Yazılar

Yüzme bebek gelişimini destekliyor

Yüzme bebek gelişimini destekliyor

Yüzme insan vücudundaki bütün kas gruplarını en etkili şekilde çalıştırabilecek aktivitedir. Özellikle hayata yeni başlayan bebeklerde bu tarz su aktiviteleri oldukça faydalıdır. Dokuz ay boyunca anne karnında su yaşamından gelen bebekler, vakit kaybetmeden eğitimlere başlandığında yüzmeye çok daha hızlı adapte oluyorlar.

Bebeklerde yüzme eğitim 21. günden itibaren başlayabilir

Hem fiziki hem de ruhsal olarak bebeklerin gelişimine oldukça katkı sağlayan bu su aktivitelerine, uzman eğitmenler kontrolünde bebeklerin 21. gününden itibaren başlanabilmektedir. İlk aylarda başlanan bu eğitim ince ve kaba motor gelişimini hızlandırır. Motor gelişimi artan bebekler hayata daha kolay adapte olmaya başlar ve daha özgüvenli olurlar.

Bebeklerde yüzmenin faydaları saymakla bitmiyor

Yüzme bebeklere sadece fiziksel olarak katkı sağlamakla kalmıyor. Bebeğin varsa gaz sorunlarında etkili bir çözüm, yeme ve uyku konusunda iyi bir düzenleyicidir. İhtiyaçları sağlıklı bir şekilde karşılanan bebekler daha mutlu bireylere dönüşüyorlar. Böylelikle güvenle bağlanan bebek ve ebeveyn ilişkisi oluşuyor. Uluslararası sertifikalara sahip uzman eğitmen Nazlı Denge, bebeklerde erken dönem su aktivitelerinin katkısının büyük olduğunu belirtiyor.

Özel gereksinimleri olan çocuklar için en ideal aktivite yüzme

Tüm kas gruplarını çalıştıran yüzme, özel gereksinimli çocuklar için de oldukça etkilidir. Uzman eğitmen Nazlı Denge, yüzmenin serebral palsi, brekial pleksus, otizm, down sendromu gibi son zamanlarda sıkça karşılaştığımız tanısı konulmamış kas rahatsızlıklarının etkilerini azaltmada önemli rol oynadığını ve gelişimlerin yüzme ile desteklenmesini önermektedir.

Tüp bebek tedavisi ile her yaşta hamile kalınabilir mi?

Tüp bebek tedavisi ile her yaşta hamile kalınabilir mi?

Günümüzde tüp bebek tedavisi infertilite sorunu yaşayan çiftlerde başvurulan en etkin tedavi yöntemi olarak yerini korumaya devam ediyor. Tüm dünyada yaygın olarak başvurulan tüp bebek tedavisi, kadından alınan yumurta ile erkekten alınan spermin birleştirilerek kadına tekrar transfer edilmesi olarak özetleniyor. Tüp bebek tedavisi sayesinde infertilite sorunu yaşayan her 10 kadından 7-8’inde hamilelik gerçekleşiyor. Üstelik tıp dünyasında yaşanan önemli gelişmeler sayesinde hamilelik oranları da her geçen gün artıyor. Ancak toplumda tüp bebek tedavisi hakkında doğru sanılan bazı hatalı bilgiler, tedaviden başarılı sonuç alınmasını önleyebiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, anne ve baba adaylarının bilimsel doğruluğu olmayan bilgilerle hareket etmelerinin son derece yanlış bir yaklaşım olduğuna dikkat çekerek, “Zira hatalı bilgiler nedeniyle çiftler hekime geç başvurabiliyor, bunun sonucunda tedaviden olumsuz sonuçlar alınabiliyor. Dolayısıyla infertilite sorununda sanal ortamdan edinilen veya eş dosttan duyulan bilgilerin doğruluğu mutlaka sorgulanmalı ve hekime geç kalmadan başvurulmalıdır.” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, toplumda tüp bebek tedavisi hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu

İlk tüp bebek denemesinde başarı şansı düşüktür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hastaya özel uygulanacak ve titiz bir takiple yapılacak olan bir uygulamayla en yüksek başarıyı ilk denemede de yakalamak mümkün oluyor.

Tüp bebek tedavisiyle mutlaka ikiz veya üçüz doğum olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadın 35 yaşından genç ise ilk iki denemede tek embriyo transfer hakkı vardır. 35 yaş üstünde ve 2 deneme sonrasındaki denemelerde sadece 2 embriyo transfer edilebiliyor. Tüp bebek uygulamalarında bu kurallar nedeniyle çoğul gebelik görülme sıklığı düştü. Bazı nadir uygulamalarda tek yumurta ikizi oluşumu tek embriyo transferinden sonra da olabiliyor.

Tüp bebek tedavisiyle her yaşta hamile kalınabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadının yaşı çok önemli! Toplumdaki yaygın inanışın aksine, tüp bebek tedavisiyle her yaşta hamile kalmak mümkün olmuyor. Öyle ki 35 yaşın üzerinde olan kadınlarda yumurta kalitesinde, dolayısıyla hamile kalma başarısında anlamlı derecede azalmalar görülüyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, özellikle 40 yaş üzerindeki kadınlarda hamilelik oranlarının oldukça düşük düzeyde görüldüğünü vurgulayarak, “Ayrıca hamile kalınsa dahi düşük oranlarında ve down sendromu riskinde önemli artışlar oluyor. Bu nedenle 25 – 30 yaş aralıklarında hamile kalınması çok önemlidir.” diyor.

Tüp bebek tedavisi oldukça ağrılı bir tedavi yöntemidir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçlar yumurtalıklarda biraz büyüme yapabiliyor ve buna bağlı olarak hafif hassasiyet ile ağrı gelişebiliyor. Ancak yumurta toplama işlemleri anestezi altında gerçekleştiriliyor, dolayısıyla ağrı hissedilmiyor. İşlem sonrasında kısa süre devam eden baskı ve dolgunluk hissi gelişebiliyor. Ayrıca embriyo transferi de doğru uygulandığında ağrıya neden olmuyor.

Tüp bebek tedavisi sonrasında 9 ay boyunca yatmak gerekir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, “Embriyo transferinden itibaren istirahat etmenin bir faydası gösterilmemiştir” diyerek, şöyle devam ediyor: “Sadece transfer işleminin yapıldığı gün istirahat edilmesi yeterli gelecektir. Hamile kalınması durumunda normal hamileliklerden farklı bir şey yapmak gerekmiyor. Dolayısıyla 9 ay yatılması söz konusu olmuyor.”

Tüp bebek tedavisiyle mutlaka hamile kalınır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp  bebek tedavisinin başarısı hastadan hastaya oldukça değişkenlik gösteren bir durum. Genellikle her 10 hastadan 7 – 8’inde hamilelik oluşabiliyor. “Her anne adayı yüzde 100 hamile kalacak diye bir durum maalesef mümkün değildir.” diyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, “Kadının yaşı ve yumurta rezervleri ile erkekteki sperm değerlendirmeleri tedavinin başarısındaki en önemli faktörlerdir. Tüm değerlendirmeler yapıldıktan sonra başarı ihtimali konusunda çift özelinde daha anlamlı rakamlar verebilmek mümkün olabilir.” bilgisini veriyor.

Tüp bebek tedavisi ile doğan bebeklerde sakatlık riski yüksektir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tüp bebek tedavisi hamileliğe yardımcı olan bir üreme yöntemidir. Dolayısıyla bebekler doğal yolla oluşan hamileliklerde görülen oranda anomali riski taşıyorlar. Ayrıca uygun vakalarda embriyo genetik taraması da yapılabiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İnfertilite sorunu kadından kaynaklanıyordur. Dolayısıyla tüp bebek tedavisinden önce sadece kadınlar tedavi görür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çalışmalarda; infertilite sorunu yaşayan çiftlerin yüzde 40’ında kadın, yüzde 40’ında erkek ve yüzde 20’sinde ise hem kadın hem erkekte problem olduğu tespit edilmiş. Yani, kadın ve erkeğe bağlı nedenler eşit oranda görülüyor. Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, bu nedenle yapılan değerlendirmelerde sadece kadın üzerine odaklanılmadığını ve çiftin aynı anda değerlendirildiğini vurguluyor.

Sperm değerlerinde problem olan erkek asla çocuk sahibi olamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: İleri yaş, sigara kullanımı, obezite, bazı ilaçlar ve kronik hastalıklar erkeklerde sperm değerinin düşmesine neden olabiliyor. Normal yollarla hamilelik elde edilemezse spermin sayısını ve kalitesini arttırmak amacıyla erkeğe bazı ilaç tedavileri önerilebiliyor. Eğer menide hiç sperm yoksa ya yollar tıkalı oluyor ya da üretim az veya hiç olmayabiliyor. Bu durumda testislerden iğnelerle veya mikroskop altında yapılan ufak bir kesiyle kanallardan sperm bulunabiliyor ve hamilelik elde edilebiliyor.

Hormon değerleri normal aralıklarda ise kolaylıkla hamile kalınabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, “Yumurtalık rezervlerine yönelik testlerin normal değerlerde çıkması olumlu bir sonuç olsa da anne adayının yaşı daha önemlidir” diyerek, şunları söylüyor: “Keza yumurtalık rezerv testlerinin düşük olması da anne adayının hamile kalamayacağını göstermez. Sadece kısıtlı zaman nedeniyle sürecin doğru yönetilmesi gerektiğini gösterir.”

Prostat kanserinde doğru bilinen yanlışlar

Prostat kanserinde doğru bilinen yanlışlar

Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinin başında prostat kanseri geliyor. Dünyada yaklaşık bir milyon 500 bin civarında erkeğe prostat tanısı konuyor. Ülkemizde de durum farklı değil. Yaygınlığı; akciğer kanserinden sonra, 2. sırada yer alıyor. Böylesine sık görülen kanser türünde ise erken teşhis, hayat kurtarıyor! Ancak erken teşhisi geciktirecek pek çok yaygın inanış da var.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim, erken teşhisin ihmal edilmesine yol açan bu şehir efsanelerinin doğruları hakkında bilgi verdi.

Prostat kanseri, sık görülen ama toplumsal farkındalığı yeterince oluşmamış bir hastalık. Farkındalığı artırmak için Eylül ayının Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Ayı olduğuna dikkat çeken Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer alan prostat kanserini şöyle ifade ediyor:

“Prostat, yaklaşık olarak bir ceviz büyüklüğünde, erkeklerde mesanenin altında yerleşmiş, üreme faaliyetleri için çeşitli salgılar üreten bir organdır. Prostat kanseri ise prostat dokusunu oluşturan bazı hücrelerin anormal seyrederek tümör oluşturması sonucu meydana geliyor. Tümörler, prostatın sadece belirli bir kısmında gelişebileceği gibi birden çok kısmında da gelişebiliyor.”

Hastalığın erken dönemlerinde genellikle hiçbir belirti vermediğine değinen Prof. Dr. Sofikerim, hastalığın gelişim sürecini “Tedavi edilmezse zamanla büyüyerek idrar kanalına baskı yaratabiliyor. Böyle hastalarda idrar yapmayla ilgili bazı şikayetler görülüyor.” diyerek açıklıyor.

Prof. Dr. Sofikerim, prostat kanseriyle ilgili doğru bilinen yanlışları sıralıyor ve özelikle risk grubundaki kişilerin kontrollerini ihmal etmemesi için doğruları anlatıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mustafa Sofikerim

YANLIŞ: Prostat kanseri yalnızca yaşlı erkeklerde görülür
Her zaman olmasa da evet, ancak hastaların önemli bir kısmı da 50 ve daha genç yaşta olan erkekler. Bu nedenle, erken teşhis için 50 yaşın altındaki erkeklere de prostat kanseri taraması öneriliyor. Özellikle ailesinde prostat kanseri olan kişilerin 40 yaşından sonra kontrollere başlaması daha önemli hale geliyor.

YANLIŞ: Şikayetim yoksa prostat kanseri yoktur
Hayır! Prostat kanseri en az şikayet veren kanserlerin başında geliyor. Özellikle erken evredeki kanser hastalarında şikayet oluşmuyor. Ancak ilerleyen evrelerde şikayetler başlıyor.

YANLIŞ: Prostat kanseri hızlı ilerlemez
Çoğu prostat kanserinin yavaş ilerleme eğiliminde olduğu doğrudur. Ancak önemli bir kısım hastada, kanser çok saldırgan ve hızlı seyredebiliyor.

YANLIŞ: Ailemde prostat kanseri yok, ben de olmam
Aile öyküsü ve bazı ırklar prostat kanseri riskini artırsa da birçok hastanın ailesinde prostat kanseri yoktur ya da bilinmiyordur. Yapılan çalışmalar hastaların ancak yüzde 15’inin ailesinde prostat kanseri öyküsü olduğunu gösteriyor. Birinci derece akrabalarından birinde prostat kanseri olanlar kişilerde risk 2 kat, ailesinde 2 kişide prostat kanseri görülüyorsa risk 5 kat, üçünde görülenlerde ise 11 kat artıyor.

YANLIŞ: PSA prostat kanser testidir
Kan örneğiyle bakılan PSA (prostat spesifik antijen) kanserli hücreden değil, prostat tarafından salgılanan bir belirteçtir. PSA’nın bir tarama testi olduğunu söyleyen Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim kanda yüksek olmasının, prostata bağlı bazı sorunların olduğuna işaret ettiğini söylüyor. Kanserde olduğu gibi kanser dışı birçok prostat hastalığında da PSA yüksekliği görülebilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

YANLIŞ: PSA testi muayenenin yerini tutar
Sadece PSA’ya bakılırsa, prostat kanserlerinin yaklaşık dörtte birini atlamış, gözden kaçmış olur. PSA’nın yükselmediği bazı prostat kanserlerinde tanı konabilme şansı rektal muayene ve prostat multiparametrik MR tetkiki sayesinde olur.

YANLIŞ: Prostat kanseri çevreme ya da eşime bulaşabilir
Prostat kanseri bir enfeksiyon hastalığı gibi bulaşıcı bir hastalık değil. Cinsel ilişki ile de bulaşmıyor.
YANLIŞ: Prostat kanseri tedavisi sonucunda idrar kaçırma ya da iktidarsızlık kaçınılmazdır
Prostat kanser ameliyatları veya ışın tedavisi sonrası görülebilen sorunların en sık idrar kaçırma ve iktidarsızlık olasılığı olması doğrudur. Ancak günümüzde gelişmiş tıbbi yöntemler laparoskopik ve robot yardımlı laparoskopik cerrahi ve deneyimli ellerde bu sorunlar oldukça nadir görülür.

YANLIŞ: Bazı yiyecekler ve sık cinsel ilişki prostat kanserine neden olur
Prof. Dr. Mustafa Sofikerim ne sık cinsel ilişkinin ne de bazı yiyeceklerin, prostat kanseri nedeni olmadığını belirtiyor. Prostat kanseri riskini yükselten etkenlerin başında genetik özellikler ve sigara gibi zararlı alışkanlıklar geliyor.

YANLIŞ: Doğru beslenme ve vitamin takviyeleri, bitkisel ilaçlarla ile prostat kanserinden tamamen korunabilirim
Beslenme ve yaşam tarzının genel anlamda kanser oluşum süreçlerinde olumlu etkilere sahip olduğu bilinse de, yalnızca bu yöntemlerle prostat kanserinin tedavi edileceği fikri yanlıştır.

 

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

Yaşlandım artık her şeyi çabuk unutuyorum… Günümüzde hemen hepimizin ortak sorunu olan ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de, aslında ‘Alzheimer’ gibi son derece ciddi hastalığın ilk sinyallerinden biri olabiliyor! Alzheimer, 65 yaş üzerinde en sık görülen ve demansa neden olan ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık. Hafızayı, davranışı, düşünmeyi ve sosyal yetenekleri bozarak, kişinin günlük yaşam aktiviteleri ile sosyal özerkliğine engel olacak düzeyde bir bilişsel gerilemeye neden oluyor. Üstelik günümüzde yaygınlığı gün geçtikçe artıyor; dünyada her 3 saniyede bir yeni Alzheimer tanısı konuyor. Ülkemizde net veriler olmasa da, 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu, bu sayının her geçen gün katlanarak arttığı ve tanı konulmamış çok sayıda hasta olduğu belirtiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Günümüzde tam bir tedavisi olmasa da erken tanı ve tedavi sayesinde Alzheimer’ın ilerleme hızı belirli bir süre durdurulabiliyor veya yavaşlatılabiliyor. Verilen eğitimler ile hastalıkla baş etme donanımı kazanmak için hasta ve ailesine zaman kazandırılmış olunuyor. Dolayısıyla erken tanı için özellikle 65 yaş üzerindeki kişilerde oluşan  ‘unutkanlık’ sorunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak düşünülmeyip, zaman kaybetmeden bir nöroloji hekimine başvurmak büyük önem taşıyor.” diyor.

20-30 yıl önceden sinyal veriyor!

Alzheimer, beyinde anormal protein depolanması ve sinir hücre kaybı ile seyreden bir hastalık.  Beyindeki değişiklikler hastalığın bulgularının ortaya çıkmasından 20-30 yıl önce başlıyor. Günümüzde Alzheimer tanısını kesinleştiren, objektif olarak ölçebilen, normal veya patolojik biyolojik süreçleri tanımlayan veya tedavi yanıtını değerlendirebilen biyoişaretleyiciler yaygın olarak kullanılıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Ülkemizde beyin omurilik sıvısında, hatta kanda bakılan amiloid ve tau protein düzeyleri, genetik yatkınlık ve geçişlilik tespiti için kandan test edilen ve Alzheimer’den sorumlu olan ApoE, APP, Presenilin, I ve II gibi genleri,  MRI ile beynin yapısal görüntülemelerinde saptanan ve küçülme analizi yapan volüm ölçüleri gibi yöntemler sayesinde,  henüz bulguların görülmediği hastalık öncesi dönemdeki riskli kişiler ile bulguların yeni başladığı hastalar yüksek doğrulukla saptanabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Neşe Tuncer

ERKEN DÖNEM BELİRTİLERİNE DİKKAT!

Alzheimer hastalığı iç görüyü erken dönemden itibaren bozabilen bir hastalık olduğu için hastalar çoğu zaman içinde bulundukları durumun farkında olamayabiliyor ve hekime gitmeyi reddedebiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, hasta yakınlarının Alzheimer’a yönelik belirtileri fark ettikleri zaman gecikmeden hekime başvuruyu sağlamalarının son derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın erken belirtilerini şöyle sıralıyor:

Yakın geçmiş hatırlanmıyor

Sinsi ilerleyen bir hastalık olan Alzheimer sıklıkla yakın bellek kusurlarıyla başlıyor. Hastalık yeni bilgi öğrenmeye engel olup önce en yeni yaşanmışlıkların silinmesine neden oluyor. Yakın geçmişteki kişisel ve aktüel olaylar, bir gün önce yaşanılanlar unutulurken, eskiye ait yaşantılar ise hatırlanıyor. Hastalık ilerledikçe eski anılar da hafızadan siliniyor.

Eşyalar bulunamıyor, sorular tekrarlanıyor

Eşyaları uygunsuz yerlere koyma ve bulamama, aynı soruları tekrar tekrar sorma, kelime bulma güçlüğü ve konuşurken konuyu unutma sorunları da sık görülen erken dönem belirtilerinden.

Alışılagelmiş görevler yapılamıyor

Alışılagelen rutin işleri ve hobileri yapmakta güçlük (yemek yapma, araba kullanma, tamirat, dikiş dikme), bir işi başlatamama, yargılama ve karar vermede güçlük çekme ile konsantre olamama da hastalarda sıkça görülüyor.

Kişilik değişimi yaşanıyor

Nedensiz davranış ve duygu durum değişiklikleri de Alzheimer hastalığında sıklıkla görülen belirtileri oluşturuyor. İçe kapanma, depresyon ya da aşırı öfkelilik, ajitasyon nedensiz sinirlenme, bağırma, saldırganlık ya da şüphecilik (parasının çalındığını, öldürülmek için ilaç verildiğini, eşinin kendisini aldattığını düşünme) gibi davranış değişiklikleri ve psikiyatrik bulgular da sık oluşuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Zaman ve yer algısı bozuluyor

Yer ve zamanın farkında olamama gibi sorunlar yaşanıyor. Özellikle bilinen yollarda kaybolma, yön bulmakta güçlük yaşama da Alzheimer hastalığının tipik belirtilerini oluşturuyor.

Kişisel görünüşe ve çevreye ilgi azalıyor

Kişisel görünüşe ve başkalarına karşı kayıtsızlık gibi sorunlar yaşanıyor. Alzheimer ilerledikçe çevreye karşı ilgi azlığı gelişiyor, örneğin hasta hobilerini yapmada isteksiz olabiliyor, ev ile ilgili sorumluluklarından vazgeçiyor.

Tedaviyle hastalığın bulguları yavaşlatılıyor

Alzheimer hastalığında erken tanı büyük önem taşıyor. Günümüzde kullanılan ve hastalığın bulgularını yavaşlatmakta etkili olduğu kanıtlanmış semptomatik tedavilerden özellikle asetil kolin esteraz inhibitörlerinin etkinliği, sinir hücresi kaybı çok artmadan erken dönemde başlanırsa, daha uzun süreli oluyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, erken dönemde  tanımlanan Alzheimer’da, hastalığın bulgularını arttıracak olan atherosklerotik riskler, vitamin eksiklikleri, tiroit hastalıkları ve depresyon gibi diğer faktörlerin kontrol altına alınabildiğine işaret ederek, “Ayrıca hastaya bilimsel olarak faydalılığı kanıtlanmış uygun beslenme, bilişsel stimülasyon, uyaranların arttırılmasının yanı sıra bedensel ve zihinsel egzersiz yöntemleri öğretiliyor. Hasta ve ailesine hastalıkla baş etme ile mücadele etme donanımı kazanmak için zaman kazandırılmış olunuyor. Hastalık bulguları ilerledikten sonra ise tedavilerin faydası sınırlı olarak kalıyor.” diyor.

İlaç çalışmaları umut veriyor

Dünyada ve ülkemizde kullanılan iki grup ilaç dışında, Alzheimer tedavisine yönelik farklı ilaçlar üzerine çalışmalar halen devam ediyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bu ilaçlardan 31’inin faz 3 olarak adlandırılan son aşamaya geldiklerini belirterek, tedaviyle ilgili gelişmeleri şöyle anlatıyor: “2021 yılı ortasında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bir ilaca şartlı onay vererek erken dönemdeki Alzheimer hastalarında kullanılabileceğine karar verdi. İlaç, Alzheimer hastalığında, henüz hastaların şikayetleri başlamadan önce, beyinde birikmeye başlayan amiloid proteinini beyinden temizleyebiliyor. Ancak ne kadar faydalı olduğuna karar verebilmek için çalışmalar sürdürülmeye devam ediyor. Benzer mekanizma ile amiloid plakları temizleyen farklı ilaçların sonuçlarının da çok yakında çıkması bekleniyor.” 

Bu hastalık okul başarısını etkiliyor!

Bu hastalık okul başarısını etkiliyor!

Havaların soğumaya başladığı sonbaharla birlikte çocuklarda alerjik hastalıklar da artış gösteriyor. Ancak alerjik şikayetlerin üst solunum yolu enfeksiyonları ile karışabilmesi tanı ve tedavinin gecikmesine yol açabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl “Sonbaharda artış gösteren alerji çocuğun hayat kalitesini olumsuz etkiliyor, okul başarısını düşürüyor. Ebeveynlerin alerjik şikayetlere karşı dikkatli olmaları ve bu yakınmaları ‘nezle ve griptendir’ diye düşünmeyip mutlaka hekime başvurmaları gerekir.” diyor. Prof. Dr. Gülbin Bingöl sonbaharda artış gösteren alerjiye karşı çocuklarda alınması gereken 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sıcaklıkların azalmaya başladığı, güneşin yerini bulutlu ve yağışlı havaya bıraktığı sonbaharla birlikte ağaçlar yapraklarını döküyor, doğa mevsime özgü güzelliğiyle büyülüyor. Ancak bu değişim zamanı özellikle çocuklu aileler için zorlu bir süreci de beraberinde getiriyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl, genelde rüzgarla birlikte etrafa yayılarak kilometrelerce uzaklara taşınan ve yoğun olarak havada bulunan yabani ot ve nezle otu gibi bazı polenlerin alerjik şikayetleri artırdığını belirterek “Çocuk eğer alerjik bir bünyeye sahipse, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu polen taneciklerini havayolu ile soluduğunda alerjik şikayetler tetiklenerek burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırma, öksürük ve gözlerde kızarıklık gibi birçok şikayete yol açıyor. Bu şikayetler nezle ve grip gibi üst solunum yolu hastalıkları ile karışabildiğinden tanı ve tedavide gecikmeye neden olabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Gülbin Bingöl

Okuldaki risklere dikkat!

Sonbaharda havaların soğuması, okulların açılması ve kapalı mekanlarda geçirilen zamanın artmasıyla üst solunum yolu enfeksiyonlarında da artış olduğunu, enfeksiyonların kolayca bulaş imkanı bulduğunu belirten Prof. Dr. Gülbin Bingöl, enfeksiyonların da alerjik bulguları tetikleyebildiğine dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Kapalı ortamlarda virüslerin kolayca bulaşmaları nedeniyle oldukça sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjik bünyesi olan çocuklarda daha ağır seyrediyor. Hapşırma, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, genizde kaşıntı hissi, gözlerde kızarıklık ve sulanma, özellikle düzelmeyen ve geceleri artan kuru öksürük, göğüste hışıltı ve nefes darlığı gibi şikayetler hem çocuğun yaşam kalitesini düşürüyor hem de okul performansını olumsuz etkiliyor, okulda gün kaybına yol açabiliyor.”

Tanı ve tedavide gecikilmemeli!

Son yıllarda alerjik hastalıkların giderek yaygınlaştığını, ebeveynlerin çocuklarındaki alerjik belirtiler karşısında en kısa sürede hekime başvurmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Gülbin Bingöl, hastalığın doğru tanı ve tedavisinin hem çocuğun hastalığını kontrol altına alarak rahatlatmada hem de gereksiz ilaç kullanımını önlemede çok büyük önem taşıdığını söylüyor. Çocuklarda alerjik öksürüklerin yüzde 80’inin alerjik astım olduğuna işaret eden Prof. Dr. Gülbin Bingöl “Alerjide erken tanı ve tedavi, ileride gelişecek kronik astım ile KOAH gibi çok daha tehlikeli hastalıkların, havayollarında oluşabilecek kalıcı hasarın önlenmesinde kritik rol oynuyor.” diyor.

 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Çocuklarda sonbahar alerjisine karşı etkili önlemler!

Çocuk Alerji Uzmanı Prof. Dr. Gülbin Bingöl, alerjik etkenlerden korunarak şikayetlerin büyük ölçüde azaltılabileceğini belirterek, etkili önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Burun, dudak ve göz çevresine ince bir tabaka vazelin sürerek polenlerin vücuda girişini engelleyebilirsiniz.
  • Çocuklarınızı ellerini sık yıkamaları ve gün içerisinde ellerini yüzüne sürmemeleri, arkadaşlarıyla sosyal mesafeye dikkat etmeleri konusunda bilgilendirin.
  • Soğuk havalarda evde kullanacağınız ısıtıcılar odanın nem oranını düşürüp havayı kurutabileceğinden odayı düzenli aralıklarla havalandırın.
  • Çocuğunuzun uyuduğu odada çok fazla eşya bulundurmayın. Çiçek, oyuncak, battaniye, halı gibi eşyalardan da uzak tutun.
  • Çocuğunuza yünlü ve tüylü giyseler giydirmeyin.
  • Çocuğunuzun nevresimini en az 60 derecede yıkayın.
  • Çamaşırları çocuğunuzun yanında kurutmayın, boş olan bir odada kurutun.

Çocuklarda bu şikayetler alerjiden olabilir!

  • Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, burun yanması ve burun kaşıntısı
  • Hapşırma
  • Gözlerde kızarıklık, yanma, sulanma
  • Gözaltlarında mavimsi ve mor renkli görünüm
  • Geniz akıntısı
  • Öksürük, hırıltı, nefes darlığı
  • Uykuda terleme

Yutulabilir mide balonu ile ‘ameliyatsız’ zayıflama!

Yutulabilir mide balonu ile ‘ameliyatsız’ zayıflama!

Diyetlerden egzersizlere, cihazlardan ameliyatlara… Tüm dünyada obezitenin yaygın bir sorun haline gelmesi nedeniyle fazla kilolardan kurtulmaya yönelik yöntemler her geçen gün çok daha fazla rağbet görüyor. Bu yöntemlerden biri de, son yıllarda adını sıkça duyduğumuz, yutulabilir mide balonu! Cerrahi müdahale olmadan vücuda yerleştirilmesi, anestezi gerektirmemesi ve vücutta kendiliğinden erime özelliğine sahip olması gibi sağladığı önemli faydalar sayesinde, ‘yutulabilir mide balonu’ obezite tedavisinde sıkça tercih edilen yöntemlerden oldu.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, yeni nesil mide balonu olarak tanımlanan yutulabilir mide balonunun hasta takibinde de büyük bir yenilik getirdiğine dikkat çekerek, “Yutulan balonun doğal yolla vücuttan çıkabilmesi, diğer balonlar için mecburi olan yeniden hastaneye başvurma, endoskopi ya da anestezi gerekliliği gibi durumları ortadan kaldırıyor. Ayrıca hekim ile diyetisyen takipleri online ortamda, istenilen her an gerçekleştirilebiliyor.” diyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, yutulabilir mide balonu hakkında en çok merak edilen 10 soruyu yanıtladı; önemli önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Eyüp Gemici

SORU: Yutulabilir mide balonu nedir?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu; su ile yutulan, endoskopi ve anestezi gerektirmeyen, yeni nesil mide balonudur. Midede yer kaplayarak ve gıdaların mideden geçiş hızını yavaşlatarak iştahın azalmasını sağlıyor. Ayrıca mide içerisinde kapladığı hacim sayesinde az miktarda gıdayla doyulmasına imkan tanıyor. Şişmanlığın geçici tedavisinde kullanılan yöntem, kilo kaybına ve kaybedilen kiloların korunmasına yardım ediyor. Ayrıca obezite ameliyatı olacak hastaların ameliyat öncesinde zayıflamalarına ve bu sayede cerrahi risklerinin azalmasına yardımcı oluyor. Bir vitamin kapsülü boyutlarında üretildiği için kolay yutulabiliyor. Yutulabilir balonun çeperlerinin inceliği sayesinde de bağırsaklardan rahatlıkla geçerek dışkı yoluyla atılabiliyor. İnce olması delinebileceği ya da mide asidine dayanamayacağı anlamına gelmiyor, zira obezite tedavisinde kullanılan diğer balonlar kadar dirençli olacak şekilde üretiliyor.

SORU: Herkes faydalanabiliyor mu?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu 18-65 yaş arasındaki kişilerde uygulanabiliyor. Yöntemden en fazla beden kitle indeksi 27 – 35 arasında olan kişiler fayda görüyor. Daha ileri yaş ve adolesan döneminde de uygulanmasına yönelik çalışmalar devam ediyor, ancak henüz tam bir prosedür mevcut değil. Anestezi gerektirmemesi nedeniyle, özellikle anestezi almasında engeli olan, anestezi almak istemeyen ve daha fazla beden kitle indeksi olup ameliyat olmak istemeyen kişiler için son derece ideal bir yöntem olarak kabul ediliyor.

SORU: Yöntem nasıl uygulanıyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu yönteminde anestezi ve endoskopiye gerek olmuyor. Vitamin hapları boyutunda, kapsül formunda sıkıştırılmış bir tasarıma sahip olan mide balonu, bol su eşliğinde hap yutar gibi yutuluyor. Kapsül ucunda bir bağlantı aparatı bulunuyor ve bununla balonun şişirilmesi sağlanıyor. Balonun midede doğru yere konumlandığını tespit etmek için röntgen çekilerek doğrulama yapılıyor. Ardından, işlemi gerçekleştiren hekim, balonun ucundaki aparat vasıtasıyla balonu sıvıyla şişiriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Şişirmek için kullanılan sıvının vücuda olumsuz bir etkisi olmuyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Balon 500-550 cc sıvıyla şişirildikten sonra yeniden röntgen çekiliyor. Artık sıvıyla dolmuş olan balonun son yeri kontrol ediliyor. Yapılan sıkı kontrollerin ardından balonun ucundaki aparat nazikçe çekiliyor ve ağızdan dışarı alınıyor. Böylece işlem tamamlanmış oluyor.”

SORU: Balonu yutarken zorluk çekiliyor mu?

CEVAP: Yöntemin uygulandığı hastalar ‘ya balonu yutamazsam’ kaygısına kapılabiliyorlar. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, hastaların çok büyük bir kısmının balonu zorlanmadan yutabildiğine dikkat çekerek, “Ancak her şeye rağmen yutmakta zorluk yaşayan kişilerde ince bir kılavuz yardımıyla, balon, hekim tarafından mideye gönderilebiliyor” diyor.

SORU: İşlem ne kadar sürede tamamlanıyor?

CEVAP: Yutulabilir balon uygulaması ortalama 20 dakika süren bir yöntem. Bu süre boyunca hasta bilinci açık halde hekimle sürekli iletişim halinde oluyor.

SORU: Hasta hemen taburcu olabiliyor mu?

CEVAP: İşlem tamamlandıktan sonra hasta evine gönderiliyor. İşe dönüş süresi ise alışma dönemine bağlı olarak 2 – 5 gün arasında değişiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Yöntemle kaç kilo verilebiliyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu midede ortalama 4 – 4,5 ay süreyle kalıyor. Bu süre içerisinde başlangıç kilonun ortalama yüzde 7– 15’inin verilmesi sağlanıyor. Bilimsel birçok çalışmaya göre; mide balonu uygulanan kişilerde kilonun çok büyük bir kısmı ilk 12 haftada kaybediliyor ve 16 haftadan sonra balonunun midede kalmasının kilo vermeye anlamlı bir katkısı olmuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, buna rağmen yutulabilir mide balonunun 6 ay süren bir program olduğunu belirterek, “Çünkü burada amaçlanan şey sadece kilo kaybı sağlamak değil, aynı zamanda balonun yerleştirildiği ilk günden itibaren benimsetilen sağlıklı beslenme alışkanlığının balon vücuttan çıktıktan sonra da devam ettirilebilmesi. Böylelikle mevcut kilonun korunması sağlanıyor ve kiloların geri alınması önlenebiliyor.” diyor.

SORU: Balon mideden nasıl çıkartılıyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonunu vücuttan çıkartmak için herhangi bir işleme gerek olmuyor. Yüksek teknolojiyle üretilen balonun üzerinde eriyebilen bir valf bulunuyor. Ortalama 4 aylık süre sonunda valfın erimesiyle birlikte balonun içindeki sıvı boşalıyor. Böylelikle hacmi kaybolan balon bağırsaklara geçerek dışkı yoluyla vücuttan atılıyor. Oldukça ince üretilmiş balonun vücuttan atılması çoğu kişi tarafından hissedilmiyor.

SORU: Riskli bir işlem mi?

CEVAP: “Alışma dönemi olarak adlandırılan ilk üç gün içerisinde, tüm balon uygulamalarında görülen bulantı ve kramp, yutulabilir mide balonunun en sık ortaya çıkan yan etkilerindendir.” bilgisini veren Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici “İlaç desteği ile beslenme önerilerinin yanı sıra midenin balonu kabullenmesiyle birlikte bu doğal süreç atlatılabiliyor. Yüzde 3 oranında ise her şeye rağmen şikâyetleri gerilemeyen kişilerde balonun çıkartılması gerekebiliyor. Çok düşük ihtimallerde de, gastrit, ülser ve reflü gibi yan etkiler görülebiliyor.” diyor.

SORU: Uygulama sonrasında nelere dikkat etmek gerekiyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu uygulaması sonrasında hastanın alışma dönemini rahat geçirmesi için hekimi tarafından reçetesi düzenleniyor ve ilk birkaç gün için uyulması gereken sıvı ile yumuşak diyet programı hakkında bilgilendirme yapılıyor. Alışma dönemi tamamlandıktan sonra diyetisyenle birlikte hazırlanan kişiye özel sağlıklı beslenme programıyla takip süreci başlıyor.

Prostat kanseri hızla artıyor

Prostat kanseri hızla artıyor

Prostat kanseri riskinin yaşla birlikte arttığı bilinse de, daha erken yaşlardaki görülme oranını hafife almamak gerekiyor. 50 yaş öncesi her 350 erkekten biri bu hastalıkla tanışıyor. 50-60 yaş aralığında 52 erkek, 65 yaş üstünden sonra her iki erkekten biri tanı alıyor. Erken teşhisin bu hastalıkta çok önemli olduğunu söyleyen Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, ailesinde prostat kanseri olanların 40 yaşından itibaren kontrollere başlaması gerektiğini vurguluyor.

Prostat kanseri, sık duyduğumuz kanser türlerinden biri. Tüm dünyada erkeklerde en sık rastlanan ikinci kanser türü olmasıyla dikkati çekiyor. Yaş, prostat kanseri için önemli bir risk. Araştırmalar; 65 yaş üzerindeki erkeklerin yüzde 60’ında prostat kanseri saptandığını, yani en az iki erkekten birinin bu hastalıkla tanıştığını gösteriyor. Prostat Kanseri Farkındalık Ayı nedeniyle hastalık hakkında bilgi veren Acıbadem Üniversitesi Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, prostat kanserinin, dünya nüfusunun yaşlanmasıyla birlikte görülme oranı artan hastalıkların başında geldiğini belirtiyor. Erken saptanmadığında ise, ölümcül sonuçlara yol açıyor. Öyle ki, günümüzde kansere bağlı ölümlerde 5. sırada yer alıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ali Rıza Kural

Riski artıran 3 önemli neden!

Prostat kanserinde riski artıran faktörler var. Bunların arasında genetik risk dikkat çekiyor.

Baba ya da baba tarafındaki erkek akrabalarda prostat kanseri varsa, oran daha genç yaşlara iniyor. Irksal özellikler de risk açısından önemli bir faktör. Batı Avrupa ve ABD’de prostat kanseri daha sık görülürken Ortadoğu ve Uzak Doğu ülkelerinde daha az rastlanıyor. Siyahilerde prostat kanserinin daha sık görüldüğü ortaya çıkan başka bir sonuç. Genetik ve ırksal özellikler değiştirilemese de, prostat kanserinde kişilerin değiştirebileceği başka bir risk faktörü var; obezite. Zira kolestrol oranı yüksek besinler alan obezlerde prostat kanseri riski artıyor.

Belirti vermiyor!

Prostat kanserinin en dezavantajlı durumu, erken dönemde belirti vermemesi. Ancak ilerleyen dönemlerde kendini belli ediyor. İleri evrede tümörün büyüklüğü, idrar akışını engelliyor. Hasta idrarını zorlukla yaptığı için doktora başvuruyor. Bunun yanı sıra idrarda ve menide kan gelmesi de belirtilerin arasında sayılıyor. Prostattaki kanser, kemiğe sıçramışsa hastalarda kemik ağrısı da görülebiliyor.

Erken teşhis için kontrol şart!

Prostat kanserinin erken dönemde belirti vermemesi, ileri evre saptanmasına yol açıyor ve bu da ölüm riskini artıyor. Ama prostat kanseri riskini erken saptamak ve tedaviye başlamak hayat kurtarıyor. Prof. Dr. Ali Rıza Kural kimlerin, ne zaman kontrole başlaması gerektiği ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Erken tanı için 50 yaşından sonra rutin tetkiklere başlanması gerekiyor. Ancak babada ya da baba tarafından gelen yakın akrabalarda prostat kanseri varsa, risk artıyor. Bu nedenle bu kişilerin 40-45 yaş arasında rutin tetkiklere başlaması erken tanı açısından çok önemli.”

Kandan saptanan risk

Prostat kanseri riskini saptayan tarama testi için yalnızca kan verilmesi yeterli. PSA yani Prostat Spesifik Antijen denilen kan analizi yapılıyor. Bu test, kesin sonuç için değil, risk oluşup oluşmadığına dair fikir veren bir tarama testi. Yaşa özgü PSA değerinin yüksek bulunması veya yıllar içerisindeki artış hızı kanser şüphesi oluşturuyor. Uzmanlar, rektal muayene de yapıyor, muayenede sertlik bulunması PSA değerinden bağımsız olarak da kanser şüphesi için bir sinyal anlamına geliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kesin teşhis için ileri tetkik gerekiyor

Prostat kanseri teşhisinde en önemli tetkik, Multiparametrik Prostat MR. Bu MR’da adeta prostatın yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafı çekiliyor. Kanser şüphesi olan bölgeyi gösterebildiği gibi hedefe yönelik biyopside (MR-TRUS füzyon biyopsi) istenilen yere ulaşabilmek için de kullanılıyor. Böylece eskiden olduğu üzere gereksiz tekrar tekrar biyopsi yapmaya gerek kalmıyor.

Milimetrik hassasiyetle biyopsi yapılıyor

Prostat kanserinin kesin tanısı için biyopsi yapmak, gereksiz ameliyatları önleyen önemli bir yöntem. Öncelikle prostattaki tümör şüphesi olan noktalar bulunuyor ve oradan örnek alarak patolojik inceleme yapılıyor. Son yıllarda uygulanan “MR-TRUS füzyon biyopsisi” olarak bilinen yeni yöntemde, şüpheli noktaya milimetrik hassasiyetle doğrudan ulaşılabiliyor. İşlem sırasında hastadan daha önce çekilen MRI görüntüleri kullanılıyor. Görüntüler, transrektal ultrasonografi görüntüleriyle üst üste getiriliyor. Bir tür navigasyon yöntemi sayesinde biyopsi iğnesi şüpheli noktaya yöneltiliyor. Böylece milimetrik sapma ile şüpheli noktadan biyopsi alınıyor.

PSA’da her yükseklik kanserden kaynaklanmıyor

Her PSA yüksekliği prostat kanseri varlığı anlamına gelmiyor; çünkü prostat iltihabı da PSA’yı yükseltebiliyor. Özellikle iltihap olduğu düşünülen zamanlarda çekilen multiparametrik prostat MRI kansere benzer görüntüler ortaya koyabiliyor. Bu nedenle şüphe oluşması halinde MRI’ın en az 8-10 hafta sonra çekilmesi gerekiyor. Kronik prostatit oluşan hastalarda da benzer bir durum görülebiliyor. Ancak farklı fazlarda alınan görüntülerle deneyimli bir radyolog bunları ayırt edebiliyor.

Farklı tedaviler uygulanıyor

Prostat kanseri saptanan hastaların tedavisinde farklı yöntemler uygulanıyor. Klinik olarak saptanan ama kanser ilerlemesi açısından riskli sayılmayan hastalarda, hiçbir tedaviye gerek duyulmadan “Aktif İzlem” denilen yöntemle; aralıklı PSA ölçümleri ve MR çekimleri ile takip ediliyor. Tetkiklerde tümör saptanmış hastalarda eğer başka organlara sıçramamış, yalnızca prostatla sınırlı kalmışsa, cerrahi yöntemler tercih ediliyor. Genç hastalarda kanser robotik cerrahi ile ameliyat edilirken, daha ileri yaşlardaki hastalarda cerrahi yerine radyocerrahi yani ışın tedavisi uygulanıyor. Başka organlara yayılmış ileri evre kanserlerde ise hormon, kemoterapi gibi hastanın durumuna uygun tedaviler yapılıyor.

Robotik cerrahi ile sinir ve damar hasarı riski düşüyor

Prostat kanseri hastalarında robotik cerrahinin sık kullanılan önemli yöntemlerden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Ali Rıza Kural şu bilgileri veriyor: “Prostat bölgesi, sinir ve damar yoğunluğu olan bir bölgedir. Bu nedenle bu yapıların koruması gerekiyor. Robotik cerrahi, bu yapıların korunmasında önemli olanaklar sağlıyor. Prostattan kanserli dokuyu çıkarırken hastanın cinsel işlevine zarar vermemesi ve idrar kaçırma sorunu oluşmaması açısından önemli kazanımlar sağlıyor. Ameliyatı yapan uzman, robotik yöntem sayesinde; ameliyat bölgesini 3 boyutlu, yüksek kalitede ve neredeyse 20 kat daha büyük şekilde görebiliyor. Küçük kesilerle yapılan bu ameliyat sırasında hastada daha az kan kaybı oluyor. Ameliyat sonrasında hasta, daha az ağrı hissediyor ve gündelik hayata daha kısa sürede dönebiliyor.”

Okul hastalıklarına dikkat!

Okul hastalıklarına dikkat!

Okul dönemi genellikle “Hastalık dönemi” olarak da biliniyor. Çocukların sık sık hastalanması da ebeveynleri endişelendiriyor. Bu rahatsızlıkların bazılarından pratik önlemlerle kaçınılırken, bir kısmından da aşılar sayesinde tamamen korunmak mümkün olabiliyor. Bu anlamda aşılanmanın önemi de bir kez daha ortaya çıkıyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Elif Erdem Özcan, okulda görülen hastalıklar ve bunlardan korunma yolları hakkında bilgi verdi.

Çocuklarını okula gönderirken birçok ebeveyni endişelendiren noktalardan biri, çocukların yakalanabileceği yaygın hastalıklardır. Bu hastalıklar çocukların derslere adaptasyonunu ve okul başarısını olumsuz etkilerken, ebeveynlere de bulaşabildiği için sıkıntılı süreçlere yol açabilir. Bu hastalıklardan bazıları aşılarla önlenebilirken, diğerleri için yapabilecek tek şey çocuğun enfeksiyon kapma riskini önlemeye çalışmak ve bu anlamda hazırlıklı olmaktır.

Okul döneminde yaygın olarak görülen hastalıklar için çocuğun enfeksiyon riskini azaltmak adına bazı adımlar atılabilmektedir. Okul çağında görülen hastalıklar ve korunma yöntemleri şöyle sıralanabilir:

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Elif Erdem Özcan

Soğuk algınlığı: Soğuk algınlığı, okul çağında çocukların sık yakalandığı hastalıklardan biridir. Soğuk algınlığı, okullar veya kreşler gibi kalabalık ve yakın temasa açık ortamlarda kolayca yayılır. Öksürük, hapşırık, burun akıntısı semptomlar gösteren hastalıkta genelde yüksek ateş görülmez. Elleri sık sık yıkamak, elleri burun ve ağza dokundurmamak, sınıf ortamını sık sık havalandırmamak, okullarda ortak kullanım alanlarının temizliğinden emin olmak, çocuğun C vitaminden zengin beslenmesini, bol sıvı alımını sağlamak soğuk algınlığı için alınabilecek önlemlerdendir.

Mide gribi: İshal, karın ağrısı, kusma, bazen de ateşle belirti veren mide gribi bir bağırsak enfeksiyonudur. Enfekte bir kişiyle temas veya bulaş olan yiyecek ya da su tüketimiyle bulaşır. Sık sık elleri yıkamak, yenilen sebze ve meyvelerin iyice yıkandığından emin olmak, emin olunmayan yerden bir şeyler yiyip içmemek, okulda ortak kullanım eşyalarının temizliğinden emin olmak mide gribinin önlemlerinden sayılabilir. Bulaşan çocuğun bol sıvı almasını, muz, ekmek, kızarmış ekmek, yağsız makarna gibi besinlerle beslenmesini sağlamak faydalı olacaktır.

Bademcik enfeksiyonu: Genelde streptococcus pyogenes adlı bir bakterinin neden olduğu hastalık çocuklarda sıkça görülür. Çocuklar, yutkunmakta zorlanır, ateşlenir ve halsiz düşer. Bunu yaşayan çocuğun mutlaka bir pediatri uzmanına görünmesi önemlidir. Reçeteli antibiyotiklerle tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Çocuğun dinlenmesi, yeterli sıvı alması, dengeli beslenmesi hızlı iyileşmesi açısından önemlidir. Korunmak için de bol sıvı içilmesi, C vitamininden zengin beslenilmesi, ellerin sık sık yıkanması gerekir. Bazı çocuklarda bademciklerin alınması da önerilebilir.

El, ayak, ağız hastalığı: Okul çağında en sık görülen hastalıklardan biri de el, ayak, ağız hastalığıdır. Son derece bulaşıcı olan bu hastalık ateş, halsizlik, boğaz ağrısı, ağız ve dil yaraları, eller ve ayaklarda kabarcıklarla kendisini gösterir. Hastalığın yayılmasını önlemek için çocuğun izole edilmesi gerekir. Yetişkinlere de bulaşır. Hastalar öksürme ve hapşırma sonucunda damlacık yoluyla virüsü çevreye bulaştırır. Hasta kişi ile yakın temas etme, öpme, sarılma, lezyonlu deriye dokunma, ortak eşya kullanma sonucunda ya da dışkı ve idrar ile bulaşabilir. Hasta çocuklar okula gönderilmemeli, hasta kişilerden uzak durulmalı, eller sık sık yıkanmalı, hasta bireyle ortak eşya kullanılmamalı, ortam havalandırılmalı, okulda ortak alanların hijyeninden emin olunmalıdır.

Grip: Grip, öksürme ve hapşırma yoluyla havaya kolayca yayılan damlacıklarla bulaşan bir virüstür. Semptomlar ateş, vücut ağrıları, titreme, boğaz ağrısı, yorgunluk ve iştahsızlığı içerir. Tipik vakalar, semptomları evde ilaç, dinlenme ve sıvılarla yönetmek dışında tedavi gerektirmez. Grip semptomları şiddetliyse veya çocuğun gribi komplike hale getirebilecek başka durumları varsa, bir doktora danışmak ve bazen hastaneye yatmak gerekli olabilir. Gripten korunmak için de her yıl grip aşısı yaptırılabilir. Bunun yanında kişisel hijyene dikkat etmek, ortak kullanım alanlarının temizliğinden emin olmak, sağlıklı beslenmek, ortamın havalandırılmasını sağlamak korunma sağlayabilir.

Kırmızı göz: Halk arasında kırmızı göz olarak bilinen konjonktivit, göz kızarıklığı, gözde akıntı, kaşıntı, şişmeyle belirti verir. Bulaşıcıdır. Etkilenen çocuğun okula gönderilmemesi gerekir. Ellerin sık sık yıkanması, gözlerin ovuşturulmaması önleme açısından faydalı olur. Bunun yanında bulaş olan kişiyle aynı malzemeleri kullanmamak gerekir. Bu hastalıkta çocuğun yaşam kalitesi de düşer.

Suçiçeği: Aşılanmayan çocuklar her zaman suçiçeği riski altındadır. Suçiçeği, vücudun her yerinde kırmızı, kaşıntılı, kabarcıklı bir döküntüye neden olur. Diğer semptomlar ateş, boğaz ağrısı, baş ağrısı, iştahsızlık ve vücut ağrılarıdır. Suçiçeği virüsünü tedavi edecek bir ilaç yoktur, ancak hastalık sırasında çocuğun daha rahat etmesi için semptomlar tedavi edilebilir. Doktor tarafından önerilen losyonlar veya diğer kaşıntı giderici kremler ile ağrı kesiciler kullanılır. Önlemenin yolu aşıdır.

Bit: Bitler, saça giren, kafa derisinden kanla beslenen ve saç derisine yakın noktalara yumurta bırakan küçük parazitlerdir. Bitler çok bulaşıcıdır ancak tehlikeli değildir. Bitler, kafa derisinde aşırı kaşıntı nedeniyle küçük şişlikler ve yaralar oluşturabilir. Tedavisi ise, ilaçlı şampuanları ve saç bakımlarını içerir. Korunmak için lavanta yağı, çeşitli bit rozetleri önerilebilir.

Menenjit: Beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan menenjit sağırlık, nörolojik sekeller epilepsi, zeka geriliği, öğrenme güçlüğü hatta ölüme neden olabilen bir hastalıktır. Ateş, baş ağrısı, ensede sertlik, tepkisizlik, bilinç bulanıklığı, havale, titreme, eklem ağrıları menenjit belirtileri arasındadır. Menenjit farklı bakterilerden veya virüslerden kaynaklanabilmektedir. Hastanede yatarak izlenen bu hastalıkta eğer tahlil sonuçlarında bakteriyel menenjit varsa, doktor menenjitten şüphe ederse antibiyotik tedavisi başlanır. Menenjit hastalığı bulaşıcıdır. Öksürme, hapşırma ile bulaşabilir. Ülkemizde üç menenjit aşısının ikisi aşı takvimimizde bulunmaktadır (pnömokok ve Hib). Meningokok aşıları ise ACWY ve B tipi aşıları olmak üzere iki çeşittir. Gelişmiş ülkelerde aşı takviminde yer alan bu aşılar ülkemizde de bulunmaktadır ve özel olarak uygulanmaktadır. Aşılama sonrasında ömür boyu bağışıklık kazanılır. El yıkama tüm hastalıklarda olduğu gibi menenjiti önleme konusunda da yardımcıdır. Kişisel hijyen eşyalarının başkalarıyla paylaşılmaması gerekir. Sağlıklı beslenmek önemlidir.

Öpücük hastalığı: Halk arasında öpücük hastalığı olarak bilinen Epstein-Barr virüsü nedeniyle ortaya çıkar. Tükürükle ve vücut salgıları yoluyla bulaşır. Çok yakın mesafeden konuşmak, tokalaşmak, aynı malzemeleri kullanmak, ortak kaptan yemek, yakın temas nedeniyle bulaşır. Özellikle kreş çağı çocuklarını etkiler. Bademcik iltihabı, halsizlik, ateş, eklem ağrıları, baş ağrısı gibi semptomları bulunur. Kişisel hijyenin sağlanması, eşyaları ortak kullanmamak, ortamın havalandırılması bunun için alınabilecek önlemlerdendir.

Covid- 19 tehlikesine dikkat!

Tüm bu hastalıklara ek olacak Covid- 19 da çocukları okulda bekleyen tehlikeler arasındadır. Çocukların virüs hakkında bilinçli olması, gerekli hijyen tedbirleri alması, çok önemlidir. Çocukta eğer koronavirüs belirtileri varsa okula gönderilmemeli, PCR testi ile Covid-19’a yakalanıp yakalanmadığı belirlenmeli ve gerekli önlemlerin alınması sağlanmalıdır.

Doğru okul çantası seçilir

Doğru okul çantası seçilir

Okullar açılırken ailelerin zorlandıkları konulardan biri de doğru okul çantası seçmek oluyor. Yanlış ve ağır çanta seçimi çocuğun kemik gelişimini olumsuz etkileyebilirken omurga sağlığını da tehdit edebiliyor. Liv Hospital Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Aynur Metin Terzibaşıoğlu, doğru okul çantası seçimi konusunda önemli bilgiler verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Aynur Metin Terzibaşıoğlu

Yanlış çanta seçimi neler yapabilir?

Sırt çantaları büyüme çağındaki çocuklarda en uygun seçenek gibi görünse de,  uygun olmayan çantalar; omuz, boyun, sırt ve bel ağrıları gibi çeşitli kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarına yol açabilir. Doğru kullanılmayan çantalar, omurgada orantısız yüklenme sonucu oluşabilecek omurga eğriliklerinin ortaya çıkışını hızlandırıp sinir basılarına neden olabilir.

  • Askı boyutuna dikkat edin

Çocuğunuzun boyutuna uygun sırt çantası seçin, çanta askılarının ağırlığı eşit dağıtabilmesi için geniş (yaklaşık 5 cm), yumuşak ve destekli olmasına özen gösterin, ek olarak göğüs veya bel kemeri olanlarını tercih edin. Çantanın sırtınızla temas eden kısmında desteği olması yükün dağıtılması için önemlidir.

  • Sırtla çanta arasında boşluk olmamalı

Bel altında taşınan çantalar omuz, boyun ve sırt kaslarında gerginliğe ve ağrıya neden olur. Sırt çantasının alt kısmı belin en fazla 5 cm altında olmalıdır. Sırt ile çantanın arkası arasında boşluk kalmamasına özen gösterin.

  • Tek omuzda taşımayın

Çantayı tek omuzda taşınırsa omurgada çok fazla stres oluşturur. Büyüme çağındaki çocuklarda bu durum omurga eğriliklerine yol açabilir. Çocuklarınızın çantalarını çift omuz askısı ile kullanmalarına teşvik edin, böylece ağırlığı eşit derecede dağıtarak omurga dengesini sağlamış olursunuz.

  • Çantanın ağırlığını kontrol edin

Sırt çantası ağırlığının çantayı taşıyan kişinin ağırlığının yüzde 10’unu geçmemesi gerekir. Çekçekli okul çantası için bu oran yüzde 20 olarak belirlenmiştir. Çekçekli okul çantası daha konforlu görünse de kaldırım, merdiven ve basamak gibi engeller karşısında çocukların bu çantaları rahatça hareket ettirebileceğinden emin olmak gerekir. Çocukların günlük ders programlarına uygun kitap ve defterleri çantaya koyun, gereksiz ağırlık taşımayın. Ağır olanları sırta daha yakın, hafif olanları daha uzağa yerleştirin.

  • Renkli-parlak olanları tercih edin

Çantanın parlak veya fosforlu materyallerle kaplı olmasını tercih edin. Bu da onu kışın erken kararan havalarda trafikte daha görünür kılacak ve oluşabilecek kazalardan koruyacaktır.

Sakinleştiren gıdalar

Sakinleştiren gıdalar

Günden güne daha da karmaşıklaşan yaşam şartlarına, değişen dünyaya ve gelişen teknolojiye adapte olmaya çalışırken, stresle karşı karşıya gelebiliyoruz. Stresin kökenini bulmak elbette çözüm arayışı için daha doğru bir adım. Ancak stresli durumlarda, hormonal dengenin düzenlenmesine yardımcı olarak zihnimizi ve psikolojimizi olumlu yönde etkileyen besinlerden destek almamız da fayda sağlayabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, doğru besinlerle ve yeterli miktarda hazırlanmış bir beslenme programıyla stresinizi azaltıp, kaygılarınızı hafifletebileceğinize dikkat çekerek, “Böyle dönemlerde stresinizi minimize edecek yiyeceklere beslenme programınızda daha çok yer verebilirsiniz. Bu besinler, mutluluk ve haz ile ilişkili endorfin, seratonin ile dopamin hormonlarını aktivite ediyorlar. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Ancak toksik olan dozdur. Besinleri mutlaka porsiyonuna uygun tüketmeye özen gösterin.” diyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, sakinleştiren 8 besini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz

Avokado

Folik asit, beyin fonksiyonlarının devamında son derece önemli bir rol oynuyor. Ayrıca B12 ve B6 vitaminleri ile folik asit, bilişsel performans ve ruh halini de olumlu etkiliyorlar. Diğer tüm meyvelerden daha fazla folik asit içeren avokadonun sadece dörtte birinde bile çok yüksek oranda B grubu vitaminleri mevcut. Bu sayede strese karşı son derece etkili olan meyveler arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Yaban mersini

Yaban mersini C vitamini, flavonoidler ve polifenollerden zengin bir besin. Bu antioksidanlar beynin ‘iyi hissetme’ kimyasalı olan seratonin salgısı için gereken triptofanın yıkımını azaltıyor, kan dolaşımının iyileştirilmesine ve hafızanın geliştirilmesine yardımcı oluyorlar. Böylelikle genel sağlıkta iyileşme sağlıyorlar. Yaban mersini içerdiği C vitamini sayesinde stresle başa çıkmaya da destek veriyor.

Muz

Muz içeriğindeki triptofan aminoasidi sayesinde mutlulukla ilişkili olan serotonin adlı nörotransmitterin salgılanmasına destek veriyor. Serotonin uyku, iştah ve dürtü mekanizmasını düzenliyor. Artmış serotonin seviyesi, ruh halinin iyi olmasını sağlayarak stresle baş edebilmeye yardımcı oluyor.

Badem ve fındık

Badem, fındık, fıstık ve kaju gibi triptofandan zengin olduğu bilinen sert kabuklu yemişlerin tüketilmeleri de stresi azaltmada etkili oluyor, kaygıların yatışmasına katkı sağlıyor. Serotonin sayesinde beyine ve vücudun diğer kısımlarına, kişinin iyi hissettiğine dair sinyaller gidiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, sert kabuklu yemişlerin çinko ve magnezyum da içerdiklerini belirterek, “Bu iki mineralin besinlerle düzenli olarak alınmasının düşük depresyon oranıyla ilişkili olduğu saptanmıştır” diyor.

Kuşkonmaz

Günlük ihtiyacımız olan folik asidin neredeyse üçte ikisini karşılayan kuşkonmaz, ruhsal strese karşı koruyucu rol üstleniyor. Birçok çalışma folik asidin depresyon tedavisinde etkili olduğunu göstermiş. Yapılan çok sayıda çalışmalarda; depresyon, bipolar bozukluk ve bilişsel işlev bozukluğu olan hastalarda aynı zamanda kan folik asit düzeylerinin de düşük olduğu bildirilmiş.

Papatya

Papatya yatıştırıcı etkisi sayesinde anksiyete sorununda etkili oluyor. Aynı zamanda spazmları çözücü ve yangı giderici özellikleriyle kişinin günün stresinden kurtulmasına ve rahatlamasına katkı sağlıyor. Stresin ilk belirtilerinden biri, “uykusuzluk” olarak biliniyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, “Yatıştırıcı özelliği olduğu için özellikle uykusuzluk problemi olan kişilerin gece yatmadan önce bir fincan papatya içmeleri uygun olur.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yer elması

Yer elması, bağırsaklarda yaşayan yararlı dost bakterilerin çoğalmalarını teşvik eden iyi bir prebiyotik kaynağı. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, “Prebiyotiklerin bağırsak-beyin ekseninde pozitif olarak etki yaptıkları ve bazı psikiyatrik hastalık semptomlarını iyileştirme potansiyelinde oldukları söylenebilir.” diyerek, şöyle devam ediyor: “Özellikle depresyon ile kötü bağırsak florası arasında ciddi bir ilişki var. Bağırsak bakterilerinin dengesi değiştiğinde, yani kötü bakteri sayısı arttığında veya bakteri çeşitliliği azaldığında sadece beyindeki kimyasalların seviyesi değişmiyor, aynı zamanda davranışlarda da belirgin değişimler oluyor ve strese eğilim artabiliyor.”

Yulaf

İçerdiği B6 vitamini sayesinde vücudun haz-mutluluk mekanizmasını aktif eden serotoninin salgılanmasını kolaylaştırıyor. Kahvaltılarda muzlu yulaf lapası tüketmek stresi azaltmaya yardımcı olabiliyor.

Bu besinlerden uzak durun!

Stresi hafifleten besinler olduğu kadar tetikleyen besinler de mevcut. Beslenme ve Diyet Uzmanı Sıla Bilgili Tokgöz, stresli bir yaşantınız varsa bu besinlerden kaçınmanız gerektiğine dikkat çekiyor.

  • Şeker içeriği yüksek içecekler
  • Rafine besinler
  • Kızarmış yiyecekler
  • İşlenmiş etler
  • Rafine tahıllar
  • Bisküvi
  • Yüksek yağlı mezeler
  • Hamur işleri