Yazılar

Dünyada yaklaşık her 3 kişiden biri hareketsiz!

Dünyada yaklaşık her 3 kişiden biri hareketsiz!

Masa başında saatlerce çalışmak, açık havada yapılacak bir yürüyüşün gözümüzde büyümesi, ekran başında fark etmeden saatlerce takılı kalmak, hatta spor yapmak yerine spor videoları izlemek… Bunlar size tanıdık geliyorsa bir an önce önlem almaya başlayın.

Hareketsiz yaşam tarzı günümüzde pek çok hastalığa kapı aralıyor ve hatta erken ölüm riskini artırıyor. Dünyada 1,4 milyardan fazla yetişkin, sadece yeterince egzersiz yapmadığı için ölümcül hastalık riskinde artış ile karşı karşıya kalıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan, tütün ve alkol tüketimi, aşırı yeme, hareketsizlik gibi sağlık riski oluşturan davranışlar arasında en sık görülenlerin “fazla kilo ve hareketsizlik” olduğuna dikkat çekerek “15 yaş ve üzerindeki nüfusun yaklaşık yüzde 31’inde fiziksel aktivite yetersiz ve bu her yıl yaklaşık 3,2 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Hareketsiz bir yaşam tarzı olan bireylerin erken ölüm riski yüzde 22 ila 49 daha yüksek. Bunlar ciddiye alınması gereken veriler.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Şule Arslan

Kanser, metabolik hastalıklar, kalp damar sorunları…

Hareketsiz bir yaşam tarzının, insan vücudunu farklı mekanizmalar yoluyla etkilediğine değinen Prof. Şule Arslan, şunları söylüyor: “Hareketsizlik insan vücudunda istenmeyen olumsuz etkilere neden olur. Tüm nedenlere bağlı ölüm riski yükselir. Kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerde, kanser ve metabolik hastalık riskini (diyabet, hipertansiyon ve dislipidemi gibi) arttırır. Kas iskelet sistemi hastalıkları (eklem ağrısı, kemik erimesi), depresyon ve bilişsel yetersizlik bunlara örnek olarak verilebilir. Uzun süreli hareketsiz yaşam uykusuzluk ve uyku bozuklukları gelişmesi ile de ilişkilidir.”

İşte hareketsiz yaşamın yol açtığı 6 hastalık

Diyabet

İnsülin direnci ve diyabet, hareketsiz yaşamın hızla yaygın hale getirdiği iki önemli sorun.

Araştırmalar Tip 2 diyabet riskinin hareketsiz kişilerde yüzde 112 daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor. Günde bin 500 adımdan az yürüyen, uzun süre oturan ve kalori tüketimine dikkat etmeyen bireylerde insülin direnci daha sık görülüyor.

Hipertansiyon ve kan yağlarındaki bozukluklar

Türkiye’de de ölümlerin en büyük nedenlerinin başında kalp ve dolaşım hastalıkları (iskemik kalp hastalığı ve inmeler) ve kanser geliyor. Hareketsizlik kan basıncı değişikliklerine neden olduğu gibi kolesterol ve insülin duyarlılığında değişime de yol açıyor.  Bu hastalıklardan korunmanın birinci adımı ise sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam sürmek.

Obezite

Hareketsiz geçirilen sürenin yüzde 10 artmasıyla bel çevresi ölçümlerinde 3.1 cm artış olduğunu gösteren çalışmalar mevcut. Yürüme veya ayakta durma gibi basit aktivitelerde bile enerji harcanıyor; bu tip düşük düzeyde enerji harcanması “egzersiz dışı aktivite termogenezi” olarak adlandırılıyor. Bu tip enerji tüketimini bile kilo almaya karşı savaşmaya yardımcı olabiliyor. Oturma veya yatma gibi düşük enerjili aktivitelerin süresinin artması egzersiz dışı aktivite ile yakılan kalorileri sınırlandırıyor. Araştırmalar, obez kişilerin, ortalama bir bireye kıyasla günde 2 saat daha fazla oturduğunu gösteriyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kas ve iskelet sistemi hastalıkları

Hareketsiz yaşam; kemik erimesi, eklem ağrıları ve duruş bozukluğuna neden oluyor. Hareket etmemek kemik mineral yoğunluğunu da azaltıyor. 50 yaş üzeri kadınlarda hareketsiz geçirilen zaman yerine en az 30 dakika hafif fiziksel aktivite yapmak kırık riskini yüzde 12 azaltıyor. Günlük 10 saat ve üzerinde hareketsiz zaman geçirenlerde diz ve eklem ağrısı oluşuyor. Uzun süreli oturarak çalışan kişilerde ise duruş bozuklukları, sırt ve boyun ağrısı gelişiyor.

Kanser

Hareketsiz geçirilen zaman genel kanser riskini yüzde 20 artırıyor. Uzun süreli oturmanın kolorektal, rahim, yumurtalık ve prostat kanseri riskini artırdığı, özellikle kadınlarda kansere bağlı ölümleri artırdığı biliniyor. Başka bir araştırmada ise artan toplam oturma süresi ile kolon ve rahim kanseri arasında doğrudan bağlantı olduğu gösterildi.

Kırılganlık

Kırılganlık (zayıflık), vücudun hastalıklara karşı daha kırılgan hale gelmesi durumu olarak tanımlanıyor. Kırılganlığa yol açan çoklu faktörlerin arasında hareketsizlik ilk sıralarda geliyor. Kırılganlık kişinin hastalık veya yaralanmalarda iyileşme-toparlanma yetisini azaltıyor, kırılgan yaşlıların hastaneye yatış olasılıkları da artıyor. Günlük yaşamlarında daha uzun süre oturan bireylerin ileri yaşlarda daha kırılgan olma olasılıkları artıyor. Günlük oturma süresinin kısalması ile kırılganlık gelişme riski de azalıyor.

20-30 dakikada bir ayağa kalkın

Uzun süreli oturmanın sağlık için son derece zararlı olduğunu vurgulayan Prof. Arslan, “Masa başında çalışan kişiler, 20- 30 dakika gibi düzenli kısa aralıklarla ayağa kalkmalı veya yürümelidir; mesai arkadaşları ile bazı görüşmeleri ayakta yapmayı veya ofis içinde evrak alışverişi için kısa süreli yürümeyi alışkanlık haline getirebilirler” diyor.

Uykusuzluk ve düzensiz beslenmenin insanları hareketsizliğe iten başlıca nedenlerden olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Şule Arslan şu önerilerde bulunuyor:

“Hareket, sağlıklı beslenme ve kaliteli uyku, insan hayatının olmazsa olmazlarındandır. Yaşam kalitesini ve yaşam süresini daha uzun kılmak için bu 3 kurala uymak çok önemli. Hareketi, hayatımızda bir davranış alışkanlığı haline getirebilirsek, sağlığımızı korumuş oluruz.”

Kulakta ağrı ve tıkanma hissi yaşıyorsanız, dikkat!

Kulakta ağrı ve tıkanma hissi yaşıyorsanız, dikkat!

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, yaz döneminde sıkça görülen dış kulak enfeksiyonlarının önlenebilir olduğunu belirterek “Ataç, anahtar, sıvı ve sprey gibi maddeler ile kulağınızı temizlemeyin” dedi. Doç. Dr. Titiz, enfeksiyon durumunda yaşanan ağrı geçse bile hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekti.

Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, deniz ve havuzun çokça tercih edildiği yaz günlerinde “dış kulak yolunu döşeyen derinin ve kulak zarının dış yüzeyinin iltihaplanması” olarak tanımlanan “Otitis Eksterna” adlı dış kulak enfeksiyonunun arttığını söyledi. Doç. Dr. Ali Titiz, “Dış kulak yolunun kendi kendini temizleme özelliği ve enfeksiyonlara karşı koruma mekanizması olmasına karşın nemi saklama özelliğinden dolayı diğer vücut derilerine göre enfeksiyon oluşumuna daha elverişli bir ortam yaratır. Bu durum, yeteri özen gösterilmediği zamanlarda, bakteri ve mantarların üremesini ve kolayca hastalık oluşmasına sebep olabilir.“ dedi. Doç. Dr. Ali Titiz, kulak temizleme pamuklarının gereksiz ve sürekli kullanımının dış kulak yolu cildinin tahriş olmasına ve enfeksiyonlara açık hale gelmesine zemin hazırladığının da altını çizdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ali Titiz

Enfeksiyonu bunlar tetikliyor

Dış kulak yolunun, enfeksiyonlara karşı korunma mekanizması içermesine rağmen bazı faktörlerin enfeksiyon gelişimini kolaylaştırdığını veya doğrudan neden olduğuna değinen Doç. Dr. Ali Titiz, bu faktörlerin kişiye bağlı ve dış faktörler olmak üzere iki grupta toplandığını ifade etti. Dış faktörlerin başında havuz ve deniz kirliliği, depo sularının kullanıldığı duş sularının geldiğini belirten Doç. Dr. Titiz “Kişiye bağlı faktörler ise genel vücut durumu ile ilişkili sistemik veya kulak bölgesine ait lokal nedenler olarak ikiye ayrılır. Diyabet, obezite, bağışıklık sistemi hastalıkları, dermatolojik hastalıklar, beslenme bozuklukları vb. sistemik faktörler arasındadır. Dış kulak yolu cildinin travması (temizleme veya kaşıma gibi nedenler vb.), dış kulak yolu darlıkları (serumen birikmesi, dar veya kıvrımlı kanal, ekzostoz vb.), koruyucu serumenin olmaması (sık suya maruziyet ve sık kulak temizleme alışkanlığı), daha önce dış kulak yolu enfeksiyonu geçirmek, yüzme, dalış ve su ile ilgili aktivitelere katılım, sıcak ve nemli hava, işitme cihazı kullanımı gibi faktörler ise kişiye bağlı diğer faktörlerdir”  diye konuştu. Doç. Dr. Ali Titiz, bu faktörlerin etkisiyle koruyucu serumen tabakasının ortadan kalktığını ve enfeksiyon sürecinin başladığını ifade etti.

Ağrı ve tıkanma hissiyle başlıyor

“Dış kulak yolu enfeksiyonunda en önemli fiziksel bulgu, kulak kanalının ön kısmına veya kulak kepçesinin arkaya doğru çekilmesi ile ağrı oluşumudur. Genellikle 1-2 gün boyunca artan ağrı ve bu ağrıya eşlik eden kulak kanalında tıkanma hissi olur. Bazen ağrı çok şiddetli olabilir” diyen Doç. Dr. Ali Titiz, görülen diğer belirtileri şöyle sıraladı: “Kulakta dolgunluk veya basınç hissi; başlangıçta açık, ardından iltihabi ve kötü kokulu kulak akıntısı; özellikle mantar enfeksiyonu veya kronik enfeksiyonlarda kaşıntı; işitme kaybı; tinnitus (kulak çınlaması); enfeksiyon tedavi edilmezse ateş ve boyunda şişlik (lenf bezi büyümesi); nadiren iki taraflı dış kulak yolu enfeksiyonu.”

Tedavi etkisiz kalırsa test gerekebilir

Bu belirtilerin görülmesi halinde bir kulak burun boğaz hekimine muayene olmak gerektiğini belirten Doç. Dr. Ali Titiz ”Genellikle fiziksel muayene yeterlidir. Fakat tedavi önlemleri etkisiz kalırsa veya hastanın bağışıklık sistemi ile ilgili sorunları varsa laboratuvar testlerine ihtiyaç duyulabilir. Bunlar; kulak kültürü, kan şekeri düzeyi ve hemogram vb. olabilir. Nadiren görüntüleme yöntemlerine de ihtiyaç duyulabilir“ dedi.

Ağrı geçse bile doktora başvurulmalı

Tedavi süreciyle ilgili konuşan Doç. Dr. Ali Titiz ”Belirtiler görüldüğü anda kulağın su temasının kesilmesi gerekir, ağrı için basit ağrı kesici kullanılabilir. Hastanın, kulağa sıvı ya da katı maddelerin uygulanmasından kaçınması ve ağrı geçse de hızla doktora başvurması önemlidir” dedi. Doç. Dr. Titiz, tedavi süresince su temasını önleyecek tıkaçlar kullanmak gibi yöntemlerle kulağın kuru tutulmasının iyileşme sürecini hızlandırdığına dikkat çekti.

“Tatile çıkmadan kulak temizletmek etkili bir önlem”

Dış kulak yolu iltihabının sık karşılaşılan bir sorun olduğunu ancak kolaylıkla önlenebileceğinin altını çizen Doç. Dr. Ali Titiz şunları söyledi: “Özellikle sık buşon (halk arasında kulak kiri) temizliği ihtiyacı olan kişilerin yaz başlangıcında kulak temizliği yaptırıp bu şekilde tatile çıkmaları etkili bir önlemdir, kulak çubuklarının uygun kullanımı, sadece dış kulak yolunun girişinin temizlenmesi önemlidir. Ataç, anahtar, sıvı ve sprey gibi maddeler veya parmağınızı kulak yoluna sokarak yapılan temizleme işleminden kaçınılmalıdır. Bu işlem dış kulak yolu derisini zedeleyebilir. Kulakların kuru tutulmaya çalışılması, yüzme veya duş almadan sonra kulakların temiz bir havlu ile kurulanması önemlidir. Başın ve kulak kepçesinin hareket ettirilmesi ile suyun dışarı akması sağlanabilir. Sık tekrarlayan dış kulak yolu iltihabı varlığında yüzme veya duş sırasında kulak tıkaçları veya başlık kullanarak suyun kulağa kaçması engellenebilir.”

Adet öncesi gerginliği azaltmanın yolları

Adet öncesi gerginliği azaltmanın yolları

Kadınların büyük bir kısmı adet öncesinde fizyolojik ve psikolojik sıkıntılar yaşayabiliyor. Toplumda adet öncesi gerginlik sendromu olarak da ifade edilen Premenstrüel Sendrom (PMS), kadınların günlük yaşamlarını olumsuz etkiliyor. Sendrom görülen kadınların karşılaştığı şikayetler, bulundukları yaşam alanlarına göre de farklılık gösterebiliyor. Şehir hayatının içinde yaşayanlarda psikolojik belirtiler daha fazla görülürken, kırsal alanda doğal hayatın içinde bulunanlarda ağırlıklı olarak fiziksel bulgular ön plana çıkıyor. PMS’nin olumsuz etkileri, yaşam tarzında yapılacak değişikliklerle ve ilaçlarla hafifletilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Figen Beşyaprak, adet öncesi gerginlik sendromu ve tedavi yöntemleri ile ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Figen Beşyaprak

Kadınların yüzde 80’ini etkiliyor

Dünyada kadın nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ini etkileyen Premenstrüel Sendrom (PMS), genellikle yumurtlama evresinden sonra başlayıp, adet kanamasına kadar devam etmektedir. Kadınların çoğunda hafif seyreden belirtiler, yüzde 5’lik dilimde yer alan kadınlarda şiddetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Belirtilerin çok aşırı şiddetli olduğu durumlar ise Premensturel Disforik Bozukluk veya Geç Luteal Faz Bozukluğu adıyla bir psikiyatrik rahatsızlık olarak adlandırılmaktadır.

Hormon değişikliğine duyarlılık sebepler arasında bulunuyor

Bu sendromun nedeni tam olarak belirlenememekle birlikte; yapılan güncel araştırmalarda merkezi sinir sisteminde oluşan duyarlılık varsayımı sebep olarak gösterilmektedir. Yani PMS’nin nedeni; kadınlarda bu dönemde ortaya çıkan hormonların dengesizliğinden çok, hormonlardaki normal olan değişikliklere karşı vücudun aşırı duyarlılık geliştirmesi olarak görülmektedir. Hormon değişikliğine karşı duyarlı olan kadınlarda bu durum birçok etkene bağlı olup, kısmen de genetik geçişli olabilmektedir.

Hem fiziksel hem de ruhsal belirtiler ortaya çıkıyor

En sık düzenli adet görülen dönem olan üreme çağındaki kadınlarda izlenen adet öncesi gerginlik sendromunun belirtileri; ruhsal, davranışsal ve fiziksel olmak üzere sınıflandırılmaktadır.  Ruhsal ve davranışsal belirtiler arasında; depresyon, halsizlik, aşırı uyuma isteği, cinsel istek artışı, sinirlilik, gerginlik kaygı ve dikkat azlığı, iştah değişiklikleri ve yemek istekleri yer almaktadır. Memelerin büyümesi ve hassaslaşması, ödem, baş ağrısı, kabızlık ve ishal, aşırı susama, ciltte akne ve karın ağrısı da fiziksel belirtileri oluşturmaktadır.

Psikolojik yaklaşımlar ve ilaç tedavileri uygulanabiliyor

PMS tedavisinin asıl amacı, belirtilerin azaltılması ve kişinin yaşam kalitesinin artırılmasıdır. Hastalığın tedavisi ise ilaç ve psikolojik yaklaşımlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

  • Psikolojik yaklaşımlar: Genellikle hafif düzeyde belirtisi olan kadınlarda psikoeğitim ve yaşam tarzı düzenlenmesi önlemleri yeterli olmaktadır. Bununla birlikte egzersiz, gevşeme ve bilişsel davranışçı terapi tavsiye edilir.
  • Doğum kontrol hapları: Eğer hastanın premensturel belirtileri gebeliği önleyici ilaç kullanımından sonra başlamışsa veya kötüleşmişse o zaman başka bir preparata geçilmesi veya başka bir doğum kontrol yöntemi uygulanması yararlı olur.
  • İlaç tedavisi: Adet öncesi gerginlik sendromunda (PMS) en sık kullanılan ilaçlar patofizyolojide de etkili olduğu düşünülen serotonin üzerinden etki yapan, serotonin geri alımı engelleyici gruptan antidepresan ilaçlardır.
  • Hormonal tedavi: PMS’de kullanılan biyolojik tedavilerden bir diğeri ise hormonal tedavilerdir. Hormonal tedavi stratejileri adet öncesi belirtilerin, adet döngüsündeki hormonal değişikliklerle ilişkili olması temeline dayalıdırlar ve çoğunda amaç yumurtlamanın baskılanmasıdır.
  • Beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri: PMS ’de bazı diyet takviyeleri de önerilmektedir. Ancak bazı istisnalar hariç olmak üzere bu takviyelerin etkili olduğunu gösteren bilimsel kanıtlar azdır. Bu hastalara B6 vitamini, magnezyum, kalsiyum ve d vitamini takviyesi önerilir. Umut veren ajanlar arasında kalsiyum takviyesi, vitamin B6 (pyridoxine) takviyesi, özellikle pelvik ağrı eşlik ediyorsa B1 ve vitamin E, kompleks karbohidratlardan oluşan diyet ve vitex agnus castus (Hayıt Ağacı) kullanımı bulunmaktadır. Günlük 80 mg vitamin B6 alan kadınlarda psikiyatrik belirtilerde azalma saptanmıştır.

Adet öncesi gerginlik sendromunu bu önerilerle daha rahat geçirebilirsiniz:

  1. PMS yaşayanlar öncelikle yaşam şeklini değiştirmeli ve alışkanlıklarını farklılaştırmalı
  2. Alkol, sigara, tuz, kahve ve şeker gibi tüketimlerden uzak durulmalı ya da kısıtlanmalı
  3. Hareketli yaşam tarzı benimsenmeli, fiziksel aktiviteler düzenli şekilde yapılmalı
  4. Besin olarak tüketimin yanı sıra vitamin ve mineraller takviye olarak alınmalı
  5. Uyku düzeni stabil olmalı, yatma ve uyanma saatleri mümkün olduğunca değiştirilmemeli ve uyku kalitesi sağlanmalı
  6. Hem PMS belirtilerine olan dikkati dağıtmak hem de stresi azaltmak için sosyal aktivitelere katılım sağlanmalı hem de farkı alanlarda uğraşlar edinilmeli
  7. PMS döneminde ortaya çıkan şişliklerin atılması için bol su içilmeli ve dengeli beslenmeye özen gösterilmeli, ihtiyaç halinde hormonal değişimleri azaltmak için doğum kontrol hapı başlanmalı
  8. Kronik yorgunluk sendromu, tiroid bozuklukları, depresyon ve anksiyete gibi duygudurum bozuklukları gibi bazı rahatsızlıkların belirtileri adet öncesi gerginlik sendromuna benzeyebilir. Bu hastalıkların ayırıcı tanısını yapabilmek için bazı testler yapılıp, ona göre tedaviler uygulanmalı.

El ve ayak büyümesi nedir?

El ve ayak büyümesi nedir?

Yıllardır taktığınız yüzüğün giderek parmağınızı sıkmasına, ayakkabı numaranızın giderek büyümesine, saatinizin bileğinize dar gelmesine şaşırıyorsanız, dikkat! Bu tabloya eklem ağrıları, aşırı terleme, yüz hatlarında kabalaşma, ellerde uyuşma ve güçsüzlük eşlik ediyorsa tedavi başarısı oldukça yüksek ve Akromegali olarak bilinen nadir bir hastalıkla karşı karşıya olabilirsiniz.

Akromegali, vücutta aşırı miktarda büyüme hormonu bulunmasına bağlı olarak el ve ayaklarda büyüme ve yüz hatlarında kabalaşma ile kendini belli eden bir hastalık. Dünyada her 100 bin kişiden 3’ü ila 14’ünde görülüyor, ancak ülkemizdeki görülme sıklığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Sema Yarman, “Çok nadiren genetik geçişli olabilen Akromegali’nin nedeni çoğunlukla hipofiz bezinin büyüme hormonu salgılayan hücrelerinden çıkan ve kanser olmayan iyi huylu bir tümördür. Bu tümörden aşırı miktarda salgılanan büyüme hormonu diyabet, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, uyku-apne sendromu, eklem ağrısı, ellerde uyuşma ve güçsüzlük, kalın bağırsakta polip, tiroit tümörü ve çok daha nadir başka tümör oluşumlarına yol açabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Sema Yarman

En erken belirti, el ve ayakta büyüme

Akromegali’nin pek çok belirtisi var. En erken rastlanan belirtilerin başında “yumuşak doku artışına bağlı el ve ayaklarda büyüme” geliyor. Diğer belirtiler ise kaş kemerlerinin öne doğru belirginleşmesi, alt çenenin öne doğru çıkması gibi yüz hatlarında kabalaşma, diş aralarının açılması, dudaklarda dolgunluk, burun ve dilde büyüme, ellerde uyuşma ve güçsüzlük, ciltte kalınlaşma ve yağlanmada artış, aşırı terleme, göğüsten süt gelmesi ve eklem ağrısı şeklinde sıralanıyor. Tümör büyüyerek çevresindeki dokulara baskı yaparsa baş ağrısına; görme sinirine (optik kiazmaya) baskı yaparsa da görmede azalmaya neden olabiliyor. Tümörün çok büyüyüp hipofiz bezinin diğer hormonları salgılayan sağlam hücrelerine baskı yapması halinde ise bu hormon eksikliklerine bağlı yorgunluk ve halsizlik, kısırlık, adet düzensizliği, erkeklerde cinsel güçte azalma ve isteksizlik gibi tablolara yol açabiliyor.

Hasta, akromegaliyi tesadüfen öğrenebiliyor

Rahatlıkla gözlemlenebilen büyüme belirtileri, hastanın günlük hayatına yansıyor. Örneğin hastanın yüzük ölçüsü ve ayakkabı numarası giderek büyüyor, yıllardır kullandığı saati kolunu sıkıyor, kaskı kafasına dar gelmeye başlıyor, diş protezi sıktığı için sıkça değiştiriliyor, ameliyat olmasına rağmen horlama ve burun tıkanıklığı devam ediyor. Endokrinolog Prof. Dr. Sema Yarman, bu belirtilerin dışında hastaların kendilerine başvurmaya nasıl karar verdiğini şöyle anlatıyor: “Hasta uzun süre görüşmediği bir tanıdığının kendisine çok değişmiş ve irileşmiş olduğunu söylediğinde bu sorunu fark edebiliyor. Bu durumda hastanın yeni ve 7-8 yıl önceki fotoğraflarını karşılaştırması işe yarayabilir. Bazen tesadüfen karşılaştığı bir Akromegali hastasından duyarak kendisi de bu hastalığı taşıdığını düşünebiliyor. Ya da ailesinde kendisi gibi sonradan irileşen ve beyin ameliyatı geçirmiş kişilerin bulunduğunu öğrenebiliyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kolaylıkla tanı konulabiliyor

30 ila 50 yaş arasında daha çok görülen Akromegalide klinik bulgular hastadan hastaya değişiyor ve çok yavaş geliştiği için hastalık yıllarca fark edilmeyebiliyor. Oysa ki tipik bulguları var ise endokrinolog tarafından kolaylıkla tanı konulabiliyor. Muayenenin ardından başta büyüme hormonu düzeyi olmak üzere bazı hormonal tetkikler daha yapılıyor ve tümörün görüntülenmesi için hipofiz MR yöntemine başvuruluyor.

Tedaviyle yaşam kalitesi iyileşiyor

Tedavi süreci çoğunlukla başarılı geçen akromegali hastalarının hem yaşam kalitesi yükseliyor hem yaşam beklentisi sağlıklı bireylerdeki gibi normale dönüyor. Tedavide ilk basamak, hipofiz ameliyatlarında deneyimli bir beyin cerrahı tarafından bulunan tümörün burundan girilerek çıkartılması oluyor. Ameliyat başarısının, tümörün büyüklüğüne ve beyin cerrahının deneyimine bağlı olduğunu belirten Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

Prof. Dr. Sema Yarman “Genellikle küçük tümörlerin çıkarılması büyük olanlardan daha başarılıdır. Büyük tümörlerde ise ameliyat, baş ağrısının giderilmesinde ve görme bozukluklarının ortadan kaldırılmasında oldukça etkilidir. Ancak tamamen çıkarılması mümkün olamayan çok büyük tümörlerde ameliyat sonrası ilaç veya ışın gibi ek tedaviler gerekebilir” diyor.

Çoğu kez hasta, ameliyat sonrası ilk birkaç gün içinde yumuşak doku gerilemesine bağlı olarak yüzünde incelme, el ve ayaklarında ufalma hissediyor. Tedaviyle, hormonal kontrolü sağlayarak hastalığın aktivitesini önlemek ve böylece eşlik eden diğer hastalıkları iyileştirmek hedefleniyor. Hastaya en uygun tedavi yöntemine ise bu konuda deneyimli endokrinolog karar veriyor.

Akromegali hastası sağlıklı bir hamilelik geçirebilir

Akromegali hastalarının merak ettiği sorulardan biri de gebeliğin mümkün olup olmadığı. Prof. Dr. Yarman bu konuda da şunları söylüyor: “Tümör üreme hormonu salgılayan hücrelerden hormon salınımına mani olmadıkça hasta çocuk sahibi olabilir. Ameliyattan sonra çocuk sahibi olan hastalar da vardır. Ancak, ameliyat veya ışın tedavileri çocuk sahibi olma şansını azaltabilir. Hamilelikte büyüme hormonu seviyesindeki değişiklikler olsa da genellikle normal bir hamilelik ve sağlıklı bir doğum gerçekleşir.” Gebelik planı olan hastanın bu durumunu tedavi öncesi hekimiyle mutlaka görüşmesi öneriliyor.

Eliminasyon diyeti nedir? Nasıl yapılır?

Eliminasyon diyeti nedir? Nasıl yapılır?

Eliminasyon diyeti son dönem sıklıkla adını duyduğumuz otoimmün inflamatuar hastalıkları olan bireylerde mucize sonuçlar yaratan tedavi edici nitelikte bir diyet sistemidir. Diyet süreci en az 21 gün belirli gıda gruplarının beslenme düzeninden çıkarılması, daha sonra çıkarılan gıdaların yavaş yavaş ve teker teker beslenme düzenine geri eklenmesi ve olası reaksiyonların izlenmesini içerir. Zayıflamak amacından çok, otoimmun ya da kronik inflamatuar hastalıklar gibi ciddi rahatsızlıklardan kurtulabilmenize bağırsaklarınızı tedavi ederek destek olur.

Eliminasyon diyetinin besinleri tekrar tanıtma döneminde; elimine edilen gıdalar teker teker vücuda geri tanıtılarak bir ya da iki gün olası reaksiyonlar gözlemlenir. Bu gıdaların tüketimi sonrası vücutta hazımsızlık, şişkinlik, ishal, kabızlık gibi semptomlar oluştuysa son tüketilen yiyecek besin intoleransınız olan bir yiyecektir ve artık o besini tüketmemeniz gerekir. Dünyanın en güvenilir ve aynı zamanda en ucuz gıda intolerans testi eliminasyon diyetidir. Özellikle bir hastaneye gidip kan tahlili vermenizi ya da özel bir test satın almanızı gerektirmez.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Diyetisyen Gözde Çelik

Eliminasyon diyeti kimler için uygundur?

Yaklaşık 4 yıldır, fonksiyonel tıp diyetisyeni olarak yolum bir çok bağışıklık sisteminin vücuda karşı açtığı bu oto immün savaşta romatoid artrit ,hipotiroidi ,fibromiyalji vb tanı almış bir çok hasta ile kesişti. Eliminasyon diyeti sayesinde onlara iyi gelmeyen besinleri bulduk ve beslenme  listeleri oluşturduk. Eliminasyon diyeti sonuçsuz kalan bir vaka görmedim kutu kutu ilaçlara veda eden danışan öyküleri anlatabilirim.

Peki kimler eliminasyon diyeti uygulayabilir? Sindirim problemleri yaşayanlar, özellikle gaz, şişkinlik, hazımsızlık problemleri olanlar, kronik yorgunluk, baş ağrıları, ishal, kabızlık, huzursuz bacak sendromu, ciltte döküntü veya kaşıntı gibi şikayeti olan bireyler rahatlıkla yapabilir.

Aynı zamanda kronik yorgunluk, hipotiroidi, romatoid artrit ,migren atakları, fibromiyalji, irritabl bağırsak sendromu yaşayan insanlar uygulayabilir.

Bu tarz şikayeti olmasa da herkes hayatında yılda 1 kez, hatta yapabiliyorsa 2 kez bu diyeti yapması bedenini resetlemek bağırsaklarını temizlemek daha iyi çalışır forma getirmek için uygundur.

Besinlerin kısıtlanmasına dayalı bir diyet sistemi olması uzun süreli ve uzman kontrolünde yapılmasını gerektiri. Aksi takdirde yapılan diyetler beslenme eksikliklerine neden olur. Bu sebeple eliminasyon diyeti bir hekim ve diyetisyen gözetimi altında uygulanmalıdır. Kontrollü ve protokole bağlı kalarak uygulanmadığında; doğru besini bulmak mümkün değildir ve farklı rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.

Diyette hangi besim grupları tüketilmez?  

Diyetisyen Gözde Çelik, kişiye özel besin grupları değişkenlik gösterir. Ancak Başlıca, ‘şeker, süt ve süt ürünleri ve glüten içeren gıdalar’ bu beslenme planında kesin olarak yer almaz. Bu besinler her listeden çıkarılması gereken alerjenlerdir. Alerjen olduğu için ‘yumurta, yer fıstığı, dana eti ’ ve GDO içeriğinden dolayı ‘mısır, soya’ listelere eklenmez. Ayrıca kuru baklagiller ve tahıllar tüketilirken, fermente edilmelidir.

Ülkemizde yılda yaklaşık 1 milyon 250 bin doğum oluyor

Ülkemizde yılda yaklaşık 1 milyon 250 bin doğum oluyor

Toplum çok değişti. Bundan 100-200 sene önce bir kadın erken yaşta evlenir, birçok çocuk doğururdu. Doğumların çoğu evde, tarlada olurdu, çoğunda ciddi bir sorun olmazdı, doğum her kadının defalarca yaşadığı fizyolojik bir olaydı. Ama gebelik ve doğum, ardından lohusalık ve yeni doğan döneminde yaşanabilen komplikasyonlarla çok sayıda anne ve bebeği kaybederdik.

Doğumlardaki bu komplikasyonları önlemek için birçok metot geliştirildi. Öncelikli sorun hijyen koşullarıydı. Sadece temizliğin gündeme gelmesi sonra da antibiyotiklerin keşfiyle enfeksiyon ile mücadele yüzbinlerce insanın hayatını kurtardı. Mekanik problemlerde ise önce forcepsin sonra da sezaryen ameliyatının geliştirilmesi ile doğumlarda artık eskisine nazaran çok çok az sorun yaşıyoruz. Annelerin genel sağlığı hayat şartlarının düzelmesiyle iyileşti, doğum sonu kanamalar ile mücadelede rahim kasıcı ilaçların ve cerrahinin kullanıma girmesiyle de çağ atlandı. Tıbbın devreye girmesiyle anne ölüm oranları yüzde birlerden onbinde birlere düşürüldü. Doğumun sağlıkla sonuçlanmasında tıbbın bu kadar etkili olması beraberinde sadece sorunlu doğumlarda değil, normal seyreden doğumlarda da tıbbın hakimiyetini beraberinde getirdi ki biz buna “doğumun medikalizasyonu” diyoruz.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Semra Özer

Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada doğuma bakış açımız çok mekanik, teknik, tıbbi

Evet doğum belli riskler içeriyor. Söz konusu olan bebeklerimizin, annelerimizin hayatı. Ancak tedbir alma ve gerektiğinde gerekli müdahaleleri yapma işini öyle bir abarttık ki, doğumun aslında doğal bir fizyolojik işlev olduğunu unuttuk. Yaptığımız müdahalelerin faydasını gördükçe sandık ki doğumu kontrol etmeyi başardık. Oysa doğum kontrol edilebilir değil kendiliğinden işleyen bir süreç. Doğumun doğru işlemesi için en önemli olan şey annenin kendini güvende hissetmesi, rahat olması. Her şey yolunda giderken bir müdahale yapıldığında işleyişinde aksaklıklar oluyor.

Bunu sindirim sisteminden verebileceğimiz bir örnekle netleştireyim: Besinleri sindirmek midenin görevi. Yemeğimizi çiğneyip yuttuğumuzda midemizde salınan enzimlerle sindiriliyor. “Şimdi çok yağlı yedim bu enzimden biraz daha fazla salgılamam lazım” diye düşünüyor muyuz, hayır. Her şey kendiliğinden oluyor. Tıp devreye ne zaman giriyor, ülseriniz varsa anti asit ilaç kullanıyoruz, bağırsaklarımız tıkandıysa cerrahi yapıyoruz. Ama durup dururken, hiçbir sorun yokken ilaç kullanır ya da cerrahi geçirirsek sindirme işlemimiz sekteye uğrar. Doğururken de herhangi bir sorun yokken ilaç ya da müdahaleleri kullanırsak doğum yapma işlevimiz bozulur. Nasıl sağlıklı bir beslenme için huzurlu bir ortamda rahat rahat yemeğimizi yememiz lazım, sağlıklı bir doğum için de aynı şey gerekli.

Hastanelerin işleyişi doğumda çıkabilecek sorunları saptamak üzerine kurulu

Doğumları evlerimizden hastanelere taşımamızın sebebi, sorun çıkarsa buna zamanında müdahale edebilme imkanına kavuşmaktı. Dolayısıyla hastanedeki ebeler, hemşireler, doktorlar doğum yapan anneyi ve bebeğini gözlemleyerek olası sorunlara karşı hazırlıklı olurlar. Buna karşın evdeki gibi doğum yapan tek kişiyi destekleyen birkaç yakınının olduğu koşullar yerine, birden çok, bazen onlarca doğum yapan kadına yetişmeye çalışan birkaç sağlıkçının olduğu koşullar gündeme gelir. Bu koşullarda da rutin uygulamalar devreye girer. Mesela her anne hastane önlüğü giyer ki, sezaryen yapılması gerekirse giyinmekle uğraşılmasın. Her hastaya damar yolu açılır ki, ilaç gerekirse hemen verilebilsin. Yakınlar yanına alınmaz ki sağlıkçılar rahat çalışabilsin. Sonuçta yalnız ve aç bırakılmış, hasta önlüğü giyerek, kolunda damar yolu, NST’ye bağlı bekleyerek sürekli her an bir şey olabilir mesajı alıyor gebe. Ortamın karanlık ve mahrem olması gerekirken çoğu doğumhanede ışıklar sonuna kadar açık ve mekân hep kalabalık. Bu koşullarda doğumun fizyolojik mekanizmalarının işlemesi mümkün değil. Bu durumda da devreye ilaçlar ve müdahaleler girmek zorunda kalıyor.

Yaşam tarzımız, beklentilerimiz değişti!

Eskiden ekmeğimizi peynirimizi kendimiz yapardık. Kışın ürünlerimize don vurursa hastamız kötü olurdu, bu kaderdi. Şimdiyse süpermarkete gidip takır takır alışveriş yapıyoruz. Bir ürün istediğimiz gibi çıkmazsa şikayetçi oluyoruz. Her şey hemen olsun, sorunsuz olsun, istediğimiz gibi olsun istiyoruz. Parasını verirsek istediğimizi elde ederiz sanıyoruz. Eskiden bir hastalığı olan insanlar doktora hastaneye erişebildiklerinde mutlu olurlardı. Şimdi ise başımıza bir hal gelirse bunun hesabını illa birileri vermeli. Doğum da bundan nasibini alıyor. Bebek aileye uyan zamanda gelecek, sağlıklı olacak, doğum uzun sürmeyecek, ağrı olmayacak, anne hiçbir şey yapmayacak, nasılsa doktorlar var, onlar kadını doğurtacak, en iyisini onlar bildiğinden eğer bir sorun olursa bu kaderde yazan asla değildir, kesinlikle bir hata yapmışlardır, dava edilmeli hatta haddi bildirilmelidir. En ufak problemde doktora neden sezaryen yapmadı denir ama sezaryen önerdiğinde kolaya kaçmakla suçlanır. Tüm koşulların doğum fizyolojisinin düzgün çalışmasına  engel olduğu ortamlarda çalışan doktora neden sezaryen oranın yüksek diye soruşturma açılır, maaşı kesilir. Performans sisteminde doğumun tüm sorumluluğu doktora yüklendiğinden ebelerin rolü giderek azalır.

Sağlık sadece kalbin atmasından ibaret değil. Sağlık temel bir düzey sağlandıktan sonra artık kaliteye de bakmak gerekiyor

Bugün ülkemizde yılda yaklaşık 1 milyon 250 bin doğum oluyor. Bugünün toplum yapısı, doğumhane işleyişi, hukuk sistemi ve çalışma koşullarına oranla canlı sonuçlanma açısından doğum yardımımız son derece başarılı. Ama canlı demek, sağlıklı demek değil. Bugün her 3 bebekten 2’si ameliyatla dünyaya geliyor. Çoğu doğumda ilaçlar, müdahaleler, travmalar var. Doğuma bitirilmesi gereken bir “İŞ” gözüyle bakıyoruz. Doğum sanki bir cerrahi operasyon. Kadının kendi bedeninde kendiliğinden gerçekleşen mucizevi bir olay değil de “arabanın kaputunu aç bebeği çıkar kaputu geri kapat” benzeri bir teknikalite.

Vücudumuz bir makine değil. Düğmesine bastığınızda birden annelik güdüleri devreye girmiyor

Annelik güdülerinin devreye girmesinde fizyolojik mekanizmalar var ve bunları taklit etmek öyle kolay değil. Ayrıca günümüzde bu mekanizmaların önemini göremediğimiz için taklit etme derdimiz de yok. Gayet mekanik olarak belirlediğimiz ve “yeterli” dediğimiz gün hastaneye gidiyoruz, bebekle anneyi ayırıyoruz, her şey sağlıklı sonuçlanmış gibi geliyor. Çünkü azalmış süt, yetersiz bağlanma, depresyon, müdahalelere bağlı komplikasyonlar gibi uzun vadede olan etkileri doğumun olduğu gün görmüyoruz.

Op. Dr. Semra Özer, doğuma bakış açımızı değiştirirsek bu kısır döngüyü de nasıl kıracağımızı bulabileceğimizi söylüyor ve ekliyor, ‘doktorlar şöyle, gebeler böyle, koşullar kötü diyerek birilerini suçlamayı bırakıp, doğum koşullarını nasıl düzeltiriz, doğumda kadınlara nasıl destek oluruz, bebeklerin hayata başlangıçlarını nasıl daha kaliteli hale getiririz, gereksiz sezaryenleri nasıl önleriz, doğumdan anne ve bebek kadar doktor ve ebenin de mutlu ayrılmasını nasıl sağlarız diye çalışmamız gerekiyor.’

Aşırı sıcak ve nem çocuklarda bu hastalıkları artırdı!

Aşırı sıcak ve nem çocuklarda bu hastalıkları artırdı!

Güneşin tüm cömertliğini sergilediği ve kavurucu sıcakların hakim olduğu bugünlerde çocuklarda bazı hastalıkların görülme sıklığında artış yaşanıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “Yüksek hava sıcaklığı, tüketilen yiyeceklerde ve temas edilen yüzeylerde mikropların çoğalmasını kolaylaştırarak bazı hastalıklarda artışa sebep olmaktadır. Aynı zamanda ortak kullanılan havuzlarda ve parklarda geçirilen sürenin artması, ayrıca güneşin zararlı ışınlarına maruziyetin de fazla olması ile birlikte hastalık gelişimi daha da kolaylaşmaktadır. Bugünlerde çocukların hastaneye en sık başvuru sebepleri arasında karın ağrısı, ishal, kusma, ateş, öksürük ve döküntüler yer almaktadır. Özellikle kusma ve bulantı sebebiyle beslenememe durumlarında, yoğun miktarda olan ishallerde ve güneş çarpmalarında yüksek hava sıcaklığının da etkisiyle sıvı kaybı daha da artmaktadır. Çocuklarda yaşanan bu şikayetler ihmal edilmemeli ve mutlaka bir çocuk hekimine başvurulmalıdır” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş, bugünlerde çocuklarda en sık görülen 6 hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Betül Sarıtaş

Mide ve bağırsak iltihabı

Akut gastroenterit (mide ve bağırsak iltihabı) kendini ishalle birlikte gösterirken, ateş ve kusma da eşlik edebiliyor. Yaz aylarında seyahat sıklığının artması ve beslenme düzeninin değişmesi ile birlikte hijyenik olmayan su ve açıkta bekletilen gıda tüketiminin hastalığa yakalanma riskini artırdığını belirten Dr. Betül Sarıtaş şöyle konuşuyor: “İshalin uzaması ve sıklığının artması durumunda bol sıvı tüketilmeli, bağırsak hareketini artıran posalı gıdalardan uzak durulmalı, yağlı ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Vücuttan kaybedilen sıvı kadar sıvı alınmadığı durumlarda huzursuzluk, aşırı halsizlik, deri ve mukoza kuruluğu, göz kürelerinin çökmesi, idrar miktarının azalması ve gözyaşı yokluğu görülebilir. Bu durumlar özellikle küçük çocuklar için oldukça tehlikeli olup, ihmal edilmeden en kısa sürede çocuk doktoruna başvurulmalıdır.” Bu hastalıktan korunmak için el hijyenine özen gösterilmesi gerektiğini belirten Dr. Betül Sarıtaş, uzun süre dışarıda bekletilen gıdaların tüketilmemesi, sebze ve meyvelerin bol su ile yıkanması ve özellikle temiz su tüketimine dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor.

İdrar yolu enfeksiyonu

Özellikle temizliği iyi sağlanmamış ortak havuz ve kaydırak kullanımının artması idrar yolu enfeksiyonu sıklığında artışa yol açıyor. Çocuklarda idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, genital bölgede kaşıntı, ateş ve kusma en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor. Bu şikayetlerin olması durumunda mutlaka doktora başvurulması gerektiğini belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “İhmal edildiğinde idrar yolu enfeksiyonu ilerleyerek böbrek hasarına sebep olabilir. Alınabilecek önlemler arasında kullanılacak havuzun temizliğine dikkat edilmesi, havuza girmeden önce mutlaka sabunla duş alınması, çocukların havuz suyunu ağzına almamasına özen gösterilmesi, havuz kullanımı sonrası duş alınması, ıslak mayonun hızlıca değiştirilmesi ve tuvalet sonrası genital bölge temizliğine dikkat edilmesi yer alır.” diyor.

Dış kulak yolu enfeksiyonu

Yüzücü kulağı olarak da bilinen dış kulak yolu enfeksiyonunun genelde uzun süre deniz ve havuzda vakit geçirilmesinin ardından su ile temasın arttığı durumlarda görüldüğünü belirten Dr. Betül Sarıtaş şu bilgileri veriyor: “Şikayetler genelde ani ve şiddetli kulak ağrısı ile başlar. Ardından kulak ve çevresinde hassasiyet gelişir. Eğer geçmeyen bir kulak ağrısı varsa en kısa sürede doktora başvurulmalıdır. Dış kulak yolu enfeksiyonunu önlemek için havuz ve denizden çıktıktan sonra kulaktaki su, baş her iki yana eğilerek çıkartılmalı, kulaklar kuru bir havlu ile kurulanmalı ve temizlik amaçlı kulak çubuğu kullanımından kaçınılmalıdır.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Güneş çarpması ve yanığı

Güneş altında uzun süre korunmasız vakit geçirilmesi çocuklarda ateş, terleme, bulantı, halsizlik ve çarpıntı gibi güneş çarpması semptomlarına neden olabiliyor. Bu durumda çocukların hemen serin bir yere alınarak, ateşinin düşürülmesi ve bol sıvı tüketiminin sağlanması gerektiğine dikkat çeken Dr. Betül Sarıtaş, 10.00-16.00 saatleri arasında çocukların güneşe çıkarılmaması, çocuklarda 6. aydan itibaren suya dayanıklı ve en az 30 faktöre sahip güneş koruyucu kremler kullanılması ve güneş kreminin iki saatte bir yenilenmesi gerektiğini söylüyor.

Sinek ve böcek ısırıkları

Yaz aylarında dışarıda geçirilen zamanın artması ile birlikte sinek ve böcek ısırığı da çocuklarda alerjik reaksiyonlara, kaşıntı, kızarıklık ve ağrıya neden olabiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş, sinek ve böcek ısırıklarından etkilenen bölgenin hemen sabunlu su ile yıkanarak şişlik varsa en az 10 dakika soğuk kompres uygulanması gerektiğini vurgulayarak “Böceğin türü ve zehirli olup olmadığı tespit edilmeli ve alerjik reaksiyon gelişmesi durumunda hemen bir sağlık merkezine başvurulmalıdır. Açık alanlarda bebeklerin kollarını ve bacaklarını koruyan giysiler tercih edilmelidir. Korunma amacıyla açık alanda sinek kovucu spreyler 2 aydan büyük bebek ve çocuklarda, günde en fazla bir kere yüz ve eller hariç tüm vücuda uygulanabilir” diye konuşuyor.

İsilik ve Pişik

Özellikle aşırı sıcaklar ve nemli havanın etkisi ile bebeklerde ve çocuklarda ter kanallarının tıkanması sonucu cilt üzerinde isiliklere sıkça rastlanıyor. İsilikten korunmak için sıcak havalarda çocuklara her gün duş aldırılması ve ince kıyafetler giydirilmesi gerektiğini belirten Dr. Betül Sarıtaş, bebeklerin bezinin günde en az 6-7 kez değiştirilmesi, alkol içermeyen mendillerle bez bölgesinin özenle temizlenmesi ve bebeğin bezi değiştirildikten sonra bez bölgesinin açık bırakılarak bir süre havalandırılması gerektiğini söylüyor.

Yaz tatili bu sorunları artırdı!

Yaz tatili bu sorunları artırdı!

Yaz tatili çocukların çokça boş zamana sahip olmalarını, doyasıya eğlenip açık havada aktivitelerde bulunmasını sağlarken, buna karşın kimi zaman televizyon, tablet, cep telefonu ve bilgisayar derken ekran karşısında uzun saatler geçirilmesini de beraberinde getiriyor. Çocuklarda bu tür teknolojik cihazların kontrollü kullanılmamasından dolayı bazı sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hepsen Mine Serin, ebeveynleri bu noktada uyararak, okul çağı çocuklarının ekran bağımlısı haline gelebildiklerini, bu nedenle mutlaka çocuklarıyla birlikte bir planlama yaparak bazı kurallar konulması gerektiğini söylüyor. Doç. Dr. Hepsen Mine Serin, yaz tatilinde artış gösteren çocuklarda ekran bağımlılığının yol açtığı sorunları anlattı, ebeveynlere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte, taşınabilir ve kolay erişilebilir cihazların kullanımı çocukluk döneminde her geçen gün artıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hepsen Mine Serin, çocukların mobil cihazları daha çok eğlenceli vakit geçirmek, oyun oynamak ya da video izlemek için kullandığını; artan ekran maruziyetinin ise çocukların gelişimi üzerinde bazı riskleri de beraberinde getirdiğini söylüyor. Özellikle 18 aylık olana kadar çocukların kesinlikle ekranlara maruz bırakılmaması, erken çocukluk döneminde ise ekran başında geçirilen sürenin günlük en fazla bir saat ile kısıtlanması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Hepsen Mine Serin “Dünya Sağlık Örgütü de 2019 yılında, 5 yaşından küçük çocuklarda sağlıklı fiziksel aktivite, sedanter davranış (hareketsizlik) ve uyku ile ilgili kılavuzlar yayınlayarak, çocukların 1 yaş ve altında ekranlara maruz kalmaması gerektiğini vurgulamıştır. Yoğun ekran maruziyeti çocukların bilişsel, fiziksel ve psikososyal gelişimlerini olumsuz yönde etkilemektedir.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Hepsen Mine Serin

Çok ciddi sorunlara yol açabiliyor!

Erken bebeklik döneminde (0-2 yaş) çocukların dış dünyayı gözlem yaparak ve dokunarak öğrendiklerini, bu dönemde kontrolsüz bir şekilde ekrana maruz kalmanın, bebeğin bilişsel gelişiminde gecikme/gerilemeye neden olduğunu söyleyen Doç. Dr. Hepsen Mine Serin şöyle konuşuyor: “Yapılan çalışmalar; uzun ekran maruziyetinin bilişsel, dil ve sosyal/duygusal alanlarda gecikmelere neden olduğunu göstermiştir. Yine literatürde yoğun ekran maruziyetinin otizm ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar bulunmaktadır. Büyük çocuklarda uzun süreli ekran maruziyeti ile fiziksel aktivitenin azalması, sağlıksız ve hazır gıdalara yönelim obeziteye neden olmakta; ekran karşısında uzun süreli oturmak, postür bozukluklarına neden olarak omuz, sırt, bel ağrısı gibi kas iskelet sistemi rahatsızlıklarına sebebiyet vermektedir. Ayrıca görme sorunları, baş ağrısı, nöbet geçirme riskinde artış gibi sorunların yanı sıra uyku bozukluğu, dikkat sorunları, saldırgan davranışlar gibi sorunlara da yol açmaktadır. “

Ergenlikte sosyal fobi nedeni! 

Uzun süreli ekran maruziyeti özellikle ergenlik döneminde gençlerin yalnız kalmasına yol açarak, sosyal fobi, akademik sorunlar, akran zorbalığı ve sanal dünyada zorbalık (siber zorbalık) gibi birçok olumsuz duruma yol açabiliyor. Özellikle yaz tatilinde çocukların/ gençlerin herhangi bir spor alışkanlığı edinmediği ya da aktivitelere yönlendirilmemeleri durumunda, ekran karşısında uzun süre zaman geçirdiklerini belirten Doç. Dr. Hepsen Mine Serin “Ailelerin çocuklarına internet kullanımında sınırlama koymaması, aile içi ve gerçek dünyadaki arkadaşlarla iletişimlerinin azalmasına ve sonuçta sosyal kaygılarının artmasına neden olmaktadır. Bu tür sorunlar yaşayan gençler her geçen gün artıyor.” diyerek aileleri uyarıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ekran bağımlılığına karşı 7 etkili öneri!

Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hepsen Mine Serin, çocuklarda ekran bağımlılığına karşı ailelere şu önerilerde bulunuyor;

  1. Çocukların ekran kullanım süresi, içeriği, zamanı ve yerini kurallara bağlayın.
  2. İki yaşından küçük çocukları kesinlikle ekrandan uzak tutun. Ellerine kesinlikle cep telefonu, tablet vermeyin.
  3. Yemek sırasında ve uyumadan önceki bir saat ekran kullanımına izin vermeyin.
  4. Çocukla vakit geçirilirken arka planda televizyon çalışmamasına dikkat edin.
  5. Sağlıklı gelişimi için gerekli olan uyku düzeni ve fiziksel aktivitelere önem verin.
  6. Tehlikeli ya da uygunsuz içerikli web sitelerine erişimi engellemek için gerekli önlemleri alın.
  7. Ekran ve internet kullanımı ile ilgili alınacak önlemlerin nedenini çocuğunuza anlatarak, çocukla işbirliği yapın.

Aşure tüketirken şunlara dikkat!

Aşure tüketirken şunlara dikkat!

Bereket, paylaşma ve birliğin simgesi aşure; içeriğindeki kurubaklagiller, kuruyemişler ve kuru meyveler sayesinde tam anlamıyla sağlık deposu. Ancak lezzetine dayanamayıp bir kase ile yetinmekte zorlanıyorsanız bir daha düşünmenizde fayda var! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur “Günümüzde yaklaşık 15 malzeme ile yapılan aşure; vitamin, mineral, protein ve posa açısından son derece zengin olmasıyla sağlık açısından önemli faydalar sağlıyor. Buna karşın porsiyon kontrolü son derece önemli. Tüketiminde aşırıya kaçmamak ve haftada iki kaseden fazla tüketmemek gerekiyor. Özellikle diyabet hastaları çok dikkatli olmalı” diyor. Bir küçük kase aşurenin, ortalama 350 kalori olduğunu; bunun da iki dilim ekmek, iki tatlı kaşığı yağ ve iki porsiyon meyve anlamına geldiğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur şöyle konuşuyor: “Aşure hazırlanırken rafine şeker yerine; incir, kayısı, kuru üzüm gibi kuru meyvelerin miktarını artırarak meyvelerin şekerinden faydalanmak hem diyet yapanlar için hem de diyabet hastaları için daha uygun olur. Dışarıda içeriği bilinmeyen aşureleri tüketmektense evde bu şekilde kuru meyveler kullanılarak yapılan aşureyi porsiyon kontrolüne dikkat ederek tüketmek daha sağlıklı olacaktır. Aşure yüksek kalorili bir tatlı olduğu için kilo verme döneminde olanların günlük enerji ihtiyacını göz önünde bulundurmaları gerekir.” Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur, aşure ile gelen 6 faydayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur

Bağışıklığı güçlendiriyor

Bitkisel besin gruplarının çoğunu içeren aşure; bağışıklığı güçlendiriyor, vücut direncini artırıyor. Tam anlamıyla vitamin, mineral ve protein deposu olarak öne çıkan aşure; taze ve kuru meyveler sayesinde A vitamini ve C vitamini; buğday ve yarma gibi tahıllar sayesinde B grubu vitaminleri; ceviz, fındık ve fıstık gibi yağlı tohumlar sayesinde de çok iyi bir E vitamini ve omega 3 kaynağı olma özelliğine sahip.

Bağırsakları düzenliyor

Aşure içerdiği tahıllar, kurubaklagil, kuru meyveler ve kuruyemişlerle posa açısından oldukça zengin bir tatlı olduğundan; bağırsak dostu olarak öne çıkıyor. Zengin posa içeriği sayesinde kabızlık sorununa karşı da fayda sağlıyor.

Kalp ve damarları koruyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur “Aşure yapılırken kullanılan malzemeler bitkisel protein içerir yani kolesterol içermezler. Bu nedenle kolesterolü yüksek olanlar ve kalp damar hastalığı olanlar aşırıya kaçmamak şartıyla rahatlıkla tüketebilirler. Aşurenin içindeki kuruyemişler içerdikleri iyi yağlar sayesinde kolesterol dostu yiyeceklerdir.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Süt yapımını artırıyor

Aşure içerdiği yüksek enerjisiyle ve vitamin-mineral dengesiyle emziren annelere süt artırmada yardımcı oluyor. Ayrıca emziren annelerin hem artan enerji ihtiyacını hem de tatlı ihtiyacını karşılıyor.

Büyüme ve gelişmeyi destekliyor

Büyüme gelişme çağındaki çocuklar için aşure, hem yüksek enerji içeriğiyle hem de içerdiği zengin makro-mikro besin öğeleri bakımından çocuklarda büyüme ve gelişmeyi destekleyen, sağlıklı bir tatlı olma özelliği taşıyor.

Psikolojiyi olumlu etkiliyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Sungur “Aşure yapılırken kullanılan malzemeler B grubu vitaminlerden ve omega 3 bakımından zengin olduğu için ruh halini iyileştiriyor, psikolojiyi olumlu etkiliyor ve depresyon riskini azaltıyor.” diyor. 

Sağlıksız uyku yüksek tansiyona neden olabilir

Sağlıksız uyku yüksek tansiyona neden olabilir

Genel vücut sağlığı için çok önemli olan düzenli ve kaliteli uyku kalp sağlına da iyi geliyor. Uyku düzenindeki olumsuz değişiklikler ise, pek çok sağlık sorununa davetiye çıkarıyor. Uyku bozukluklarının yol açtığı sorunların başında ise hipertansiyon geliyor. Yüksek tansiyon, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi kardiyolojik sorunlara zemin hazırlayabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Cegerğun Polat, uyku ve hipertansiyon ilişkisi hakkında bilgi verdi.

Hipertansiyon, kanın damar duvarına uyguladığı basıncın yüksek olması durumudur. İlerleyen yaş grubunun üçte birinin muzdarip olduğu bir hastalıktır. Yüksek tansiyon oldukça yaygın bir sorun olmakla birlikte, birçok hastalığın da ortaya çıkış sebebi sayılmaktadır. Hipertansiyon iki şekilde ortaya çıkar. Eğer saptanabilen ikincil bir nedene bağlı değilse, buna ‘esansiyel’ (primer), bir nedene bağlıysa buna ‘ikincil hipertansiyon’ denir. İkincil hipertansiyon; böbrek hastalıkları, böbrek üstü bezi tümörleri, kan damarlarında doğuştan gelen bozukluklar, tiroid hastalıkları ile doğum kontrol hapları, bazı soğuk algınlığı ilaçları, reçetesiz satılan bazı ağrı kesiciler ve bazı reçeteli ilaçlar nedeniyle olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Cegerğun Polat

Uyku- Obezite- Kalp hastalıkları ilişkisi önemsenmeli

Esansiyel hipertansiyonun da ortaya çıkmasını kolaylaştıran bazı etkenler bulunmaktadır. Bunlar yaş, cinsiyet, yüksek miktarda tuz tüketimi, obezite, yüksek kalorili beslenme, düşük aktivite düzeyi, yorgunluk, kişilik özellikleri, stres, uyku bozuklukları gibi etmenlerdir. Burada uyku kısmını ayrı tutmak gerekebilir. Bazen boyun yapısının kısa olması, damak ya da gırtlak yapısı, burunda olan tıkanıklık kişilerin uyku kalitesini bozabilir. Bu yapısal sorunlar derin uykuya dalmayı engellediği gibi vücudun dinlenmesini de önler. Normalde bir erişkinde ortalama uyku süresi 7-8 arasındadır. Bunun sağlanması için kişinin belirli bir saatte uyuyup, belirli bir saatte uyanması gerekir. Uyku sorunları obezitenin önemli bir sebebidir. Bu da vücut ritmini bozar. Dinlenmemiş bir vücut bu nedenle hipertansiyon için büyük bir risk faktörü olur.

Uyku apnesi kalbe zarar veriyor

Uyku apnesi sorunu olanlar kişilerde daha çok hipertansiyon, diyabet ve obezite görülmektedir. Araştırmalar; uyku apnesi şiddetinin fazla olduğu kişilerde hipertansiyon gelişme riskinin 2 kat arttığı, ayrıca uyku kalitesi düşük olanların, dirençli hipertansiyona yakalanma riskinin iyi uyuyanlardan daha fazla olduğu göstermiştir. Bu durum da kalbin yorulup zarar görmesine neden olmaktadır. Bu hasta grubunda kalp damar tıkanıklığı, kalp krizi, hipertansiyon ve inme riski yüksek olmaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Gün içindeki şekerleme süresi 15 dakikayı geçiyorsa dikkat!

Uyku apnesi hastaları, gece uyku sorunu yaşadıkları ve tam olarak dinlenemedikleri için uyku ihtiyaçlarını gün içinde gidermeye meyillidir. Belirli aralıklarla ihtiyaç duyulan ‘şekerleme’nin normal süresi 10-15 dakikadır. Eğer bundan daha uzun bir süre uyku ihtiyacı ortaya çıkıyorsa ve kişi bir anda uykuya dalıyorsa, altta yatan nedenin araştırılması ve hastanın tedavisinin bu yönde yapılması uygun olur. Bu tip hastaların önce uyku testinden sonra da mutlaka kardiyolojik muayeneden geçmeleri gerekir. Çünkü sağlıklı bir uyku düzeni olmayan kişilerin hipertansiyon ve kalp ritim bozukluğu riski olabilir. Aynı zamanda kişide kalp krizi ile kalp yetmezliği de gelişebilir. Yapılan tetkiklerde uyku apnesi saptanan kişilerde pozitif havayolu basıncı ile apnenin tedavi edilmesi, tansiyon değerlerinin kontrol altına alınmasında olumlu etki sağlamaktadır.

Hipertansiyon için uykuya dikkat edilmeli

Özellikle gece vardiyasında çalışan kişiler, düzensiz uyku nedeniyle hipertansiyon açısından riskli gruptadır. Çünkü gece çalışma düzeni, vücudun biyolojik ritminin bozulmasına yol açmakta ve tansiyon dengesinde etkili olabilecek hormonların vücuda salınım dengesi de olumsuz etkilenmektedir. Gün ışığı, biyolojik ritmin önemli bir yönlendiricisidir. Kuzey ülkelerinde yaşayanların uyku düzenlerini oturtabilmek için evlerinde siyah perde kullanmalarının nedeni de budur. Gün ışığı ‘uyanıklık’ demektir. Gece sağlıklı uyuyamamak, metabolizmayı da olumsuz etkiler. Bu nedenle çocukların beş yaşından sonra öğle uykularının kaldırılması, gece uykularının etkilenmemesi ve derin uyku ile büyüme hormonunun salgılanabilmesi bakımından önemlidir.