Yazılar

Diyabetin az bilinen belirtileri!

Diyabetin az bilinen belirtileri!

Diyabet, hem genç hem de yetişkin yaş grubunda sıklıkla karşımıza çıkabilecek hastalıkların başında geliyor. Sık görülen belirtiler ile Tip 2 diyabetin tanısının konulması daha kolay iken, halk arasında gizli şeker olarak bilinen prediyabetin ise tanısının konulmasında ise öncelikle şüphe, sonrasında kılavuzlara uyumlu tetkiklerin yapılması gerekiyor. Prediyabet, ilerleyen evrelerinde diyabetle sonuçlanan, ilk dönemlerinde ciddi bulgular göstermeyen ve erken fark edildiğinde tedavisi mümkün olan bir hastalık olarak biliniyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Eylem Çağıltay, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü için diyabet ve prediyabet hakkında detaylı bilgi verdi.

Doç. Dr. Eylem Çağıltay

Sık ve nadir görülen diyabet semptomlarına dikkat

Klasik diyabet semptomları; çok idrara çıkma, çok su içme, aşırı yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, gece idrara çıkma şeklinde görülmektedir. Doğal olarak bir semptomun birden fazla nedeni olabileceği de akılda tutulmalıdır. Bu semptomların diyabete bağlı olup olmadığı sağlık kurumlarınca araştırılmalıdır. Eğer şikayetler ilerlerse karın ağrısı, kramplar, nefes darlığı, bilinç bulanıklığı gibi diyabetik ketoasidoz (halk arasında şeker koması) semptomları ortaya çıkabilmektedir. Daha az görülen diyabet semptomları ise; bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları ve açıklanamayan kaşıntılardır.

Diyabet tarama yaşı 35’e çekildi

Diyabet konusunda ciddi bulgular göstermeyen, plazma glukoz düzeyleri normalden yüksek olan fakat diyabet tanı kriterlerini karşılamayan hastalara prediyabet tanısı konulmaktadır. Erken fark edildiğinde tedavisi mümkün olan bu hastalık, tanısı konmakta gecikildiğinde ise diyabet hastalığı kaçınılmaz olmaktadır. ABD Önleyici Sağlık Hizmetleri Daire Başkanlığı tarafınca Ağustos 2021 yılında yapılan bir araştırma, 2015 yılındaki araştırmaya kıyasla büyük bir değişikliğe imza atmaktadır. Diyabete atfedilen hiçbir semptomu olmayan ancak kilolu veya obezitesi olan yetişkinlerin diyabet öncesi dönem ve Tip 2 diyabet tarama yaşını 40 yaştan 35 yaşa çekmiştir.

Kilolu veya obezitesi olan yetişkinler risk altında

Diyabete yönelik hiçbir semptomu olmayan ancak kilolu veya obezitesi olan yetişkinlerin 40 yaşında tarama yaptırmalarını öneren kılavuza göre; prediyabet tanılı ve tanı almamış diyabeti olan bireylerin yalnızca %50’sinin tanısının konulması önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıkmaktadır. CDC (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi) Amerikan Ulusal Diyabet İstatistik raporuna göre 2020 yılında, ABD’de yaşayan erişkin yaş grubu popülasyonunda diyabet görülme oranının %13, prediyabet görülme oranının %34,5 olduğunu değerlendirmektedir. Bu durumda diyabet hastalığı öncesi dönemde hastaların tespit edilmeleri büyük önem taşımakta ve etkin bir şekilde diyabet engelleme girişiminde bulunulması gereklilik arz etmektedir.

Ülkemizde erişkinlerin %42’si diyabetik veya prediyabetik

Ülkemizde yapılan TURDEP-II Çalışması verilerine göre, ülkemizdeki erişkin nüfusun %42’si diyabetik ya da prediyabetiktir. Ülkemizde yapılan TEMD-1 çalışması verilerine göre ise, üçüncü basamak sağlık merkezlerinde takip edilen Tip 1 diyabetli hastaların sadece %15’inde, Tip 2 diyabetli hastaların ise sadece %40’ında glisemik kontrol sağlanabilmektedir. Ülkemizde yapılmış olan büyük çaplı tarama çalışmalarında da diyabet ve prediyabetik hastaların yarıya yakının henüz tanı almamış olduğu saptanmıştır. Prediyabet tanılı kişilerin ise kardiyovasküler risk faktörleri açısından mutlaka değerlendirilmelidir.

Diyabetin önlenmesinde ve tedavisinde bireysel değerlendirme önemli

Diyabetin önlenmesinde ve tedavisinde hedefler bireyseldir. En başta hastadan istenecek ilk adım yaşam tarzı düzenlenmesidir. Bu düzenleme ile hasta beslenme tedavisini ve kişiye özel egzersiz planlamasını yapmalıdır. Genel olarak beslenme alışkanlıklarının oluşmasını sağlayarak ve destekleyerek; kan glukoz düzeylerinde, kalp hastalıkları riskini azaltacak lipid profilinde, kan basıncında (KB) ve vücut ağırlığında bireysel hedefleri sağlamak ve korumak hedeflenmektedir. Kişinin beslenmesi; prediyabetli veya diyabetli kişinin bireysel ihtiyaçlarına, gerekli değişiklikleri yapabilme durumuna, değişime istekliliğine göre belirlenmelidir. Bireyin beslenmesinde olduğu gibi tedavide de glisemik hedefler (şeker kontrolü) bireyselleştirilmelidir. Ağızdan tablet ve enjeksiyon şeklinde verilen diyabet ilaçları kişiye özel şekilde hekimin ve hastanın tedavi başarısını en yüksek seviyede tutacak şekilde kullanılmalıdır. Tedavi protokollerinde; kombine verilen, etkinliği yüksek, yeni ilaçlar mevcuttur.

Tip 2 diyabet ve prediyabetin öncelikle oluşmasının engellenmesi, eğer oluştuysa etkin tedavi edilmesi, diyabete bağlı ortaya çıkacak mortalite (ölüm) ve komplikasyonların (hedef organlarda meydana getirdiği tahribat) önüne geçilmesini sağlayacaktır.

Prematüre bebeklerde görülebilen sağlık sorunları!

Prematüre bebeklerde görülebilen sağlık sorunları!

Bir bebeğin uygun büyüme ve gelişimi için ortalama 40 haftalık bir süreyi anne karnında geçirmesi gerekir ama bazı bebekler bazen bu kurala uymayarak hayata gelme konusunda aceleci davranabiliyorlar. Bu da erken doğuma sebebiyet veriyor. 37. gebelik haftasından önce doğan ve prematüre olarak adlandırılan, hayata tutunma konusunda hem aceleci hem de kahraman olan minik kalplerin yalnızca bir kısmının yoğun bakıma ihtiyacı olduğunu vurgulayan Liv Hospital Yenidoğan Uzmanı Dr. Ozan Uzunhan; “Prematüre bebeklerin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve takibi oldukça önemlidir” dedi.

Dr. Ozan Uzunhan

  1. gebelik haftasından önce doğan bebekler prematüre olarak adlandırılır
    Bir bebeğin uygun büyüme ve gelişimi için ortalama 40 haftalık bir süreyi anne karnında geçirmesi gerekir. Tanım olarak 37 gebelik haftasından önce doğan bebekler, prematüre bebekler olarak tanımlanır. Prematüre bebekler doğum haftasına göre de ileri derece prematüre (28 haftadan erken doğanlar), çok prematüre (28-32 hafta arasında doğanlar), orta derece prematüre (32-34 hafta arasında doğanlar) ve geç prematüre (34-37 hafta arasında doğanlar) olarak sınıflandırılırlar.

Yalnızca bir kısmında yoğun bakım ihtiyacı gerekir
Günümüzde her 10 bebekten biri prematüre doğmaktadır.  Prematüre bir bebek normalden ne kadar fazla erken doğmuş ise erken doğum ile ilişkili sorunlar da aynı oranda artmaktadır. Bu bakımdan bebeğin doğum haftası oldukça önemlidir. Özellikle 34 gebelik haftasından önce doğan bebeklerin neredeyse tamamının yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenmesi gerekirken daha büyük prematüre bebeklerin yalnızca bir kısmında yoğun bakım ihtiyacı gerekir. Geç preterm olarak adlandırılan ve 34 haftadan büyük doğan prematüre bebeklerde bir sağlık sorunu yaşama riski daha azdır.

Yenidoğan uzmanı hekimler tarafından değerlendirilmeleri önemlidir

Prematüre bebeklerin doğum anından itibaren yenidoğan uzmanı hekimler tarafından değerlendirilmesi ve takip edilmesi çok önemlidir. Prematüre bebeklerin özel tasarlanmış yenidoğan ünitelerinde de yine bu konuda özel eğitim almış hemşireler tarafından özenli ve profesyonel bir bakım alarak tıbbi gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir.

Prematüre bebeklerde görülebilen sağlık sorunları
Prematüre bebeklerin organ sistemleri tam olarak gelişmediğinden bu bebekler doğum sonrası solunum, dolaşım ve beslenme desteği gibi bazı destek tedavilerine ihtiyaç duyarlar.  Bu bebekler vücut ısılarını koruyamadıkları için kuvöz olarak adlandırılan, ortam ısısının ve nemin ayarlandığı özel yaşam ünitelerinde izlenirler ve yaşamsal bulguları devamlı olarak monitörler ile yakın takip edilir. Prematüre bebeklerde gözlenen başlıca sorunlar aşağıdaki başlıklar altında sıralanabilir.

  1. Enfeksiyonlar: Prematüre bebekler, bağışıklık sistemleri henüz gelişmediğinden enfeksiyonlara karşı oldukça duyarlıdırlar. Bu bakımdan yoğun bakım ünitelerinde sıklıkla antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyarlar.
  2. Solunum sorunları: Prematüre bebekler, akciğerleri tam gelişmediği için sıklıkla solunum güçlüğü yaşarlar. Prematüre bebeklerin akciğerlerde sürfaktan adı verilen bir protein yeterli yapılamadığı için respiratuvar distres sendromu (RDS) olarak adlandırılan klinik tablo meydana gelir ve ciddi solunum güçlüğü ile kendini gösterir. Bebeğin doğum haftası ne kadar erken ise RSD riski de o kadar fazladır. Bunun dışında apne adı verilen solunum duraklamaları, uzamış oksijen ve solunum desteği gereksinimi gibi başka klinik durumlar da görülebilir.
  3. Kalp sorunları: Prematüre bebeklerde en sık görülen kardiyak sorun Patent Duktus Arteriyozus’tur (PDA). Doğumdan önce ana atar damar (aort) ile akciğere giden atar damar arasında bağlantı sağlayan ve duktus arterozus adı verilen damarın doğumdan sonra kapanmayarak açık kalmaya devam etmesine PDA denilir. PDA’ya bağlı bebekte kalp yetersizliği, akciğer ödemi, organlara yetersiz kan pompalanması ve kan basıncı düşüklüğü gibi sorunlar görülebilir.
  4. Beyin kanamaları: Prematüre bebeklerde beyin içindeki damarlar kolaylıkla hasar görebilir ve kanayabilirler. Buna bağlı beyin hasarı, nöbetler ve hidrosefali olarak adlandırılan beyin içindeki boşluklarda sıvı birikimi görebilir.
  5. Göz sorunları: Prematüre bebeklerde gözün retina tabakasının damar gelişim süreci bozulabilir ve buna bağlı olarak ROP olarak adlandırılan prematüre retinopatisi gelişebilir. Bu durumuma bağlı olarak uzun dönemde tam körlüğe kadar gidebilen ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir. Özellikle 32 haftanın altında doğan veya kötü klinik seyir gösteren prematüre bebekler ROP açısından risklidir.
  6. Sindirim sistemi sorunları: Prematüre bebeklerde mide ve bağırsakların olgunlaşması gecikebilir. Buna bağlı beslenme güçlüğü, kusma, karında gerginlik gibi sorunlar sık görülür. Özellikle küçük preterm bebeklerde bağırsakların kan dolaşımının bozulmasına bağlı nekrotizan enterokolit olarak adlandırılan ciddi bir sağlık sorunu gelişebilir.

Bunların dışında kan şekeri düşüklüğü, vücut ısısını koruyamama (hipotermi), kansızlık, sarılık gibi sorunlar da doğum haftasıyla ters orantılı olarak prematüre bebeklerde görülebilen diğer sorunlardır.

Dr. Ozan Uzunhan

34-35 haftalık olduklarında taburcu edilmeye hazır olurlar
Genel olarak, prematüre bebekler 34-35 haftalık olduklarında taburcu edilmeye hazır olurlar. Ancak bazı prematüre bebekler, solunum, beslenme, ısı kontrolü gibi sorunlar yaşayabilirler.  Prematüre bir bebeğin eve gitmeden önce bazı kriterleri sağlaması beklenir. Bebeğin en az son 24 saattir solunum, dolaşım ve vücut ısısı gibi yaşamsal bulgularının stabil olması ve yeterli kilo alımının gözlenmiş olması gerekir. Bunun dışında bebeğin oda ısısında ve kuvöz dışında iken vücut ısısını normal aralıkta koruyabiliyor olması, emerek veya kaşık biberon gibi ağız yoluyla beslenebiliyor olması ve tedavi gerektirecek düzeyde sarılık veya kritik düzeyde kansızlığının olmaması gerekir.

Prematüre bebeklerin ev bakımı
Prematüre bebekler taburcu olduktan sonra da enfeksiyonlara olan eğilim devam ettiğinden eve gelen ziyaretçiler sınırlandırılmalı, enfeksiyon şüphesi olan bireylerle yakın temastan korunmalı, bebekle temas edecek herkesin ellerini yıkaması sağlanmalı, evin belirli aralıklarla havalandırılması sağlanmalıdır. Prematüre bebeğin taburculuk sonrası oda sıcaklığı  24-26 derece arasında olacak şekilde ayarlanabilir. Prematüre bebekler için en ideal besin anne sütüdür ancak anne sütünün yeterli olmadığı durumlarda özel formül mamalar kullanılabilir. Bebekler yastıksız ve sırt üstü pozisyonda uyutulmalıdır, yatağın içinde peluş oyuncak, yorgan, ipli-zincirli emzik veya oyuncak bulunmamalıdır.

Prematüre bebeklerin taburculuk sonrası izlemi
Prematüre bebeklerin ilk müdahalesi ve yoğun bakım süreci kadar taburculuk sonrası bakım ve takibi de çok önemlidir. Bebeğin taburculuk sonrası fiziksel büyüme, nöromotor ve psikososyal gelişim, göz muayenesi, fizik tedavi ve rehabilitasyon desteği, bağışıklama ve beslenme gibi pek çok konuda takip edilmesi gerekir. Özellikle yaşamın ilk 3 yılında bu bebeklerin yenidoğan uzmanı hekim koordinasyonunda çocuk nöroloji uzmanı, göz hastalıkları uzmanı, çocuk kardiyoloji uzmanı, fizik tedavi uzmanı ve KBB uzmanından oluşan profesyonel bir ekip tarafından belli aralıklarla izlemlerinin aksatılmadan sürdürülmesi gerekmektedir

Kale Grubu’nda üst düzey atama

Kale Grubu’nda üst düzey atama

Abdullah Çerekçi, Kale Grubu’na Kurumsal Strateji ve İş Geliştirme’den sorumlu Başkan Yardımcısı olarak atandı

Kasım 2023 itibariyle Kale Grubu Kurumsal Strateji ve İş Geliştirme’den sorumlu Başkan Yardımcısı olarak atanan Dr. Abdullah Çerekçi, yeni görevi kapsamında Kale Grubu portföy şirketlerinin strateji, yeni yatırımlar, stratejik birleşme ve satın alma süreçleri ile Kale Grubu’nun stratejik gördüğü sürdürülebilirlik ve dönüşüm projelerinin yönetiminden sorumlu olacak.

Abdullah Çerekçi kimdir?

Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde yapan Dr. Abdullah Çerekçi, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Texas A&M Üniversitesi Endüstri ve Sistem Mühendisliği’nde tamamladı. İş hayatına 2002 yılında Ford Otosan’da Üretim Planlama Uzmanı olarak adım atan Dr. Çerekçi, 2008 yılında Booz&Company’de Yönetim Danışmanlığı Proje Yöneticisi olarak çalışmaya devam etti. 2012 yılında ise Sabancı Holding’de Strateji Proje Yöneticisi görevini üstlendi. Dr. Çerekçi, 2013-2023 yılları arasında Zorlu Holding’te Strateji ve İş Geliştirme Müdürü ve ardından Strateji, Birleşme ve Satın Almalar Direktörü olarak görev yaptı.

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan, çağın korkutan hastalığı olmaya devam eden kanser oluşumunda genetik etkenlerin yanı sıra çevresel faktörler de büyük rol oynuyor. Sigara ve alkol kullanımından güneşin zararlı ışınlarına maruz kalmaya, sağlıksız beslenmeden hareketsizliğe, stresten yüksek dozda röntgen ışınları ve kimyasal maddelerle temasa dek bir çok etken kanserin görülme sıklığının artmasına neden oluyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanserin dünya genelinde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ettiğini belirterek “2023 yılında yayınlanan istatistiklere göre; erkeklerde hayat boyu kansere yakalanma olasılığı yaklaşık yüzde 41, kadınlarda yüzde 39’dur. Kanser tanısı alan kişiler tanıyı öğrendikten sonra kaygı, korkuya kapılıyor ve akıllarında pek çok soru oluyor. Toplumda kanser tanı ve tedavisinde doğru olmayan bazı inanışlar da bu süreci zorlaştırıyor” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanser hakkında doğru sanılan 9 yanlışı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

“Alternatif tedavi” yöntemleri zararsız hatta yararlıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: “Alternatif tedavi” olarak adlandırılan yöntemler ve bitkisel ürünler, kanser tedavisinde kullanılan tıbbi yöntemlerin yerini alamazlar ve hastalığın seyrini olumsuz etkileyebilirler. Kanser hastalarında en sık kullanılan alternatif tedavi bitkisel ilaçlardır. Bitkisel ürünler, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabilir veya yan etkilerini artırabilir. Ayrıca, bazı bitkisel ürünlerin güvenilirliği ve kalitesi konusunda sorunlar olabilir. Bu nedenle kanser tedavisi sırasında onkoloji doktorunuzun önerisi olmadan bu tür ürünleri kullanmamalısınız.

Kanser tedavisi sürecinde sürekli istirahat gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU:  Yapılan çalışmalar; hastaların kemoterapi alırken kısa yürüyüşler gibi egzersiz yapmasının hem tedaviye uyumunu hem de tedavi başarısını artırdığını göstermektedir.  Hastanın tedaviden sonraki günlerde halsizliği ve yorgunluğu olabileceğinden istirahat etmelerinde sakınca bulunmasa da, tedavi boyunca hareketsiz kalmamaya, kendilerini yormayacak şekilde egzersiz yapmaya dikkat etmeleri önerilir.

Sağlıklı yaşam tarzı kanseri tamamen önler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser, hücrede gelişen bir anormallik sonucu kontrolsüz hücre çoğalmasıdır. Kanser gelişiminde çevresel ve genetik faktörler rol oynar. Bu nedenle kanser riskini tamamen ortadan kaldıramasak da, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olarak ve çevresel risk faktörlerini azaltarak kansere yakalanma riskini azaltabiliriz.

Biyopsi kanserin yayılımına neden olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser şüphesi ile başvuran hastadan alınan biyopsi, kanser tanısının konulmasında gerekli bir yöntemdir. Tanının yanı sıra hastalığın alt tipinin belirlenmesi, bazı ilaçların etkinliği için bir takım göstergelerin saptanması ve genetik testlerin uygulanması için de biyopsi yapılması şarttır. Biyopsi ile hastalığın yayılacağı inancı doğru değildir. Biyopsi yapılmadığı zaman tanı ve tedavi gecikir.

Kanser tedavisi sadece kemoterapi ve radyoterapiden ibarettir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisinde kullanılan yöntemler, hastalığın türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna göre değişebilir. Kemoterapi ve radyoterapi, kanser tedavisinde kullanılan yöntemlerden sadece ikisidir. Bunun dışında hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapi gibi tedaviler ile kanser tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir. Kanser tedavisinde cerrahi müdahale, hastalığın türüne ve evresine göre uygulanmaktadır.

Kanser tedavisi sırasında hasta her istediği gıdayı tüketebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kemoterapi tedavisi sırasında ilaçlar ile etkileşimi olan greyfurt ve nar gibi bazı gıdaların tüketilmesi önerilmez. Genel olarak dengeli ve çeşitli bir beslenme, hastanın sağlığını ve bağışıklığını korumaya yardımcı olabilir. Kemoterapi tedavisi sırasında alkol kullanımından kaçınılmalıdır. Vitamin ve mineral takviyeleri de, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabileceği veya yan etkilerini artırabileceği için vitamin ve mineraller gıdalardan doğal yolla alınmalıdır. Hastada vitamin eksikliği saptanması halinde kanser tedavisini veren onkoloji uzmanına danışmak gerekir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Kanser tedavisi sırasında hastalar izole olmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi için verilen kemoterapi bağışıklık sistemini zayıflatır. Her tedavinin bağışıklık sistemine yan etkisi farklılık gösterir. Hastaların tedavi sırasında enfeksiyon riskini azaltmak için toplu taşıma gibi kalabalık yerlerde maske kullanımına dikkat etmesi, sık sık el yıkaması önem taşır. Ancak hastanın tedavi boyunca tamamen odasında izole olması gerekmez. Enfeksiyonu olmayan yakınları ile birlikte zaman geçirebilir. Hastanın sosyalleşmesi ve sevdikleri ile zaman geçirmesi tedavi sürecine uyuma ve psikolojik açıdan daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır.

Kanser tedavisi sonrasında hastalık tekrar edecektir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi sonrasında hastalığın tekrar edeceği şeklinde bir kaygıyla karamsarlığa kapılmamalıdır. Hastalığın tekrar etme riski olsa da bu risk oranı her hastada farklıdır. Hastalığın başlangıç evresi, tümörün alt tipi, tümörün davranışı ve hastanın aldığı tedaviler kanserin tekrarlama riskini belirler. Hastalar kanserin tekrarlama riskini azaltmak için doktorlarının önerdiği tedavileri almalı ve sağlıklı bir yaşam alışkanlığı oluşturmalıdır.

Kanser olan kişilerin aile üyeleri de kansere yakalanacaktır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kanserin kalıtsal olduğu düşünülse de, çoğu kanserin kalıtsal olmadığı bilinmektedir. Ailede kanser öyküsü fazla olan hastalarda kalıtsal yatkınlık genetik testler ile belirlenebilir. Kanser riskini artıran mutasyona sahip bireyler kanser gelişimi açısından yüksek riskli olup mutasyonun tipine göre özel tarama programlarına alınır” diyor.

Organ bağışı neden önemli?

Organ bağışı neden önemli?

Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hasan Taşçı “Organ bağışı, insanlığa yapılabilecek en büyük iyiliklerden biridir. Organ bağışı yaparak, başka bir insanın hayatını kurtarabilir ve yaşam kalitesini artırabilirsiniz. Bu hafta, Organ ve Doku Bağışı Haftası. Bu haftayı vesile kılarak, organ bağışının önemi konusunda farkındalık oluşturmaya ve organ bağışı sayısını artırmaya katkıda bulunalım.” diyor.

Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hasan Taşçı

Prof. Dr. Hasan Taşçı

Başarılı bir şekilde gerçekleştirildiğini unutmayın
Milattan önceki çağlardan bu yana, insan vücudunda işlev göstermeyen veya eksik olan parçaların, başka bir kaynaktan temin edilerek insana nakledilmesi işlemi yapılmaktadır. Gelişen ve kümülatif olarak yükselen tıp bilimi ve teknolojinin desteği ile organ nakilleri günümüz dünyası ve ülkemizde oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir.  Yapılan kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, pankreas, uterus, ekstremiteler ve diğer organ ile dokuların nakilleri sayesinde, organ yetmezliği olan insanların sağlığına kavuşması ve çok yönlü olarak topluma kazandırılması sağlanmaktadır.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 2023 yılı itibariyle organ nakline ihtiyaç duyan 25.319 hasta bulunmakta. Bu hastalardan böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalar, akraba veya yakınlarının kendilerine organ bağışlaması halinde canlı vericili nakil olabilmektedir. Ancak kalp, akciğer gibi canlı donör bağışı olmayan organları bekleyen hastalar, bu imkana sahip değildir. Kadavra donörden bağış olmaması halinde hayatlarını kaybetmektedirler. Organ nakli bekleyen hastalar, yaşamlarını sürdürebilmek için diyaliz, hemofiltrasyon gibi tedavilere ihtiyaç duymaktadır. Organ nakli bekleyen hastalar, tedavileri sırasında sıklıkla hastanede yatmakta ve bu nedenle iş ve sosyal yaşamlarından uzaklaşmaktadır. Bu durum, hastaların psikolojik ve sosyal açıdan da zorlanmasına neden olmaktadır.

Organlarınızı bağışlayabilirsiniz
Organ bağışı, organ yetmezliği nedeniyle yaşam mücadelesi veren hastalar için umut ışığıdır. Organ bağışı sayesinde, bu hastalar yaşamlarını sürdürebilir ve yaşam kalitelerini artırabilirler. Organ bağışı, cinsiyete, ırka, dine ve sosyal statüye bakılmaksızın herkes tarafından yapılabilir.

Bir gün hepimiz muhtaç olabiliriz
Bir gün hepimizin muhtaç olabileceği organ bağışını bireysel olarak teşvik etmek için; organ bağışının önemi hakkında bilgi edinebilir ve çevremizdeki insanları bu konuda bilinçlendirebilir, organ bağışı merkezlerinden bağış yapıp bağış kartını edinebilir ve yakınlarımıza organ bağışı niyetimizi bildirebiliriz. Aynı zamanda kişi ve kurumlar tarafından düzenlenen organ bağışı kampanyalarına destek olabiliriz.

Farkındalık konusunda sizde fayda sağlayabilirsiniz
Sonuç olarak, organ bağışı, insanlığa yapılabilecek en büyük iyiliklerden biridir. Organ bağışı yaparak, başka bir insanın hayatını kurtarabilir ve yaşam kalitesini artırabilirsiniz. Bu hafta, Organ ve Doku Bağışı Haftası. Bu haftayı vesile kılarak, organ bağışının önemi konusunda farkındalık oluşturmaya ve organ bağışı sayısını artırmaya katkıda bulunalım.

Akciğer kanserinde robotik yöntemler

Akciğer kanserinde robotik yöntemler

Akciğer kanseri erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülen bir kanser türü olarak ifade ediliyor. Tütün ürünleri tüketiminin giderek artması ile akciğer kanserinin toplumda görülme sıklığı da artış gösteriyor. Bununla beraber akciğer kanseri, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkıyor. Teknolojinin gelişmesi ile akciğer kanserinin tedavisinde robotik cerrahi imkanı hem hastaya hem de hekime büyük konfor sağlıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Murat Akkuş, “ Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı”nda akciğer kanseri tedavisinde robotik cerrahinin avantajları hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Murat Akkuş

Tedaviye hasta özelinde karar veriliyor

Akciğer kanseri, akciğer hücrelerinin kontrolsüz ve anormal bir şekilde büyümesi sonucu ortaya çıkan bir kanser türüdür. Akciğerler, vücudun oksijen alışverişini sağlayan önemli bir organdır. Akciğer kanseri, bu organın işlevselliğinin ciddi şekilde bozulmasına ve solunum fonksiyonunu yerine getiremez hale gelmesine neden olmaktadır. Akciğer kanserinin tedavi seçenekleri; kanserin tipi, aşaması ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişebilmektedir. Akciğer kanserinin temel tedavi yöntemi cerrahidir. Akciğer kanseri tedavisinde robotik cerrahi yöntemi hızla yaygınlaşmaktadır.

Cerrah ameliyatı robot kolları kumanda ederek yapıyor 

Robotik cerrahi; cerrahların robotik kollar ve hassas enstrümanlar aracılığıyla cerrahi işlemleri gerçekleştirdiği bir teknolojidir. Robotik cerrahi sistemi, cerrahın hareketlerini hassas bir şekilde büyüterek, daha minimal ve kontrol edilebilir cerrahi müdahaleler yapmasına olanak tanımaktadır. Bu teknoloji; hastanın ameliyat edilecek bölgesine göre yerleştirilen bir robot, bir konsol ve operasyon ekibinin ameliyatı izlemesini sağlayan ekranın olduğu kuleden oluşan sistemdir. Robotik cerrahide, cerrah konsolda oturmakta ve robotik kolları kullanarak cerrahi işlemleri gerçekleştirmektedir. Bu kollar, kapalı bir sistem içinde cerrahın hareketlerini hassas bir şekilde ameliyat sahasında uygulanmasını sağlamaktadır.

Robot, bazı dar ve derin alanlarda çalışma imkanı sağlıyor

Robotik cerrahi bir kapalı ameliyat şeklidir. Robotik cerrahi, hastayı ameliyat ederken en az travmatize eden yöntem olarak kabul edilmektedir. Daha az ve küçük kesi olması, daha az kan kaybı, dar ve derin yerlerde daha kolay çalışma, solunum fonksiyonlarını daha az düşürme gibi nedenlerle daha hızlı iyileşme ve sosyal hayata dönme avantajları sunmaktadır. Ayrıca akciğer kanseri ameliyatlarında lenf bezelerini tam çıkarmak geride tümörün kalmaması için oldukça önemlidir. Bazı dar ve derin yerlerdeki bezelerin robot ile tam çıkarılabilmesi kanser cerrahisinde ve sonuçlarında büyük başarı sağlamaktadır.

Lenf bezlerinin tamamının çıkarılabilmesi robotik cerrahi ile mümkün

Akciğer kanseri yaşamsal bir sağlık sorunudur ve en etkin yöntem ile tedavi edilmelidir. Teknolojinin cerrahi ile birleşmesi sayesinde robot kullanılarak yapılan akciğer kanseri ameliyatları ile hastalar daha çabuk iyileşmekte, daha hızlı taburcu olup iş ve sosyal hayatına dönebilmektedir. Daha da önemlisi kanser ameliyatı prensiplerine uygun biçimde tam olarak lenf bezelerinin çıkarılması ile konforlu ve uzun bir ömür beklentisini en yüksek oranda karşılayabilecek yöntemdir.

Kanserin en tipik belirtisi ‘inatçı öksürük’

Kanserin en tipik belirtisi ‘inatçı öksürük’

Dünyada her yıl 2 milyondan fazla ülkemizde de 40 bin kişiye, sigaranın en önemli risk faktörü olduğu akciğer kanseri tanısı konuyor. Erkeklerde en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri kadınlarda da meme ve kolorektal kanserlerinden sonra 3. sıklıkta görülüyor. Akciğer kanserinin erken evresinde gelişen öksürük, başta solunum yolu enfeksiyonları olmak üzere pek çok hastalıkta görülebildiği için hastalar tarafından genellikle ihmal ediliyor. Ayrıca sigara kullanan hastalar da ‘Sigara öksürtüyor’ düşüncesiyle öksürük yakınmalarını önemsemiyor. Oysa özellikle iki haftadan uzun süren ve nedeni bilinmeyen inatçı öksürük akciğer kanserinin belirtisi olabiliyor. Teşhisin geç konulması ise tedavi şansının büyük oranda azalmasına neden oluyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, erken tanı için risk faktöründeki kişilerin inatçı öksürükte mutlaka hekime başvurmaları gerektiğine dikkat çekerek, “Ayrıca hiçbir şikayeti olmasa dahi risk faktöründe olan 40 yaş üstündeki kişilerin her yıl düzenli olarak düşük doz bilgisayarlı akciğer tomografisiyle mutlaka taranmaları gerekiyor. Zira akciğer kanseri en çok hayat kaybına yol açan kanser tiplerinden biri olmasına rağmen erken tanı sayesinde tümöre özel tedavi  protokolü ile hastalar uzun yıllar sağlıklı ve aktif yaşamlarına devam edebiliyor” diyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Akciğer kanserinin 10 önemli belirtisi! 

Akciğer kanserinin belirtileri tümörün yerleşim yerine göre değişiklik gösterebiliyor. Bu yüzden genellikle başka nedenlerle çekilen tomografi veya akciğer filminde tesadüfen saptanıyor. Prof. Dr. Özlem Er, iki haftadan uzun süren ‘inatçı öksürük’ başta olmak üzere aşağıda yer alan belirtilerde zaman kaybetmeden doktora başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor:

  • Yeni başlayan veya farklı, kalıcı öksürük
  • Öksürük sırasında ya da tükürürken kan gelmesi
  • Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları
  • Omuzda, sırtta veya göğüste gelişen ağrı
  • Nefes almada zorluk
  • Ses kısıklığı veya hırıltı
  • Halsizlik ve bitkinlik
  • Boyunda ve yüzde şişlik
  • Yutma güçlüğü
  • İştah ve kilo kaybı

Sigara akciğer kanseri riskini 20 kat artırıyor!  

Sigara kullanımı akciğer kanserinde en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Ülkemizde yapılan çalışmalar, akciğer kanserinin yüzde 90’ının sigara kullanımına bağlı geliştiğini ortaya koyuyor. Sigara içenlerde akciğer kanserine yakalanma riski hiç içmeyenlere oranla 20 kat daha fazla oluyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, sigaraya başlama yaşı ne kadar erkense, akciğer kanserinin gelişme riskinin de o oranda arttığı uyarısında  bulunarak, ”20 yıl boyunca günde bir paket veya daha fazla sigara içmiş olan 50-77 yaş arasındaki kişiler, halen içmekte olanlar ve 15 yıldan daha kısa süre önce sigarayı bırakanlar akciğer kanserinde risk grubunu oluşturuyor” diyor. Radon gazı da ikinci önemli risk faktörü olarak belirtiliyor. Genetik faktörler, asbest ve çevresel toksinler de akciğer kanserinin gelişiminde rol oynayan diğer etkenler arasında yer alıyor.

Prof. Dr. Özlem Er

Tedavi hastaya özel planlanıyor

Akciğer kanseri temel olarak ‘küçük hücreli olan’ ve ‘küçük hücreli olmayan’ şeklinde iki gruba ayrılıyor. Tedavi akciğerde gelişen tümörün tipi ve evresine göre planlanıyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er, hastaya özel uygulanan protokol sayesinde tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alındığına işaret ederek, “Küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi tedavinin en önemli parçasını oluşturuyor. Bunun nedeni ise bu yöntemin hızla çoğalan hücrelerde etkili olması. Erken evre akciğer kanseri kemoterapi ve radyoterapinin birlikte uygulanmasıyla tedavi ediliyor. Yaygın evrede ise kemoterapi ve temelde bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini amaçlayan immunoterapi kombinasyonuyla tedavinin başarısı artıyor. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri moleküler özellikleri farklı olan birçok hastalığı içerdiği için tümöre özel en uygun tedavi yöntemi seçiliyor” diyor.

Bremen Noel Pazarı

Bremen Noel Pazarı
Yılın bu zamanında geceler erken çekilebilir, ancak sihir Bremen’de ışıklar yandığında gerçekleşir. Bremen Christmas Market Almanya’da en iyi biri olarak birçok kişi tarafından kabul edilir.
Işıklar, manzaralar ve aromaların yarattığı eşsiz ambiyans, Bremen’in Hansa limanına her yıl daha fazla ziyaretçi çekmeye devam ediyor.
Kavrulmuş badem, tarçın, Glühwein ve 180 festively dekore edilmiş tezgahlarda keyifli bir yılbaşı deneyimi içine belediye binası etrafında pazar meydanı açmak için birleştirir.

Suyun PH dengesi çok önemli

Suyun PH dengesi çok önemli

“Su içmek sadece susuzluğu gidermekle kalmaz, aynı zamanda genel sağlığınızı destekler. Günlük su alımınızı izlemek ve içtiğiniz suyun pH seviyesine dikkat etmek, sağlıklı bir yaşam tarzının temel taşlarındandır. Su içmeyi ihmal etmeyin!” diyen Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hakan Koçoğlu cilt sağlığının, eklem fonksiyonlarının ve enerji seviyelerinin de su alımına bağlı olduğunun altını çiziyor.

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Her gün en az kaç bardak su tüketmeli?
Sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için doğru su alımı ve suyun pH dengesi çok önemlidir. Günlük yaşamda yeterli su içmek, vücudunuzun ihtiyaçlarını karşılamak için temel bir adımdır. Her gün en az 8 bardak su içmeyi hedeflemelisiniz, ancak vücut özelliklerinize göre bu miktar değişebilir.
İdeal içme suyu pH’ı kaç olmalı?
Ayrıca, suyun pH seviyesine de dikkat etmek önemlidir. pH, suyun asidik mi yoksa alkali (bazik) mi olduğunu belirtir. İdeal içme suyu pH’ı genellikle 6.5 ile 8.5 arasında olmalıdır. Bu aralık, vücudunuzun doğal pH dengesini korumasına yardımcı olur. pH dengesinin sağlanması sindirim ve genel sağlık üzerinde olumlu etkiler yaratabilir.

İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Neden önemli?
Suyun önemi büyüktür çünkü vücudunuzun düzgün çalışabilmesi için su gereklidir. Sindirim, metabolizma, vücut ısısı düzenlemesi ve toksinlerin atılması gibi temel süreçler suya dayanır. Ayrıca, cilt sağlığı, eklem fonksiyonları ve enerji seviyeleri de su alımına bağlıdır.
Sağlıklı bir yaşam tarzının temel taşı
Unutmayın ki su içmek sadece susuzluğu gidermekle kalmaz, aynı zamanda genel sağlığınızı destekler. Günlük su alımınızı izlemek ve içtiğiniz suyun pH seviyesine dikkat etmek, sağlıklı bir yaşam tarzının temel taşlarındandır. Su içmeyi ihmal etmeyin!

Meme kanserine karşı ne önlem almalı!

Meme kanserine karşı ne önlem almalı!

Erkeklerde de görülmekle birlikte kadınlarda 100 kat daha fazla rastlanan meme kanseri, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Meme kanserinde genetik ve çevresel faktörler kadar yaşam tarzının da önemli bir role sahip olduğunu belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu, “Yapılan bilimsel çalışmalara göre; değiştirilmesi elimizde olan yaşam alışkanlıklarımızı sağlıklı kılmak meme kanserinden korunmada son derece önem taşıyor. Beslenmeden egzersize dek bazı kurallara dikkat ederek meme kanserinden korunmak ve elimizde olmayan faktörlerden kaynaklandığında da meme kanserinin tekrarlama riskini azaltmak mümkün” diyor. Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu Ekim Ayı- Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada meme kanserine karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kadınlardaki süt kanallarını içeren meme dokusu, ergenlikten itibaren genişleyip hayat boyu adet döngüsü ile birlikte değişken bir yapıya sahip oluyor. İşte, bu dokudan gelişen kansere ‘meme kanseri’ deniliyor. Erkeklerde de meme dokusu olmasına rağmen gelişmeden kaldığından risk kadınlara göre 100 kat az olsa da kapıyı çalabiliyor. Meme kanserinin son yıllarda genç yaşlarda da görülmeye başladığını, bu nedenle her kadının kendi meme dokusunu tanıması için, ayda bir kez ideal olarak adet başladıktan sonraki 7 ila 10. gün arasında, ayna karşısında her iki memesini kontrol etmesinin büyük önem taşıdığını belirten  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu şöyle konuşuyor: “İnsanın kendi vücudundaki değişiklikleri farketmesi daha kolaydır. Bunun için de meme dokumuzun farkında olmalıyız. Erken tanı için 40 yaşından itibaren tarama amaçlı mamografi ve ultrasonografilerin çekilmesi genel önerimizdir. Ama ailesinde meme kanseri tanısı almış bireyler varsa veya çocukken göğüs bölgesine radyoterapi almış ise daha erken yaşlarda da görüntüleme testleri ve doktor muayenesi öneriyoruz. Bize miras kalan genleri değiştirmek elimizde değil ama yaşam tarzımızı değiştirebiliriz.”

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu

Fazla kilolardan sağlıklı diyetle kurtulun!

Yapılan bilimsel çalışmalarda fazla kilolu olmak ile özellikle menopoz öncesi çağdaki kadınlarda artan meme kanseri riski arasındaki ilişkinin ispatlandığını belirten Prof. Dr. Ağaoğlu “Hareketsiz yaşam ne yazık ki hastalıktan korunmada elimizi önemli ölçüde zayıflatmakta aynı zamanda tedavisi sonrası meme kanserinin tekrarlama ihtimalini artırmaktadır. Egzersiz, bize hem kilo kontrolü hem de toksinleri atmak yolunda katkı sağladığı için kanser başlatıcı etkileri en aza indirgemiş oluruz. Özellikle menopoz sonrası yüksek kiloya sahip olanların, zayıf hemcinslerine kıyasla daha erken yaşta meme kanserine yakalandığı bilinmektedir” diyor. Bu nedenle fazla kilolardan sağlıklı ve sürdürülebilir bir diyetle kurtulmak ve ideal kiloya inmek gerekiyor.

Mutlaka egzersiz yapın!

Vücudumuzdaki yağ dokusunun fazla olmasının, sürekli bir inflamasyonu uyardığını ve karsinojen maddelerin birikimi için uygun bir zemin hazırladığını vurgulayan Prof. Dr. Ağaoğlu düzenli yapılan egzersizin hem kilo kontrolü hem de toksinleri atmak yolunda kritik öneme sahip olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Sağlıklı ve dinç bir hayatın kapısını açan anahtarlardan biri egzersizdir. Egzersizle kanser başlatıcı etkileri en aza indirgemiş oluyoruz. Yaşla birlikte, menopozun da etkisiyle metabolizmanın yavaşlaması bizi kilo almaya eğilimli hale getiriyor. Bu dönemde yapılan yüzme, yürüyüş, pilates vb gibi aktif egzersizler hem kilo kontrolünde yardımcı hem de menopozun getirdiği sıcak basması gibi bazı olumsuz etkileri azaltmada yardımcı olur. Spor yaparken salgılanan mutluluk hormonu, stresimizi azaltarak bizi daha sağlıklı hale getirir. Mümkünse açık havada yapılan oksijenli egzersizler bize daha çok faydalı olmaktadır.”

“İlaç gibi reçete ediyoruz”

Meme kanseri tedavisi için yapılan cerrahi ve radyoterapi sonrası görülen lenfatik dolaşım bozukluğunun da (lenfödem) önemli bir sağlık sorunu olabildiğinin altını çizen Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu “Lenfödemi önlemek ve gelişimini yavaşlatmak için de hastalarımıza mutlaka egzersiz yapmaları gerektiğini anlatıyoruz. Özellikle pilates ve yüzme gibi dolaşım sistemi üzerine olumlu etkilerini bildiğimiz sporları hastalarımıza ilaç gibi reçete ediyoruz. Yaptığımız çalışmada, pilates  yapan hastalarımızın lenfödem açısından avantajlı duruma geçtiklerini gördük” diyor.

Zarar gören genleri tamir ediyor!

Sağlıklı yaşam tarzının, kişinin zarar görmüş genlerinin tamirinde kilit öneme sahip olduğunu söyleyen Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Hayatımızın sağlıklı bir şekilde akıp gitmesi için çoklu etkenin rol oynadığını bilmeliyiz. Kanseri tetikleyen etkenlerden uzak durmak ve yılda bir kez düzenli doktor kontrollerimizi ihmal etmemek bizi bu yolda güçlü kılar. Sağlıklı ve dengeli beslenmek, sigara ve alkolden mutlaka uzak durmak gerekir. Yapılan bilimsel çalışmalar; sigara ve alkolün meme kanserine zemin hazırladığını açıkça ortaya koymaktadır. Yüksek miktarda alkol tüketimi östrojenik aktiviteyi artırarak meme dokusunun yoğunluğunun artmasına neden olurken, sigara içilmesi de östrojen pozitif meme kanseri riskini artırmada başlıca etkenlerdendir.”