Yazılar

Divertikülit belirtileri nelerdir?

Divertikülit belirtileri nelerdir?

Şiddetli karın ağrısı, ateş, titreme, karında şişlik gibi belirtiler birçok farklı hastalıktan kaynaklanabileceği gibi, bağırsak hastalığı olarak bilinen divertikülit nedeniyle de gelişebiliyor. Divertikülit tedavisi hastanın yaşına, ek hastalıklarına, hastalığın yaygınlığına göre farklılık gösterebiliyor. Divertikülit belirtileri hafifse evde tedavi ve divertikülit diyeti uygulanabiliyor ancak bağırsaklarda apse, fistül, obstrüksiyon (tıkanıklık), bağırsak duvarında delinme gibi durumlarda cerrahi tedavi tercih edilebiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Şule Namlı Koç, divertikülit hastalığı hakkında bilgi verdi.

Divertikül, bağırsak iç yüzeyinde bulunan astarda fıtıklaşma şeklinde kendini gösteren küçük, baloncuk şeklindeki yapılardır. Bağırsakta baloncuk gibi bir görünüme sahip olan divertiküler yapılarda iltihaplanma ya da enfeksiyon gelişimi ile karakterize durum olursa buna divertikülit adı verilmektedir. Divertikülit hastalığı kendini farklı belirtilerle gösterebilmektedir. Divertikülit belirtileri genel olarak şu şekilde sıralanabilir;

Dr. Şule Namlı Koç

  1. Şiddetli karın ağrısı divertikülite işaret edebilir. Karın ağrısı birçok farklı rahatsızlıktan kaynaklanabilmektedir. Ancak özellikle karnın sol alt kadranında yaşanan şiddetli ağrılar divertikülit belirtisi olabilmektedir.
  2. Ateş ve titreme önemsenmelidir. Ateş ve titreme vücutta enfeksiyon belirtileri arasındadır. Divertikülit kaynaklı enfeksiyon da ateş ve titremeye yol açabilir.
  3. Karında şişkinlik divertikülit belirtileri arasındadır.
  4. Kabızlık çok farklı nedenlere bağlı olarak yaşanabilir. Özellikle diğer şikayetlerle birlikte yaşanan kabızlık divertikülit belirtisi olarak değerlendirilebilir.
  5. Mide bulantısı ve bağırsak alışkanlıklarında belirgin değişiklik divertikülit belirtileri arasındadır.
  6. Rektal kanama her zaman ciddiye alınması gereken bir şikayettir. Rektal kanamalar divertikülit belirtisi olarak yaşanabilmektedir.

Bu belirtilerin bir veya bir kaçının yaşanması durumunda uzman bir doktora başvurulması gerekmektedir.

Obezite ve sigara kullanımı riski artırıyor

Divertikül, genellikle kalın bağırsakta zayıf olan alanların basınç altında kalması sonucunda gelişir. Bağırsağa uygulanan bu basınç, çeşitli büyüklükteki keselerin kolon duvarından dışarı fıtıklaşmasına neden olur. Divertikülit ise divertikül duvarı basınç altında kalıp yırtıldığında, bağırsağın o kısımda iltihaplanma ve bazen enfeksiyon gelişmesi nedeniyle ortaya çıkar.  Bazı faktörler divertikülit gelişme riskini artırmaktadır.  İleri yaş, obezite, sigara kullanımı, hareketsiz yaşam, yüksek hayvansal gıda alımı ve düşük lifle beslenme ile bazı ilaçların kullanımı divertikülit gelişme riskini artırır.

Tedavide geç kalmayın

Divertikülit teşhisinde hastanın şikayeti ve muayenede sol alt kadranda hassasiyet saptanması, laboratuvarda kan ve dışkı testleri, görüntülemede ultrasonografi ve batın tomografisi önemli rol oynar. Tedavi seçimi hastanın genel durumu, yaşı, tıbbi özgeçmişi, ek hastalıkları, hastalığın yaygınlığı ve komplikasyonları, medikal tedavilere olan toleransı ve hastanın tedavi tercihine göre yapılır.

  • Belirtiler hafifse, evde tedavi yeterli olabilir. Bu durumda divertikülit tedavisi için antibiyotikler reçete edilir. Ancak yeni kılavuzlar çok hafif vakalarda antibiyotik gerekmeyebileceğini belirtmektedir.
  • Bağırsakların daha kolay toparlanması ve dinlendirilmesi için birkaç gün boyunca sıvı bir diyetle beslenme önerilir. Belirtiler düzeldiğinde, diyete yavaş yavaş kademeli bir şekilde katı yiyeceklerin eklenmesi önerilebilir. Lifli beslenme önemlidir ve hastalara uzun vadede önerilir. Hastanın şikayetleri şiddetli ise ve ek hastalığı mevcutsa yatarak tedavi önerilebilir. Bu durumda damar yolundan beslenme ve antibiyotik tedavisi ile yakın takip yapılır.
  • Bağırsaklarda apse, fistül, obstruksiyon yani tıkanma, bağırsak duvarında delinme gibi bir komplikasyon varsa veya birden fazla divertikülit atağı geçirilmiş ise hastanın durumuna göre ameliyat ile cerrahi tedavi de uygulanabilir.

Divertikülit diyeti yapabilirsiniz

Her hastada farklı besinler hastalığı tetikleyebileceği için kişi hangi gıdaların şikayetlere veya atağa neden olduğunu takip ederek hastalığı kötüleştiren gıdalardan kaçınmalı ve diyetini buna göre ayarlamalıdır. Düzenli tuvalete çıkmaya çalışmak, kabızlık ve ıkınmaktan kaçınmak, divertiküler hastalığı önlemek ve komplikasyonlarını azaltmak için diyet önemlidir.

  • Lif içeren gıdalar tüketmek: Lif, dışkıya daha fazla su çekerek daha hacimli, yumuşak dışkı çıkarılmasını sağlar. Böylece bağırsaklarda daha hızlı hareket ederek daha kolay atılır.
  • Su içmeyi ihmal etmemek: Daha fazla lifli gıdalar tüketmek daha fazla su emilmesine neden olur. Bu sebeple dışkıyı yumuşak ve hareket halinde tutmak için lifli gıdalarla birlikte içilen su miktarını artırmak gerekir.
  • Düzenli egzersiz yapmak: Düzenli fiziksel aktivite, yiyeceklerin bağırsak sisteminden geçmesine yardımcı olur. Mümkünse her gün düzenli olarak egzersiz yapmak kabızlığı önemli ölçüde engeller.

 

İleri vakalarda ameliyat gerekebilir

Divertikülit hastalığının tedavisinde cerrahi müdahale gerektiren durumlar olabilmektedir. Genel olarak divertikülit tedavisinde cerrahi tedavi şu durumlarda yapılmaktadır.

  • Bağırsakta apse, fistül, tıkanıklık, bağırsak duvarında perforasyon (delinme) gibi bir komplikasyon varsa
  • Birden fazla divertikülit atağı geçirilmesi durumunda
  • Kişi bağışıklık sisteminin zayıf olması durumunda cerrahi müdahale ile tedavi gerekebilmektedir.

Divertikül hastalığı olanlarda uygulanabilen iki ana ameliyat türü vardır:

  • Birincil Bağırsak Rezeksiyonu: Bu cerrahi yöntemde bağırsağın hastalıklı bölümleri çıkarılır ve sağlıklı bölümleri yeniden birleştirir. Bu prosedür bağırsak hareketlerinin normale dönmesini sağlar. İltihap miktarına bağlı olarak açık veya endoskopik cerrahi tercih edilebilir.
  • Kolostomi ile Bağırsak Rezeksiyonu: Kalın bağırsak ve rektum sağlıklı bağırsak kısımlarını yeniden birleştirmenin mümkün olmadığı kadar çok iltihap içeriyorsa, cerrah öncelikle bir kolostomi açar. Rektum, kalın bağırsak ile anüs arasında bulunan bağırsak bölümüne verilen isimdir. Kolostomi, karın duvarında bir kesi ile açıklık oluşturması ve kalın bağırsağın sağlıklı kısmına bağlanması ile yerleştirilir. Kişinin dışkısı açıklıktan bir torbaya geçerek torbada birikir. Bağırsaktaki iltihap hafiflediğinde, kolostomi kaldırılarak çevrilerek bağırsak yeniden bağlanabilir.

Sıcak kemoterapi ile gözle görülemeyen tümörler yok edilebilir

Sıcak kemoterapi ile gözle görülemeyen tümörler yok edilebilir

Sıcak kemoterapinin kalın bağırsak, mide, yumurtalık, karın zarı ve apendiks kanserlerinde ameliyat sırasında uygulandığını belirten Medical Park Yıldızlı Hastanesi Gastroenteroloji Cerrahisi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Keçe, “Deneyimli ekip çalışması gerektiren sıcak kemoterapi yöntemi ile gözle görülemeyecek kadar küçük tümörleri ortadan kaldırmayı hedefliyoruz” dedi.

Savaşması zor bir hastalık olan kanserin erken teşhis edilmediği durumlarda hastaları daha zor durumda bırakabildiğini ifade eden Medical Park Yıldızlı Hastanesi’nden Gastroenteroloji Cerrahisi ve Cerrahi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Keçe, HİPEK olarak da bilinen sıcak kemoterapi yöntemi hakkında bilgilendirmede bulundu.

Prof. Dr. Can Keçe

Prof. Dr. Can Keçe

KARIN İÇİ KANSERLERDE AMELİYAT SIRASINDA UYGULANIYOR

İleri evre kanser hastaları için önerilen ‘sıcak kemoterapi’ işleminin, normal kemoterapiden biraz farklı olduğunun altını çizen Prof. Dr. Can Keçe, “Ameliyat sırasında uygulanan sıcak kemoterapi; kalın bağırsak, mide, yumurtalık, karın zarı ve apendiks kanserlerinde uygulanır. Sıcak kemoterapiyi uygularken hastaya uygun olacak şekilde 45 dakikayla 2 saat arası bir süre ilaç verilir. Sanılanın aksine, normal kemoterapi gibi damardan uygulanan bir kemoterapi şekli değildir” açıklamasında bulundu.

DENEYİMLİ BİR EKİP ÇALIŞMASI GEREKTİRİYOR

Karın içi kanserlerinde uygun hastaların tüm dünyada alabileceği en etkili tedavi yöntemlerinin başında sitoredüktif cerrahi ve sıcak kemoterapi uygulamasının geldiğini belirten Prof. Dr. Can Keçe, “Ülkemizde de deneyimli hekimlerimiz tarafından uygulanmaya başlanan sıcak kemoterapi (HİPEK) yöntemi, deneyimli ekip çalışması gerektirmektedir. Sıcak kemoterapi ile gözle görülemeyecek kadar küçük tümörleri ortadan kaldırmayı hedefliyoruz” şeklinde konuştu.

KEMOTERAPİ İLAÇLARININ ETKİLERİNİ ARTIRIYOR

Sıcak kemoterapi uygulamasının cerrahi işlem sonrasında ameliyathanede, hastaya genel anestezi ile uyurken uygulandığını ifade eden Prof. Dr. Keçe, “Mevcut kanserin cinsine göre kemoterapi ajanları ortalama 42 dereceye kadar ısıtılıyor. Böylece kemoterapik ilaçların etkileri artırılmış oluyor. Ardından pompa özelliği olan cihaz yardımıyla ilaçlar defalarca karın içinde dolaştırılarak karın içi yıkanıyor. Bu işlem sırasında karın içine yerleştirilen ısı probları ile hastanın vücut ısısı sürekli kontrol ediliyor” ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Keçe, “İleri evre bazı kanserlerde damardan verilen kemoterapi ilaçlarının etkisi düşük oluyor. Bu hastaların büyük çoğunluğuna yapılacak bir şey olmadığı söyleniyor. Ancak bu doğru değil. Sıcak kemoterapi ile uygun bazı tümör ve vakalarda kemoterapinin etkisi artırılarak başarılı sonuçlar alınabiliyor, sağ kalım süreleri uzatılabiliyor” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.

Gırtlak kanserine lazer tedavisi

Gırtlak kanserine lazer tedavisi

Günümüzde teknolojik alanda yaşanan yeni gelişmelerin yansıması tıbbi alanda da gözlemleniyor. Bu başarılı gelişmeler kanser hastalığının tanı ve tedavisinde önemli fayda sağlıyor. Daha ileri yaşlarda cinsiyet fark etmeksizin ortaya çıkabilen gırtlak kanseri en sık görülen baş-boyun kanserleri içerisinde yer alıyor. İlk ve en belirgin belirtisi olan ses kısıklığının ortaya çıkması ile birlikte nefes darlığı gibi belirtilerin tabloya eşlik etmesi durumunda vakit kaybetmeden doktora başvurulması gerekiyor. Gırtlak kanserinin erken evrelerinde Kordektomi adı verilen lazer cerrahi tedavisi hastalara önemli konfor sağlıyor ve tedavi başarısını artırıyor. Memorial Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Burak Aşık, erken evre gırtlak kanseri cerrahi tedavisi (Kordektomi) hakkında bilgi paylaştı.

Doç. Dr. Mehmet Burak Aşık

Doç. Dr. Mehmet Burak Aşık

Bu teknoloji ile gırtlaktaki kansersiz kısımlar etkilenmiyor

Gırtlak kanseri nefes almak, konuşmak ve yutmak için kullanılan gırtlak bölümlerini veya ses tellerini etkilemektedir. Kordektomi, erken evre gırtlak kanserinin görülmesi nedeni ile ses tellerinin bir kısmını veya tamamını çıkaran cerrahi bir prosedür olarak tanımlanmaktadır. Bu cerrahi sayesinde erken evre gırtlak kanserlerinde, gırtlağın kansersiz kısımları etkilenmeyecek ve hastada kalacak şekilde sadece kanserli alan çıkarılabilmektedir. Çok nadir durumlar dışında boyunda hava deliği açılmadan gırtlak kanserinden kurtulma şansı sunmaktadır.

Ses ve yutma fonksiyonları korunuyor

Ses tellerinde veya gırtlakta sınırlı bölümleri etkileyen erken evre kanserlerin (evre1-evre2) çıkarılmasına yardımcı olmaktadır. Kanser gırtlağın herhangi bir yerinde başlayabilir. Yaygın bir baş ve boyun kanseri türü olan gırtlak kanseri, yeterince erken tespit edilirse, sadece kanserli alan tamamen çıkartılarak kür sağlama ihtimali artar. Tedavinin ana hedeflerinden biri, özellikle kanser erken evredeyken gırtlağın ses-yutma fonksiyonlarının korunmasına yardımcı olmaktır. Bu noktada, ameliyat veya radyoterapi tek başına kanseri tedavi etmek için yeterli olabilir. Ancak daha büyük tümörlerde bütün gırtlağın alınması cerrahisi kemoterapi ve radyoterapi dahil olmak üzere çeşitli tedaviler gerektirebilir. Gırtlakta titreşen ve konuşmayı sağlayan ses telleri vardır. Üç bölümü bulunur. Şu şekilde sıralanabilir;

  • Glottis, ses tellerini içeren orta kısım
  • Supraglottis, ses tellerinin üzeri
  • Gırtlağı nefes borusuna bağlayan ses tellerinin altındaki subglottis

Kordektomi, sıklıkla uygun cerrahi görüntüleme sağladığı için glottisteki tümörler için bir tedavi seçeneğidir. Ancak uygun ve sınırlı büyüklükte erken evre supraglottik tümörlerde de uygulanabilmektedir. Lazer kordektomi evre T1 veya evre T2 olarak kabul edilen erken tümörleri olan hastalara uygulanabilir. T1, sadece ses tellerinde bulunan ve ses tellerinin hareketlerini değiştirmeyen bir tümörü ifade eder. Sağ veya sol ses telindeki bir tümöre T1a denir. Her iki ses telindeki tümöre T1b denir. T2 ise ek olarak ses teline yakın olan bir alana yayılım sonucu olur, ancak belli koşullar altında lazer kordektomi uygulanabilir.

Ameliyat bu konuda deneyimli ekipler tarafından yapılmalı

Kordektomi işleminde cerrah tümörü, onu çevreleyen sınırları ve hemen bitişiğindeki sağlıklı dokuyu çıkaracaktır. Bu, ameliyat hiçbir kanserli dokunun geride kalmamasını sağlamak için yapılır. Boyun bölgesinde lenf bezi metastazı varsa bu ameliyattan ziyade açık boyun cerrahisi ile kanser çıkarılması ameliyatı yapılır.  Kordektomiden sonra yaklaşık 1 yıl ses kısıklığı kesin olacaktır. Ancak alınan doku miktarı ve yapılan cerrahinin genişliğine göre daha az ses kısıklığı gelişme veya kompanse olma durumu bulunmaktadır. Yaklaşık 6 ay ile 1 yılın sonunda hastaların büyük çoğunluğu gırtlak yapılarının çoğu anatomik olarak var olduğu seslenimi başarabilmektedirler.

Bu hatalar akneleri tetikliyor!

Bu hatalar akneleri tetikliyor!

‘Akne’ ya da halk arasında sık kullanılan adıyla ‘ergenlik sivilcesi’ oldukça yaygın görülen bir sorun. Öyle ki 11-30 yaş arasındaki kişilerin yüzde 80’inde farklı şiddetlerde akne gelişiyor. Sanılanın aksine, akne ergenliğin bitmesiyle kendiliğinden geçmiyor; 30’lu, 40’lı ve hatta daha ileri yaşlarda bile devam edebiliyor. Genellikle yüz bölgesinde oluşan akneler kişinin öz güveninde sorun oluşturabiliyor, sosyal ilişkilerini ve günlük aktivitelerini olumsuz etkileyebiliyor. Yapılan araştırmalara göre; akne hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, günümüzde akne tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar alındığını belirterek, “Akne tedavinde amaç; var olan akneleri gidermek,  yeni akne oluşumunu ve gelişebilecek leke ile izleri engellemektir. Tedaviden etkin sonuç alabilmek için dermatoloji hekiminin verdiği ilaçları önerdiği şekilde düzenli olarak kullanmak çok önemlidir. Akne tedavisinin kısa süreli olmadığı ve düzensiz kullanılan ilaçların yararı olmayacağı gibi zarar oluşturabileceği de unutulmamalıdır” diyor. Ancak çoğumuz cildimizde akne oluştuğunda “Kendiliğinden geçer” düşüncesiyle hekime başvurmuyor ve doğru sandığımız bazı hatalı uygulamalarla çözüm arıyoruz. Gelişigüzel uyguladığımız yöntemler ve tedaviyi aksatmak ise ciltte aknenin şiddetlenmesine, kırmızı ve kahverengi lekelere, enfeksiyon ile kalıcı derin izler gibi önemli sorunlara neden olabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, akne tedavisinde en sık yaptığımız hataları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Fulya Hastanesi

Prof. Dr. Emel Güngör

Cildi sık sık temizlemek ve ovmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Cildin sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun bir ürünle, nazikçe temizlenmesi yeterli geliyor. Cildi sık temizlemenin, fırçalamanın ve ovmanın aknenin kötüleşmesine yol açabileceği uyarısında bulunan Prof. Dr. Emel Güngör, şöyle devam ediyor: “Aknede cildin temizlenmesindeki amaç; cilt yüzeyinde biriken ter, yağ, kir ile dökülmüş hücrelerin cildi tahriş etmeden uzaklaştırılması ve tedavilere uygun hale getirilmesidir. Bu amaçla hekimin tavsiye edeceği temizleyiciler kullanılmalıdır. Bu ürünler cildin pH’sına uygun, bazlarında salisilik asit ve benzoil peroksit gibi akne azaltıcı maddelerin bulunduğu temizleyicilerdir”

Cildi sirke, soda veya gülsuyu ile yıkamak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine; sirke, soda veya gül suyu gibi maddeler akneli cilde fayda sağlamadığı gibi cildi irrite eden içerikleri nedeniyle tahrişe veya alerjiye yol açabiliyor, hatta mevcut aknelerin alevlenmesine sebep olabiliyor.

Akneleri sıkmak ve patlatmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akneleri sıkmak, patlatmak ve sürekli aynı yerde tekrarlayan aknelerle oynamak, akne içeriğinin cildin derin tabakalarına gitmesine yol açarak yangının  artmasına ve daha derin akne lezyonları, daha çok leke ile iz gelişmesine yol açıyor. Ayrıca saçlarda kullanılan jöle gibi ürünler yüz derisine değdiğinde gözeneklerde tıkanmaya yol açacağı için akneyi de kötüleştirebiliyor. Benzer nedenlerle ellerle taşınabilecek maddelerin de akneyi kötüleştireceği için ellerin yüz bölgesinden uzak tutulmasına da özen gösterilmesi gerekiyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Güneşlenmek ve solaryuma girmek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine güneş ışınları ve solaryum akneleri kurutmuyor, sadece kamufle ediyor. Üstelik 1-2 ay sonra, gözeneklerde yaptığı tıkanmalar nedeniyle sivilcelerde artış veya alevlenme oluyor.

Cilde uygun olmayan kozmetik ürünler kullanmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişinin cilt tipine uygun olmayan kozmetikler akne oluşumuna yol açabiliyor veya var olanı kötüleştirebiliyor. Dolayısıyla hekim tarafından önerilen, akne tedavisine yardımcı olan, cilt tipine uygun ve alerji yapmayacak ürünler kullanılmalı. Yağsız, su bazlı nemlendiriciler ve makyaj malzemeleri akneli ciltler için uygun kozmetikler arasında yer alıyor. Akneli ciltlerde, maske ve peeling gibi işlemler öncesinde de mutlaka dermatoloğa danışılmalı.

Akşamları makyajı çıkarmadan uyumak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akşamları makyajı çıkarmamak da aknelerin kötüleşmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla her akşam makyajın çıkarılması, yüzün cilt için önerilen temizleyici ve suyla temizlenmesi son derece önemli. Saçları şekillendirmek için kullanılan jöle ve sprey gibi ürünlerin de yüze temas etmemesine özen gösterilmesi gerekiyor.

Eş dosta iyi gelen ilaçları kullanmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aknenin tipi, şiddeti ve yaygınlığı kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Prof. Dr. Emel Güngör, zaman içinde aynı kişide bile farklı tipte ve şiddette akne gelişebileceğine dikkat çekerek, “Bu yüzden akne tedavisi standart değildir. Her kullanılacak ilacın özellikle kremlerin kullanım amacı, şekli ve süresi birbirinden farklıdır. Akne ilaçları paylaşılmamalı veya daha önce iyi gelen bir krem sürekli kullanılmamalıdır” bilgisini veriyor.

İlaçlar yan etki yaptığında tedaviyi bırakmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne tedavisinde krem, jel veya losyon gibi cilde sürülerek kullanılan ilaçların çoğu deride kuruma, pullanma veya bazen tahrişe yol açabiliyor. Bu tür yan etkiler nedeniyle ilaçları bırakmak yerine çözüm aranmasında fayda var.  Prof. Dr. Emel Güngör, yan etkilerin tedavinin beraberinde kullanılan kozmetik ürünlerle veya ilaçların gün atlanarak kullanılmasıyla hafifletilebildiğini söylüyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

‘Tedavi sonuç vermiyor’ düşüncesiyle ilaçları bırakmak. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne tedavisi zaman, emek ve sabır istiyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Emel Güngör, tedaviden 1-2 hafta içinde sonuç almanın mümkün olmadığını vurgulayarak, “Aksine bu dönemde aknelerde geçici bir kötüleşme bile olabiliyor. Aknelerde gözle görülür düzelme 3 ila 4. haftalarda başlıyor, maksimum düzelme için 3-4 ay beklemek gerekebiliyor. Dolayısıyla ilaçlar sabırlı ve düzenli bir şeklide kullanmalı, ‘tedavi işe yaramadı’ düşüncesiyle bırakılmamalıdır” diyor.

Tedavi sonrasında cilt bakımına özen göstermemek. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Akne iyileştikten sonra tekrarlamaması için cilt bakımına ve akneye yönelik ürünlerin özenle kullanılmasına devam edilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Emel Güngör, “Akne ilaçlarına sadece akne oluştuğunda başvurulmuyor. Bu ilaçlar düzenli olarak kullanıldıklarında yeni çıkacak olan akneleri de engelliyorlar” diyor.

Diyabete ve kalp damar hastalıklarına yol açıyor!

Diyabete ve kalp damar hastalıklarına yol açıyor!

Sık acıkma, sürekli tatlı yeme isteği, tansiyon yüksekliği, yemek sonrası uyku basması… Bu belirtiler günümüzde gittikçe yaygınlaşan insülin direnci sorununun belirtilerinden birkaçını oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan ülkemizde çok sık rastlanan ve sağlıksız yaşam tarzının da etkisiyle artık genç yaşlarda da kapıyı çalan insülin direncinin özellikle 40-50 yaş arasındaki bireylerin yüzde 40’ında görüldüğünü söylüyor.

Son yıllarda sağlıksız beslenme alışkanlığı ve hareketsiz yaşam tarzı derken vücutta yağ dokusunun arttığını, bu yağlardan salgılanan zararlı kimyasal maddelerin kanda şeker oranını düzenleyen insülin hormonunun etkisini bozduğunu ve insülin direncine yol açtığını belirten Prof. Dr. Arıkan, “Çok ciddi bir sağlık sorunu olan insülin direnci tedavi edilmediği taktirde diyabet ve kalp ve damar hastalıkları gibi hayati riske yol açabilen hastalıklara zemin hazırlıyor. İnsülin direnci sendromunda ilaç tedavisinin mutlaka yaşam tarzı değişiklikleri ise desteklenmesi gerekir” diyor. Prof. Dr. Ender Arıkan, insülin direncini kırmanın 6 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ender Arıkan

Akdeniz tipi beslenin

Günümüzde işlenmiş gıda, yağlı, şekerli ürünler ve karbonhidrat tüketiminin sürekli arttığını bunun da ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten Prof. Dr. Ender Arıkan “Yapılan araştırmalar; Akdeniz diyetinin, yani lif içeriği bakımından zengin meyve, sebze ve salata ağırlıklı beslenmenin en sağlıklı beslenme biçimi olduğunu gösteriyor. Beslenmenin mutlaka Akdeniz tarzı beslenmeye dönmesi gerekir” diyor.

Her gün yürüyüş yapın

Modern çağda giderek yaygınlaşan hareketsiz (sedanter) yaşam biçimi pek çok hastalığa davette bulunuyor. Günlük olarak belli bir tempoda spor yapmak ise metabolizmayı canlı tutuyor. İnsülin direnci sendromuna karşı ise haftada en az 5 gün yapılmak kaydıyla 30 ila 45 dakikalık tempolu yürüyüş yapılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Arıkan “Yürüyüş her yaş grubunun basitçe yapabileceği egzersiz türü olsa da faydalarına odaklanmak, bunu alışkanlık haline getirmek için çaba harcamak gerekir” diye konuşuyor.

Tuz tüketimini azaltın

Özellikle ülkemizde çok yaygın olan aşırı tuz tüketiminin hem insülin direncini uyararak hem de iştahı artırarak metabolizmayı olumsuz etkilediğini vurgulayan Prof. Dr. Ender Arıkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Tansiyon hastalarının büyük bir kısmı da tuza duyarlıdır. Günlük tuz tüketimimizin, ihtiyacımızın neredeyse 4-5 katı olduğunu göz önünde bulundurunca tuzu azaltmanın çok olumlu sonuçlara yol açacağı açıkça görülmektedir.”

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

23.00’den 07.00’ye kadar mutlaka uyuyun

Uykunun, periyodu, süresi, derinliği ve kalitesi bakımından mutlaka değerlendirilmesi ve düzenlenmesi gerekiyor. Gece 23:00 ile sabah 07:00 arasında uyanık olmanın, artan stres hormonuyla birlikte insülin düzeyinde artışa neden olduğunu belirten Prof. Dr. Arıkan “Kaliteli bir uyku gece saat 23.00 ila sabah 07.00 saatleri arasında süren, belirli bir derinliğe ulaşan ve biyolojik ritimlerimizin tam olarak kurulduğu bir uyku olmalı. Sağlıklı bir uykuya engel olan hipopne veya apnenin varlığının da araştırılması gerekiyor” diyor.

Stresi yönetmeyi öğrenin

Günümüz koşullarında hemen hemen herkesin yaşamının bir parçası haline gelen stres, anksiyete ve kaygı bozuklukları vücutta insülin direncini artırırken, artışın sürekli olması halinde kişiyi kalp ve damar hastalıkları, obezite ve diyabet açısından da tehdit ediyor. Bu nedenle stresi yönetmeyi öğrenmek, gerekirse uzman desteği almaktan kaçınmamak gerekiyor.

İdeal kilonuza kavuşun

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan “Yapılan çalışmalar; aşırı kilonun vücutta insüline karşı direnç oluşmasına neden olduğunu, özellikle bel çevresi kadınlarda 80’in, erkeklerde ise 94’ün üzerinde olunmasının insülin direncine yol açarak, ardından diyabete ve kalp damar hastalıklarında artışa davetiye çıkardığını ortaya koymaktadır” diyor.

Dermoid kistler az bilinen belirtileri

Dermoid kistler az bilinen belirtileri

Dermoid kistler, derinin altında ya da vücut içinde küçük şişlikler şeklinde ortaya çıkıyor. Genellikle kanserli olmayan bu hücreler eğer vücut içindeyse başka bir organa baskı yaparak çeşitli sorunlara yol açıyor. Vücut içindeki ve estetik kaygılara neden olan cilt altındaki kistler ise ameliyatla alınabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Çağdaş Koç, dermoid kistlerle ilgili bilgi verdi.

Dr. Çağdaş Koç

Dr. Çağdaş Koç

Küçük topaklar halinde belirginleşiyor

Dermoid kist deri altında oluşan kistik oluşumlardır. Dermoid kistler kese adı verilen bir hücre cebi içinde büyüyen normal dokulardır. Bu dokular cildin içinde veya altında beklenmedik bir yerde ortaya çıkarak büyümektedir. Dermoid kistler, vücudun herhangi bir yerinde olabilmektedir. Cildin yüzeyine yakın olanlar küçük topaklar halinde görülürken, vücudun içinde de gelişmektedir. Yavaş büyüyen bu kitlelerin içleri yağ ve deri hücreleri içerir. Dermoid kistler bir tümör gibi görünse de, bu kistler çoğu zaman tehlikeli değildir. Ortaya çıktığı bölgeye göre başka organlara baskı yapması söz konusu olduğunda ise ameliyatla alınmaları gerekebilir. Dermoid kistler, epidermoid kistler ya da dermal/epidermal inklüzyon kistleri olarak da adlandırılır.

Genelde baş ve boyun bölgesinde çıkıyor

Vücudun çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan 10 dermoid kistin 8’den fazlası baş ve boyunda görülmektedir. En sık görülen dermoid kist tipi, periorbital dermoid kisttir. Bu kistler, kaşlardan birinin dış kenarına yakın yerde oluşmaktadır.

Diğer yaygın dermoid kist tipleri ise şunlardır;

  • Yumurtalık dermoid kisti: Yumurtalığın üzerinde ya da içinde oluşmaktadır.
  • Spinal dermoid kist: Omurga üzerindeki bölgelerde ortaya çıkar. Belirti vermeyen bu kistler omurgaya veya omurilik sinirlerine baskı yapabilmektedir. Bu nedenle cerrahiyle çıkarılması gerekmektedir.

Nadir görülen dermoid kist türleri şunlardır;

  • Epibulbar dermoid kisti: Gözün yüzeyinde ortaya çıkar.
  • İntrakraniyal dermoid kist: Beyin içinde ortaya çıkan bu kistler tehlikelidir.
  • Nazal sinüs dermoid kisti: Burnun içinde oluşmaktadır.
  • Orbital dermoid kist: Göz çukurunun kemikleri çevresinde belirir.

Anne karnında gelişmeye başlıyor

Dermoid kistlerin oluşumunun anne rahmindeki bebeklerin erken aşamalarında (fetal gelişim) geliştiği bilinmektedir. Bu kistlerin, cilt katmanlarının normalin dışında büyümesi nedeniyle oluştuğu düşünülmektedir. Bir dermoid kistin oluşması için, ciltte tipik olarak bulunan cilt hücrelerinin, dokuların ve bezlerin bir kesede toplanması gerekir. Bu bezler sıvı üretmeye devam ederek sıklıkla kistin büyümesine neden olur. Bir anlamda embriyonik birleşme sırasında epitel dokusunun o bölgede kalması sonucu oluşmaktadır.

Belirtileri zamanla ortaya çıkıyor

Dermoid kistler birçok insanda belirti vermez. Bazı insanlar büyüdükçe bu kistlerin farkına varmaktadır. Semptomlar dermoid kistin tipine göre değişir.

Örneğin periorbital dermoid kistler kaşların kenarına yakın bir yumru şeklinde ortaya çıkmakta ve sarı tonda olabilmektedir. Zamanla, kistler bölgedeki kemiklerin şeklini de değiştirebilmektedir. Yumurtalık dermoid kisti pelvik bölgede ortaya çıkarak, özellikle adet döneminde ağrıya neden olur. Spinal dermoid kistler ise genelde büyüyen bir yapıya sahip olduğu için, omurilik veya sinirleri sıkıştırarak şu belirtilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır;

  • Yürümekte güçlük.
  • İdrar kaçırma.
  • Bacaklarda ve kollarda güç kaybı ve zayıflık.

Tek tedavi cerrahi yöntem

Dermoid kistlerin tedavisi cerrahiyle yapılmaktadır. Herhangi bir dermoid kist türü için tek etkili tedavi yapılacak ameliyattır. Hangi ameliyatın yapılacağı dermoid kistin türüne göre belirlenir.

  • Periorbital dermoid kistler lokal anestezi altında cilde yapılacak küçük bir kesiyle kistin çıkarılmasıdır. Cilt dikişlerle kapatılmakta ve mümkün olduğunca deri üzerinde az iz bırakılması amaçlanmaktadır.
  • Yumurtalık dermoid kistler için minimal invaziv cerrahi (yumurtalık sistektomi) kullanılmaktadır. Kist büyükse, hem yumurtalık hem de kistin alınması gerekebilmektedir.
  • Spinal dermoid kistlerin çıkarılması için yapılan cerrahide mikroskop ve hassas aletler (mikrocerrahi) kullanılır. Genel anestezi altında yapılan ameliyat sırasında kistin tamamını çıkarılmaktadır.

Ağız kokusu kader değil, tedavisi var!

Ağız kokusu kader değil, tedavisi var!

Ağız kokusunun diş sağlığı alışkanlıklarından kaynaklanabileceği gibi diğer sağlık sorunlarına da işaret edebileceğini dile getiren uzmanlar, kalıcı ağız kokusu veya ağızda kötü bir tadın diş eti (periodontal) hastalığının bir işareti de olabileceğini söylüyor. Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, ağız kokusu eğer dişlerdeki çürük veya diş etlerindeki enfeksiyon sebebiyle gelişiyorsa, uygun tedavi yöntemleri uygulanarak tedavi edilebildiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, ağız kokusunun nedenleri hakkında bilgi vererek, yapılması gerekenleri anlattı.

Ağızda koku olmasının sebebinin, genellikle kişinin ağız hijyenini tam olarak sağlayamamasından kaynaklı olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, fakat ağız hijyeninin sağlanmasına rağmen uzun süreli ve rahatsız edici bir koku varsa bunun diğer hastalıklara bağlı da gelişebileceğini ifade etti.

Dr. Özge Mimir

Dr. Özge Mimir

Sabahları rahatsız edici bir koku olması normal

Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, genellikle sabahları rahatsız edici bir koku olmasının fizyolojik olarak normal kabul edildiğini kaydederek, bunun akşam yenilen veya içilen gıdaların diş aralarına girmesi ve dilde birikmesi sonucu olduğunu, bu kokunun dişler fırçalanarak ağız bakımı yapıldıktan sonra geçeceğini belirtti.

Bazı kişilerin herhangi bir ağız kokusu olmamasına rağmen, ağzının koktuğunu düşündüğünü dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, bu durumdan rahatsızlık duyan kişinin bir diş hekimine görünebileceğini, ağız içinde meydana gelen diş ve diş eti hastalıklarına bağlı olarak da ağız kokusu gelişebildiğini anlattı.

Bazen ağız dışından kaynaklanan kokuların da olabildiğini; bunların mide, burun eti ve üst solunum yollarına bağlı hastalıklardan kaynaklı meydana geldiğini de kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, bu durumlarda öncelikle altta yatan sebebin araştırılıp tedavi edilmesi gerektiğini söyledi.

Usulüne uygun ağız bakımı nasıl yapılır

Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, günlük olarak dişlerin fırçalanması, diş ipi ve gargara kullanılmasının ağız bakımı açısından son derece önemli olduğunu ifade ederek, şöyle devam etti:

“Fırçalanmayan, diş ipi ve gargara kullanılmayan dişlerde gıda parçacıkları ağızda kalabilir. Dişlerin arasında kalan yemek artıkları, diş etlerinin çevresinde ve dilde bakteri üremesine neden olur ve bu durum da nefesin kötü kokmasına yol açar. Antibakteriyel ağız gargaraları kokuyu azaltmaya yardımcı olabilir. Ayrıca takma dişler de kokuya neden olan bakteri ve yiyecek parçacıklarının uygun şekilde temizlenmemesi durumunda kötü kokuya neden olabilir.

Kalıcı ağız kokusu veya ağızda kötü bir tat, diş eti (periodontal) hastalığının bir işareti de olabilir. Dişlerdeki plak birikimi ve diş etlerini tahriş eden toksinler diş eti hastalıklarına sebep olabilir. Eğer ağız kokusu diş eti hastalığından kaynaklanıyorsa en kısa sürede tedavi edilmelidir. Tedavi edilmeyen diş etine bağlı rahatsızlıklar diş ve çene kemiğine zarar verebilir.”

Ağız kokusunun diş sağlığı alışkanlıklarından kaynaklanabildiği gibi diğer sağlık sorunlarına da işaret edebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, ağız kokusunun, yenilen yiyecek türlerine ve diğer sağlıksız yaşam tarzı alışkanlıklarına göre daha da kötüleştirilebileceğini kaydetti.

Ağız kokusunun diğer nedenleri neler?

Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, ağız kokusuna yol açan diğer nedenleri de; “Ağız içi mantar enfeksiyonları, diş çürükleri, sinüzit, bademcik iltihabı, mide ve bağırsak sistemleri hastalıkları, uzun süreli açlık, alkol kullanımı, sigara ve tütün ürünleri, ağız kuruluğu, diyabet, böbrek rahatsızlıkları ile burun ve burun eti rahatsızlıkları…” şeklinde sıraladı.

Ağız kokusu varlığında, ağız kokusunda neden olan durumun tanısını koymanın oldukça önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, “Diş çürüklerini tespit etmek için bir ağız-diş muayenesi ve röntgen çekimi yapılabilir. Bunun yanı sıra, diş eti hastalıklarının tanısı da muayene ile konabilir. Ağız kokusuna neden olabilecek diğer durumların araştırılmasında yapılacak muayenenin ardından çeşitli kan tetkikleri istenebilir.” dedi.

Temel neden ağız hijyeninin tam sağlanamaması olabiliyor

Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, ağız kokusunun temelinde yatan nedenin ağız hijyeninin tam sağlanamaması olabileceğini anlatarak, şöyle devam etti:

“Bu durumda dişlerin günlük temizliğini en iyi şekilde gerçekleştirmek ve diş ipi, gargara kullanmak gibi basit yöntemler işe yarayabiliyor. Florürlü diş macunu kullanarak günde 3 defa ve en az 2 dakika olacak şekilde dişler fırçalanmalı, her yemekten sonra, diş aralarında kalan yemek artıkları diş ipiyle temizlenmeli ve gerekirse antibakteriyel ağız gargaraları kullanılmalı.

Diş bakımının yanı sıra, dil üzerinde bulunan bakterileri temizlemek için özel olarak üretilen dil temizleme fırçalarıyla gün içerisinde dilde biriken bakteriler de temizlenebilir. Protez dişler de gece çıkarılmalı ve ertesi gün takılmadan önce iyice temizlenmeli.”

Sigara kokusuna neden oluyor

Gün içerisinde az su tüketiminin de ağız kokusuna sebep olabilecek faktörler arasında yer aldığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Özge Mimir, sözlerini şöyle tamamladı:

“Su içimi, tükürük üretimini uyarır ve bu da ağız içinde yer alan bakterilerin temizlenmesine yardımcı olur. Ayrıca kişi sigara içiyorsa, sigarayı bırakmak ağız kokusunu önlemede önemli bir rol oynuyor.

Ağız kokusu eğer dişlerdeki çürük veya diş etlerindeki enfeksiyon sebebiyle gelişiyorsa, diş hekimi tarafından en uygun tedavi yöntemleri uygulanarak ağız kokusu tedavi edilebilir. Diş taşları da ağız kokusuna yol açan faktörler arasındadır ve senede bir defa temizletilmesi gerekir. Sağlıklı bir kişinin yılda iki defa ağız ve diş muayenesi yaptırması da öneriliyor.”

Diyabet hastalarının üçte biri hastalığın farkında değil

Diyabet hastalarının üçte biri hastalığın farkında değil

Diyabet hastalarının yaklaşık üçte birinin hasta olduğunun farkında olmadıklarını dile getiren Medical Park Tokat Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Faruk Kutlutürk, “Ailede diyabet, fazla kilo veya obez, gebelik şekeri, fazla kilolu bebek doğurma öyküleri olan; tansiyon ve kalp hastalıkları gibi risk faktörlerini taşıyan kişiler hiçbir şikâyetleri olmasa da diyabet açısından belirli aralıkla tetkik edilmelidir” dedi.

Medical Park Tokat Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Faruk Kutlutürk, diyabet hastalığı hakkında açıklamalarda bulundu.

Diyabetin tanımını yapan Prof. Dr. Kutlutürk, “Diyabet (şeker Hastalığı), başta kalp, böbrek, göz olmak üzere tüm organları olumsuz etkileyen toplumda en sık kronik hastalıklardan biridir. 1921 yılında insülini keşfederek ilk kez bir kronik hastalığın tedavisinde çığır açan Dr Frederic Banting’in doğum günü olan 14 Kasım, Dünya Diyabet Günü olarak kutlanmaktadır. Diyabet önemi anlatmak, diyabet farkındalığını artırmak için çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir” diye konuştu.

Prof. Dr. Faruk Kutlutürk

Prof. Dr. Faruk Kutlutürk

FİZİKSEL AKTİVİTENİN AZ OLMASI DİYABETE NEDEN OLABİLİR

Diyabetin görülme sıklığına değinen Prof. Dr. Kutlutürk, “ÜlkemizAvrupa ülkeleri arasında aynı obezitede olduğu gibi diyabet görülme sıklığı açısından da ilk sıralarda yer almaktadır. Ülkemizde 40 yaş üstü bireylerin yaklaşık üçte biri diyabet veya gizli şeker olarak da adlandırılan diyabet öncesi kan şekeri düzensizliklerini yaşamaktadır. Fiziksel aktivite azlığı, yeme davranış bozuklukları, masa başı çalışma saatlerinin fazlalığı, televizyon, tablet gibi elektronik cihazlara bağımlılığın artması obezite ve diyabetteki artışın nedenlerdir” şeklinde konuştu.

RİSK FAKTÖRLERİ

Diyabet hastalarının yaklaşık üçte birinin hasta olduğunun farkında olmadıklarını söyleyen Prof. Dr. Kutlutürk, şu bilgileri paylaştı:

“Ailede diyabet öyküsü, fazla kilolu veya obez, gebelik şekeri öyküsü, fazla kilolu bebek doğurma öyküsü olan, tansiyon ve kalp hastalıkları gibi risk faktörlerini taşıyan kişiler hiçbir şikâyetleri olmasa da diyabet açısından belirli aralıkla tetkik edilmelidir. Diyabet halen kalp hastalıklarının, görme kaybının, diyaliz gerektiren böbrek yetmezliğinin, iyileşmeyen ayak yaralarının en sık nedenidir.”

SAĞLIKLI BESLENME ALIŞKANLIK HALİNE GETİRİLMELİ

Tedavi yollarından bahseden Prof. Dr. Kutlutürk, “Günümüzde gerek tanı gerekse tedavideki gelişmeler diyabeti tamamen tedavi edilebilir bir hastalık haline getirmiştir. Diyabet için vazgeçilmez olan zamanında tanı konulması, hastanın tedaviye katılımıyla birlikte düzenli kontrollere devam edilmesi, sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarının kazandırılması ve etkin ilaç veya insülin tedavilerinin uygulanmasıyla sağlıklı bir ömrü mümkün hale getirmektedir. ‘Diyabetin Farkında ol, Farklı ol’ sloganını benimseyerek diyabetten ve diyabetin olumsuz etkilerinden hem kendimizi hem çevremizdekileri koruyabiliriz” ifadelerini kullandı.

Prematüre bebeklerde enfeksiyon riskleri çok yüksek!

Prematüre bebeklerde enfeksiyon riskleri çok yüksek!

Enfeksiyonlardan kronik hastalıklara, aşırı stresten alkol ve sigaraya… Ülkemizde her yıl 150 bini aşkın bebek çeşitli nedenlerle hatta bazen hiç nedensiz yere vaktinden çok önce dünyaya geliyor. Hal böyle olunca neredeyse bir avuç içi kadarlık vücutlarıyla tutunmaya çalışıyorlar hayata. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, 37 haftadan önce doğan ve ‘prematüre bebek’ olarak tanımlanan bu bebeklerin; anne karnında gelişimlerini tamamlamamış olup, doğduktan sonra tamamlamaya çalıştıklarından dolayı ciddi risk altında olduklarını belirterek “Bu nedenle karşılarına çıkabilecek zorlu sağlık sorunlarına karşı mücadele edebilmek için diğer yenidoğanlara göre çok daha ciddi bakım tedbirleri gerekmektedir” diyor. Peki prematüre bebeği hayati risk faktörlerinden korumak için anne babalar ne yapmalı? Dr. Mehmet Malçok, 17 Kasım Dünya Prematüre Günü kapsamında yaptığı açıklamada; prematüre bebek bakımında dikkat edilmesi gereken 5 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mehmet Malçok

Dr. Mehmet Malçok

Bol bol emzirin veya anne sütü verin

Erken doğmuş bebekler için anne sütünün; enfeksiyonlardan korunmadan ağızdan beslenmeye, hastanede kalış süresini kısaltmaktan fiziksel, zihinsel ve ruhsal gelişiminin iyileşmesine dek çok önemli faydaları vardır. Prematüre bebek sahibi annelerin sütü, yavrusunun ihtiyacını karşılayacak tüm unsurları barındırmaktadır. Bu nedenle annenin sütünün yeterince gelmesi için aşırı stres ve yorgunluktan uzak durması, bu konuda çevresindekilerin de anneye azami destek vermesi gerekir.

Ev ziyaretlerinden kaçının

Sonbahar ve kış aylarında sık rastlanılan enfeksiyonlar, rinovirüs, nezle, grip ve koronavirüs prematüre bebekler için ciddi ağır tablolar oluşturabiliyor. Bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en önemli yolu bebeği hasta kişilerden uzak tutmak olduğu için ev ziyaretlerine gitmemek, ziyaretçi kabul etmekten kaçınmak ve hatta öpmek ve sevmek için bebeğe tedbirsizce yaklaşan kişileri uyarmaktan çekinmemek gerekiyor.

Odalarını havalandırın

Akciğer gelişimini henüz tamamlamayan prematüre bebekler için temiz hava oldukça önemli. Temiz hava hem enfeksiyonun azalmasını hem de bebeklerin daha rahat uyumalarını sağladığı için bebeklerin kaldığı odaların gün içerisinde en az 2 kez havalandırılması gerekir. Toplumda bebek için ‘sıcak hava iyidir’ bakış açısı hakim olsa da oda ısısı çok soğuk veya çok sıcak olmayacak şekilde ayarlanmalı, mümkünse 24-25 dereceye sabitlenmelidir. Ayrıca bebeklerin ısı dengesini korumak için çok kalın giydirmekten kaçınmak pamuklu kıyafetleri tercih etmek önemlidir.

Dr. Mehmet Malçok

Hijyen kurallarına dikkat edin

Bağışıklık sistemi henüz güçlenmemiş olan prematüre bebeklerin sağlığı için el hijyenine dikkat edilmesi gerekir. Ellerimizde çok sayıda bulunan bakteriler bebekler için hem yoğun bakım yatışları sırasında hem de taburculuk sonrası dönem için risk oluşturur. Bebeği emzirmeden ve altını değiştirmeden önce mutlaka ellerin yıkanması, el dezenfektanı kullanımı ve hatta maske kullanımı da prematüre bebeklerin kış hastalıklarından korunmasında büyük önem taşır.

Bebeklerinizin takiplerini aksatmayın

Bebeğinizin sağlıklı bir şekilde büyümesi ve gelişmesi için takiplerini aksatmayın. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Mehmet Malçok, “Prematüre bebekler için yenidoğan uzmanı ve gelişimsel pediatri uzmanı ile birlikte ekip izlemi gerekir. Bu bebeklerimiz en az 3 yıl boyunca pediatrik nöroloji, genetik, pediatrik konuşma terapisti, pediatrik endokrinoloji, çocuk cerrahı, beyin cerrahı, ortopedist, pediatrik kardiyoloji; fizyoterapi, yüksek riskli bebeklerde deneyimli beslenme uzmanı ve özel eğitim branş uzmanlarınca periyodik olarak takip edilmelidir” diyor.

Gözde oluşan arpacığa asla sarımsak sürmeyin!

Gözde oluşan arpacığa asla sarımsak sürmeyin!

Gözde oluşan arpacık sarımsakla geçer… Katarakt damla ile tedavi edilebilir… Şikayeti yoksa çocuklarda rutin göz kontrolüne gerek yoktur… Gerek eş dosttan gerekse sosyal medyadan edindiğimiz bu tür hatalı bilgiler göz sağlığımızı tehdit ediyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, toplumdaki hatalı inanışların göz hastalıklarının erken dönemde teşhis ve tedavi edilmesini önleyebildiğine dikkat çekerek, “Hastalıkların tedavisinde gecikilmesi, ilerleyen dönemlerde kalıcı görme kaybı gibi ciddi göz problemlerinin yaşanmasına neden olabiliyor. Örneğin, ülkemizde sık görülen ve halk arasında ‘kırmızı göz’ hastalığı olarak bilinen konjonktivit zamanında tedavi edilmezse görme kusurlarına, dahası görme kaybına yol açabiliyor. Ayrıca göz tembelliği gibi erken tanı ve tedaviyle tamamen ortadan kalkabilecek bazı hastalıklarda geç kalındığında çocuklar tedavi şansını kaybediyor. Ülkemizde oldukça yaygın görülen miyopi de düzenli olarak takip edilmezse ilerleyebiliyor” diyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, göz sağlığı hakkında toplumda doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Özge Begüm Comba

Doç. Dr. Özge Begüm Comba

Gözlük taktıkça göz numarası ilerler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumda gözlük taktıkça göz numarasının ilerleyeceğine yönelik yaygın bir kanı var. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, gözlüğün sadece iyi görmemizi sağlayan bir aparat olduğuna işaret ederek, ”Dolayısıyla gözlük takmak numaraları ilerletmeyeceği gibi durdurmayacaktır da. Görsel sistemin tam ve eksiksiz çalışması için özellikle çocukluk döneminde gözlük kullanımı önem taşıyor. Zira gözlük, göz tembelliği gibi kalıcı durumların tedavisinin bir parçasını oluşturuyor” diyor.

Kırmızı göz suni gözyaşı tedavisiyle geçer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Türkiye’de en sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve halk arasında ‘kırmızı göz’ olarak bilinen konjonktivit sorununda sadece suni gözyaşı veya başkasına fayda sağlamış bir damla kullanmak ciddi sorunlara neden olabiliyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, bu hastalığın zamanında tedavi edilmediğinde görme kusurları ve görme kaybının gelişebileceği uyarısında bulunarak, “Konjonktivit göz kapağının içini kaplayan zarın iltihabı olup en sık kaynak viral ve bakteriler oluyor.  Bu tablonun mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi ve tedavisinin etkene uygun olarak gerçekleşmesi büyük önem taşıyor. Aksi halde konjonktivit görme kaybı oluşturabilecek lekelere neden olabiliyor” bilgisini veriyor.

Göz numarasının ilerlemesini durdurmak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz numarasının ilerlemesindeki en önemli etkenler genetik ve çevresel faktörler oluyor. Bilimsel çalışmalar ışığında; yakın çalışmanın sınırlandırılması, ortalama 20 dakikada bir 20 saniye uzağa bakarak gözlerin dinlendirilmesi ve günde en az 2 saat dışarda açık havada yapılan aktiviteler öneriliyor. Ayrıca 18 yaşına kadar göz bebeğini büyüten damlalar, özellikli camlar ile gece kullanılan ve korneayı şekillendiren lensler sayesinde göz numarasının ilerlemesini durdurmak mümkün olabiliyor.

Göze lazer cerrahisi sonrasında göz numaraları ilerlemeye devam eder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göze uygulanan lazer cerrahisi 18 yaşından sonra, son bir sene içerisinde, belli bir değer üstünde artış olmayan hastalara yapılıyor. Uygun hastaya, uygun teknoloji ve endikasyonla yapıldığı takdirde numaralarda artış beklenmiyor.

Okulda veya gündelik hayatlarında bir sorun yoksa çocuklarımıza göz kontrolü yaptırmamız gerekmiyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Katarakt ve göz tümörleri gibi ciddi sorunların erken teşhis ve tedavisi hem görsel açıdan hem de hayati olarak önem taşıyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, “Ayrıca tek gözde yaşandığı için göz tembelliği ve şaşılık gibi durumlar ebeveynler tarafından fark edilmeyebiliyor. Bu tür hastalıklarda özellikle zamanla yarışıldığı için çocuklarda göz muayenesinin doğumdan sonraki ilk 2 aydan başlayarak düzenli aralıklarla yapılması çok önemlidir” diyor.

Katarakt damla yöntemiyle tedavi edilebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, kataraktın bilinen tek tedavi yönteminin ameliyat olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Yaşlanmış ve saydamlığını yitirmiş göz içi merceği cerrahi yöntemle çıkarılmalı ve yerine yapay mercek takılmalıdır. Ancak tabi ki sağlıklı beslenilmesi, düzenli kan şekeri takibi yapılması, UV blokajı olan güneş gözlükleri kullanılması gibi yöntemlerle oksidatif stresi azaltarak kataraktın ilerleme süreci yavaşlatılabiliyor.”

Katarakt sadece yaşlılarda görülen bir göz hastalığıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Katarak çoğunlukla ileri yaştaki kişilerde gelişse de çocukluk ve bebeklik döneminde de oluşabiliyor. Doğumsal katarakt çeşitli sendromlara eşlik edebildiği gibi anne karnında geçirilen enfeksiyonlar ve ilaç kullanımından da kaynaklanabiliyor. Çocukluk döneminde ise yine kortizon gibi ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkabiliyor veya diğer hastalıklara eşlik edebiliyor.

Göz tansiyonu sıklıkla şiddetli göz ağrısıyla belirti verir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz tansiyonu son derece sinsi seyirli olan  bir hastalık. Bazen göz arkasından gelen bir ağrıyla kendini belli edebilirken, sıklıkla hiçbir ağrıya yol açmıyor. Kapalı açı glokomlar ise daha ağır seyirli olup ani göz tansiyonu yüksekliği nedeniyle ciddi ağrılara sebep olabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, 40 yaşından sonra yıllık takiplerle göz tansiyonunun mutlaka değerlendirilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Gözde oluşan arpacık sarımsak ve limon gibi bitkisel yöntemlerle tedavi edilebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Gözde oluşan arpacık gibi herhangi bir lezyona sarımsak ve limon sürmek sonuç veremeyeceği gibi farklı enfeksiyonlara da yol açabileceği için son derece tehlikeli olabiliyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, “Ilık pansuman ve kirpik hijyeni ön planda tutularak, hekimin önerdiği ilaçlarla süreci yönetmek en etkili tedavi yöntemidir” diyor.

Sonbahar ve kış aylarında güneş gözlüğü kullanmaya gerek yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Güneşin zararlı ultraviyole ışınları bulutlu havalarda da yeryüzüne ulaşıyor ve gölgelerden yansıyorlar. Ayrıca zararlı ışınların yanı sıra rüzgar göz kuruluğuna yol açabiliyor. Bu nedenle göz sağlığınız için güneş gözlüklerini sadece yaz aylarında değil, her mevsimde kullanmanız büyük öneme sahip.