Yazılar

Güçlü bağışıklık sistemi için ne yapmalı?

Güçlü bağışıklık sistemi için ne yapmalı?

Kış aylarına girdiğimiz bugünlerde havaların soğumasıyla birlikte kapalı alanlarda geçirilen süre artıyor. Maske kullanımının da son iki yıla göre azalmasıyla birlikte bir çok solunum yolu enfeksiyonu kolayca bulaş imkanı buluyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Yasemin Balbay gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda bugünlerde nezle (soğuk algınlığı), grip (influenza), Covid-19 enfeksiyonu, RSV’ye bağlı solunum yolu enfeksiyonları, bademcik iltihabı ve alt solunum yolu enfeksiyonlarının (KOAH, bronşit, zatürre vb) hızla yayıldığını belirterek “Özellikle influenza A ve B, Covid-19 ve RSV’ye bağlı meydana gelen enfeksiyonları hem tek başına hem de iki ya da üç virüs bir arada ‘üçlü salgın’ şeklinde görebilmekteyiz” diyor. Bu tür enfeksiyonların en çok çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlarda risk oluşturduğunu belirten Dr. Yasemin Balbay; virüslerin yol açtığı enfeksiyonların öksürük ve hapşırma sonucu damlacıkların çevreye saçılması, hijyene ve sosyal mesafeye dikkat edilmemesi ile bulaştığını söylüyor.  Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Yasemin Balbay kış enfeksiyonlarına karşı herkesin alabileceği basit ama etkili 7 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Yasemin Balbay

Hijyen, maske ve sosyal mesafe kuralına dikkat edin!
Enfeksiyonlardan korunmaya yönelik alınacak önlemler arasında; maske takmak, sosyal mesafeye dikkat etmek ve hijyen kurallarına uymak büyük önem taşıyor. Dr. Yasemin Balbay “Hastalık solunum yoluyla bulaştığı gibi, kirli eller de mikropların bulaşması açısından büyük bir risk taşıyor. İnsanlar gün içerisinde kirli ellerini ağız, burun veya gözlerine sürerek virüsleri alabiliyor. Ayrıca ağız ve burun salgılarının bulaştığı ellerin başka kişilere veya eşyalara temasıyla da mikroplar kolayca bulaşıyor. Bu nedenle özellikle dezenfektan veya su ve sabunla el hijyenini sağlamaya özen gösterilmelidir. Mümkün olduğunca kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınmak, bu ortamlarda bulunulması durumunda da maske takmak ve en az bir metrelik sosyal mesafeyi korumak kritik önem taşımaktadır” diyor.

Aşı olun

Hastalığın toplumda yayılmasını önlemek ve risk grubundakileri korumak için her yıl grip aşısı ve Sağlık Bakanlığı’nın uygun gördüğü şema ve gerekliliğe göre Covid-19 aşısı yapılmasını önerdiklerini belirten Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Yasemin Balbay şöyle konuşuyor: “Dünya Sağlık Örgütü, grip virüsünün değişikliklerini yakından izleyip; aşı bileşimi için yıllık önerilerde bulunur. Günümüz koşullarında Covid-19 enfeksiyonuna karşı en etkili aşı grubunun m-RNA aşıları olduğu ortaya konmuştur. İçerikleri güncel olarak varyantların özelliklerine göre düzenlenmektedir.”

Uykunuzu ihmal etmeyin
Dr. Yasemin Balbay, yeterli, kaliteli ve düzenli uykunun da bağışıklığı güçlendirmek ve hastalıklara karşı savunma gücünü artırmak için olmaz kurallar arasında yer aldığını vurguluyor.

 Bulunduğunuz ortamı saat başı 5 dakika havalandırın

Kapalı mekanların sık sık havalandırılmasının, kışın çok sık görülen hastalıklardan korunmada son derece önemli olduğunu belirten Dr. Yasemin Balbay “Kapalı mekanlarda, öksürük ve hapşırık yoluyla ortama saçılan damlacıklar aracılığıyla, mikroplar çevreye hızla yayılır. Okul ve işyeri gibi kalabalık ve kapalı mekanlarda bu mikropların bulaşma riskleri artıyor. Dolayısıyla kapalı mekanların saat başı mutlaka en az 5 dakika havalandırılmasını öneriyoruz. Enfeksiyonlardan korunmak için evlerimizde de odaların düzenli olarak havalandırılmasına özen göstermeliyiz. Ayrıca evin ısısını iyi ayarlamalı ve  havanın aşırı kuru olmasını engellemeliyiz” diyor.

Kat kat giyinin, bere takın

Kış aylarında hastalıklardan korunmak için terletmeyen, çok kalın olmayan, aynı zamanda üşütmeyen kıyafetler tercih edilmeli. Soğuk havalarda tek kalın bir kıyafet yerine, ince özellikli kıyafetlerin bir iki kat şeklinde giyilmesinin, ısı dengesinin sağlanması açısından daha iyi bir koruma sağladığını belirten Dr. Yasemin Balbay, ayakların ısısının da iyi korunması gerektiğini söylüyor. Pamuklu, terletmeyen ve çok ağır olmayan çoraplar ile ısı yalıtımını iyi sağlayan ayakkabı tercih etmekte fayda var. Ayrıca baş bölgesinden ısı kaybı fazla olabileceği için şapka veya bere takılması da büyük önem taşıyor.

Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Yasemin Balbay

Bol su için, portakal, mandalina ve nar tüketin

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Yasemin Balbay, sağlıklı beslenmenin hastalıklarla savaşmada kritik rol oynadığına dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Sağlıklı beslenme ve yeterli su tüketimi vücut direncini artırmada son derece önemli rol oynuyor. Proteinlerden zengin beslenmeli, bol vitamin içeren sebze ve meyveler, özellikle de C vitamin deposu olan portakal, mandalina ve nar tüketimine aşırıya kaçmamak koşuluyla mutlaka özen gösterilmeli. Yeterli miktarda su tüketilmesi ile kan dolaşımı düzenlenir, metabolizma hızlanır, zararlı maddelerin ve toksinlerin vücuttan atılması kolaylaşır. Fazla şeker tüketimi bağışıklık sistemini zayıflattığı ve obeziteye yol açtığı için şeker ve zararlı karbonhidratlardan uzak durulmalıdır.”

Egzersiz yapın
Vücut direncini artırmanın en önemli yollarından biri de hareketsiz yaşam tarzından kaçınmak ve düzenli egzersiz yapmak. Dr. Yasemin Balbay “Yaşa ve beden performansına uygun, düzenli bir spor alışkanlığının olması bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı vücut direncini artırır. Kış aylarında havanın soğuk olmasından dolayı dışarı çıkıp yürümek ya da egzersiz yapmak zor gelebilir ancak haftanın en az üç günü 45 dakika tempolu yürüyüş yapmak vücut direncini artırmaya ve hastalıklardan korunmaya önemli katkı sağlayacaktır” diyor.

Yılbaşı sofralarına dikkat!

Yılbaşı sofralarına dikkat!

Yeni yıla sayılı günler kala yılbaşı akşamı için hazırlıklara başlandı bile. Hemen hepimizin planlarında öncelik ise genellikle soframızda yer alacak olan yemek ve içeceklerdeki çeşitlilik oluyor. Birçok kişiye göre bu sofralardaki yemek çeşidi ne kadar çok olursa gelecek yıl da o kadar bereketli geçiyor.  Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, ancak yılbaşı sofrasında bazen yemek ve içecek miktarının kontrolsüzce artabildiğine dikkat çekerek, “Yeni yılda en büyük beklentimiz çoğumuz için sağlık oluyor. Ancak gece geç saatlere kadar sofrada oturulması daha fazla yemek yemek anlamına geliyor. Buna bir de aşırı miktarda tüketilen içecekler de eklenince; ertesi gün mide ağrısı ve reflü gibi sindirim sorunlarının yanı sıra baş ağrısı ve halsizlik gelişebiliyor. Özellikle diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalığı gibi sağlık sorunları olan kişiler bu durumdan daha fazla etkileniyor, ani tansiyon ve şeker yükselmesiyle karşı karşıya kalabiliyor. Bu nedenle yılbaşı sofrasında bazı beslenme kurallarına dikkat edilmesi yeni yıla sağlıklı başlanması için çok önemlidir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, yılbaşı sofrasında dikkat etmeniz gerekenbeslenme kurallarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Yemeğe hafif bir çorba ile başlayın

Akşam yemeğine çorba ile başlamanız daha az ve yavaş yemenize yardımcı olacağı için olası mide şikayetlerinin de önüne geçiyor. Ayrıca daha düşük kalorili beslenmeniz de mümkün olabiliyor.

Zeytinyağlı sebze yemekleri şart

Sofralarımızın baş tacı olan zeytinyağlı sebze yemekleri, yılbaşı sofralarının da vazgeçilmezleri arasında yer alıyor.  Yılbaşı akşamında masanızda birkaç çeşit zeytinyağlı sebze bulunması hem görsel tokluğa hem de midemizin kolay doymasına destek oluyor. Ayrıca pırasa, lahana ve kereviz gibi kış sebzelerinin içerdikleri posalar bağırsak sağlığımız üzerinde de önemli rol oynuyorlar.

Et yemeğinizi fırında pişirin

Sağlıklı bir yılbaşı için akşam yemeğini hazırlarken kullanacağınız pişirme yöntemine dikkat edin. Sofrada sunacağınız yiyecekleri hazırlarken; buharda, fırında veya ızgarada gibi pişirme yöntemlerini tercih etmeniz, yemeklerin kalori içeriklerini azaltmalarının yanı sıra daha rahat sindirim sağladıkları için mide rahatsızlıklarının oluşumunu da önlüyor. Tavuk ile hindi gibi et yemeklerini ve patatesleri fırında kızartmanız, sebzeleri tavada ızgara yaparak hazırlamanız, yemeklerin kalori içeriklerinin oldukça azalmalarını sağlayacaktır.

Sofraya çok aç oturmayın

Akşam çok fazla yemek yiyeceğinizi düşünerek tüm gün aç kalmamaya dikkat edin. Güne mutlaka hafif bir kahvaltıyla başlamanız, öğlen yemeğinde zeytinyağlı sebze veya salata tarzı yiyecekleri tüketmeniz çok önemli. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, “Çok aç karnına yemeğe oturduğunuz zaman, sofrada bolca yemeklerin olacağını da göz önüne alırsak, hızlıca fazla miktarda yemek yeme riskiyle karşılaşırsınız” diyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı

Yemeğin yanında mutlaka salata olsun

Tabağınızı hazırlarken sofradaki yiyeceklerden az miktarda alıp yanında salata tüketmeniz de önem taşıyor. Zira salata posa içeriğinin yüksek olması bağırsakların çalışmasına katkı sağlıyor. Kalori içeriği de düşük olan salata kilo alımını önlerken, içerdiği sindirilebilir ve sindirilemez posa etkisiyle tokluk hissinin daha hızlı oluşmasına destek verebiliyor. Bunların yanı sıra renkli sebzelerin içerdikleri antioksidan öğeler de günümüzde çok yaygın olan enfeksiyonlardan korunmada etkili oluyor.

Mayonez yerine yoğurt kullanın

Yemeklerin kalori ve yağ içeriklerini azaltmak için bazı değişiklikler yapmaya özen gösterin. Örneğin, hazırlayacağınız mezelerde ve salatalarda mayonez yerine yoğurdu tercih edebilirsiniz. Yoğurt hem lezzet hem de içerdiği mineral ve vitaminler ile son derece faydalı bir besin olmasının yanı sıra mayonezle kıyaslandığında daha düşük kalori içeriyor. Sofrada bulunduracağınız peynirlerin az yağlı olmasına da dikkat etmenizde fayda var.

Meyveli veya sütlü tatlı tercih edin

Şerbetli tatlılar ve yaş pastalar oldukça fazla kalori ile yağ içeriyor. Zaten fazlaca tüketilen yemeklerin üzerine bu tatlıları eklediğinizde, gece alacağınız kalori ve yağ miktarı yaklaşık 2 katına çıkıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, “Mutlaka tatlı tüketecekseniz, taze meyveli veya hafif sütlü tatlıları tercih etmeniz, kalori artışının daha düşük olmasını sağlayacaktır” diyor.

Kuruyemişler çok sağlıklı olsa da…

Kuruyemişler, içerdikleri protein, iyi yağlar ve mineraller ile çok kıymetli besinler arasında yer alıyor. Ancak çok sağlıklı besinler olsalar da tüketim miktarlarına dikkat edilmesi gerekiyor. Zira 100 gram kuruyemiş yaklaşık 500-700 kalori içeriyor.

Bol bol su için

Su vücudumuzun düzenli çalışması ve sindirimin sağlıklı olması için elzem bir içecek. Beslenme ve Diyet Uzmanı Fatma Turanlı, her zaman olduğu gibi yılbaşı sofrasında da su içmeye özen göstermeniz gerektiğini belirterek, “Yeterli su içmeniz geceyi daha rahat geçirmenizi ve sabah daha iyi uyanmanızı sağlayacaktır. Ayrıca su kalori içermiyor ve tokluk hissinin oluşmasına da yardımcı oluyor.” diye konuşuyor.

Karnınız açken çok hızlı alkol tüketmeyin

Bol su içmek, alkolün yoğunluğunu ve alınan alkol miktarını azaltıyor. Şarabın bir kadehi ortalama 110-150 kalori arasında oluyor. Kalori içeriği çok yüksek olmadığı için tercih edilebilir. Kilo alma endişeniz varsa, alkollü içecek miktarını 2-3 kadehle sınırlandırmanız uygun olacaktır.       

 

Domuz gribi ve soğuk algınlığı nasıl ayırt edilir?

Domuz gribi ve soğuk algınlığı nasıl ayırt edilir?

Halk arasında Domuz gribi olarak bilinen influenza, virüslerin etken olduğu bir solunum yolu enfeksiyonudur. Domuz gribi belirtileri nelerdir? Kimler grip aşısı olmalı? İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Servet Öztürk merak edilen soruları yanıtladı.

Pause Dergi

Dr. Servet Öztürk

Domuz gribine neden olan İnfluenza A (H1N1) virüsü nedir?

İnfluenza gribinin ortaya çıkmasına, influenza A ve influenza B virüsleri neden olur. Bu iki virüs de insanlar için bulaşıcıdır ancak domuz gribi dediğimiz oldukça bulaşıcı seyreden grip türüne neden olan influenza A (H1N1) virüsüdür. Bu virüs insan, domuz, kuş, at gibi hayvanlarda solunum yolu hastalığına neden olur. Hastalık ilk kez Nisan 2009 da Meksika’da sonra ABD’de görülmüş ve daha sonra birçok ülkeye yayılmıştır.

Domuz gribinin belirtileri nelerdir?

İnfluenza A (H1N1) virüsüne maruz kalmış kişilerde 1-2 günlük bir kuluçka döneminden sonra aniden belirtiler görülmeye başlanır. Domuz gribine işaret eden bu belirtileri şöyle sıralayabiliriz;

Yüksek ateş

Baş ve eklem ağrısı

Yorgunluk ve halsizlik

Öksürük

Üst solunum yolu akıntısı

Domuz gribine görülen yüksek ateş 5 güne kadar sürebilir. Herhangi bir kronik hastalığı olmayan kişilerde doğru tedavi ve sağlıklı bir beslenme ile bu belirtiler genellikle bir hafta içinde yok olur. İyileştikten sonra hasta bir süre daha kendini halsiz hissetmeye devam edebilir. Hastanın kronik bir rahatsızlığı varsa veya yaşlıysa yaşamı tehdit eden komplikasyonlar görülebilir bu komplikasyonlara en çok akciğerde rastlanır. Virüsün veya hastalık sırasındaki bakterilerin etkisiyle zatürre görülebilir.

Domuz gribi ve soğuk algınlığı nasıl ayırt edilir?

Birbiri ile benzer belirtiler gösteren influenza ve soğuk algınlığı genellikle birbirine karıştırılır. Her iki hastalığın temelinde viral bir enfeksiyon olsa da farklı virüsler tarafından meydana gelir.

Bu iki viral hastalığın arasındaki en önemli fark domuz gribinde ateş olması; soğuk algınlığındaysa olmamasıdır. Ayrıca soğuk algınlığı esnasında kişiler genellikle günlük rutinlerine devam edebilirken domuz gribi aşırı derecede eklem ağrısı ve halsizliğe yol açabilir bu nedenle kişiler dinlenme ihtiyacı duyar. Her iki hastalıkta da burun akıntısı veya tıkanıklığı, boğaz ağrısı ve öksürük olabilir.

Domuz gribi hastalığı nasıl bulaşır?

Domuz gribi, kişiden kişiye genellikle öksürme, aksırma esnasında ortama yayılan ve virüs içeren damlacıklarla bulaşır. Bu damlacıklar birkaç saat boyunca havada kalabilir ve insanlara hastalığı bulaştırabilir. Bu nedenle kalabalık ortamlarda bulunan kişilerin maske kullanımı ve el hijyenine dikkat etmesi gerekmektedir. COVID-19 salgını sırasında oluşan sosyal mesafe, maske ve dezenfektan kullanımı gibi alışkanlıkların devam ettirilmesi kişileri influenza A virüsüne karşı koruyacaktır.

Domuz gribi tedavisi nasıl yapılır?

İnfluenza semptomları başladıktan sonraki 48 saat içerisinde başlanacak antiviral tedavinin etkinliği oldukça yüksektir. 48 saatten sonra başlanan tedavinin etkisi oldukça düşüktür. Bu nedenle erken teşhis için özellikle influenza tanılı kimseyle temas eden, ateş, baş ve yaygın vücut ağrısı olan hastaların test yaptırmaları erken tedavi için uygun olacaktır.

Doktor tarafından reçete edilen antiviral ilaçların yanında; ağrı kesici ve ateş düşürücü gibi ilaçlar, dengeli beslenme, bol sıvı alımı ve yatak istirahati bu hastalığın tedavisine önemlidir. Sanılanın aksine bu hastalıkta antibiyotik etkili değildir. Antibiyotik tedavisi ancak domuz gribine ek olarak gelişen bakteriyel kaynaklı enfeksiyonlarda, doktor tarafından önerildiğinde kullanılabilir.

Grip aşısını kimler yaptırmalı?

Maske kullanımı, sosyal mesafe ve el hijyenine özen gösterilmesinin yanı sıra gripten korunmadaki en etkili yöntem aşıdır. Her yıl düzenli olarak yenilenmesi gereken aşıların içeriği Dünya Sağlık Örgütü’nün önerileri dikkate alınarak hazırlanır. Aşı, 6 aydan büyük ve yumurta alerjisi olmayan herkese önerilse de bazı grupların aşı olması diğer gruplara nazaran daha önemlidir. Eğer siz de aşağıdaki gruplardan birine giriyorsanız yıllık grip aşınızı olmalısınız;

50 yaş ve üzeri kişiler

Palyatif bakım alanlar

Huzur evinde kalanlar

Kronik akciğer ve kalp hastalıklarına sahip kişiler

Kronik böbrek hastalığına sahip kişiler

Şeker hastalığı olanlar

Otoimmün hastalığı olanlar

Hamileler

Sağlık çalışanları

Saçlarınızı taramakta bile güçlük çekiyorsanız… Dikkat!

Saçlarınızı taramakta bile güçlük çekiyorsanız… Dikkat!

Saçlarınızı taramakta, yüzünüzü yıkamakta güçlük çekiyor musunuz? Merdiven çıkarken, yürürken veya oturduktan sonra kalkarken sorun yaşıyor musunuz? Düğme iliklemek veya yazı yazmak adeta ızdıraba mı dönüşüyor? Egzersiz yaptığınızda hızla yoruluyor, kaslarınızda ağrı hissediyor, idrar renginiz koyulaşıyor, solunum sıkıntısı yaşıyor musunuz? Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni, kaslarda yol açtığı ‘güçsüzlük’ nedeniyle hayat kalitesini oldukça düşüren  ‘kas hastalığı’ olabilir!

Kas hastalıkları, kasın kendisinde ya da kasın içinde yer alan çeşitli protein ve yapılara bağlı olarak oluşan hastalıklar olarak nitelendiriliyor. Hemen her yaşta görülebilen kas hastalıkları, zamanla günlük yaşamı büyük oranda kısıtlayabilecek sorunlar oluşturan hastalıklar arasında yer alıyor. İlerleyen dönemde ciddi fonksiyon kaybı gelişiyor ve hasta yataktan çıkamaz hale gelebiliyor. Kas hastalıklarının sorumlusu henüz bilinmemekle birlikte, genetik faktörlerin ön planda olduğu belirtiliyor. Nadiren iltihabi/otoimmün hastalıklar, alkol ve kolestorol düşürücü ilaçlar, endokrinolojik  hastalıklar veya enfeksiyonlar nedeniyle sonradan da kas hastalıkları gelişebiliyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, doğru ve erken teşhisin kas hastalıklarında son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Zira, kas hastalıklarını ne kadar erken tespit ederseniz, müdahale etme şansınız da o kadar yüksek oluyor. Hastaların yaşam kalitesini artırabiliyor, kendi işlerini yapabilir noktaya gelmesini sağlayabiliyoruz. Ayrıca eskiden özellikle genetik hastalıklardan kaynaklanan kas hastalıklarında çaresiz kalırken,  günümüzde bazılarının tedavi edilebilir olduğunu, örneğin hastalığa neden olan vücuttaki bazı eksik enzimleri yerine koyduğunuz zaman hastaların tekrar eski kas güçlerine kavuşabildiklerini biliyoruz.” diyor.

Prof. Dr. Kayıhan Uluç

Bu belirtiler varsa, dikkat!

Kas hastalıkları hangi kası tutarsa o kasta ‘güçsüzlük’ oluşuyor. Genellikle kol ve bacak kaslarını, bazı hastalarda da el, yüz, yutma ve göz kaslarını tutuyor. Kaslarda oluşan güçsüzlük nedeniyle fonksiyon kaybı başlıyor. Bazı hastalarda yakınmalara kas krampları, egzersizle artan yorgunluk, nadiren ağrılar da eşlik edebiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, kas hastalıklarında en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor:

  • Yürümekte güçlük çekmek, merdiven/yokuş çıkamamak veya inememek, oturduktan sonra kalkarken zorlanmak
  • Saçları taramak, yüzü yıkamak ve dişleri fırçalamak gibi kol kaslarının kalkıp inmesi gereken hareketlerde güçlük çekmek
  • Düğme ilikleme, fermuar çekme, yazı yazma, dikiş dikme, bir nesneyi tutabilme gibi ince el becerilerinde sorun yaşamak
  • Ayakların takılmasına bağlı olarak sık sık tökezlemek veya düşmek
  • Çift görme, göz kapaklarının düşmesi, yutarken güçlük çekmek, dili çevirmekte sorun yaşamak
  • Elleri sıktıktan sonra gevşetmekte zorluk yaşamak
  • Egzersiz yapınca, aç kalınca kaslarda güçsüzlük, ağrı ve gerginlik hissetmek, idrar renginde koyulaşma fark etmek
  • Solunum güçlüğü yaşamak

Genetik analiz ile tanı konulabiliyor!

Kas hastalıklarına tanı konulmasında hastanın öyküsü ve muayenesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle hastanın ve ailesinin tıbbi geçmişi detaylı olarak sorgulanıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç,  “Hasta öyküsü, muayene, kan tahlilleri ile elektronöromiyografi (EMG) gibi yöntemleri birlikte kullandığımız zaman daha kolay tanı koyabiliyoruz” diyerek, şöyle devam ediyor. “Ayrıca eskiden kesin tanı için neredeyse tüm hastalarda biyopsi yöntemine başvuruyorduk. Günümüzde hızla gelişen genetik yöntemler sayesinde, bazı özel durumlar dışında, artık bu hastalıklara genetik inceleme ile tanı koyabiliyoruz”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç

Yaşam kalitesi yükseltiliyor

Kas hastalıklarının kesin bir tedavisi olmasa da yakınmaları hafifleten ve hastanın yaşam kalitesini yükselten tedavi seçenekleri mevcut. Günümüzde fizik tedavi, konuşma terapisi, solunum tedavisi, vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ve kas kasılmalarını azaltan ilaç tedavilerinden oldukça başarılı sonuçlar alınabiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için öncelikle altta yatan nedenin belirlenmesi gerektiğine işaret ederek, “Özellikle gen tedavisinde çığır açan gelişmeler sayesinde, günümüzde genetik kaynaklı kas hastalıklarının tedavisinde umut vaat eden gelişmeler var. Artık belli genlere yönelik spesifik tedavilere başladık. Örneğin, bazı genetik hastalıklar vücuttaki çeşitli enzimlerin eksikliğine bağlı oluşabiliyor. Dolayısıyla yapılan tetkikler sonucunda altta yatan bir genetik hastalık tespit ettiğimizde, öncelikle enzimleri kontrol ediyoruz. Sorun enzim eksikliğinden kaynaklanıyorsa, eskiden tedavi edilemez olarak değerlendirilen o hastalığı sadece eksik olan maddeyi yerine koyarak tedavi edebiliyoruz” bilgisini veriyor.

Yeni yılda sadece rakamlar değil, hedefleriniz de yenilensin!

Yeni yılda sadece rakamlar değil, hedefleriniz de yenilensin!

“Yıl içerisinde bazı hedefleri gerçekleştirmek daha kolay olurken bazılarını ise gerçekleştirmek daha güç olabilmektedir? Neleri yanlış yapıyor olabiliriz? Pes etmek ya da ısrarla aynı hedefleri yazmak yerine ne yapmalıyız?” İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Klinik Psikoloji Uzmanı Müge Leblebicioğlu Arslan, bilgilendirmede bulundu.

Bir yılı daha geride bırakıp yeni yıla hazırlandığımız bu dönemde geçmişte olduğu gibi birçok kişi yeni yıl hedef listeleri oluşturmaktadır. 2023’e sayılı günler kala dünyanın birçok yerinde farklı yaş gruplarında ki bireyler gerçekleştirmeyi planladığı hedef listelerini oluştururken farklı yöntemler denemektedirler.

Pause Dergi

Klinik Psikoloji Uzmanı Müge Leblebicioğlu Arslan

Gerçekleştirilememiş hedefler umutsuzluğa yol açıyor!

Hedef oluştururken kullanılan bu yöntemlerin bazıları hedeflerin gerçekleştirilmeden bir sonraki yıla aktırılmasına bazılarının ise gerçekleştirilmesine olanak sağlamaktadır. Hedeflerin gerçekleştirilme oranıyla duygu durum arasında bir ilişki olduğu söylenebilir. Gerçekleştirilememiş hedeflerin sayısı arttıkça kişilerde umutsuzluk, çökkünlük, çaresizlik gibi duyguların yoğunluğu da artabilmektedir. Bu duygulara eşlik eden değersizlik ve yetersizlik düşünceleri beraberinde tükenmişlik sendromunu, depresyon ya da anksiyete gibi ruhsal hastalıkların tetiklenmesine neden olabilmektedir. Dolayısıyla ulaşılabilir hedefler oluşturmanın kişilerin ruh sağılığı üzerinde koruyucu bir etkisi olduğu söylenebilir.

Ulaşılabilir hedef planlaması nasıl oluşturulmalıdır?

  • Hedeflerinizin gerçekleşmesi gerçekçi bir plan yapmakla mümkündür

İlk olarak ekonomik durumunuzu, aile ve arkadaşlarınızı, yaşadığınız ortamı, eğitim durumunuzu, kendi kişilik özellerinizi ve ihtiyaçlarınızı gözden geçirerek mevcut yaşam koşullarınıza uygun gerçekçi bir hedef oluşturun. Hedeflerinizin ulaşılabilir olacak şekilde gerçekçi olduğunu düşünmeniz gerekir. Ulaşılması güç gerçekçi olmayan hedefler motivasyonunuzu düşürerek bir sonraki hedefinize ulaşma konusunda zorluk oluşturabilir. Ayrıca hedeflere ulaştıkça daha zor hedeflere ulaşma konusunda da motivasyonunuz artabilir.

  • Hedeflerinizi spesifikleştirin

Örneğin; ‘’Hakkımı daha iyi savunmak istiyorum.’’ hedefi çok genel bir hedeftir ve hedefe ne zaman ulaşılabileceğini kestirmek güçtür. Bunun yerine ‘’ Bir makete gittiğimde ürünü iade edebilecek kadar hakkımı savunmak istiyorum.’’ yeterince spesifik bir hedeftir.

  •  Olumlu ve esnek hedefler oluşturun

Olumlu cümleler kurarak hedeflerin yazılması hedefi daha ulaşılabilir kılmaktadır.  Örneğin ‘’Bu yıl hiç şekerli yiyecek tüketmeyeceğim.’’ hedefi yerine ‘’Bu yıl daha az şekerli yiyecekler tüketeceğim.’’ hedefi daha işlevsel olacaktır. Kısıtlayıcı ve esnek olmayan hedeflerin gerçekleşmeme oranı daha yüksektir. Gerçekleştiremediğimiz her hedef motivasyonunuzu düşürerek bir sonraki gün hedefi gerçekleştirmenizi de zorlaştırabilir. Bu örnekteki ‘’daha az’’ kavramını da spesifikleştirmenizin hedefi daha ulaşılabilir kıldığını unutmayın!

  • Aynı anda birden fazla hedefe yerine tek bir hedefe odaklanarak aşamalı olarak ilerleyin

Özellikle bir hedefi her yıl tekrarlayıcı bir şekilde gerçekleştirmekte zorlanıyorsanız aynı anda diğer hedeflerinizi düşünmek ve gerçekleştirmeye çalışmak, zihninizin ve bedeninizin daha fazla yorulmasına neden olabilir. Bu durum önemli olduğunu düşündüğünüz mevcut hedefe odaklanmanızı daha da güçleştirebilir.

  • Destek almaktan çekinmeyin

Bazen istediğimiz hedefleri oluştururken ya da ulaşmaya çalışırken zorlanabilir ve bir çıkmaza girdiğimizi düşünebiliriz. Hedeflere ulaşmak ya da yeni rutinler oluşturmak sizin günlük hayatınızda ki işlevselliğinizi olumsuz yönde etkilemeye başladıysa, hissettiğiniz olumsuz duygular giderek artıyorsa bir uzmandan destek almak ruh sağlığınız için oldukça önemli olacaktır.

Unutmayın ki yeni hedefler oluşturmak, yeni alışkanlıklar edinmek için tek doğru zaman tabi ki de yeni yıla geçiş planlamalarından ibaret değildir. Doğru zaman içinde bulunduğunuz bu andır. Herkese sağlıklı bir yıl diliyorum.

Cep telefonu kullanmak beyin tümörünü tetikliyor mu?

Cep telefonu kullanmak beyin tümörünü tetikliyor mu?

Beyin tümörleri kafatası içinde kontrolsüzce büyüyen kitleler. Nedenleri net olarak bilinemiyor. Klinik çalışmalara göre; her 100 bin kişiden 5’i beyin tümörü riski altında. Dünya nüfusu yaşlandıkça bu oranın da artacağı öngörülüyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin tümörlerinin ya beyin dokusu ve bu bölgedeki uzantılardan kaynaklandığını ya da vücudun başka yerindeki tümörlerin buraya sıçraması veya yayılması ile oluştuğunu söylüyor. Beyin tümörlerinin kendisi genelde başka organlara sıçramasa da bazı alt grupları “ekilim metastazları” yaparak beyin ve omurilik sistemi boyunca yayılabiliyor. Beyin tümörleriyle ilgili akılları kurcalayan pek çok soru var. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin tümörleriyle ilgili en çok merak edilen şu 5 soruyu yanıtladı.

Pause Dergi

Doç. Dr. Yaşar Bayri

Beyin tümörlerinin başlıca belirtileri neler?

Aslında beyin tümörlerinin belirtileri kendine özel değildir. En bilinen belirtisi olan baş ağrısı pek çok hastalıkta oluşabilen bir yakınmadır. Tekrarlayan, ısrar eden baş ağrısında hastayı ‘beyinde bir patoloji var mıdır?’ diye sorgulamak gerekir. Tümörler beynin hangi bölgesine yerleşmiş ise oraya ait belirtiler verebilirler. Bunu da ya doğrudan o bölgeden çıktıkları için ya da büyüyüp bası yaparak oluştururlar. Yani hastada güç kaybı, konuşma bozuklukları, görme sorunları, kişilik değişiklikleri, hafıza kusurları, epilepsi nöbeti geçirme, kafa içi basıncı artışına bağlı bulantı-kusma ve baş ağrısı olabilir. Hormon salgılayan tümörler hormonal dengesizliklere neden olabilirler ve bunlara bağlı şikayetler ortaya çıkabilir.

Beyin tümörü nasıl teşhis ediliyor?

Hastada kafatası içinde bir sorun olup olmadığını düşündüren bazı muayene bulguları olur, fakat kesin teşhis için bu bölgenin görüntülenmesi şarttır. Bu da beyin tomografisi ve beyin MR’ı çekerek mümkün olabilir. Özellikle MR tümörün yerleşim yeri, iyi ya da kötü huylu olabileceğine dair bir takım değişiklikleri göstermesi bakımından ilk tercih edilecek yöntemdir. Sadece teşhiste değil yapılacak cerrahi için de yol göstericidir.

Tedavide hangi yöntemler kullanılıyor?

Beyin tümörlerinde kitlenin ne cins bir tümör olduğunun kesin tanısını koymak ve onu oradan uzaklaştırmak için cerrahi yöntemler uygulanır, yani hastalar genelde ameliyat edilirler. Fakat tümör yaygın veya çıkarılması çok riskli olan bir bölgede yerleşmiş ise o zaman biyopsi ile tanı konulabilir. Sonrasında çıkacak tümörün karakterine göre hastanın ışın tedavisi ve kemoterapiyi ek olarak alması gerekebilir. Ayrıca bazı tümör tiplerinde büyüklüğü de uygunsa o zaman cerrahi yapmadan doğrudan odaklanmış ışınlama da denen Gamma Knife yöntemi ile ışınlama yapılarak tümör büyümesi kontrol altına alınabilir.

Pause Dergi

Cep telefonu kullanımı ile beyin tümörleri arasında bir ilişki var mı?

Bu konuda ciddi iddialar mevcut. Yapılan bilimsel çalışmalarda cep telefonu kullanma ile beyin tümörü oluşumu arasında net bir bağlantı olduğu ispatlanabilmiş değil. Fakat yapılan çalışmaların uygun grupları kapsamadığı konusu tartışmalıdır. Cep telefonu kullanım süresi ile beyin tümörü oluşumunun arttığı yönünde gözlemsel bulgular mevcuttur. ABD’nin finans merkezi olan Wall Street’de saatlerce cep telefonlarıyla konuşan borsacılarda beyin tümörlerinin normale göre çok daha fazla görüldüğü bildirilmektedir. Cep telefonu sinyallerinin DNA sarmalında kopmalara neden olduğu yönünde iddialar da mevcuttur. Kesin tümör ile ilişkisi olmasa da uzun süre cep telefonu kullanmanın en azından beyin yorgunluğuna sebebiyet verdiği neredeyse kesin gibidir. Ayrıca, baş ağrıları, uyku düzensizliği, hafıza zayıflaması, yoğun stres ve yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu ile dikkat dağınıklığı gibi durumlara da yol açabilmektedir.

Covid-19 döneminde beyin tümörleri vakalarında artış oldu mu?

Bunu söylemek için henüz erken olabilir. Covid-19 ile sinir sisteminin de tutulduğu, hatta en belirgin bulgularından olan koku almanın kaybolması şikayetinin koku sinirinin tutulumuna bağlı olarak ortaya çıktığı ve bazı başka nörolojik bulgu ile belirtilerin oluştuğu tespit edildi. Ancak Covid-19 enfeksiyonuna bağlı beyin tümör oluşumunda artış olduğunu söyleyemeyiz ama virüsler hücrelerde mutasyonlara neden olabilirler ve mutasyon birikimleri de hücrenin anormal hızda çoğalması ve karakter değişimine neden olarak tümöre dönüşmesine yol açabilir. Pek çok kişi tarafından Covid-19’a veya bazılarının iddialarına göre de aşılara bağlı olarak beyin tümörü oranlarında bir artış olup olmadığı merak ediliyor. Bunu ancak ilerleyen yıllarda söylemek mümkün olabilir.

Her 3 kadından 1’i bu ağrıyı çekiyor!

Her 3 kadından 1’i bu ağrıyı çekiyor!

Günümüzde her 3 kadından 1’inde rastlanan ama buna karşın toplumsal farkındalığın neredeyse yok denecek kadar az olduğu bir hastalık; Pelvik Konjesyon Sendromu. Karnın alt bölgesinde ve yumurtalıklarda şiddetli bir ağrı, ağrılı cinsel ilişki ve idrar kaçırma şikayeti ile kendini gösteriyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, 20 ile 45 yaş arasındaki kadınları daha çok etkileyen, yaşam konforunu ciddi şekilde azaltan Pelvik Konjesyon Sendromu’nun başka hastalıkların belirtileri ile de karışabildiğini, bu nedenle bazen on yılı aşkın süredir teşhis konulamamış hastalar olduğunu söylüyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, toplumda yaygın olmasına rağmen az bilinen Pelvik Konjesyon Sendromu hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz

Doç. Dr. Ahmet Arnaz

  1. Bu etkenler riski artırıyor!

Kronik pelvik ağrının; altı aydan uzun süren, adet döngüsüne veya hamileliğe bağlı olmayan ve pelvik bölgeyi, özellikle alt karın ve pelvisi etkileyen kronik bir ağrı olarak tanımlandığını belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz “Pelvik Konjesyon Sendromu (PKS) ile ilişkili pelvik ağrı genellikle yumurtalıklar ve karın alt bölgesindeki toplar damarları içeriyor. Damarlar genişleyip bükülüyor ve kanla aşırı doluyor; bu da pelviste aşırı kan birikmesi sebebiyle ağrıya yol açıyor” diyor. 20 ile 45 yaşları arasında ve birden fazla doğum yapan kadınlarda PKS görülme olasılığının arttığını kaydeden Doç. Dr. Ahmet Arnaz diğer risk faktörlerini; varisli damarlar, ailede varis öyküsü, polikistik over sendromu, geçirilmiş derin ven trombozları, şişmanlık, hareketsizlik ve uzun süre oturarak ya da ayakta durarak zaman geçirmek olarak sıralıyor.

  1. En önemli belirtisi; pelvik ağrı!

Pelvik Konjesyon Sendromu’nun en önemli belirtisini pelvik ağrı yani göbek altında karnın en alt bölümündeki ağrının oluşturduğunu vurgulayan Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz şöyle konuşuyor: “Kronik pelvik ağrı, cinsel ilişki sırasında ağrı, bağırsak hareketleri veya idrara çıkma sırasında ağrı ve pelviste (leğen kemiği) dolgunluk hissi oluyor. Bu ağrı karnın alt kısmında ve kasıklarda künt veya dolgunluk hissi şeklinde kendini belli ediyor. En yaygın haliyle yalnızca sol tarafta ya da vücudun sağ tarafında veya her iki tarafında hissedilebiliyor. Ağrı, gün sonunda, adet dönemi öncesi ve sırasında, cinsel ilişki sırasında ve sonrasında, uzun süre ayakta kalınca veya oturunca daha sıklıkla görülüyor.”

  1. Başka hastalıkların belirtileri ile karışabiliyor!

Toplumda nadir bilinen ama yaygın bir hastalık olan Pelvik Konjesyon Sendromu akla gelmeyecek pek çok belirti ile kendini gösteriyor. Doç. Dr. Ahmet Arnaz başka hastalıklarla da karışabilen bu belirtileri “Sık ishal ve kabızlık nöbetleri (irritabl bağırsak), kahkaha, öksürme veya mesaneyi zorlayan diğer hareketlerden dolayı istemeden idrar kaçırmak, pelvis, kalça, uyluk, vulva ve vajinadaki varisli damarlar ve idrar yaparken ağrı” olarak sıralıyor. Hastalığın hemoroid ve bacak varisleri ile birlikte görülme olasılığı artıyor.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi

  1. Yaşam kalitesini vuruyor!

Pelvik Konjesyon Sendromu’nun, ağrının şiddetine göre kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürdüğünü belirten Doç. Dr. Ahmet Arnaz “Hayatı tehdit etmeyen ama kişiyi keyif aldığı aktivitelerden alıkoyan, fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak yıpratan, kronik yorgunluğa yol açan bu hastalık günlük yaşamı çekilmez kılabiliyor. Bu nedenle zaman kaybetmeden tedaviye başlanması gerekiyor” diyor.

  1. Tanısı uzmanlık gerektiriyor!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, belirtileri başka hastalıklarla da karışabildiğinden Pelvik Konjesyon Sendromu yıllarca konulamamış hastalarla karşılaştığını belirterek şöyle konuşuyor: “Yol açtığı şikayetler nedeniyle farklı branştan bir çok doktora giden ancak tanısı uzmanlık gerektirdiği için yıllarca tanı konulamamış hastalar var. Pelvik Konjesyon Sendromu’nun tanısı için pelvik muayeneyi de içeren fizik muayene ve tıbbi öyküyle başlanıyor. Muayene sırasında doktor, ağrının nereden kaynaklandığını saptamaya çalışmak için yumurtalıklar, serviks ve rahimde hassasiyet olup olmadığını kontrol ediyor. Görüntüleme metotları, doktorun kronik pelvik ağrıya neden olan diğer durumları ekarte etmesine ve damarlarda PKS ile potansiyel olarak ilişkili düzensizlikleri görmesine yardımcı oluyor. Tercih edilen başlıca görüntüleme yöntemlerini; ultrason, MR veya CT taraması, pelvik venografi ve laparoskopi oluşturuyor. Hastanın mevcut tablosuna göre gerekli tetkikler yapılarak teşhis konulabiliyor.”

  1. Tedavisi mümkün!

Pelvik Konjesyon Sendromu’nun tedavisinin mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Ahmet Arnaz, östrojen üretimini baskılayan ilaçların ağrıyı azaltabildiğini, ilaç tedavisinin yeterli olmadığı durumlarda ise cerrahi yöntemler veya minimal invaziv tekniklere başvurulduğunu söylüyor. Doç. Dr. Ahmet Arnaz “Bu sayede yumurtalık damarlarının embolizasyonu (tıkanması) sağlanabiliyor. Ayrıca kanın geri akışını önleyerek damarları bağlamak için laparoskopi tercih edilebiliyor. Yumurtalık ve pelvik varis embolizasyonu geçiren kadınların iyileşme süresi bacak varislerinin tedavi sürecine benziyor. Genellikle ilk 24 saat içinde ağrı tedavisi için bir gece hastaneye yatış gerektiriyor. Bundan sonra hasta taburcu ediliyor ve ağrı kesici ilaç kullanılabiliyor” diyor.

 

Uykuda solunum durmasına dikkat!

Uykuda solunum durmasına dikkat!

Öğle yemeğinden sonra bastıran tatlı bir uyku, sinema ya da tiyatroda yavaşça gözlerinizin kapanması, konuşmacısı olmadığınız bir toplantıda uykunuzun gelmesi… Gündelik hayattan tanıdığımız sıradan davranışlar, değil mi? Ancak dikkat! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslan, nadiren olması halinde sorun yaratmayan bu gündüz uykularının, süreklilik göstermesi halinde ise beyin, kalp hastalıkları ve felce kadar giden sorunlara yol açan uyku apnesine işaret ettiğine dikkat çekiyor. Doç. Dr. Sertaç Arslan sağlıklı bir uykunun püf noktalarını anlattı, uyku apnesi (uykuda solunum durmaları) sorununuz olup olmadığını test edebilmeniz için 10 soruluk test hazırladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Sertaç ArslanBu kurallara dikkat!

Sağlıklı bir yaşam için sağlıklı bir uyku şart. Son yıllarda yapılan çalışmalar da yeterli ve kaliteli  uykunun önemini ortaya koyuyor. Oysa uykuda solunum bozuklukları, bilinçli olarak uyumamak (uyku deprivasyonu), uykuya dalamamak, yeterli süre uyumamak, uyku devamlılığını sağlayamamak ya da kaliteli uykuya engel olan sağlık sorunları gibi nedenler uyku kalitesini son derece olumsuz etkiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslan, uyku kalitesini etkileyen dış faktörlerin düzenlenmesi ve uykuya elverişli ideale en yakın ortamın sağlanması yani uyku hijyeninin oluşturulması için bazı kurallara dikkat etmek gerektiğini belirterek “Uyunacak odanın uygun ısıda ve karanlık olması, ses yalıtımı sağlanması,  uyunacak odanın egzersiz ve televizyon izleme gibi aktiviteler için kullanılmaması, rahat uyku kıyafetleri giyilmesi, uyumaya gitmeden önceki birkaç saatte ağır egzersiz yapılmaması, uyku saatine yakın çay ve kahve tüketiminin sınırlandırılması, her gün aynı saatte uyunması, uyku öncesi tablet ve telefon gibi elektronik cihazların kullanılmaması kaliteli uyku için büyük önem taşıyor” diyor.

Hayati organları tehdit ediyor!

Uykunun solunum durmalarıyla (apnelerle) bölünmesinin; dinlendirici ve yenileyici bir uyku uyunabilmesini engellediği gibi apne anlarında kandaki oksijen seviyelerinin düşmesine bağlı olarak hayati organlarda oksijen yetersizliğine yol açtığını belirten Doç. Dr. Sertaç Arslan şöyle konuşuyor: “Beyin, kalp, karaciğer ve pankreas gibi hayati organların oksijenlenmesi bozulduğunda zaman içinde fonksiyonlarında da bazı aksaklıklar ortaya çıkıyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi hastalarında; erken yaşta yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, hafıza sorunları, inme, kan şekeri kontrolünün bozulması, halk arasında gizli şeker denilen insülin direnci ve obezite gibi birçok sorun ortaya çıkabiliyor. Uyku apnesi hastalarının araç kullanırken trafik kazası yapma olasılığı da çok daha fazla oluyor!”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslan

Uyku testi evinizde de yapılabiliyor!

Uyku apnesi teşhisinde çeşitli testler olmakla birlikte tüm dünyada kabul gören ve ön plana çıkan bazı testler uyguladıklarını belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslan, bu  testlerin bazılarının hastanede tek kişilik sessiz bir odada, bazıları da hastanın kendi evinde kendi odasında uygulanabildiğini söylüyor. Uyku apnesinin, uykunun hangi evrelerinde ortaya çıktığına, yatış pozisyonuyla ilişkisine ya da apneye neden olan soruna bağlı olarak farklı çeşitleri olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sertaç Arslan, bu nedenle uyku apnesinin tedavisinde bu alanda tecrübeli uyku kliniklerinden, multidisipliner yaklaşımla tıbbi destek alınması gerektiğine dikkat çekiyor.

 10 soruda kendinizi test edin! Bu sorulara cevabınız evet ise…

Uykuda solunum bozukluklarının en sık belirtilerini horlama, tanıklı uyku apnesi (uykuda solunum durması) ve gündüz faaliyetleri sırasında uyku bastırması olarak sıralayan Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sertaç Arslan, aşağıdaki sorulara vereceğiniz yanıtlarda ‘evet’lerin çok olması durumunda, uyku apnesi sorununuz olabileceğini belirterek, tecrübeli bir uyku bozuklukları kliniğine başvurmanız gerektiğini söylüyor. İşte 10 soruda uyku apnesi testi…

  • Öğle yemeğinden sonra uyku bastırıyor mu?
  • Sinema ve tiyatro gibi sessiz kalınması gereken ortamlarda ya da konuşmacı olmadığınız toplantılarda gözleriniz kapanıyor mu?
  • Birisiyle sohbet ederken bir anda uykunuz geliyor mu?
  • Televizyon izlemeye veya kitap okumaya başladığınızda hemen uyuyakalıyor musunuz?
  • Sıkışık trafikte arabayla dur-kalk ilerlerken uykunuz gelir mi?
  • Otobüs, tren, uçak gibi toplu taşıma araçlarında bir saatten uzun süren yolculuklarda uyuyor musunuz?
  • Uyurken horladığınızı söyleyen birisi var mı?
  • Hafızanızda zayıflama başladığını düşünüyor musunuz?
  • Eskisi kadar hızlı düşünemediğinizden mi şikayet ediyorsunuz?
  • İşlerinize ya da dikkat gerektiren konularda odaklanamama problemi yaşıyor musunuz?

İnatçı ağrılar intihara kadar götürebiliyor!

İnatçı ağrılar intihara kadar götürebiliyor!
Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayda Türköz, klasik yöntemlerle tedaviye cevap vermeyen inatçı ağrıların, hastaları intihara kadar sürükleyebildiğini söyledi. Türköz, ABD’de bu grup hastalar içinde, intihar edenlerin oranının 2003’te yüzde 7,4 iken 2014’te yüzde 10,2’ye yükseldiğini kaydetti.
Kısaca “standart tıbbi tedavi ile kontrol edilemeyen, tedavi edilmesi ve yönetilmesi zor ağrı” olarak tanımlanan inatçı ağrıların, hastaları hayattan bezdirdiğini, depresyona, iş kaybına ve hatta intihara kadar sürüklediğini açıklandı.

Pause Dergi

Prof. Dr. Ayda TürközDepresyon, İş Kaybı ve İntihar!
İnatçı ağrının, genellikle insanların yaşam kalitesi üzerinde fazlaca olumsuz etkiye sahip olduğunu ifade eden Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dragos Hastanesi Algoloji (Ağrı Bilimi) Bölümü’nden Prof. Dr. Ayda Türköz, araştırmaların, “inatçı ağrısı olan kişilerin yüzde 25’inin depresyona girdiğini ve yüzde 25’inin işini kaybettiğini, işine devam edenlerin yüzde 50’sinin ise işe eskisi kadar konsantre olamadıkları ve sonunda işten ayrıldıklarını saptadığını” belirtti. Türköz, “Amerika da yapılan bir araştırma inatçı ağrı nedeniyle intihar edenlerin oranı 2003’te yüzde 7,4’ten 2014’te yüzde 10,2’ye yükseldiğini belirtmiştir. Bu çalışmaya göre; sırt ağrısı, kanser ağrısı ve eklem ağrısı, intihar eden kişilerde inatçı ağrı durumlarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Ayrıca, bu hastalarda inatçı ağrı yanında anksiyete ve depresyonun daha fazla gözlendiği bildirilmiştir” diye konuştu. Türköz, “İnatçı ağrılar, multidisipliner, yani farklı branşlardan oluşan ekipler tarafından değerlendirilmesi gereken çok özellikli bir durumdur. Öncelikle hastanın kendi hekimi ile algolog, fizyoterapistler ve psikologlar da dahil olmak üzere uzman bir profesyonel ekip tarafından izlenmesi gerekir” açıklamalarında bulundu.
Hangi Hastalıklar İnatçı Ağrıya Neden Oluyor?
Ağrıların akut, kronik ve inatçı ağrı olmak üzere üç kısımda incelendiğini söyleyen Türköz, “Bizim ‘inatçı ağrı’ dediğimiz tür, geleneksel yöntemlerle kontrol altına alınıp tedavi edilmesi sağlanamayan, hafif bir rahatlama sağlamak için bile geleneksel olmayan diğer tedavi seçeneklerine gereksinim duyulan ağrı türüdür” dedi. İnatçı ağrılara neden olan sağlık problemlerinin genelde migren ya da gerilim tipi baş ağrıları, kanser ağrıları, romatizmal eklem iltihabı, dejeneratif (bozulmuş) omurga hastalığı ve felç sonrası omurilik lezyonları olduğunu belirten Türköz, “İnatçı ağrının her zaman bariz bir nedeni olmaması ve kişiden kişiye farklılık göstermesi tedaviyi de zorlaştıran önemli faktörlerdir. Her şeyden önce hastanın artık kronikleşen bir ağrı sorunu var ise muhakkak bir algoloji doktoruna görünmesi gerekir. Bu aşamada hastanın semptomlarını doktora doğru ve ayrıntılı bir şekilde tanımlaması çok önemlidir. Çünkü inatçı ağrı teşhisi nispeten zor bir olaydır” dedi.
“İnatçı Ağrı Zor Teşhis Edilen Bir Sorundur”
Türköz, şöyle devam etti: “Örneğin hasta günlük kronik baş ağrıları yaşıyorsa, migren veya gerilim tipi baş ağrıları yaşıyor olabilir. Ancak migrenin neden olduğu inatçı ağrının semptomları, diğer baş ağrısı türlerine benzer. Bu da teşhisi zorlaştırır ve tedaviyi sorunlu hale getirir. Genellikle, zaman içinde çeşitli tedaviler ağrıyı hafifletemediğinde, inatçı ağrı teşhisi konur. Örneğin, basit ağrı kesicilerle tedavilerinden sonra azalmayan ağrılar için daha farklı tedavi yöntemleri gerekebilir. Ancak ağrı, bu tedavilere rağmen hafiflemiyor ise örneğin nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar, (steroid dışı yangı önleyici ilaçlar) kas gevşeticiler, zayıf opioidler, (morfin tipi uyuşturucu ilaç) nöbet önleyici ilaçlar ve antidepresanlar, ameliyat, egzersiz ve fizik tedavi gibi yöntemler ağrının azalmasına katkı sağlayamaz ise doktorunuz ‘inatçı ağrı’ teşhisi koyabilir” dedi.
Nelere Sebep Olabilir?
İnatçı ağrıların vücuttaki bazı hormonları da etkileyebileceğini kaydeden Türköz, “İnatçı ağrı, vücuttaki stres ve enfeksiyon seviyesini yükseltebilir. Bu durum yüksek tansiyon ve yüksek nabız gibi sorunlara katkıda bulunabilir. Uykuyu engelleyerek hastanın kendisini yorgun hissetmesine, konsantrasyon bozukluklarına neden olabilir. Düşünme ve karar verme yeteneğine müdahale eder, fiziksel performansı etkiler. Hatta cinsel işlev bozukluklarına bile yol açabilir” açıklamalarına bulundu.
İnatçı Ağrılar Nasıl Tedavi Edilir?
Türköz, inatçı ağrının kesin bir tedavisinin olmamakla birlikte, tedavinin, ağrının şiddetinin azaltılarak günlük yaşam kalitesini geri kazanma odaklı olduğunu belirterek, “İnatçı ağrı, hastanın yatalak olmasını veya bakım için hastaneye yatmasını gerektirecek kadar sürekli ve şiddetli olabilir. Tedaviye bu kadar dirençli olmasının en önemli nedeni, beynin inatçı ağrı sinyallerini diğer ağrı sinyallerinden farklı şekilde algılamasıdır. Bu nedenle standart tedavi yöntemleri inatçı ağrılara fazla etki etmez” ifadelerini kullandı. Türköz, inatçı ağrının tedavi yöntemlerini şöyle açıkladı: “Öncelikle teşhis amacıyla lokal anestezi yapılır. Teşhis doğrulandıktan sonra ‘nörolitik sinir blokları’ dediğimiz, özellikle kanser hastalarında uygulanan ve sempatik sinirler adı verilen bir grup sinire alkol, fenol veya radyofrekans yöntemleriyle hissizleştirme işlemi yapılır. Bundan başka nörostimülasyon (omurilik uyarıcı cihazlar) yani omurilik pilleri yönteminde hastanın ağrıyı algılama şeklini değiştirilir. Bu cihazlarla, omuriliğin çok sayıda duyusal sinir dokusu içeren dorsal kolon ve dorsal kök ganglion alanları elektriksel olarak uyarılır ve ağrı sinyalleri azaltılır veya silinir. Ayrıca cilt altına yerleştirilen özel bir pompa aracılığı ile omurilik kanalına morfin verilerek ağrı tedavi edilebilir. ‘Omurilik ilaç pompaları’ denen bu işlem, çoğunlukla kanser ve damar tıkanıklarına bağlı ağrılarda uygulanır. Ağrıyı etkin bir şekilde tedavi etmesinin yanı sıra bu yöntemin önemli bir avantajı düşük doz ilaç kullanımıdır. Bu yöntemlerin hiçbiri fayda etmezse, omuriliğin ağrı iletimini alan üst sinir hücrelerine hasar verilmesine dayanan ‘sekonder nöronların harap edilmesi’ yöntemi uygulanır” dedi. Ayrıca yardımcı tedavi yöntemlerinin kullanılması, uzun dönem ilaç tedavisi alan hastalardaki ilaç bağımlılığını önlemek için oldukça önemlidir” diyerek sözlerini tamamladı.

Vajinismus sorunu pelvik taban rehabilitasyon ile son bulabiliyor

Vajinismus sorunu pelvik taban rehabilitasyon ile son bulabiliyor

Dünyada vajinismus görülme sıklığı erişkin kadınların yaklaşık %5’i ila %15’i arasında iken, Türkiye’de her 10 kadından birinde vajinismus probleminin olduğu görülüyor. Vajinismus, pelvik taban (vajina çevresi kasların) kaslarının istemsiz ve kontrolsüz biçimde kasılması nedeniyle ağrılı cinsel birleşme ya da cinsel birleşmenin hiç gerçekleşemiyor olması olarak tanımlanıyor. Özellikle cinsellikle özdeşleşen bir hastalık olması sebebiyle pek çok insanın bu konuda utanıp çekinmesi tedaviye başvurma oranlarını düşürüyor. Toplumun bu konuda bilinçlenmesi önem taşırken, Pelvik Taban Rehabilitasyonu uygulamaları vajinismus tedavisinde önemli yer tutuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Pelvik Taban Ünitesi’nden Prof. Dr. Ümit Dinçer, vajinismus ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Ümit Dinçer

Yetiştirilme tarzı, kişilik yapısı, tıbbi geçmiş gibi nedenler öne çıkıyor

Pelvik tabandaki vajina etrafı kasların istemsiz olarak kasılmasıyla ortaya çıkan vajinismus sorununu sıradan ağrılı cinsel birleşme olarak tanımlamak doğru değildir. Toplumda sık görülen hastalıklardan biri olarak kabul edilmektedir. En önemli nedeni psikolojik sebepler olan vajinismus sorunu, yetiştirilme tarzı, kişilik yapısı, tıbbi geçmiş gibi pek çok neden bağlı olarak gelişebilmektedir. Ancak nihayetinde asıl sonuç ve sorun pelvik tabanı oluşturan kasların şiddetli kontrol dışı kasılmasıyla ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle pelvik taban kaslarını ve özellikle Pubokoksigeus kasını kontrol etmek, istemli bir şekilde kasılıp gevşemesini sağlayabilmek kontrolünü ele alabilmek büyük ölçüde vajinismus tedavisinde başarıyı beraberin getirmektedir. Özetle yapılması gereken en önemli ve verimli yöntemlerden biri pelvik taban egzersiz ve rehabilitasyon sistemiyle bu kasları kontrollü olarak çalıştırılabilmektir.

Jinekolojik açıdan tıbbi bir sorun yoksa pelvik taban fizyoterapisi düşünülmeli

Vajinismus tedavisinde temel yaklaşım sebebi ortadan kaldırmaktır. Vajinismusa neden olan durum eğer ortadan kaldırılabilen bir tıbbi durum ise bu sorun jinekologlar tarafından tedavi edilecektir. Eğer jinekoloji alanında bir ilerleme kaydedilemiyorsa genellikle pelvik taban fizyoterapisini düşünmek gerekir zira  bu konuda son derece iyi sonuçlar vermektedir. Bu açıdan uzmanlaşmış olan birimler ve fizyoterapistler gerek vajinismus gerekse disparoni (ağrılı cinsel birleşme) için bir rehabilitasyon programı hazırlayabilmektedirler.

Özellikle pelvik tabanda uzmanlaşmış fizyoterapistlerin olduğu merkezler seçilmeli

Zaman zaman kabızlık, üriner inkontinans (idrar kaçırma) gaita inkontinansı (gaita kaçırma) gibi durumlarla kombine olan ya da her birinin tek başına görüldüğü durumlarda da pelvik tabanın en önemli kaslarından biri olan Pubokoksigeus kasının eğitimi büyük önem taşımaktadır. Vajinismusta en önemli kas olarak adlandırılan PK kasını da ilgilendirecek şekilde pelvik taban kaslarının eğitilmesi, gevşetilmesi ve güçlendirilmesi hedefine yönelik “görev temelli biofeedback” çalışmasıyla kasları normal fonksiyonel ritmine ulaştıran rehabilitasyon çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalar kişinin tıbbi değerlendirilmeleri yapıldıktan sonra yani arka planda cerrahi, nörolojik veya enfektif bir problemin olmadığı ortaya konulduktan sonra pelvik taban egzersizi ve rehabilitasyonu yapılan, özellikle pelvik taban konusunda uzmanlaşmış fizyoterapistlerin olduğu bir merkezde yapılmalıdır. Hasta, son derece yüksek teknolojik cihazlarla, konforlu, rahat ve kişinin mahremiyetini gözeten şekilde kişiselleştirilmiş bir rehabilitasyon programına alınmalıdır.

Başarılı sonuçlar elde ediliyor

Pelvik taban adı verilen kas yapısı bütün karın içi organları yer çekimine karşı yerinde tutan mesaneyi, rektumu ve cinsel organları olması gereken yere asan bir yapıdır. İşte bu pelvik taban kaslarının normal çalışabilmesi, refleks kasılmalardan kurtarılması ve istemli şekilde kontrolünü en üst seviyeye çıkarma hedefiyle yola çıkıldığında gerek vajinismusta gerekse ağrılı cinsel işlev bozukluklarında son derece başarılı sonuçlar alınmaktadır.