Yazılar

Her 3 kişiden 1’i burun tıkanıklığı sorunu yaşıyor!

Her 3 kişiden 1’i burun tıkanıklığı sorunu yaşıyor!

Kış soğuklarının iyice bastırdığı, grip ve nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının sıkça yaşandığı bugünlerde pek çok kişi burun tıkanıklığından şikayet ediyor. Zira üst solunum yolu enfeksiyonları burun içi dokuda şişmeye yol açıp burnu tıkıyor. Ancak bir de yapısal burun tıkanıklığı sorunu var ki, vücudun sağlıklı işleyişinin önünde en önemli engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizde yaygın olarak görülen burun tıkanıklığına her 3 kişiden 1’inde rastlandığını belirten Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı tedavi edilmeyen burun tıkanıklıklarının bağışıklığın azalmasından anksiyetenin artmasına, uykusuzluktan ağız kokusuna dek bir çok soruna yol açabildiğini söylüyor. KBB Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı, sağlıklı nefesin faydalarını ve 7 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Bağışıklığın güçlenmesine katkı sağlıyor, uyku kalitesini artırıyor, kan basıncını düzenliyor… Yaşamın sürdürülebilmesi için olmazsa olmazların başında gelen nefes, vücudumuzda birçok sistemin düzgün ve sağlıklı çalışmasında da önemli bir rol oynuyor. Yapılan çalışmalar, sağlıklı nefes alıp vermenin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyarken, yaşam kalitesini de artırdığına işaret ediyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı, grip ve nezle gibi üst solunum yolu hastalıklarından alerjiye, burunda kemik ya da kıkırdak eğriliğinden tümörlere dek bir çok nedenle burun tıkanıklığı sorunu yaşandığını belirterek “Solunumda görevli yapıların herhangi birinde olan problem sağlıklı ve doğru nefes almayı engellemektedir. Burun tıkanıklıkları bunun en sık karşımıza çıkan örneğidir” diyor. Burun tıkanıklığı ülkemizde yaygın bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde her 3 kişiden birinin burun tıkanıklığı nedeniyle sağlıklı nefes alamadığını belirten Dr. Ecem Sevim Akı, geçici  burun tıkanıklıklarının en önemli nedeninin üst solunum yolu enfeksiyonları olduğunu, özellikle kış mevsiminde bu tür sorunlara sık rastlandığını söylüyor.

Dr. Ecem Sevim Akı

Bu etkenler burun tıkanıklığına yol açabiliyor!

KBB Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı yapısal etkenlerle de gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde burun tıkanıklıkları sorunu yaşandığını söyleyerek şöyle konuşuyor: “Anatomik darlıklar yani  kıkırdak/kemik eğrilikleri, burun eti büyümeleri ve burun içi kitleler hava pasajını daraltmakta ve tedavi gerektirmektedir. Burundan gelen hava yutak ve soluk borusunu geçtikten sonra akciğerlere ulaşmaktadır. Burada yer alan ve pasajı daraltan patolojilerde havanın akciğere ulaşması engellenmekte ve solunum problemlerine neden olmaktadır. Ayrıca bazı sinir sistemi hastalıkları ya da kas hastalıkları da dolaylı şekilde nefes almayı zorlaştırmaktadır. Akciğer kapasitesini azaltan hastalıklar ise yeteri kadar havanın akciğere dolmasını engellemektedir. Çevresel faktörlerden de obezite, sigara kullanımı ve ortamın nem oranının az olmasının nefes alma üzerine olumsuz etkileri olabileceği unutulmamalıdır.”

Sağlıklı nefes kritik önem taşıyor!

Sağlıklı nefes alıp vermenin hem fizyolojik hem de ruhsal sağlığımız açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Dr. Ecem Sevim Akı “Burun koku almanın yanında havayı ısıtma, nemlendirme ve zararlı partiküllerin süzülmesinde de aktif rol almaktadır. Ayrıca havanın burun içinde türbülans yapması ise akciğerlere daha yüksek havanın ulaşmasını sağlamaktadır. Sağlıklı bir nefes; kalp hızını düşürür ve kan basıncını düzenler, toksinlerin atılımına yardımcı olur, sinir sistemini ve hormonların düzgün çalışmasını sağlar, mide ve bağırsak aktivitesini artırarak sindirimi kolaylaştırır, uyku kalitesini artırır, hücre yenilenmesini ve verimliliğini artırarak bağışıklığa yardımcı olur, stresle baş edebilmeyi kolaylaştırır” diyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı

Ağızdan nefes alıyorsanız!

KBB Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı, nefesi burundan değil de ağızdan almanın ise ciddi sorunlara yol açabileceğine dikkat çekerek “Ağız solunumu yapan kişilerde solunum hızlanmakta ve dakikadaki soluk sayısı artmaktadır. Hızlı ve yetersiz nefes almalar kandaki oksijenizasyonu düşürmekte, kalp ve akciğerin iş yükünü artırmaktadır. Bu da baş ağrısı, kalp ritminde ve kan basıncında değişimlere neden olmakta, anksiyete düzeyini de artırmaktadır. Öte yandan ağız solunumu yapan kişilerde sık solunum yolu enfeksiyonları izlenmekte, ağız kuruluğu ve ağız kokusuna rastlanmaktadır. Ayrıca diş eti hastalıklarının da anlamlı ölçüde arttığı görülmektedir” uyarısında bulunuyor.

Sağlıklı nefesin 7 kuralı!

Ülkemizde pek çok kişinin fizyolojik bir problemleri olmamasına rağmen doğru nefes almadığını belirten KBB Uzmanı Dr. Ecem Sevim Akı, doğru ve sağlıklı nefesin püf noktalarını şöyle sıralıyor:

  • Sağlıklı ve doğru bir nefes için diyafram kullanılmadır.
  • Burundan nefes alınmalı ve bu esnada ağzın kapalı olmasına dikkat edilmelidir.
  • Nefes alırken omuzlar yükseltilmemeli ve düşük tutulmaya özen gösterilmelidir.
  • İhtiyaç kadar nefes alınmalı, daha kesik ve normalden daha derin bir nefes alınmamalıdır.
  • Nefes aldıktan sonra bir elinizi göğsünüze bir elinizi karın bölgenize yerleştirmeniz nasıl bir solunum yaptığınızı anlamanıza yardımcı olacaktır.
  • Diyafram nefesinde göğüs kafesinin değil karın bölgesinin dışa doğru genişlediği farkedilmeli ve nefesi verirken ise içe doğru çekildiğine dikkat edilmelidir.
  • Burunun arka bölgesinde de yeterli oksijenlenmeyi sağlamak için nefes yine burundan verilmelidir.

Soğuk havalarda dişlerde neden ağrı oluşur?

Soğuk havalarda dişlerde neden ağrı oluşur?

“Özellikle soğuk havalarda artış gösteren diş hassasiyeti diş fırçalama teknikleri ve be birçok nedene bağlı olarak oluşan rahatsız edici bir ağrıdır” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Restoratif Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Melek Çam, diş hassasiyeti hakkında önemli bilgiler verdi.

Dentin hassasiyeti ya da diş hassasiyeti olarak adlandırdığımız durum; herhangi bir dental defekt ya da patolojiye bağlı n tipik olarak termal, kimyasal, dokunsal ya da osmotik bir uyarana bağlı olarak ağız ortamına açılmış dentin yüzeyinde oluşan kısa süreli, keskin, lokalize ağrı olarak tanımlanmaktadır.

Pause Dergi

Dr. Melek Çam

Yaşlı bireylerde diş hassasiyeti görülme sıklığı daha az!

Diş hassasiyeti, periodontal hastalığı olan bireylerde %72-98 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Genel olarak en yoğun hissedildiği yaşlar 20-40 yaş arasıdır. Diş hassasiyeti yaşlı bireylerde daha nadir görülmektedir. Dentin kanallarının mineral artıklarıyla tıkanması, tübül sayısında azalma gibi durumların yaşla birlikte artması; pulpanın hücresel, vasküler ve nöral kapasitesinin yaşla birlikte azalması; dentinin geçirgenliğini azaltır ve dolayısıyla yaşlı bireylerde diş hassasiyeti oluşumuna daha nadir rastlanır. İstatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da, kadınlarda erkeklere oranla daha fazla diş hassasiyeti görülmektedir. Bu farklılığın, kadınların ağız hijyenine daha fazla önem vermelerine, ağrıya karşı daha duyarlı davranmalarına ve diş hekimine daha sık başvurmalarına bağlanabileceği düşünülmüştür. Diş hassasiyetinden en çok etkilenen dişler ise sırasıyla köpek dişleri ve küçük azı dişleridir.

Diş hassasiyeti bulunan kişiler nasıl bir yol izlemeli?

Dişler içerisinde dışarıdan gelen uyaranları (sıcak-soğuk gibi termal uyaranlar ya da kimyasal, dokunsal uyaranlar) algılayan bir mekanizma mevcuttur. Sağlıklı dişlerde dişin en dış tabakası mine dokusuyla tamamen örtülmüştür. Eğer bu tabaka sert diş fırçalama, asitli içeceklerin aşırı tüketilmesi ya da diş yüzeylerine aşırı kuvvetlerin gelmesi (diş sıkma-gıcırdatma gibi parafonksiyonel kuvvetler) gibi durumlar sonucunda kaybedilmişse, mine dokusu altında yer alan dentin yüzeyi açığa çıkar ve sıcak-soğuk gibi uyaranlarla dişlerde hassasiyet meydana gelebilir. Genellikle kısa süreli keskin ağrılar olmakla birlikte bireyleri günlük yaşamlarında rahatsız edebilmektedir. Böyle bir durum meydana geldiğinde öncelikli olarak diş hekimine muayene olunması gerekmektedir. Mevcut durum değerlendirilmeli ve diş hassasiyetinin giderilmesi açısından hastaya tedavi yöntemleri anlatılmalı ve bireye özgü tedavi planı oluşturulmalıdır. Hassasiyeti giderme yönünde belli başlı tedavi yöntemleri şunlardır: hassasiyet giderici diş macunları ve gargaraların kullanılması, remineralize edici ajan uygulamaları, flor uygulamaları, adeziv rezin uygulamaları, restoratif tedavi uygulamaları, dişeti grefti uygulamalarıdır.

Peki diş hassasiyeti nasıl önlenebilir?

Diş hassasiyeti tedavileri, koruyucu ve iyileştirici tedaviler olarak iki ana başlıkta incelenebilir.

  • Koruyucu tedaviler; hassasiyet oluşumunda etkili olan risklerin ve etiyolojik faktörlerin azaltılmasını, oral hijyen eğitimini, oklüzyon ve diyet düzenlemelerini kapsar.
  • Terapötik tedavi yöntemleri ise; uygulanma şekillerine göre, evde hasta tarafından uygulanan ve klinikte diş hekimi tarafından uygulanan (profesyonel) tedaviler olmak üzere 2’ye ayrılır.
  • Hafif-orta şiddette ve yaygın diş hassasiyetlerinde ilk tedavi seçeneği evde uygulanan tedaviler (yumuşak kıllı diş fırçaları ile birlikte kullanılan hassasiyet giderici diş macunları, gargaralar vb.) olmalıdır. Şayet hastaya evde başlatılan tedavide 2-4 hafta sonunda ağrıda rahatlama ve azalma olmadığında, klinikte diş hekimi tarafından uygulanan tedavi iIe devam edilmelidir. Ağrı devam ederse daha ileri tedavilere geçilir.
  • Diş hassasiyeti tedavi edilmezse, hastanın günlük yaşam kalitesi azalır. Ayrıca daha basit yöntemlerle tedavi edilebilecek durumlar zamanla ilerler ve daha komplike tedavi yöntemlerine geçilmesine neden olabilir.

Gelişigüzel vitamin almaktan kaçının…

Gelişigüzel vitamin almaktan kaçının…

Unutkanlık, halsizlik, odaklanamama, anksiyete… Bugünlerde pek çok kişi bu tür sorunlardan şikayetçi. Günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen ve yaşam konforunu azaltan bu şikayetlerin altında birçok neden yatabiliyor. O nedenlerden biri de vitamin eksikliği! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar vitaminlerin besinlerle karşılanamaması durumunda mutlaka hekimin önerisi ile kullanılması gerektiğini belirterek, gelişigüzel vitamin takviyesi almanın fayda yerine kalıcı zararlara yol açabildiğini vurguluyor. Günümüzde yüksek doz vitaminlerin kanser, kalp ve solunum yolu hastalıklarını önlediğine dair tartışmaların devam ettiğini belirten Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, vitamin kullanırken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern çağın günlük koşuşturmacasında sağlıksız beslenme giderek yaygınlaşırken, gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda vitamin eksiklikleri de daha sık görülür hale geldi. Bunun neticesinde pek çok kişi aşırı yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu ve unutkanlık gibi sorunlardan yakınırken, ‘kolumu kaldıracak gücüm yok, adeta tükendiğimi hissediyorum’ gibi şikayetlerle hekime başvuruyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, bu ve benzeri sorunların altında birçok hastalık yatabildiği gibi, sorunun kaynağının tek başına vitamin eksikliği de olabildiğini belirterek “Kişinin geçirdiği enfeksiyonlar veya travma gibi durumlar metabolizmayı dolayısıyla vitamin gereksinimlerini önemli ölçüde değiştirebilmektedir. Herkesin vitamin ihtiyacı kendi metabolizmasına, yaşam tarzına, yaşına ve kişisel sağlık durumuna, vücut depolarındaki durumlara göre değişmektedir. Bu nedenle vitaminlerin kullanılmadan önce klinik olarak doktor tarafından tanı konması ve sonrasında gerekirse test istenmesi daha doğru olacaktır. Testler genellikle yalnızca son beslenme alımını gösterir. Vitamin eksikliğiniz varsa, doktorunuz size almanız gereken takviyeleri ve hangi dozda alacağınızı söyleyecektir” diyor.

Vitaminlerin kaynağı sofranızda, ancak!

Sağlıklı ve dengeli beslenen kişilerde kronik hastalığın önlenmesi için multivitamin takviyesi alınması gerekmediğini, ancak sebze ve meyve tüketimi yetersiz olanlar, alkol kullananlar, vegan beslenenler, obezite cerrahisi geçirenler ve bazı metabolizma hastalıkları olan kişilerde multivitamin takviyesi önerebildiklerini belirten Prof. Dr. Yıldız Okuturlar şöyle konuşuyor: “Günümüzde yüksek doz vitaminlerin kanser, kalp, solunum yolu hastalıklarını önlediğine dair tartışmalar devam etmektedir. Sağlıklıysanız ve iyi bir diyetle besleniyorsanız muhtemelen vitamin takviyesi almanıza gerek yoktur. Vitaminler hemen hemen tüm gıdalarda bulunur, ancak hiçbir gıda grubu tüm vitaminler için iyi bir kaynak değildir. İhtiyacımız olan vitaminleri yiyeceklerden almanın en iyi yolu, mevsim sebze ve meyveleri ile tam tahıllı besinler, et ve balık içeren besinler tüketmektir. Bazı vitaminler yalnızca et veya yumurta gibi hayvanlardan elde edilen yiyeceklerde bulunur. Ancak genel olarak, meyve ve sebzeler en yüksek vitamin konsantrasyonlarına sahip olduğu gibi genellikle sağlığı destekleyen çok sayıda lif ve diğer bileşenlere sahiptir.”

Dikkat! Gelişigüzel takviye kalıcı zarar verebilir!

A vitamini takviyesinin gelişigüzel alınmasının kanser, kalp hastalığı ve kemik kırıkları riskini artırabildiğini, hamilelerde çok fazla A vitamini almanın gelişmekte olan bebeğe zarar verebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, E vitamini takviyelerinin vücutta fazla birikmesinin de prostat kanseri riskine hatta yaşam kaybına neden olabileceğini söylüyor. Antioksidanlar açısından zengin sebze ve meyve tüketmenin kanser ve kardiyovasküler hastalık risklerini azaltabildiğini ancak buna karşın kanseri veya kalp damar hastalıklarını önlemek için hekim önerisi olmadan kullanılan antioksidan takviyelerinin kullanımının faydalarına yönelik kanıtların henüz yetersiz olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yıldız Okuturlar “C vitamini takviyesinin de kanser, kardiyovasküler hastalık veya ölüm riskini azalttığına dair yeterli kanıt yoktur. Gelişigüzel alınan C vitamini takviyesi böbrek taşı riskini artırabilir” diyor.

Unutkanlık, halsizlik, odaklanamama, anksiyete… Bugünlerde pek çok kişi bu tür sorunlardan şikayetçi. Günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen ve yaşam konforunu azaltan bu şikayetlerin altında birçok neden yatabiliyor. O nedenlerden biri de vitamin eksikliği! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar vitaminlerin besinlerle karşılanamaması durumunda mutlaka hekimin önerisi ile kullanılması gerektiğini belirterek, gelişigüzel vitamin takviyesi almanın fayda yerine kalıcı zararlara yol açabildiğini vurguluyor. Günümüzde yüksek doz vitaminlerin kanser, kalp ve solunum yolu hastalıklarını önlediğine dair tartışmaların devam ettiğini belirten Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, vitamin kullanırken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern çağın günlük koşuşturmacasında sağlıksız beslenme giderek yaygınlaşırken, gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda vitamin eksiklikleri de daha sık görülür hale geldi. Bunun neticesinde pek çok kişi aşırı yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu ve unutkanlık gibi sorunlardan yakınırken, ‘kolumu kaldıracak gücüm yok, adeta tükendiğimi hissediyorum’ gibi şikayetlerle hekime başvuruyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, bu ve benzeri sorunların altında birçok hastalık yatabildiği gibi, sorunun kaynağının tek başına vitamin eksikliği de olabildiğini belirterek “Kişinin geçirdiği enfeksiyonlar veya travma gibi durumlar metabolizmayı dolayısıyla vitamin gereksinimlerini önemli ölçüde değiştirebilmektedir. Herkesin vitamin ihtiyacı kendi metabolizmasına, yaşam tarzına, yaşına ve kişisel sağlık durumuna, vücut depolarındaki durumlara göre değişmektedir. Bu nedenle vitaminlerin kullanılmadan önce klinik olarak doktor tarafından tanı konması ve sonrasında gerekirse test istenmesi daha doğru olacaktır. Testler genellikle yalnızca son beslenme alımını gösterir. Vitamin eksikliğiniz varsa, doktorunuz size almanız gereken takviyeleri ve hangi dozda alacağınızı söyleyecektir” diyor.

Pause Dergi

Prof. Dr. Yıldız Okuturlar

Vitaminlerin kaynağı sofranızda, ancak!

Sağlıklı ve dengeli beslenen kişilerde kronik hastalığın önlenmesi için multivitamin takviyesi alınması gerekmediğini, ancak sebze ve meyve tüketimi yetersiz olanlar, alkol kullananlar, vegan beslenenler, obezite cerrahisi geçirenler ve bazı metabolizma hastalıkları olan kişilerde multivitamin takviyesi önerebildiklerini belirten Prof. Dr. Yıldız Okuturlar şöyle konuşuyor: “Günümüzde yüksek doz vitaminlerin kanser, kalp, solunum yolu hastalıklarını önlediğine dair tartışmalar devam etmektedir. Sağlıklıysanız ve iyi bir diyetle besleniyorsanız muhtemelen vitamin takviyesi almanıza gerek yoktur. Vitaminler hemen hemen tüm gıdalarda bulunur, ancak hiçbir gıda grubu tüm vitaminler için iyi bir kaynak değildir. İhtiyacımız olan vitaminleri yiyeceklerden almanın en iyi yolu, mevsim sebze ve meyveleri ile tam tahıllı besinler, et ve balık içeren besinler tüketmektir. Bazı vitaminler yalnızca et veya yumurta gibi hayvanlardan elde edilen yiyeceklerde bulunur. Ancak genel olarak, meyve ve sebzeler en yüksek vitamin konsantrasyonlarına sahip olduğu gibi genellikle sağlığı destekleyen çok sayıda lif ve diğer bileşenlere sahiptir.”

Pause Dergi

Dikkat! Gelişigüzel takviye kalıcı zarar verebilir!

A vitamini takviyesinin gelişigüzel alınmasının kanser, kalp hastalığı ve kemik kırıkları riskini artırabildiğini, hamilelerde çok fazla A vitamini almanın gelişmekte olan bebeğe zarar verebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, E vitamini takviyelerinin vücutta fazla birikmesinin de prostat kanseri riskine hatta yaşam kaybına neden olabileceğini söylüyor. Antioksidanlar açısından zengin sebze ve meyve tüketmenin kanser ve kardiyovasküler hastalık risklerini azaltabildiğini ancak buna karşın kanseri veya kalp damar hastalıklarını önlemek için hekim önerisi olmadan kullanılan antioksidan takviyelerinin kullanımının faydalarına yönelik kanıtların henüz yetersiz olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yıldız Okuturlar “C vitamini takviyesinin de kanser, kardiyovasküler hastalık veya ölüm riskini azalttığına dair yeterli kanıt yoktur. Gelişigüzel alınan C vitamini takviyesi böbrek taşı riskini artırabilir” diyor.

Mitomani mi beyaz yalan mı?

Mitomani mi beyaz yalan mı?

Yalan söyleme alışkanlığı olarak bilinen mitomani ile masum yalanlar da denilen beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, hastalıklı yalanların sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlar olduğuna dikkat çekiyor.  Bu yalanların, bir çıkar sağlamak için söylenmediklerini ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden olmadığını ifade eden Çekin, mitomaniye yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek gibi örneklerin verilebileceğini söyledi. Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlıyor ve tanı genellikle 20-25 yaşlarında konuyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, yalan söyleme alışkanlığı ile beyaz yalan arasındaki farkları değerlendirdi.

Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin

Mitomani, yalan söyleme alışkanlığı

Yalan söyleme alışkanlığı olarak da bilinen patolojik yalanın psikiyatride, “mitomani” olarak tanımlandığını söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin “Mitomani hastalığına sahip olan bireylere ise ‘mitoman’ denilmektedir. Mitomani Yunanca muthos (efsane) ve Latince mania (delilik) kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Mitomani, psikiyatride pseudologia fantastica olarak da adlandırılmaktadır. Hastalık ilk kez 1891 yılında Alman Dr. Anton Delbrueck tarafından tanımlansa da günümüze kadar uzanan bu süreçte yeteri kadar araştırmalar yapılmamıştır.” dedi.

Mitomani ergenlikte başlıyor

Mitomani ile beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani bazen kişilik bozuklukları ile karıştırılabilmektedir. Ancak kişilik bozukluklarının tersine mitomanik kişiler yalandan kazanç elde etmeyi düşünmezler. Kişilik bozuklukları çoğunlukla çocukluk çağında, mitomani ise ergenlikte başlar. Mitomanlarda kişilik bozukluklarında görülen yoğun duygusal iniş ve çıkışlar ve intihar eğilimleri görülmez.” dedi.

Konfabulasyon hastalığı ile de karıştırılabiliyor

Mitomaninin “konfabulasyon hastalığı” ile karıştırılabildiğini ifade eden Solin Çekin, “Konfabulasyon masal anlatma ve gerçeği saptırmadır. Bu yönüyle birbirlerine çok benzerler. Konfabulasyonun mitomaniden farkı, organik nedenlerle bellekte oluşan boşlukların doldurulmaya çalışılmasıdır. İlk olarak alkol bağımlısı hastalarda tanımlanmıştır. Konfabulasyon Korsakoff sendromu, beyin travması yada ön beyin damarlarının yırtılması sonucu ortaya çıkabilir. Yani mitomaninin aksine organik bir temel vardır.” diye konuştu.

Hastalıklı yalanlar, sık sık söylenir

Mitomani hastalığının psikiyatrik hastalıklar sınıflandırmasında ayrı bir tanı olarak geçmediğini vurgulayan Solin Çekin, hastalıklı yalanların özelliklerini şöyle anlattı:

“Fakat takıntı bozuklukları, sınırda kişilik, madde bağımlılığı, dürtü kontrol problemleri, bipolar bozukluklar, narsistik kişilik bozukluğu ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bazı psikiyatrik hastalıkların bulgusu da olabilmektedir. Hastalıklı yalanlar, sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlardır, bir çıkar sağlamak için söylenmezler ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden yoktur. Sürekli söylenirler ve bu yalanları söyleyenler, yalan söylediklerinin anlaşılacağından korkmazlar ve bu yalanları söyledikleri için de bir suçluluk duymazlar. Yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan, ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek ya da başkalarını etkilemek için, ünlü biriyle yakın tanışıklığının olduğunu söylemek, bunun için verilebilecek örneklerdendir.”

Detaylı öyküler anlatabilirler

Mitoman kişileri ayırt etmenin her zaman kolay olmadığını ifade eden Çekin, “Çoğu zaman kişide kuşku uyandıracak kadar sıradışı ya da gerçek olamayacak kurgular olduklarını hissetsek de bunlar öyle kolay anlaşılamaz. Anlamak için bazı ipuçları vardır. Genellikle bu kişiler, kendilerini kahraman gösteren birtakım başarılardan bahsederlerken bazı zamanlarda ise kendilerine acınılması adına mağdur rolünde oldukları olaylar anlatabilirler. Anlatılan öyküler çok detaylı ve geniş yelpazede olur. Öykü içerisinde sorulan sorulara çok hızlı ve büyük özenle yanıt verirler ancak verdikleri yanıtlar çoğu kez belirsizdir ve sorulan soruya verilecek doğru yanıttan çok uzaktır. Farklı zamanda aynı öykü sorulduğu zaman daha değişik bir kurgu ile anlatım yaparlar ve bu yalanla yüzleştirildiklerinde yadsıma eğiliminde olurlar. Bunun sonucunda ani bir şekilde öfkelenip bu durumda da uğradıkları suçlama karşısında mağdur rolüne girebilirler.” dedi.

Yalan söyledikten sonra rahatlarlar

Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, sağlıklı bireylerin bir sebeple beyaz yalan söyleyip daha çok durumu kurtarmaya çalışırken; mitomanların psikolojik olarak ihtiyaç halini alan yalan söylemeye karşı yoğun bir istek duyup yalan söyledikten sonra rahatlama hissettiklerini söyledi. Çekin, bu durumun da aslında aralarındaki ince çizgi olduğunu vurguladı.

Düşük öz benlik saygısı ve güvensizlik temel sebep

Mitomaninin temelinde bireydeki düşük öz benlik saygısı ve kendine güvensizlik yattığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Bu eksiklikleri birey yalan söyleyerek doldurmaya çalışır. Mitoman kişilerin birçoğunda inişli çıkışlı aile yaşamlarının olduğu tespit edilmiştir. Mitomani hastalarında sahte benlik duygusu, gerçek benliği sahte benlikten korumak için idealizasyon benzeri savunma mekanizmalarını kullanır. Mitomania hastalığının ileri evresi nevroz ve psikozdur.” uyarısında bulundu.

20-25 yaşlarında tanı konuyor

Mitoman kişilerde yapılan birtakım çalışmaların sonucunda EEG bozuklukları veya epilepsi, aile içi psikiyatrik hastalık yatkınlığı ya da geçirilmiş kafa travması olduğunun dikkat çektiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlar ve tanı genellikle 20-25 yaşlarda konur.” dedi.

Tedaviye ikna edilmeli

Mitomani tedavisinin genellikle psikoterapi ile bir psikolog eşliğinde yürütüldüğünü ve kişinin psikiyatrik muayenesi sonucuna göre ilaç tedavisinin de başlanabildiğini ifade eden Solin Çekin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Elbette ki tedavi ve terapi sürecinde mitomani kişinin yüzüne yalancı olduğunu vurgulamaktan ziyade hasta olduğu konusunda farkındalık kazandırılması gerekmektedir. Farkındalık ve zarar algısı çalışmaları esnasında ise sakinliği korumak oldukça önemlidir. Ardından hastalığını kabul eden mitomanın durumuna göre bir tedavi yöntemi belirlemekte ve sürece başlamaktadır. Çoğunlukla psikoterapi uygulanan bu hastalarda, daha ilk seansın sonunda bile büyük değişimler görülebilmektedir. Gerçek dışı bir değerlendirme ve kurgulama sürecine sahip olması ile birlikte tedavisi oldukça önemli olan mitomani hastalığı tedavi edilmediği takdirde ileri derecede kişilik bozukluklarına sebep olabilmektedir. Dolayısıyla hastanın tedavi konusunda ikna edilmesi ve en kısa süre içerisinde tedaviye ve terapilere başlaması büyük önem arz etmektedir.”

Kalp krizi riski nasıl azaltılır?

Kalp krizi riski nasıl azaltılır?

Günlük yaşamın getirdiği zorluklar, beslenme şekli ya da genetik özellikler gibi birçok neden ile tüm dünyada kalp rahatsızlıkları sıkça görülmektedir. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji bölümünden Doç. Dr. Süha Çetin, kalp krizi hakkında önemli bilgiler verdi.

Kalp krizi kalbi besleyen damarlardan bir tanesinin tıkanıp ve o bölgedeki kalp kasının yeteri kadar kan ve dolayısı ile oksijen alamamasından kaynaklanır. Tedavi, yani damarın açma işlemi ne kadar geç kalırsa kalbin kas dokusu o kadar fazla zarar görür.

Pause Dergi

Doç. Dr. Süha Çetin

Kalp krizi geçirdiğimizi nasıl anlarız?

  • Göğüste ağrı veya bir rahatsızlık hissi. Bu ağrı göğüsün tam ortasında olur ve birkaç dakika veya daha uzun sürebilir. Ağrı haricinde göğüste baskı, daralma veya dolgunluk hissi olabilir.
  • Kişilerde soğuk terleme, baş dönmesi ve bayılma olabilir.
  • Göğüsteki baskı sol veya iki kola, alt çeneye, sırta veya mide bölgesine vurup bulantı ve kusma yapabilir.

Bu durumda kişinin veya yakınının vakit kaybetmeden 112’yi araması önemlidir. Hasta ne kadar erken koroner girişim yapan bir merkeze yetiştirilirse o kadar çabuk müdahale edilip, kalp krizinin ölümcül riski azaltılmış olur. Bazı durumlarda kişiye göğüsten pedallarla elektriksel şok vermek veya göğüs masajı yapıp, solunum desteği vermek icap edebilir.

Kalp krizinin nedenleri ve risk faktörleri nelerdir?

Yaşam tarzı, yaş ve aile öyküsü kalp krizi geçirme riskini artırabilir. Birçok kişide istenmeyen bir yaşam tarzı nedeniyle yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve diyabet mevcuttur. Özellikle sigara genç insanlarda kalp krizine neden olabilir.

Kalp krizi sonrasındaki toparlama evresinde kişisel olarak neler yapılabilir?

Kalp krizi sonucu olarak kalp hasar görmüş olabilir. Bu durum ritim bozuklukları yapabilir ve kalbin pompalama kabiliyetini etkileyebilir. Yeniden kalp krizi geçirme riski, inme veya bacakları besleyen atar damarların hastalık riski mevcut olabilir.

Bu problemlerle karşılaşma riskini azaltabilmek için atılması gereken adımlar şunlardır:

  • Kriz sonrası sürecin iyi atlatılması: Bu konuyu hekiminiz ile görüşmek faydalıdır. Doktorunuz iş hacminizi, yolculuklarınızı ve cinsel aktivitenizi ilk etapta sınırlayabilir.
  • Yaşam tarzı değişiklikleri: Akdeniz diyeti, düzenli fiziksel aktivite, sigaranın bırakılması ve reçete edilen ilaçların muntazam kullanılması önemli bir rol teşkil eder.
  • Kişinin bir kalp rehabilitasyon merkezinde tedavi olması gerekebilir. Bu merkezler profesyonel mensuplar tarafından yönetilir. Fiziksel aktivite, diyet düzenlemesi ve sigara bırakma konularında yardımcı olunur. Aynı zamanda stres yönetimi için ve psikolojik destek sağlanır.

 

Obezite kalbi doğrudan tehdit ediyor!

Obezite kalbi doğrudan tehdit ediyor!

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, obezite, yetersiz uyku ve stres derken kalp hastalıkları son yıllarda çocuklarda da giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Dr. Sinem Altunyuva Usta, “Günümüzde ebeveynlerin yoğun iş temposunun da etkisiyle beslenme tarzı doğallıktan uzaklaşarak, kolay ve çabuk hazırlanabilen, yapay tatlandırıcılar ve raf ömrünü uzatan katkı maddeleriyle lezzet oranları artırılmış paketli ve işlenmiş gıda tüketimine kaymıştır. Bu durum ise kalp sağlığını tehdit eden obezitenin, çocuklarda en sık görülen kronik hastalık haline gelmesinde önemli rol oynamaktadır” diyor. Uluslararası Obezite Komisyon raporuna göre; dünya çapında 5-17 yaş arası çocukların yaklaşık yüzde 20-25’inin kilolu ya da obez olduğunu; obezitenin ise kardiyovasküler hastalıklara da doğrudan zemin hazırladığını vurgulayan Dr. Sinem Altunyuva Usta, çocukların kalp sağlığını korumak için ebeveynlere çok önemli görevler düştüğünü, özellikle sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve egzersiz alışkanlığı kazandırmanın kritik rol oynadığını söylüyor. Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Dr. Sinem Altunyuva Usta, çocuklarda kalbi tehdit eden hatalı beslenme alışkanlıklarını anlattı, ebeveynlere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Dr. Sinem Altunyuva Usta

Rafine ve işlenmiş gıdalar tüketmek

Endüstriyel ürünler obezite oluşumunu kolaylaştırıyor. Örneğin; paketli tatlılar, dondurmalar, rafine şekerleri yüksek oranda içeren gazlı içecekler, soğuk çaylar, renkli ve meyveli sütler, şekerlemeler, bisküvi ve kraker gibi atıştırmalıklar metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalık gelişimini kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle çocukların bu tarz gıdalara özendirilmesinin önüne geçilmesi gerekiyor. Yine beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği, pirinç yerine bulgur tüketilmesi hem doygunluk hissi vererek fazla kiloya karşı destek oluyor hem de kalp sağlığını korumaya katkı sağlıyor.

Lifli gıdalardan fakir beslenmek

Kimi ebeveynlere göre çocuklarına sebze ve kurubaklagil yedirmek ‘deveye hendek atlatmaktan’ daha zor! Ancak sebze ve kurubaklagil tüketimi çocukların kalp ve damar sağlığı açısından çok önemli. Zira sebzeler düşük yağ içeriklerinin yanı sıra, kötü kolesterolü (LDL kolesterol) düşürücü etkiye sahip olan zengin posa içerikleri, yoğun lif oranları, folik asit, kalsiyum, potasyum ve C vitamini sayesinde kalp ve damar sağlığını koruyor. Yine nohut, mercimek, kuru fasulye gibi kurubaklagiller posa yönünden zengin oldukları kadar, yüksek besin değerlerine sahip olduklarından haftada en az iki kez kurubaklagil tüketilmesi öneriliyor. Bu nedenle çocuklarına sebze ve kurubaklagil yemeklerini sevdirmek için ebeveynlere büyük görev düşüyor.

Yanlış pişirme tekniklerinin kullanılması

Kızartmalar yetişkinlerin olduğu gibi çocukların da kalp ve damar sağlığını tehdit ediyor. Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Dr. Sinem Altunyuva Usta, çocukların kalp sağlığını korumada pişirme yöntemlerinin sanıldığından çok daha fazla önem taşıdığını belirterek “Hızlı pişirme yöntemlerinden, kızartma ve kavurmadan ziyade haşlama, kendi suyunda pişirme, ızgara ya da fırında pişirme yöntemlerini tercih edin. Bu şekilde aşırı yağ alımını sınırlamakla kalmayıp çocukların kalp ve damar sağlığını korurken, yemeğin besin değerini de artırmış olursunuz” diyor.

Doymuş yağ asidi içeren besinler tüketmek

Doymuş yağ asitleri kalp sağlığı için zararlı olan LDL  kolesterol  düzeylerini yükseltirken,  insülin direnci gelişimini kolaylaştırıyor. Dr. Sinem Altunyuva Usta’ya göre; çocukların özellikle de televizyon ve bilgisayar başında televizyon seyrederken tükettikleri yüksek kalorili, transyağlardan zengin cipsler, paketli kek ve kurabiyeler, kahvaltılık gevrekler, renklendirilmiş şekerli sütler, kızartmalar ve aromalı şekerli yoğurtlar kalp ve damar sağlığı için zararlı olabiliyor. Bunların yerine tüketecekleri çiğ badem, ceviz ve çiğ fındık gibi yağlı tohumlar, içerdikleri sağlıklı doymamış yağlar ve lifler sayesinde kalp sağlığını korumalarına katkı sağlıyor.

Aşırı tuz kullanımı

Dünya Sağlık Örgütü’nün günlük tuz tüketimi önerisinin günlük 2 gram olduğuna işaret eden Dr. Sinem Altunyuva Usta “Oysa Türkiye’de erişkinlerde yapılan bir araştırmada; günlük tuz tüketiminin yaklaşık 18 gram olduğu bildirilmektedir. Yemekler pişirilirken konulan tuz miktarının azaltılması, pişmiş gıdalara ilave tuz atılmaması, fazla tuz içeren rafine ve işlenmiş gıdaların tüketiminin en aza indirgenmesi hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalık riskini azaltmada, çocukların kalp sağlığını korumada son derece önemlidir” diyor. Yemek hazırlarken kullanılan tuzların iyotlu olması ise tiroit bezinin ve dolayısıyla metabolizma hızının düzenlenmesinde de önem taşıyor.

İşlenmiş et ürünleri tüketmek

İşlenmiş, ısıl işlemlerden geçmiş et ürünlerinin tüketilmesi de bir başka hatalı beslenme alışkanlığı olarak öne çıkıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar; bu tür etlerin tüketilmesinin kardiyovasküler hastalık riskinin yanı sıra kanser sıklığında da artış ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Dr. Sinem Altunyuva Usta, bu nedenle pastırma, sucuk, sosis, salam tüketiminin azaltılması hatta tüketilmemesi gerektiğini söylüyor.

Yeterince balık yememek

Zengin omega-3 içeriği sayesinde balık tüketimi çocuk gelişiminde önemli rol oynuyor. Balık tüketiminin artırılması LDL yani kötü kolesterol düzeyini düşürerek damarlarda tıkanıklığa yol açan plak oluşumunu engellerken, kalp ritminin düzenlenmesinde büyük fayda sağlıyor. O nedenle haftada en az iki kere balık tüketmek gerekiyor. Ancak balığın pişirilme şekli de çok önemli. Kızartma fayda yerine zarara yol açabildiğinden, balığı buğulama yöntemi ile ya da fırında yapmak gerekiyor.

Hamilelik için 35 yaş uyarısı!

Hamilelik için 35 yaş uyarısı!

Hamile kalmak her zaman düşündüğümüz kadar kolay olmayabiliyor. Zira, pek çok faktör üreme sağlığını olumsuz etkileyerek ‘infertilite’ sorununa yol açabiliyor. Yaşa bağlı olarak değişmekle birlikte, her 100 kadından 15-20’si, günümüzde infertilite tanısı alıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Ganime Aygün, günümüzde kadınlarda en sık görülen infertilite nedenlerinin başında ileri anne yaşı olduğunu ve devamında sırayı stres ile kötü alışkanlıkların aldığını söylüyor. Yine stresli yaşamın bir uzantısı olarak sigara ile alkol gibi zararlı maddelere karşı da yatkınlık olduğu görülüyor. Bu faktörler hem yumurta hem sperm kalitesi üzerinde etkili oluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Ganime Aygün, kadınlarda üreme sağlığını olumsuz yönde etkileyen 10 nedeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Dergi

Dr. Elif Ganime Aygün

İleri yaş

İleri yaş hamilelik oluşumunu önleyen en önemli kriterler arasında yer alıyor. Özellikle kadınlarda 25-35 yaş arasında hamile kalma oranı yüzde 60 iken bu oran 35 yaş üstünde yüzde 30’lara, 40 yaş üstünde ise 15-20’lere kadar düşüyor. Dr. Elif Ganime Aygün, bu nedenle anne adaylarının yaş periyodunu mutlaka dikkate almaları gerektiğine işaret ederek, “Zira yumurtanın enerjisini sağlayan temel organel mitokondri ilerleyen yaşla birlikte hızla azalıyor. Bu azalma da embriyonun kaliteli ilerlemesini ve genetik olarak sağlıklı olmasını engelleyen bir durumu oluşturuyor.” diyor.

Sigara ve alkol kullanımı

Kötü alışkanlıkların vücudumuzdaki her sisteme zararı olduğu aşikar. “Üreme sistemi de sigara ve alkole oldukça hassastır” uyarısında bulunan Dr. Elif Ganime Aygün, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kadın genital sistemi mikrodamar sistemiyle besleniyor ve silier yapılar dediğimiz ince hareketli tüysü tabakalarla kaplı bir yüzeyden oluşuyor. Sigara gibi tütün ürünleri, bu tüysü silier tabakaların hem hareketini azaltıyor hem toksik maddelerin yoğun bir şekilde üzerlerine yapışmalarına neden oluyor. Ayrıca sigara küçük damarları tıkayarak rahim duvarının beslenmesinde sorun oluşturuyor ve yumurta kanlanmasını bozarak yumurta rezervinin erken tükenmesine yol açıyor. Alkol de aynı oranda yumurtlamayı, döllenmeyi ve rahim duvarına embriyonun tutunmasını bozarak üreme sağlığı üzerine olumsuz etki ediyor”

Kötü beslenme alışkanlıkları

Kötü beslenme alışkanlığı pek çok hastalığın yanı sıra üreme sağlığında da ön planda oluyor. Dr. Elif Ganime Aygün, “Yetersiz rezervi olan bir beden yeni bir canlı büyütmek için de kafi gelmeyecektir. İlaveten diyabet ve tansiyon gibi problemlere sebep olarak üreme fonksiyonunu bozacaktır.” diyor.

Kronik hastalıklar

Diyabet ve hipotiroidi gibi kronik hastalıklarda hamile kalmak daha zor oluyor. Ayrıca annelerin yüzde 63.8’inin hastalıklarından ve kullandıkları ilaçlardan dolayı emzirme sürelerinin kısaldığı, yüzde 13.8’inin hastalık tanısı konulduktan sonra perinatal kayıp yaşadıkları yapılan çalışmalarda tespit edilmiş.

Genital yol enfeksiyonları

Genital yolla bulaşan enfeksiyonlar rahim duvarı ve tüplerde kalıcı hasarlar oluşturarak hamile kalmayı önleyebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Ganime Aygün, bu nedenle hamilelik planlaması öncesinde vajinal kültür ve HPV taramasının mutlaka yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Kemoterapi ve radyoterapi almış olmak

Kanser sebepli radyoterapi ve kemoterapi tedavisi gören hastalarda yumurtalık rezervi ciddi oranda etkileniyor. Öyle ki kanser tedavisinde yumurtaların yüzde 90’ı ölüyor. Dr. Elif Ganime Aygün, “Bu hastaların yüzde 10’u 45 yaşın altında oluyor ve kanserden kurtulan hasta için birinci derecede önemli olan konu, çocuğunun olmasıdır. Bu nedenle kemoterapi ve radyoterapi alacak olan hastalar evli ise embriyo bekar ise yumurta ya da spermler dondurulmalıdır. Gonad hücreleri ve embriyo 5 yıl süreyle saklanabiliyor” diye konuşuyor.

 

Pause Dergi

Daha önce geçirilmiş yumurtalık cerrahisi

Yumurtalıkta gelişen iyi veya kötü huylu tümörlerin cerrahisinde bazen yumurtanın tamamı veya bir kısmı çıkarılıyor. Bu durum yumurtlayan kaliteli kısmının da çıkmasına yol açıyor. Bu nedenle cerrahi öncesinde yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi ve doğurganlık koruyucu önlemlerin mümkünse alınması gerekiyor.

Doğumsal genital yol anomalileri

Kadınların yüzde 5’inde doğumsal olarak genital yolda anomaliler olabiliyor. Hamile kalamayan kadınlarda yapılan fizik muayene, histerosalpingografi (HSG) ve ultrason ile bu anomalileri tespit etmek ve sonrasında da cerrahi olarak çözmek mümkün oluyor.

Miyomlar, polipler ve çikolata kistleri

Kadın genital sisteminde miyom, polip, basit ya da komplike kist ve çikolata kisti gibi hastalıklar hamilelik oluşumunu önleyebiliyor. Dr. Elif Ganime Aygün, kadınların yüzde 80 gibi yüksek bir oranının hayatlarında bir kez bu hastalıklara yakalanabildiğine işaret ederek, “Cerrahi müdahale ile bu tür hastalıkların tedavisi mümkündür. Bazı kistlerde medikal tedavi de yeterli gelebiliyor.” diyor.

Rahim şekil bozuklukları

Rahimde olan doğumsal defektler, örneğin septum (perde), çift rahim ve T veya Y şeklindeki rahimler de hamile kalmada engel olan tabloları oluşturuyor. Bu tip problemlerin çözümünün ertelenmemesi son derece önem taşıyor. Septumların kısmi olanları ya da T şekilli rahim yapısında, cerrahi yönteme başvurmadan önce, hastaya bir miktar süre tanınabiliyor.

Şiddetli baş dönmesinin nedeni ‘denge kristalleri’ olabilir!

Şiddetli baş dönmesinin nedeni ‘denge kristalleri’ olabilir!

 Dünya başıma yıkılıyor zannettim… Etrafımdaki her şey bir anda alt üst oldu… Sanki yer ayağımın altından kayıyor gibi… Genellikle bulantı eşlik ediyor, bazen de kusma… Bu şikayetler ülkemizde her 100 kişiden 3’ünde görülen baş dönmesi, tıbbi adıyla ‘vertigo’nun en sık yol açtığı sorunlardan. Başımız döndüğünde aklımıza ilk olarak beyin tümörü gibi nörolojik hastalıklar gelse de, aslında çoğu, toplumda ‘iç kulaktaki kristallerin yerinden oynaması’ olarak bilinen Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo’dan (BPPV) kaynaklanıyor. Başın hareketleriyle birlikte aniden ortaya çıkan şiddetli baş dönmesiyle karakterize olan bu hastalık her yaşta görülmekle beraber, sıklığı ileri yaşlarda daha da artıyor. Öyle ki 40-60’lı yaşlarda en sık görülen baş dönmesi nedeni BBPV oluyor.

Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, bu hastalıkta  ilk şiddetli baş dönmesi atağının genellikle sabah yataktan kalkarken başladığını belirterek, “Ataklar eğilip kalkma, yukarıya veya aşağıya doğru bakma ya da yatakta bir yandan diğerine dönüldüğünde görülüyor ve yaklaşık 15-60 saniye kadar sürüyor.” diyor. Şiddetli baş dönmesi atakları nedeniyle araba kullanmak, makina başında çalışmak, sportif aktivitelerde bulunmak, merdiven inip çıkmak, toplantılara ve sosyal etkinliklere katılmak ciddi sıkıntılar yaratabiliyor. Hastalar korkuları nedeniyle eve kapanıyor ve sosyal yaşamdan kopabiliyorlar. Güzel haber ise BBPV tablosunda sadece birkaç dakika süren ‘manevra’ tedavisiyle baş dönmesinden kurtulmanın mümkün olması; üstelik genellikle tek seans yeterli oluyor!

Pause Dergi

Prof. Dr. Nazım Korkut

Hastalık değil, belirti!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, vertigo, diğer adıyla baş dönmesi hastalık değil, pek çok hastalıkta görülen bir belirti. Baş dönmesinin nedenleri kabaca ‘santral’ ve ‘periferik’ kökenli vertigo olarak ikiye ayrılıyor. Beyin kanamaları, beyin tümörleri, anevrizmalar, multipl skleroz gibi birçok santral sinir sistemi hastalıklarında görülen vertigo çok gürültülü ve çok semptomlu bir klinik tablonun belirtilerinden sadece biri oluyor. Prof. Dr. Nazım Korkut, “Ancak periferik vestibüler sistem hastalıklarında ise vertigo, yani şiddetli baş dönmesi tüm dikkati üzerinde toplayan en önemli belirti olarak karşımıza çıkıyor” diyor.

İç kulaktaki kristaller yerinden oynarsa…

BPPV normal koşullarda iç kulakta dengenin sağlanmasında var olan, fakat bulunması gereken yerin dışına kaçan kalsiyum parçacıklarının neden olduğu mekanik bir hastalık. Utrikül ve sakkül denilen iç kulak bölümlerinden, yarım daire kanalları içine kalsiyum karbonat parçacıklarının (kristallerin) kaçması ve bu parçacıkların serbestçe kanalların içinde dolaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bir diğer tablo ise yarım daire kanallarının ‘ampüller kupula’ denilen bölüme bu parçacıkların yapışmasıyla oluşuyor.

Tek seansta çözüm sağlanabiliyor

Mekanik bir iç kulak hastalığı olan BPPV’ye tedaviyle kesin çözüm sağlanabiliyor. Bazen kristaller kendiliğinden yerine dönebilse de genellikle sorunlu kanal veya kanalların saptanarak uygun manevralarla tedavi edilmesi gerekebiliyor. Kanallar içine kaçan kalsiyum kristalleri ‘repozisyon manevraları’ ile olması gereken orijinal konumlarına gönderiliyor, böylece sorun ortadan kalkıyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, manevra tedavisiyle baş dönmesi sorununun genellikle tek seansta ortadan kalktığına işaret ederek, “BPPV’de baş dönmesinin yüzde 80 gibi oldukça yüksek bir oranından arka kanallar sorumlu oluyor. Bunlara yönelik manevralarla baş dönmesi ilk seansta büyük oranda sona eriyor. Daha az sıklıkta rastlanan yatay kanallara ait BPPV ise daha dirençli seyir izliyor ve repozisyon manevralarını birçok kere tekrarlamak gerekebiliyor.” diyor.

Pause Dergi

Nadiren cerrahi girişim gerekebiliyor

Prof. Dr. Nazım Korkut, uygun manevralara rağmen düzelmeyen hastalarda ise çok nadiren cerrahi girişime ihtiyaç duyulduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Cerrahi girişim olarak kanalın tıkanması veya uyarıları beyine taşıyan sinirin kesilmesi gündeme gelebiliyor. Özellikle uzun soluklu, sık tekrarlayan BPPV hastalarında beraberinde migren de bulunabiliyor. Bu durumdaki hasta grubunda repozisyon manevralarının yanı sıra vestibüler migrenin tıbbi tedavisi de uygulanıyor.”

Tedavi birkaç dakikada tamamlanıyor!

BPPV (Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo) tedavisinde ‘kanalolit repozisyon’ manevrasından oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Odyolog Dr. Zeynep Gence Gümüş, altta yatan farklı bir neden olmadığı takdirde, BPPV hastalığının repozisyon manevralarıyla düzeldiğini vurgulayarak, “Manevra tedavisi dakikalar süren kısa bir tedavidir. Hastanın başına belli pozisyonlar verilerek halk arasında denge kristalleri olarak bilinen otokonianın yerine girmesi amaçlanıyor. Hastalarımızın yüzde 85’i tek seansta düzelirken, kalan yüzde 15’lik bölümüne birden fazla kez manevra uygulanması gerekebiliyor” diyor. Dr. Zeynep Gence Gümüş, manevra tedavisinden etkin sonuç alınabilmesi için sonrasında birkaç gün baş hareketlerinin kısıtlanması, yüksek yastıkla ve sırt üstü (sağa/ sola dönmeden) yatılması gerektiğinin altını çiziyor.

Beyin pili parkinson hastalığında ’titremeyi’ önlüyor!

Beyin pili parkinson hastalığında ’titremeyi’ önlüyor!

Beynin hareket ilgili özelleşmiş merkezlerindeki bazı hücrelerde  oluşan hasarlar veya bu kontrolün gerçekleşmesinde görev alan nörotransmitter adlı iletiyi sağlayan maddelerin yetersiz üretimi sonucunda kişiler hareket kabiliyeti ile kontrolünü yitirebiliyor. Bu hasarların yol açtığı nörolojik hastalıkların tedavisinde başvurulan cerrahi yöntemlerden ‘beyin pili’, sağladığı önemli avantajlarla günümüzde ön plana çıkıyor.  Halk arasında ‘beyin pili’ olarak adlandırılan ‘derin beyin stimülasyonu’ nörolojik sistemde ortaya çıkan  birtakım hastalıkların tedavisinde kullanılan bir yöntem. Acıbadem International Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sabri Aydın, ülkemizde kullanımı giderek yaygınlaşan beyin pilinin günümüzde ilaç tedavisine  dirençli olan  veya ilacın yan etkisi nedeniyle ilaç kullanamayan, başta Parkinson  hastaları olmak üzere pek çok hastalıkta başarıyla uygulandığına dikkat çekerek, “Bu yöntemle Parkinson hastalığının yanı sıra ellerde, ayaklarda, başta veya seste titremeyle seyredebilen esansiyel tremor (titreme hastalığı) ve istemsiz kasılma hareketleriyle seyredebilen distoni hastalığında oldukça yüz güldüren sonuçlar alınıyor. Beyin pili semptomların birçoğunu düzelttiği için hastaların günlük işlerini yardıma ihtiyaç duymadan yapabilmelerine imkan sağlıyor. Böylelikle hastaların günlük yaşam konforu belirgin şekilde yükseliyor” diyor.

Pause Dergi

Prof. Dr. Sabri Aydın

SORU: Beyin pilinin etki mekanizması nedir?

CEVAP: Beyin pili ameliyatında, beynin orta kısmında yer alan ‘beyin çekirdeklerine’ ince kablolar yerleştiriliyor, ardından bu sistem göğüs ya da karın bölgesine konulan bir pil aracılığıyla sürekli elektrik uyarısı veriliyor. Böylece hastalık nedeniyle hasar görmüş olan sinir hücreleri yeniden düzene giriyor ve hastalığın yol açtığı belirtiler kayboluyor.

SORU: Hangi hastalıklarda etkili oluyor? 

CEVAP: Parkinson hastaları bu yöntemle titreme, yürüyememe ve konuşamama gibi sorunlardan kurtulabiliyor ve normal bir yaşam sürebiliyorlar. Beyin pili parkinson hastalığının ana semptomları olan titremede yüzde 80, hareketsizlik ile kasılmada yüzde 70 ve yürümede  yüzde 50 oranında iyilik sağlıyor. Beyin pili yöntemiyle distoni olarak adlandırılan ve beyin tarafından iletilen sinyalin yanlış gönderilmesi nedeniyle istemsiz gelişen kas spazmlarında da yaklaşık yüzde 60-70 iyilik hali bekleniyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, “Distonide esas amaç, kendi ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayarak hastayı bağımsız hale  getirebilmek ve günlük yaşantısını bozan istemsiz hareket ile kasılmaları azaltıp,  hayat ergonomisini düzeltmektir” diyor. Bu yöntemle Tourette Sendromu’nda motor tiklerde yüzde 70 azalma bekleniyor. Verbal tiklerde bu azalma yüzde 30’larda oluyor. Esansiyel tremorda (ailesel geçişli- hareket ile aktive olan) ise  ameliyat sonrası başarı yüzde 80 gibi oldukça yüksek bir oranda görülüyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, Multipl Skleroz’a bağlı titremelerde bu oranın daha düşük olduğunu vurgulayarak, “Tedavilere dirençli ağrı sendromlarında ise yüzde 50 civarında başarı bekleniyor” bilgisini veriyor.

SORU: Ameliyat öncesinde yapılan hazırlıklar neler?

CEVAP: Ameliyat için hasta bir gün öncesinden hastaneye yatırılıyor. Gerekli kan tetkikleri ve konsültasyonların yanı sıra özel bir beyin MR’ı çekiliyor.

SORU: Beyin pili ameliyatı nasıl uygulanıyor?

CEVAP: Ertesi sabah iki aşamalı olan ameliyatın ilk aşaması başlıyor. Lokal anestezi veya seçilmiş hastalarda genel anestezi altında, streotaktik çerçeve denilen başlık, hastanın kafa kemiğine tutturuluyor. Ardından hastanın beyin tomografisi çekilip, görüntüler önceki gün çekilen MR ile üst üste bindiriliyor. Bu şekilde hedef çekirdek haritalandırılıyor ve koordinatlar alınıyor. Daha sonra, hastanın başının ön-üst bölümüne sağlı sollu 2 delik açılıyor. Bu sırada hasta herhangi bir acı hissetmiyor. Daha önce belirlenen streotaktik değerler çerçeveye  giriliyor ve kıldan daha ince, özel sensörlü elektrodlar ile çekirdek, milimetrenin onda biri aralıklarla taranıyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, bu işlemle en iyi hücre elektriksel aktivitesinin olduğu yerin belirlendiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Bir başka deyişle, mikrolek elektrod kayıt sistemi ile çekirdeğin haritası çıkarılıyor ve belirlenen bölgeye elektrik veriliyor. Ardından hastanın var olan semptomlarındaki düzelme ile yan etkiler gözleniyor. Cevabın en iyi olduğu yere kalıcı elektrod takılıyor ve sabitleniyor. Bu işlem her iki tarafa da yapılıyor. Ameliyat bölgesi kapatılıp, başlık çıkarılıyor ve hasta genel anesteziyle uyutularak ikinci aşamaya geçiliyor. İlk ameliyatta takılan kalıcı elektrodlar kulak arkasında bir uzatma kablosuyla birleştiriliyor ve köprücük kemiğinin altına yapılan bir cebe konulan pile bağlanıyor. Sistemin elektriksel olarak çalıştığı kontrol edilip ameliyata son veriliyor.

Pause Dergi

SORU: Hasta ameliyat sonrasında ne zaman taburcu oluyor?

CEVAP: Ağrılı bir ameliyat olmadığı için hastalar birkaç saat içinde mobilize olabiliyorlar. Ameliyatın ardından 2. günün sonunda taburcu ediliyorlar. Pil bir hafta sonra açılırken, pilin ayarı ise yaklaşık bir ayda oturuyor.

SORU: Riskli bir yöntem mi?

CEVAP: İyi seçilmiş, hastalığın uzman hekimi tarafından refere edilen ve psikometrik testlerinde sorun olmayan hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Enfeksiyon ve kanama gibi riskler, diğer beyin ameliyatlarına göre oldukça düşük düzeyde seyrediyor.

SORU: Beyin pilinin ömrü nedir?

CEVAP: Beyin pili, şarj edilen ve edilmeyen olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Şarj edilebilir olanları 5 cm uzunluğunda ve 1 cm kalınlığında, sarj edilemeyenler ise 7 cm uzunluğunda ve 1 cm kalınlığında oluyor. Şarj edilemeyen pilin ömrü, hastalığa ve kullanılan voltaja göre 3-5 yıl arasında değişiklik gösteriyor. Ameliyat sonrasında pil değişimi gerektiğinde günü birlik bir ameliyatla değiştiriliyor. Şarj edilebilen pillerin ömrü de 25 sene oluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sabri Aydın, beyin pilinin kullanımına göre haftada 2–3 kez şarj edilmesi gerektiğini belirterek, “Şarj sisteminin kullanımı kolaydır. Takılan bir kemer içerisine yerleştiriliyor ve manyetik olarak sarj oluyor. Hasta elektriğe bağlı olmuyor ve aynı anda günlük işlerini de yapabiliyor” diye konuşuyor.

SORU: Beyin pili ameliyatının sağladığı avantajlar neler?

CEVAP: Beyin pili, hastaya sağladığı önemli faydalar nedeniyle gün geçtikçe daha yaygın kullanılan bir yöntem oldu. Prof. Dr. Sabri Aydın, beyin plinin sağladığı avantajları şöyle sıralıyor: “Yöntem beyin ile diğer dokulara zarar vermiyor ve kalıcı hasar bırakmıyor. Sistem istenildiği zaman tümüyle kapatılabiliyor. İhtiyaç halinde, ayarlar, uzaktan kumandayla yeniden düzenleniyor. Hastalık ilerlese dahi, bu kumanda aracılığıyla verilen akımın değerleri değiştirilerek hastalığın yeni semptomlarıyla mücadele edilebiliyor. Şarjlı pillerin ömrü 15-20 yıla kadar uzayabilirken, şarjsız pillerde de ömrün tükenmesi halinde çok küçük bir kesi ve lokal anestezi ile pil kolayca değiştirilebiliyor”

Hangi hastalıklarda uygulanıyor? 

  • Parkinson hastalığı,
  • Tremor (titreme hastalığı),
  • Distoni,
  • Kronik ağrı sendromları,
  • Nöropsikiyatrik hastalıklar (OCD- takıntı hastalığı, tedaviye dirençli majördepresyon, Tourette sedromu, vb)

Unutkanlık ve odaklanamama sorunu yaşayanlar dikkat!

Unutkanlık ve odaklanamama sorunu yaşayanlar dikkat!

Zihniniz eskisi kadar berrak değil mi? Unutkanlık sorunları yaşıyor, bir şeye odaklanamıyor musunuz? Üzerinizde hep bir keyifsizlik ve isteksizlik hissi mi var? Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bu ve benzeri sorunlarla kendini gösteren beyin sisi/beyin sislenmesinin, özellikle Covid-19 sonrası çok sık görülür hale geldiğini belirterek “Nörolojik bir sorun olan beyin sisi, bir başka deyişle beyin sislenmesi kısaca zihin yorgunluğu olarak tanımlanabilir. Kafa karışıklığı, unutkanlık, odaklanamama, dikkatin ve konsantrasyonun sürdürülememesi, zihinsel işlevlerde eskiye göre yavaşlama ve problem çözme yetisinde güçlük gibi bilişsel belirtilerle kendini gösteren beyin sisi, bir hastalık değil bulgular bütünüdür. Başka bir deyişle farklı tıbbi durumlara veya hastalıklara eşlik eden zihinsel fonksiyon bozukluğudur” diyor. Yapılan araştırmalara göre, Covid-19 geçiren her 100 kişiden, hastalıktan sonra en az 30’unda beyin sislenmesi görüldüğünü, bu oranın 50’lere çıkabildiğini söyleyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, beyin sisi/beyin sislenmesi hakkında bilinmesi gereken 4 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Beyin sisi en çok bu bulgularla kendini gösteriyor!

Özellikle düşük enerji veya yorgunluk, huzursuzluk, kaygı, sinirlilik, depresyon, uyku bozukluğu (uykusuzluk veya aşırı uykululuk), baş ağrısı, zihin bulanıklığı, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, dikkat eksikliği, odaklanma güçlüğü, motivasyon kaybı, isteksizlik ve kafa karışıklığı beyin sisi/beyin sislenmesinin en çok görülen bulgularını oluşturuyor.

Beyin sisinin kalıcı olmaması için!

Beyin sisinin tedavisinin nedene göre yapıldığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer şöyle konuşuyor: “Öncelikle beyin sisine neden olan durumların araştırılması, varsa hormon bozuklukları ve vitamin eksikliklerinin tedavi edilmesi gereklidir. Covid-19 enfeksiyonu sonrası görülen beyin sisini önlemenin tek yolu, Covid-19’dan korunmak ve aşı ile bağışıklık sağlamaktır! Ayrıca sağlıklı beslenme, günde en az 7-8 saat kesintisiz, kaliteli uyku, olumlu düşünmek, stresi azaltmak, varsa depresyonun tedavisi, günlük düzenli egzersiz, açık havada yürüyüş, zihni çalıştıracak ama aynı zamanda keyif verecek aktiviteler yapmak, bilgisayar ve cep telefonunda daha az zaman harcamak, gün içinde mola vermeyi ihmal etmemek zihin berraklığını kazanmayı sağlamanın başlıca yollarıdır. Covid-19 ağır geçmemiş ve beyinde kalıcı bir yapısal tahribat yapmamışsa veya altta yatan nörolojik bir hastalık yoksa beyin sisi geçici oluyor. Ancak ileri yaş ve önceden bunaması olan hastalarımızdaki zihinsel kötüleşme kalıcı da olabiliyor.”

Beyin sisine bu etkenler yol açabiliyor!

Beyin sisinin; özellikle depresyon, kaygı bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, uykusuzluk, stresli yaşam, tiroit hastalıkları, B12 vitamini eksikliği, hormonal bozukluklar, menopoz, ağır kalp, akciğer ve sistemik hastalıklar ile bazı ilaçların yan etkisi olarak görülen klinik bir durum olduğunu belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer, görülme sıklığının özellikle son yıllarda Covid-19 pandemisi ve Uzamış Covid Sendromu ile birlikte ciddi ölçüde artış gösterdiğini söylüyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer; yapılan araştırmalara göre, Covid-19 geçiren her 100 kişiden, hastalıktan sonra en az 30’unda beyin sislenmesi görüldüğünü, bu oranın 50’lere çıkabildiğini belirtiyor.

Pause Dergi

Uzamış Covid Sendromu’nun önemli bir göstergesi!

Beyin sisinin oluşmasında; kişinin bağışıklık mekanizmalarının virüse verdiği yanıt, hastalığın oluşturduğu iltihabi durum, damarsal faktörler ve beynin koruyucu sistemlerinin kırılması gibi pek çok neden üzerinde durulduğunu söyleyen Prof. Dr. Neşe Tuncer “Covid-19’u hafif bulgularla atlatan kişilerde de beyin sislenmesi görülebiliyor ve bazı şikayetler aylarca devam edebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla Sars CoV-2 enfeksiyonu geçirdikten sonra ilk üç ay içinde ortaya çıkan ve en az iki ay süren, başka bir nedenle açıklanamayan bulguları tanımlayan Uzamış Covid Sendromu’nun önde gelen bulgularından biri beyin sislenmesidir. Uzamış Covid Sendromu’nda bulgular 4-12 hafta sürebilir hatta altı aya kadar uzayabildiği gösterilmiştir.” diyor.