veya ayran/kefir gibi probiyotik besinleri tercih edebilirsiniz. Uyku kalitesi için yatmadan 4-5 saat öncesinde kafein alımını sınırlamayı da unutmamak gerekir.”

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Geceleri vardiyalı çalışanlar da uyku saatlerine göre yemeli

Geceleri vardiyalı çalışanların da öğünlerini gün ışığına göre olmasa da uyku saatlerine göre düzenleyebileceklerini kaydeden Yiğit, “Gün içinde kendinizi daha az stresli, daha enerjik ve mutlu hissetmek istiyorsanız, sirkadiyen ritminizi desteklemenin elzem olduğunu unutmayınız. Kaliteli uyku, düzenli öğün saatleri ve mümkünse daha az şeker kendi ritminizi bulmanıza mutlaka katkı sağlayacaktır.” dedi.

Uyku esnasında kilo verebilirsiniz!

Uyku esnasında kilo verebilirsiniz!

Kilo vermek ve ideal kiloda kalmak sağlıklı bir yaşamın ilk basamağını oluşturuyor. İdeal kiloyu korumak kadar hareketli bir yaşam da pek çok ciddi hastalığın oluşmasını engelliyor. Günlük hayatta uygulanacak çok basit ve etkili yöntemler kilo vermede başarılı sonuçlar alınmasını sağlayabiliyor. Etkili yöntemlerle desteklenecek birkaç önemli ipucu ise sağlıklı bir yaşamın kapılarını aralayabiliyor. Memorial Dicle Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Şilan Alyamaç, uyku esnasında kilo vermeyi sağlayan 12 etkili yöntem hakkında bilgi paylaştı.

Dyt. Şilan Alyamaç

Dyt. Şilan Alyamaç

Uyku halinde kilo verilebilir

Uyku halinde yağ yakımı mümkün olmaktadır. Yağ yakımının gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için uyumadan önce ve uykudan sonra tartılarak durumu değerlendirip anlamak mümkündür. Bu tartılma yönteminde daha hassas bir terazinin kullanılması düşük kiloya sahip bireyler için işi kolaylaştıracaktır. Uyku 4 farklı evresinin mevcut olmasıyla birlikte yağ yakımının en yüksek gerçekleştiği evre delta dalgasıdır. Delta evresinde gerçekleşen growth hormonunun yoğun salınımı uyku halinde ki yağ yakımının ne büyük destekçisidir. Vücudun yağ yakabilmesi için 12 saat aç kalması gerekmektedir. Gerek diyet psikolojisinde gerekse aralıklı oruçla bütünleştirerek 16-8 beslenme metoduyla başlamanın ideal göründüğü bu beslenme yöntemiyle birlikte diyet yaparken tokluk hissinin oluşmasına gerek duyulması da bir diğer açıklamasıdır.

Uyku halinde yağ yakımı nasıl sağlanır?

Uyku süresi ve kalitesini artırmaya özen gösterilmesi gerekmektedir. Karanlık bir ortamda uyumak oldukça önemlidir. Karanlık alanda uyumanız melatonin hormonu salınımını artırmakla birlikte growth hormonunu da destekleyecektir. Cep telefonu veya bilgisayar başında yani mavi ışığa maruz kalarak uyunmamalıdır. Bunun yerine kitap okuyarak uykuya geçiş tercih edilebilir. 23:00’dan önce uyumaya özen gösterilmelidir. Biyolojik saatin çalışma şekli; 90 dk’lık ilk dalgayı kaçırılırsa bir sonraki uygu dalgasını beklenilmesi gerekecektir. Yani gece yarısından sonrasını beklemek zorunda kalabilirsiniz. Uyku problemi varsa B1 grubu vitamin takviyesinden faydalanılabilir. Özellikle bel ve sırt ağrıları çeken kişilerin D3 desteği alması uygundur. Sürekli uyanmalar kortizol seviyesinin yüksek olduğunu gösterir. Bu tarz devamlı uyanma durumlarına da çözüm getirebilmek için çinko desteği alınabilir. Memorial Dicle Hastanesi

  1. Nefesinize odaklanın, iyi bir nefes derin bir uyku demektir.
  2. Uykunun en büyük düşmanlarından biri strestir. Dışarı çıkın, doğayla iç içe kalın, fiziksel anlamda iş yapın ve vücut yorgunluğuna sebep olacak eylemlerde bulunun.
  3. Eğer sık idrar durumu yaşıyorsanız uykunuzda ketojenik veya aralıklı oruç gibi özel beslenme metotlarını kullanabilirsiniz. Gece geç saatlerde beslenmeyi ve atıştırmalıkları hemen bırakın.
  4. 19:00’dan sonra beslenmeme alışkanlığı kazanın.
  5. Egzersiz yapın. Yoğun, kısa süreli, bol dinlenmeli, aşırı olmayan egzersizlere başvurun.
  6. Geceleri protein, karbonhidrat ve şekerli bir besin tüketmeyin.
  7. Bir kronik rahatsızlığınız yoksa antrenmanlarınızdan önce ve sonra beslenmemeye özen gösterin. 3 saat önce ve sonra beslenmeyi durdurun.
  8. Organik ve temiz beslenmeye özen gösterin.
  9. Bir vitamin takviyesi alıyorsanız ve gün içerisinde egzersiz yapıyorsanız uykudan 4 saat öncesinde almış olun.
  10. Niasin ve arginin growth hormonunu daha kaliteli etkileyebilir ve daha fazla kilo vermeye yardımcı olabilir.
  11. Aralıklı orucu uykuyla birleştirmek uykuda yağ yakımını iyice destekler.
  12. Alkol tüketiyorsanız bırakın. İçilen alkol vücudun REM frekansına geçmesine engel olur.

Yağ yakımı kolaylaşıyor

Vücut yağı adipoz dokuda trigliseritler olarak depolanır. Bu moleküler form enerji mekanizması için hızla kullanılmaya uygun değildir. Enerji ihtiyacı duyan hücreler kan akışında bulunan bu bileşikleri alıp yakıt olarak kullanır ve CO² ve suya dönüştürür. Bu sayede bir bölgede yoğunlaşmış yağlanmayı sadece o noktaya odaklanarak azaltamayacağı bilgisini açıklar.  Yani karın kası egzersizi tek başına karın bölgesindeki yağlanmayı yakmanızda yeterli değildir. En iyi yağ yakımı hangi saatlerde olur sorusunun cevabı net bir cevap yerine şu şekilde belirtilebilir; 19:00 sularında beslenmenin durdurulduğu günlük rutinle birlikte verimli uyku sonrası güne başlayan bireyin uyanışın hemen ardından beslenmeyi tercih etmek yerine kalorisi olmayan sıvı ile açlık süresini uzatması durumunda günün ilk saatlerinde en iyi yağ yakım kombinasyonunu sağlamış olur.

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek

HIV Kadınlara bulaşma riski erkeklere oranla daha yüksek
“Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.” diyen Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. G. Dilek Arman; “HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?” sorusunu cevaplarken, “Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.” diye de ekledi.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV enfeksiyonu ile AIDS arasındaki fark nedir?
HIV enfeksiyonu, İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü’nün vücuda girmesiyle oluşan bir durumdur. Başlangıçta solunum yolu enfeksiyonu gibi bazen lenf bezlerinin şişmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen de belirtiler 2-4 hafta içinde geriler ve sessiz yani belirtisiz uzun bir dönem şeklinde seyreder. Ancak bu süre zarfında da virüs yavaş da olsa vücutta çoğalmaya ve savunma hücrelerini azaltmaya devam eder.

AIDS ise bağışıklık sisteminin ciddi şekilde zayıflamasına ve belirli enfeksiyonlara veya kanserlere karşı direncin azalmasına neden olan ileri bir aşamadır. Tedavi edilmeyen HIV enfeksiyonu 7-15 yıl içinde AIDS’e dönüşür, ancak erken teşhis ve tedavi ile HIV’in ilerlemesi önlenebilir.

HIV nasıl bulaşır?
HIV, vücut sıvıları aracılığıyla bulaşır. En yaygın bulaşma yolları şunlardır:

  • Cinsel yolla: Virüsü taşıyan bir partner ile korunmasız cinsel ilişki sırasında bulaşma tüm dünyada en yaygın bulaşma şeklidir. Kadına bulaşma erkeğe göre, homoseksüel ilişki ile bulaş heteroseksüel ilişkiye göre daha yüksektir. Tek bir cinsel ilişkinin bile bulaşma ile sonuçlanabileceği akılda tutulmalıdır.
  • Kan yoluyla: Virüs içeren kan nakli veya damar içi madde kullanımında olduğu gibi paylaşılan iğneler ile ulaşabilir.
  • Anneden bebeğe bulaş: Tedavi almayan anneden bebeğe geçiş doğum sırasında %10-30 oranında söz konusudur. Ayrıca emzirme sırasında da bebeğe bulaşma olabilmektedir

HIV; tükürük, ter veya hava yoluyla yayılmaz. Günlük sosyal ilişkiler ile tokalaşma, kucaklaşma ve öpüşme ile bulaşmaz. Bu nedenle virüsü taşıyan bireylerin toplumdan soyutlanması gerekmez.

HIV enfeksiyonu riskini arttıran durumlar nelerdir?

  • Çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki: Özellikle yeni veya bilinmeyen bir partnerle korunmasız cinsel temas, yalnız HIV enfeksiyonu değil hepatit B, frengi, bel soğukluğu gibi pek çok cinsel yolla bulaşan hastalık için risk oluşturur.
  • Diğer cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar: Özellikle cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonların varlığı, HIV enfeksiyonu riskini 3-5 kat arttırır.
  • Madde bağımlılığı ve ortak enjektör kullanımı: Hangi yolla olursa olsun uyuşturucu madde bağımlılığı cinsel kontrolü ortadan kaldıracağı ve çok eşlilik ve korunmasız cinsel ilişki olasılığını arttıracağı için risk oluşturur. Damardan madde bağımlılığı ise yine yalnız HIV değil kan yolu ile bulaşan hepatit C ve hepatit B gibi enfeksiyonlar için de risk oluşturur.
  • Kan transfüzyonu veya organ nakli: 1980’li yıllarda kan veya organ nakli yoluyla HIV bulaşı sık rastlanan bir durum ise de geliştirilen ileri testler ve bunların yaygın kullanımı ile bu yolla bulaş çok azaltılmıştır. Örneğin nakil için kan temini sağlayan Kızılay tarafından bulaştıktan sonra 5. gün gibi kısa sürede teşhise olanak sağlayan HIV virüsü RNA’sı bakılarak ürün hazırlanmaktadır. Böylece tanı konulamayan olgularda, bu yolla bulaşın önüne geçilmektedir.

HIV/AIDS ölümcül müdür?
Günümüzde HIV enfeksiyonu DSÖ’nün ölümcül listesinden çıkmış; yaşam boyu eşlik eden hastalıklar olarak tanımlanmıştır

Tedavi edilmeyen olgular 7-15 yıl gibi bir süre sonunda AIDS gelişerek ikincil enfeksiyonlar veya kanserler nedeni ile yaşamlarını kaybederken; günümüzde mevcut gelişmiş ve tek tablete sığdırılmış çoklu ilaç tedavileri sayesinde yaşamı kısaltmayan enfeksiyon haline gelmiştir.

HIV ile infekte bireyler günümüzde ve giderek daha fazla oranda HIV dışı nedenlerle yaşamlarını kaybetmektedirler.

Prof. Dr. G. Dilek Arman

HIV/AIDS’den kurtulmak mümkün müdür?Maalesef, şu ana kadar HIV enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıran bir tedavi veya yöntem bulunmamaktadır. Ancak, antiretroviral tedavi (ART) adı verilen ilaçlar, HIV’in çoğalmasını kontrol altına almakta ve bağışıklık sisteminin zayıflamasının önüne geçmektedir.  Bu tedavi, virüs yükünü azaltarak hastalığın ilerlemesini yavaşlatırken bireyin yaşam kalitesini de arttırır.

Tedaviye erken başlamak ve düzenli olarak kullanmak, hastalığın ilerlemesini kontrol altına alırken bir yandan da bulaşma riskini azaltır.  Tedavi cinsel yolla bulaşın önlenmesinde %99, damardan ilaç kullanımı ile bulaşın önlenmesinde %74 etkilidir.

Dünyada başka hastalıklar için yapılan kemik iliği/kök hücre transplantasyonu sonrası vücudu virüsten tamamen temizlenmiş 5 olgu (Berlin, Londra, New York, California ve Düsseldorf olguları) söz konusu ise de yöntemin riskleri nedeni ile bir tedavi yöntemi olarak benimsenmemiştir.

Düzenli sağlık kontrolü ve test: Cinsel yaşam başlangıcı ile birlikte en az yılda bir kez jinekolojik-ürolojik muayene ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından kontrol gereklidir.

Düzenli tedavi: Enfekte kişiye düşen sadece tedavisini çoğu zaman günde 1 tablet olmak üzere düzenli almak ve böylece kandaki virüs yükünü saptanamayacak düzeye düşürerek bulaştırıcılığı ortadan kaldırmak.

Ayrımcılığa hayır: Kişilerin toplumda damgalanacağı ve ayrımcılığa maruz kalacağı endişesi taşımadan özgürce test yaptırabilecekleri ve böylece etkin tedaviyi uygulayabilecekleri koşulları sağlayabilmeliyiz. Böylece bulaştırıcılığın azaltılmasına destek olabiliriz.

İyi bir kahvaltı zihni güçlendiriyor

İyi bir kahvaltı zihni güçlendiriyor

Güne kahvaltıyla başlamak büyüyen vücut ve beyin için en gerekli şey. Özellikle beyin, glukoza yani şekere gereksinim duyuyor. Dengeli ve düzenli beslenme olmadığı zaman beyin de diğer sistemler gibi yeteri kadar verimli çalışamıyor. Özellikle çocuklarda, yeni şeyleri anlamakta zorlanmaya, odaklanma sorunlarına ve hatırlamayı sağlayan bellek kapasitesinde azalmaya yol açıyor. Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Osman Karlı çocuklarda kahvaltının önemini anlattı.

Dr. Osman Karlı

Dr. Osman Karlı

Her sabah dengeli bir kahvaltı şart

Yeterli ve dengeli beslenme için dört temel besin grubundan her gün her öğünde tüketilmelidir. Bu dört temel besin grubu; süt ve ürünleri grubu, et -yumurta – kuru baklagiller grubu, sebze ve meyve grubu, ekmek ve tahıllar grubu olarak belirlenmiştir. Günün ilk öğünü olması sebebiyle kahvaltıyı yeterli ve dengeli bir şekilde yapmak oldukça önem taşır. Uluslararası dergilerde, kahvaltı yapan ve yapmayan çocukları kıyaslayan çok miktarda çalışma yayınlanmıştır. Kahvaltı yapan çocukların, yapmayan çocuklara göre hem bilişsel ve okul performanslarının daha iyi olduğu hem de dengeli bir şekilde kahvaltı yapan çocukların uzun dönemde obezite riskinin daha düşük olduğu belirtilmektedir.

Ne tür bir kahvaltı yapılmalı?

Kahvaltıda glisemik indeksi yüksek yani kan şekerini hızla yükselten-düşüren karbonhidrat ağırlıklı beslenmek yerine, proteinden zengin süt, yumurta, peynir; bağışıklığı güçlendiren vitamin, mineralden ve liflerden zengin taze sebze-meyve; günlük enerji ihtiyacının sağlamak amacıyla da tahıllı ekmek, yulaf, kinoa gibi besinler tüketilmelidir. Bu şekilde beslenme kan şekerinin daha dengeli bir şekilde kalmasını sağlamaktadır. Kahvaltı yapmayan çocukların derslerdeki konsantrasyonlarının ve algılamalarının düşük, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük çektikleri, teneffüs aralarında sağlıksız atıştırmalıkları daha çok tükettiği ve sağlıksız beslenme sonrasında kan şekerindeki hızlı değişlikler nedeniyle derslerde halsizlik ve uyuma isteği oluşabildiği bilinmektedir.

Dr. Osman Karlı

Kahvaltı sadece beslenme değildir

  • Ailedeki herkesin birlikte kahvaltıya oturması iletişimi güçlendirir.
  • Kahvaltıya yeterli zaman ayırabilmek için erken kalkmayı, yeterli uyku süresine ulaşmak için geç yatmamayı, 24 saatlik vücut döngüsünün daha düzenli olmasını sağlar, çocukların öz disiplininin gelişmesine katkı sağlar.
  • İleri yaşlarda obezite ve bunun getirdiği diğer sağlık problemlerinin önlenmesi açısından önemlidir.
  • Sağlıklı beslenen ve düzenli kahvaltı yapan çocuklar daha enerjik ve zinde olur.

Orta kulak enfeksiyonu kış mevsiminde çocuklarda sık görülüyor!

Orta kulak enfeksiyonu kış mevsiminde çocuklarda sık görülüyor!

Kış mevsiminde havaların soğumasıyla birlikte artan enfeksiyon hastalıkları çocuklarda kulak ağrısının en yaygın nedeni olan ve tıp dilinde ‘otitis media’ olarak adlandırılan orta kulak enfeksiyonunu tetikleyebiliyor. Hemen her yaş grubunda görülse de bu enfeksiyon en sık 3 ay ile 3 yaş arasındaki çocuklarda ortaya çıkıyor. Öyle ki 3 yaşındaki çocukların yüzde 50-85’i en az bir kez orta kulak enfeksiyonu geçirmiş oluyor. Bu yaş grubundaki çocuklarda daha yaygın görülmesinin nedeni ise östaki borusunun kısa ve yatay olması, tam gelişmemiş bağışıklık sistemi ile alerji oluyor. Çoğunlukla bakteri kaynaklı gelişen orta kulak enfeksiyonu çocuklarda kendiliğinden geçebileceği gibi kötü bir seyir de izleyerek şiddetli ağrılara ve ciddi tablolara neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, çocuklarda orta kulak enfeksiyonlarında tedaviye mutlaka erken dönemde başlanması gerektiğine dikkat çekerek, “Zira enfeksiyon ilerlerse yol açtığı şiddetli kulak ağrısının yanı sıra kulak zarının delinmesi, işitme kaybı ile menenjite neden olabiliyor. Dolayısıyla çocuklarda kulak ağrısı, ateş, genel durum bozukluğu, kulak akıntısı gözlendiğinde hekime başvurmak çok önemlidir” diyor.

Dr. Berna Yayla Özker

Dr. Berna Yayla Özker

Kulağını sık sık çekiyorsa, dikkat!

Kulak zarının arkasında yer alan ve içinde seslerin duyulmasını sağlayan küçük kemiklerin titreştiği orta kulakta gelişen enfeksiyon, orta kulak enfeksiyonu olarak adlandırılıyor. Çocuklarda orta kulak enfeksiyonu genellikle soğuk algınlığı ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının ardından aniden başlayan kulak ağrısıyla kendini belli ediyor. Ayrıca hastalığın şiddetine göre; yüksek ateş, kulaktan ses gelmesi, kulakta tıkanıklık veya akıntı, kulakla sık sık oynama veya kulağı çekme, işitme azlığı, huzursuzluk, sürekli ağlama, dengesizlik, iştahsızlık ile uykuya dalmakta güçlük çekme gibi belirtiler gelişebiliyor.

Pek çok etken neden olabiliyor!

Orta kulak enfeksiyonu pek çok farklı nedenden dolayı gelişebiliyor. Kış aylarında en sık görülen nedenin üst solunum yolları enfeksiyonu olduğunu belirten Dr. Berna Yayla Özker, enfeksiyonu tetikleyen etkenleri de şöyle sıralıyor: “Alerji, anne sütüyle beslenmeme, genetik yatkınlık, geniz eti büyümesi, reflü, emzik kullanma, biberon ile beslenme ve sigara dumanı maruziyeti enfeksiyonu tetikleyen faktörlerdir.”

Kulağına asla soğan suyu damlatmayın!

Dr. Berna Yayla Özker, ebeveynlerin kulak ağrısında hekime başvuruncaya dek ağrı kesici şurup ya da ağrı kesici etkisi olan kulak damlaları kullanabileceklerini belirtiyor. Ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine, kulağa soğan suyu veya zeytinyağı damlatılmasının kulak ağrısında fayda sağlamadığı uyarısında bulunan Dr. Berna Yayla Özker, “Soğan suyu, sirke ya da zeytinyağı gibi yabancı maddelerin damlatılmaları yararlı olmadığı gibi dış kulak yolunda ve kulak zarında tahribata yol açabiliyor. Özellikle kulak zarı tahribatı ile orta kulak ve iç kulağa ulaşan bu maddeler işitme kaybı ve denge kaybına neden olabiliyor. Dolayısıyla kulağa damlatılmalarını asla önermiyoruz“ diyor.Acıbadem Altunizade Hastanesi

Antibiyotik tedavisi gerekebiliyor

Çocuklarda gelişen orta kulak enfeksiyonu genellikle hafif seyrediyor ve tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden geçiyor. Ancak yüksek ateş varsa veya belirtiler şiddetleniyorsa zaman kaybetmeden tedaviye başvurmak önem taşıyor. Dr. Berna Yayla Özker, orta kulak enfeksiyonunda, 6 aya kadar olan bebeklerde bağışıklık sistemi tam gelişmediği, aşılar tam tamamlanmadığı ve kafa kemikleri tam birleşmediği için enfeksiyonun beyine yayılma riski nedeniyle antibiyotik tedavisinin önerildiğine işaret ederek şöyle devam ediyor: “Ancak 6 ay ile 2 yaş arasındaki çocuklarda kesin tanı konulmamışsa veya ciddi bulgular yoksa, 2 yaşından büyük çocuklarda da kesin tanı olsa bile bulgular şiddetli değilse, antibiyotik tedavisi için bekliyoruz. Tüm yaş gruplarında 3 günü geçen kulak ağrısı, ateş, genel durum bozukluğunda ise antibiyotik tedavisi öneriyoruz”

Enfeksiyon sık tekrarlıyorsa, dikkat!

Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, çocuklarda orta kulak enfeksiyonu sık tekrarlıyorsa altta yatan etkenin mutlaka tespit edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. “Sık tekrarlayan enfeksiyonun nedeni, geniz eti büyümesi veya orta kulak ile burun boşluğu arasında bağlantı sağlayan östaki tüpünün yetersiz çalışması olabiliyor” diyen Dr. Berna Yayla Özker, bu tablolarda geniz eti ameliyatı ve kulaklara tüp uygulaması yöntemlerine başvurulduğunu belirtiyor.

Ellerinizi sık sık yıkayın

Çocuklarda orta kulak enfeksiyonunu önlemek için hijyen kurallarına uyulması büyük öneme sahip. Bu nedenle hem çocukların hem de çocuklar ile temas eden kişilerin ellerinin sık sık yıkanması gerekiyor. Ayrıca çocuğun sigara dumanına maruziyetinin önlenmesi, hasta kişilerden uzak tutulması, pnömokok aşısının yaptırılması ve bebekleri biberon ile oturur pozisyonda beslemek orta kulak enfeksiyonu riskini azaltan diğer etkenler arasında yer alıyor

Öfke normal hatta sağlıklı bir duygu ama!

Öfke normal hatta sağlıklı bir duygu ama!

Gün içerisinde kaç kere kendinizi ‘sesinizi yükseltmiş, çenenizi ve yumruklarınızı sıkmış, kaşlarınızı çatmış buluyorsunuz? Ya da kalp atışlarınız hızlanmış, sinirden aşırı terlemiş, başına ağrı saplanmış ve fiziksel olarak titrerken! Pek çok kişi ‘sayısız kere’ diyor şüphesiz; zira son yıllarda hızla yaygınlaşan, modern çağın yaygın endişesi haline dönüşen öfke sorunu 7’den 70’e herkesi etkisine almış durumda! Ancak dikkat! Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan atalarımızın “Keskin sirke, küpüne zarar” sözü misali; aşırı öfkenin kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığının yanı sıra, sosyal ilişkilerini ve kariyerini de tehdit ettiğini belirterek “Öfke aslında tamamen normal ve genellikle sağlıklı bir duygudur. Ancak öfkenin hayatımızın kontrolünü ele geçirmesine izin verdiğimizde yaptığımız her şeyi olumsuz etkiler. Sağlığımızı kaybetmemize neden olabilirken, sevdiklerimizle olan ilişkilerimiz zarar görür, çalışma hayatımızda sorunlara neden olabilir” diyor. Öfkeyle baş etmenin yollarını bulmanın çok önemli olduğunu, gerekirse uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerektiğini vurgulayan Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan, öfkeyi kontrol etmenin 10 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

Sebebini belirleyin

Öfkenizi tetikleyen unsurların farkına varın ve uzak durulması mümkün olan tetikleyici etkenlerle aranıza mesafe koyun. Eğer mesafe koymanız ya da hayatınızdan uzaklaştırmanız mümkün olmuyorsa, günlük yaşamda sık sık karşılaşmanız gerekiyorsa bazı öfke yönetimi tekniklerini uygulayabilirsiniz. Öfke kaynaklarının farkında olmak, gününüzü farklı şekilde yapılandırmaya ve tahammül sürenizi uzatmanıza yardımcı olabilir. Soğukkanlılığınızı koruyamadığınız için insanları veya dış koşulları suçlamamanız gerektiğini unutmayın.

Egzersiz yapın

Egzersiz yapmak yalnızca fiziksel sağlığınız için değil, aynı zamanda mental sağlığınız için de faydalıdır. Klinik Psikolog Gürdoğan “Öfke size bir enerji akışı sağlar. En iyi öfke yönetimi, kelimenin tam anlamıyla egzersiz yapmak ve fiziksel aktiviteye katılmaktır. İster hızlı bir yürüyüşe çıkın, ister spor salonuna gidin, egzersiz yapmak ekstra gerilimi yakabilir ve tahammül seviyenizi arttırabilir. Ayrıca egzersiz, zihninizi temizlemenize de olanak tanır. Uzun bir koşunun veya zorlu bir antrenmanın ardından, sizi neyin rahatsız ettiğine dair daha net bir bakış açısına sahip olduğunuzu fark edebilirsiniz” diyor.

Uyarı işaretlerinizi tanıyın

Öfkeniz arttığında hala uyarı işaretleri olması muhtemeldir. Bunları erken tanımak, öfkenizin kaynama noktasına ulaşmasını önlemek için harekete geçmenize yardımcı olabilir. Yaşadığınız öfkenin fiziksel uyarı işaretlerini düşünün. Belki kalbiniz daha hızlı atıyor ya da yüzünüz ısınıyor. Belki de yumruklarınızı sıkmaya başlarsınız. Ayrıca bazı bilişsel değişiklikleri de fark edebilirsiniz. Belki zihniniz yarışıyor ya da “kırmızı görmeye” başlıyorsunuz. Uyarı işaretlerinizi tanıyarak, anında harekete geçme ve daha büyük sorun yaratacak şeyleri yapmaktan veya söylemekten kendinizi alıkoyma fırsatına sahip olursunuz. Nasıl hissettiğinize dikkat etmeyi öğrenin; böylece uyarı işaretlerini tanıma konusunda daha iyi olursunuz.

Acıbadem Maslak Hastanesi

Mola verin

Kendinize bir mola verin. Başkalarından kendinizi soyutlayacağınız uygun zamanlar yaratın ve bu süreyi sessiz şekilde duygularınızı nötr hale getirmeye odaklayın. Hatta ister gece ister gündüz kendinize ayıracağınız bu zaman dilimini o kadar faydalı bulabilirsiniz ki, bunu günlük rutininize dahil etmek isteyebilirsiniz.

Meditasyon yapın

Yapılan bilimsel çalışmalara göre; meditasyonun öfke kontrolünü sağlamada ve insan duygularını kontrol etmede son derece faydalı olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan “Derin nefes egzersizleri gibi basit meditasyon teknikleriyle işe başlayabilirsiniz. Günlük yaşantınıza mutlaka nefes egzersizlerini ekleyin” diyor.

Kin tutmayın

Affetmek güçlü bir araçtır. Öfkenin ve diğer olumsuz duyguların olumlu duyguları gölgede bırakmasına izin verirseniz, kendinizi kendi kırgınlığınız veya adaletsizlik duygunuz tarafından yutulmuş halde bulabilirsiniz. Sizi kızdıran birini affetmek, hem durumdan ders çıkarmanıza hem de ilişkinizi güçlendirmenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı beslenin

Günümüzde çok sayıda bilimsel çalışmanın, beslenme-öfke bağlantısının geçerliliğini desteklediğini belirten Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan şöyle konuşuyor: “Örneğin; trans yağ asitlerinden zengin bir beslenme, artan saldırganlıkla doğrudan bağlantılıyken, omega 3 eksikliği de sinirliliğe yol açabilen depresyonla ilişkilendirilmiştir. Avusturalya’da araştırmacıların üç aylık bir denemesinde ise; sağlıksız beslenen ve orta/ şiddetli depresyonla mücadele eden katılımcılar izlenmiş; Akdeniz diyetine yönelen kişilerin yüzde 32’sinin depresif belirtilerde tamamen gerileme yaşadığı, sağlıksız beslenen ancak genel grup terapisi alanlarda bu oranın yüzde 8 olduğu görülmüştür.”

Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan

Öz farkındalığınızı geliştirin

Öfkenin en yaygın öncülleri arasında; stres, kaygı, korku, depresyon, yorgunluk veya incinme yer alır. Özfarkındalık geliştirerek duygularımızı tanımayı ve etiketlemeyi öğrenebilirsek, bu farkındalık bize öfke duygularına en iyi nasıl tepki vereceğimizi belirlememiz için zaman verecektir. İnsanın öfke duygularına nasıl tepki vereceğini genellikle kendi ailesinden öğrendiğini belirten Klinik Psikolog Gürdoğan “Öğrenilen herhangi bir davranış unutulabilir ve duygusal zekadaki becerilerin geliştirilmesi öğretilebilir. Özfarkındalık için profesyonel bir destek almak etkili olabilmektedir” diyor.

Tepki vermeden önce 1 saniye durun ve!

Sizi sinirlendiren bir durumla karşılaştığınızda tepki vermeden önce bir saniye durun ve kendinize ‘sakin olmanız’ gerektiğini hatırlatın. Kendinizi sakinleştirmek için nefes alış-verişinize odaklanabilir veya sakinleştiğinizi hissedene kadar saymayı deneyebilirsiniz. Eğer öfkenizi bastıramıyorsanız konuşmanızı bir süre erteleyin.

Yeterli ve kaliteli uyuyun

Yapılan bilimsel çalışmalar; uyku yoksunluğu ile artan öfke ve saldırganlık gibi ruh hali değişiklikleri arasındaki bağlantıyı destekliyor. Klinik Psikolog Oğuzhan Gürdoğan; her gece yeterli miktarda ve kaliteli uykunun öfke ve saldırganlığı azalttığını belirtiyor. Kaliteli bir uyku için yatağınızı, televizyon izlemek ya da yemek yemek için değil uyku aracı olarak kullanmanız, uyku rutini oluşturmanız ve odanızın karanlık olmasına özen göstermeniz gerekiyor.

Fazla kilo reflüyü tetikliyor

Fazla kilo reflüyü tetikliyor

Hareketsiz yaşam tarzı, hazır ve işlenmiş gıdaların ağırlıkta olduğu beslenme alışkanlıkları, obezitenin ülkemizde ve dünyada giderek artması reflü hastalığının görülme oranını artırıyor.

Reflü yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor ve kişinin günlük yaşamını kısıtlayabiliyor. Reflüye sebep olan faktörler ortadan kaldırılarak reflü tedavi edilebiliyor.  Memorial Şişli Hastanesi Gastroentereoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Yaşar Çolak reflü hastalığında neler yapılmalı ve nasıl tedavi edilmeli soruları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Yaşar Çolak

Prof. Dr. Yaşar Çolak

Reflü çok sık rastlanılan bir hastalık

Reflü hastalığı genellikle göğüste yanma, ağza acı su gelmesi, yediklerinin geri gelmesi, gece uykudan uyandıran öksürükler gibi şikayetlere yol açmakta ve kişinin yaşam kalitesini oldukça etkilemektedir. Günlük yaşamı oldukça kısıtlayabilen bu durumlar sonucu hasta birçok kez doktora başvurmak veya ilaç kullanmak zorunda kalabilmektedir. Günümüzde neredeyse %35 yani her 3 kişinin birinde reflü hastalığı mevcuttur. Reflü hastalığının tanısı hasta hikayesi ve endoskopik incelemeler sonucu konmaktadır. Tanıda yemek borusuna ne kadar asit kaçtığının ölçüldüğü PH metreden de yararlanılmaktadır. Tedaviler bu tanıların sonuçlarına göre planlanır.

Reflüde öncelik hastayı doğal yollarla tedavi etmek

Reflü hastalığında öncelik hastayı doğal yollarla, herhangi bir ilaç tedavisi ve mümkünse hiçbir girişimsel müdahalede bulunmadan tedavi edebilmektedir. Bu amaçla hastaya

yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında değişiklikler yapması ve varsa fazla kilolarından kurtulması yönünde öneriler verilmektedir. Bu değişiklikler fayda etmediğinde ise

ilaç tedavileri gündeme gelmektedir. Genellikle burada kullanılan ilaçlar mide asidini azaltıcı diğer bir ifadeyle mide koruyucu diye tabir edilen ilaçlardır. Ancak bu ilaçlar belirli süreler zarfında kullanılmalıdır. Çok uzun vadede kullanılan mide koruyucu ilaçların birtakım yan etki potansiyelleri bulunmaktadır. Uzun vadeli kullanımlar ilaç bağımlılığını da beraberinde getirebilmektedir. Sürekli kullanılan mide ilacı bırakılmaya çalışıldığında mide “rebound asit sekresyonu” denilen normalin 3-5 katı şiddetli asit salgılamaya başlar. Bu da hastanın aslında midesinde hiçbir şikayeti olmasa bile mide şikayetleri hissetmesine yol açmaktadır. Hasta 1-2 gün ilaç almayınca midesinin kötü olacağını düşünüp, tekrar ilaç kullanır ve bu kısır döngü aslında bir anlamda ilaç bağımlılığına yol açabilmektedir.

Tedavi nedeni bulmakla başlar

Midede soruna yol açan durumlar; gastrit, ülser, helikobakter pilori denilen mide bakterisi ya da mideyle yemek borusunu birleştiren kapakçıkta bir gevşeklik olabilmektedir. Altta yatan sebebin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Eğer hastada helikobakter pilori bakterisi varsa antibiyotik tedavisi yapılır, alkol ve kahve tüketimi azaltılıp, fazla kilo varsa bu kilolar verilerek durum düzeltilebilmektedir. Ancak bazı hastalar sürekli ilaç kullanma ihtiyacı duyabilmektedir. Bu durumun da en sık sebebi yemek borusuyla mideyi birleştiren kapakçığın gevşek olmasıdır. Bu gevşekliği ilaçla düzeltmek maalesef çok da mümkün değildir. Son yıllarda girişimsel yöntemlerle endoskopik olarak, ameliyatsız bir şekilde düzeltilebilmektedir. ARMA (Antireflü Mukozal Ablasyon) yöntemi reflü hastalığında en sık yapılan tedavilerin başında gelir.

ARMA yöntemi ameliyatsız endoskopik bir işlem

ARMA, hastanın günlük şikayetlerini ortadan kaldıran hem de ilaç bağımlılığından kurtaran ameliyatsız, tamamen endoskopik bir yöntemdir. Argon plazma denilen cihazla yemek borusuyla mideyi birleştiren kapakçığa yüzeysel bir yakma işlemi uygulanmaktadır. Bu yüzeysel yanık alanı iyileşirken daralarak iyileşmektedir. Yaklaşık bir ay gibi bir zaman zarfı içinde kapakçık sıkılaşır ve tamamen normal hale gelir. Böylece asidin yukarı kaçması önlenmiş olur. Oldukça kolay uygulanan bir işlemdir. Tedavi başarısı da son yıllarda oldukça yüksektir. Dünyada 3-5 yıldır yapılan bu yeni yöntem ülkemizde de yaklaşık 2-3 yıldır uygulanmaktadır. Bu işlemlerin tam teşekküllü hastanelerde, uzman hekimler tarafından yapılması gerekmektedir.

Zatürre ciddi hastalıkları belirtisi olabilir!

“Akciğer dokusunun iltihaplanması olan zatürre (pnömoni), başta bakteriler olmak üzere virüsler ve diğer etkenlerle de gelişebilir. Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde çok sık görülen ve ağır geçirildiğinde çocuklarda ölümcül olabilen bir hastalıktır.” diyen Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır, zatürrede bulaşmanın nasıl olduğunu, zemin hazırlayan faktörleri, belirtilerini, nasıl tanı konulduğunu, akciğerlerde hasar bırakıp bırakmadığını ve çocuklarımızı nasıl korumamız gerektiğini anlattı.

 

Prof. Dr. Erkan Çakır

Prof. Dr. Erkan Çakır

Zatürrede bulaşma nasıl olur?

Hastalık akciğer ve solunum yolları ile ilgili olduğundan, hapşırma, öksürme ve balgam çıkartma gibi durumlarla kolayca bulaşabilmektedir. Özellikle kreş ve okul gibi kapalı ortamlarda zatürreye neden olan mikroplar kolaylıkla çocuklar arasında yayılabilmektedir. Ağız ve burun sekresyonları ile bulaşmış mendil, çatal, kaşık, bardak, pencere ve kapı kolları ile masa sandalye gibi zeminlerden de hastalık kolayca geçebilmektedir. Bazen dışarıdan mikrop almadan da kendi boğazımız ya da sindirim sistemimizde bulunan mikroplarla da hastalık oluşabilmektedir. Özellikle çocuklarda vücut direncinin düştüğü durumlarda normalde zararsız olan bu mikroorganizmalar zatürreye neden olabilmektedirler. Çocukluk çağında her yaş grubunda zatürreye neden olan mikroplar değişkenlik gösterdiğinden yetişkinlerden farklı olarak çocuklarda zatürre etkenleri çok daha fazla çeşitlilik göstermektedir. Örneğin yeni doğan ya da erken doğmuş bebeklerde etkenler farklı iken, süt çocukluğu, okul öncesi, okul dönemi ve adolesan (ergenlik) dönemlerde de etkenler değişmektedir.
Zatürreye zemin hazırlayan faktörler nelerdir?

Çocuklarda erken ve düşük ağırlıkta doğma (Prematürite), beslenmenin yetersiz olması, yeterli anne sütü alamama, kalabalık ortamlarda yaşama, aşılanmanın eksik olması, hava ve dış ortam kirliliği ile sigara dumanına maruziyet zatürreye zemin hazırlamaktadır. Bazı çocuklarda zatürre daha fazla ortaya çıkmaktadır. Doğumsal akciğer hastalıklarına sahip olma, kistik fibrozis, solunum tüycüklerinin çalışmaması, astım, sinir ve kas hastalıkları, kalp hastalıkları, down sendromu gibi sendromik hastalıklar, bağışıklık sistem bozuklukları ve yabancı cisim aspirasyonları gibi durumlar dirençli ve tekrarlayan zatürreye neden olabilmektedir. Grip zatürreye zemin hazırlayabildiğinden sık grip geçirenlerde de zatürre daha fazla görülmektedir.
Zatürrenin belirtileri nelerdir?

Zatürre bazı durumlarda ani başlayan şikayetlerle kendini gösterirken, bazen de yavaş başlayan ve yavaş ilerleyen şekilde ortaya çıkabilir. Belirti ve bulgular zatürrenin etkenine göre değişmekle birlikte halsizlik, yüksek ateş, öksürük, hızlı ve zorlu soluma, iştahsızlık, göğüs ve karın ağrısı, balgam çıkartma ve bazı vakalarda hırıltı görülebilmektedir. Grip gibi başlamış vakalarda hastalığın ikinci ve üçüncü günlerinde alt solunum yollarına ilerlemesi ile solunum zorluğu, ateşte yükselme, bronşlardan hırıltı ve balgam sesi gelmesi gibi alt solunum yolu enfeksiyonu belirtileri de görülmektedir.
Zatürre tanısı nasıl konmaktadır?

Zatürre ile uyumlu yukarıda sayılan bulguları olan hastalarda bazen sadece bulgular ve fizik muayeneye dayanılarak tanı koyulurken, bazı vakalarda da akciğer grafisi ve kan tetkikleri başta olmak üzere ilave tetkiklerle zatürre tanısı konulabilmektedir.
Zatürre tekrarlar mı?

Zatürre normalde uygun bir tedavi ile klinik olarak yaklaşık 10-14 gün, radyolojik olarak ta 4 hafta içerisinde iyileşen bir hastalıktır. Bazı çocuklarda zatürre zamanında iyileşmez, dirençli olabilir ya da tekrarlayabilir. 1 aydan uzun süren klinik ve radyolojik bulguların olması durumunda dirençli zatürreden bahsedilirken, son 1 yılda 2, hayatı boyunca 3’ten fazla zatürre geçirme durumu ise tekrarlayan zatürre olarak nitelendirilmektedir. Zatürre dirençli olduğunda ya da tekrarladığında başta astım ve kronik bronşit olmak üzere, zatürreye zemin hazırlayabilecek diğer hastalıklar, yabancı cisim aspirasyonları, akciğerin doğumsal anomalileri, anatomik problemler, bronş içi problemler ve bağışıklık sistemi hastalıkları araştırılmalı ve bunlara yönelik testler yapılmalıdır.

ması olan zatürre (pnömoni), başta bakteriler olmak üzere virüsler ve diğer etkenlerle de gelişebilir. Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde çok sık görülen ve ağır geçirildiğinde çocuklarda ölümcül olabilen bir hastalıktır.” diyen Liv Hospital Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Erkan Çakır, zatürrede bulaşmanın nasıl olduğunu, zemin hazırlayan faktörleri, belirtilerini, nasıl tanı konulduğunu, akciğerlerde hasar bırakıp bırakmadığını ve çocuklarımızı nasıl korumamız gerektiğini anlattı.

Zatürre her zaman ağır mı geçirilmektedir? Ayaktan tedavi edilebilir mi?

Bazı zatürre olguları hafif atlatılıp evde tedavileri yeterli olurken, bazılarında ise ağır seyir gösterip hastaneye yatış gerektirebilmektedir. Özellikle tedavinin ikinci günü dolmasına rağmen ateşin düşmemesi, solunumun düzelmemesi ya da kötüleşmesi, beslenememe, ağır radyolojik bulguların olması, başlangıçta olmayan göğüs ağrısı gibi durumların ortaya çıkması gibi durumlarda ağır zatürreden şüphelenilmeli ve tekrar doktora başvurulmalıdır.
Zatürre tedavisinde zatürreye neden olan mikroba yönelik tedaviler, sıvı alım dengesinin düzenlenmesi, istirahat, ağrı kesiciler ve ateş düşürücüler gibi tedaviler kullanılır. Tedavi şekli ve süresi çocuğun durumuna göre değişmektedir.
Zatürre akciğerlerde hasar bırakır mı?

Zatürre zamanında ve uygun tedavi edildiğinde akciğerlerde hasar bırakmadan iyileşen bir hastalıktır. Tedaviye zamanında başlanmaması, yetersiz tedavi ya da zatürrenin çok ağır geçirildiği bazı durumlarda ise zatürre sırasında ve sonrasında akciğer dokusunda harabiyet, buzlu cam oluşumları, akciğerlerde sönme (Atelektazi), bronşlarda genişleme (Bronşektazi), hava hapisleri ve çeşitli düzeylerde solunum fonksiyon kayıpları meydana gelebilmektedir. Bu yüzden tanının gecikmeden konulması ve yeterli sürede uygun bir tedavi ile hastanın izlenmesi oldukça önemlidir.
Zatürreden çocuklar nasıl korunmalıdır?

Zatürreden korunmak için yapılacakların başında bulaşmanın engellenmesi gelmektedir. Solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü aylarda kalabalık ortamlardan kaçınma ve maske takma, havalandırmanın sağlanması, beslenme ve uyku düzenine dikkat edilmesi, anne sütü alımının özendirilmesi, kişisel hijyene özen gösterilmesi, sigara dumanına maruz kalınmaması gibi önlemler korunmada çok önemli rol oynamaktadır.
Çocukluk çağı aşılamalarının zamanında ve eksiksiz yapılması diğer hastalıklardan korunmada olduğu gibi zatürreden korunmada da hayati önem taşımaktadır. Ulusal aşı takvimimizde yer alan ve zatürreye yol açan Streptococcus pneumoniae (pnömokok) ve Haemophilus influenzae’ya karşı aşılar ve bunların yanı sıra zatürre etkeni olabilecek diğer mikroorganizmalar için de verem aşısı, kızamık, boğmaca ve suçiçeği aşısı rutin olarak tüm çocuklara uygulanmalıdır. Risk gruplarına ayrıca grip aşısı yapılması da yine zatürreden korunmada oldukça önemlidir.

Hassas Bağırsak Sendromu nedir?

Hassas Bağırsak Sendromu nedir?

Halk arasında ‘Hassas Bağırsak Sendromu’ olarak bilinen İrritabl Bağırsak Sendromu, bağırsak hareketlerinde ortaya çıkan değişimle karakterize olan ve hayat kalitesini ciddi boyutlarda düşürebilen bir sağlık sorunu. Ülkemizde görülme sıklığı yüzde 6 – 12 oranında değişen bu sendrom, genellikle 30-50 yaş aralığındaki kişilerde tespit ediliyor. Kadınlarda erkeklere nazaran iki kat daha fazla görülen Hassas Bağırsak Sendromu’nda özellikle hatalı beslenme alışkanlığı ve stres en yaygın görülen tetikleyici faktörler arasında yer alıyor. Genellikle ömür boyu devam eden sendrom; karında ağrı, gaz ve şişkinliğin yanı sıra kabızlık gibi sorunlara yol açarak günlük yaşamı adeta kabusa çevirebiliyor. Acıbadem International Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Şatır, kesin bir çözümü olmasa da semptomların tedaviyle büyük oranda hafifletilebildiğine dikkat çekerek, “Özellikle son üç aydır ortalama olarak haftada en az bir gün yineleyen karın ağrısıyla birlikte dışkılama sıklığında ve görünümünde değişiklikler yaşanması, bu sendromu düşündürüyor. Bu tür şikayetlerde gecikmeden hekime başvurmak, sosyal ve işgücü kayıplarının önüne geçecektir” diyor.

Doç. Dr. Emine Şatır

Son 3 aydır bu belirtiler varsa, dikkat!

Hassas Bağırsak Sendromu’nun belirtileri kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Ayrıca bazı hastalarda belirtiler hafif seyredenken bazılarında ise çok şiddetli olabiliyor. Doç. Dr. Emine Şatır, karında ağrı, gaz ve şişkinliğin bu sendromun en yaygın görülen belirtileri olduğuna işaret ederek, “Karın ağrısının özelliği, dışkılama sonrasında azalması ve uykuda olmaması. Ayrıca aşırı yemek yemek veya besinleri hızlı tüketmek ağrının şiddetini artırıyor. Karın ağrısıyla birlikte dışkılama alışkanlığında ishal ve kabızlık gibi değişiklikler de gelişiyor. Dışkıda mukus görülebiliyor. Depresyon, anksiyete, fibromyalji, kronik yorgunluk ve baş ağrısı gibi bağırsak dışı semptomlar da eşlik edebiliyor” diyor.

Pek çok etken tetikleyebiliyor!

Hassas Bağırsak Sendromu’nun kesin nedeni tespit edilememekle birlikte bazı faktörlerin riski arttırdığı biliniyor. Daha önce geçirilen bağırsak enfeksiyonları, beyin ile bağırsak arasında aşırı duyarlılık, bazı inflamatuar sitokinlerin, yani yangısal aracıların artması, bağırsak geçirgenliğindeki artış, beslenme hataları ve stres riski artırıyor. Bağırsak duvarındaki kaslarda anormal kasılmalar, sinir sistemi anormallikleri, beyin – bağırsak sinyal iletimindeki değişiklikler ve bağırsaklarda yaşayan bakterilerin dengesindeki bozulmalar, sigara ile alkol alışkanlığı, sendromu tetikleyen diğer faktörler arasında yer alıyor.

Kansere yol açmıyor, ancak…

Hastaların çoğu karın ağrısı ishal, kabızlık ve şişkinlik gibi belirtileri nedeniyle kanser endişesiyle hekime başvuruyor. Doç. Dr. Emine Şatır, Hassas Bağırsak Sendromu’nun ileride ciddi rahatsızlıklara dönüşme riski olmadığını ve kansere yol açmadığını vurgulayarak, “Ancak organik ve fonksiyonel bağırsak hastalıkları sıklıkla iç içe geçmiş semptomlardan oluştuğu için ayırıcı tanı büyük önem taşıyor. Tanıda hastanın öyküsü, muayene bulguları, laboratuvar ve tetkikler yol gösterici oluyor” diyor.

Hassas Bağırsak Sendromu’na karşı 7 etkili öneri!

Tedavi sürecinde beslenme ve yaşam alışkanlıklarında yapılan değişiklikler şikayetlerin daha kısa sürede geçmesini sağlıyor. 

  • Egzersiz, örneğin her gün 45 dakika tempolu yürüyüş yapın.
  • Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenin, fast food tarzı beslenmekten kaçının.
  • Sık sık, fakat küçük öğünler tüketin. Besinleri yavaş ve iyi çiğnemeye özen gösterin.
  • Geç saatlerde yemek yememeye dikkat edin.
  • Yağlı ve baharatlı gıdalar, karbonatlı içecek ile tatlandırıcılar, süt ve süt ürünleri ile kafein tüketimini azaltın.
  • Yeterli miktarda su içmeyi alışkanlık edinin.
  • Sigara ve alkolden uzak durun.

Basamaklı tedavi uygulanıyor!

Hassas Bağırsak Sendromu’nu tümüyle ortadan kaldıran bir tedavi protokolü mevcut değil. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Şatır, tedavinin semptomların şiddetini azaltmaya yönelik olduğunu ve basamaklı tedavi yaklaşımı benimsendiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Diyet, ilaç tedavisi ve psikoterapi olmak üzere farklı tedavi yöntemlerinden hasta için uygun olanlara başvuruluyor. Beslenme ve yaşam alışkanlıklarına dikkat edilmesi, tedaviden etkin sonuç alınmasını sağlıyor. Düzenli olarak yapılması gereken egzersizin yanı sıra sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat edilmesi, sigara ile alkolden uzak durulması gerekiyor” diyor.