Mete Vardar “Erken rezervasyonu kaçırmayın”

 

Jolly, EMITT 2019 Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı’nda en dikkat çeken ve ziyaret edilen turizm şirketi olurken, Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar, fuar sırasında düzenlenen basın toplantısında değerlendirmelerde bulundu.

 

Bu yıl erken rezervasyonun öneminin çok daha kritik olduğuna değinen Vardar, önemli bir turizm bileşeni olarak iç pazarın öneminden, misafir davranışlarında gözlemledikleri değişikliklerden, Türk Turizminin potansiyelinden ve buna duydukları inançtan bahsetti.

Yenilikçi ve yüzde 100 müşteri memnuniyetine odaklanan yapısıyla sektörün liderlerinden olan Jolly, EMITT Fuarı’nın en çok dikkat çeken ve ziyaret edilen turizm şirketi olurken, fuarın ilk günü düzenlenen basın toplantısında bu yıl önemli olacak hususlara değindi. Jolly Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar ve Yönetim Kurulu Üyesi – Genel Müdür Figen Erkan’ın ev sahipliğinde düzenlenen basın toplantısında erken rezervasyonun önemini, tüm zorluklarına rağmen 2019 yılının turizm için iyi bir yıl olacağına inandıklarını ve yüksek hedefler belirlediklerini paylaştılar.

ERKEN REZERVASYONDAN FAYDALANMAK BU YIL ÇOK DAHA KRİTİK

Jolly Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar, EMITT 2019 Fuarı’nda basın mensupları ile gerçekleştirdiği sohbette 2017 ve 2018’den sonra 2019 yılının, beklentilerin çok daha yüksek bir yıl olacağına değinerek, bir Türk vatandaşı olarak ve bu sektöre hizmet veren bir firma olarak ülke turizminin bu noktaya gelmesinden dolayı mutlu ve gururlu olduklarını belirtti.

“Bu yıl erken rezervasyonun başladığı günden itibaren ulaştığımız kişi sayısını korurken, %27’lik de bir ciro artışı sağladık. Talep artışına bağlı olarak belirli maliyet artışlarının da yaşandığı ve dövizlerin arttığı bu yılda iç pazar fiyatlarında ciddi artışlar oldu. Bu da fiyatların ortalama yüzde 50 arttığı bir dönemde daha ucuz ürünlerin tercih edildiği, misafir davranışında ekonomik tesislere yönelik bir talep demektir. Bununla birlikte gözlemlediğimiz bir diğer misafir davranışı ise, geceleme sayısındaki düşüş oldu. Bunun yanında daha ulaşılabilir kültür turlarında da ciddi bir artış var. Kültür Turları hedefimizin üzerinde büyüdü. Araç sayılarımız misafir sayılarımız artmaya devam ediyor. Karadeniz’i Gap’a, Ege’yi Karadeniz’e götürüyoruz. Bir yandan mevcut programlarını genişletiyor bir yandan da yeni destinasyonlara operasyon yapmaya başlıyoruz. İç pazarın öneminin farkındayız. Ayrıca bu kategoride bir de iyi haberimiz var. Hep söylediğimiz gibi Kültür Turları işimizi biz bir sosyal sorumluluk projesi olarak görüyoruz. Şubat ayı içinde ise bu alanda yepyeni ve çok özel bir projenin lansmanını yapacağız.” diye müjdeledi.

Bu yılın en önemli hususu olarak erken rezervasyonun öneminden bahseden Vardar, erken rezervasyon kültürünün ve tüketici davranışının Türkiye’de oluşması için bugüne kadar çok ciddi emek sarf ettiklerini ve yine bunun için çalışmaya devam ettiklerini açıkladı. Bu yılki reklam filminde de bu mesajı verdiklerini ve misafirleri fiyatların en uygun olduğu erken rezervasyona dönemine yönlenmeye davet etti. Fiyatların Nisan ayından sonra yükselişe geçebileceğine de değinen Vardar, %15 – 20’lik bir artış yaşanabileceğinden de bahsetti.

Son olarak Jolly Yönetim Kurulu Başkanı Mete Vardar, basın mensuplarının sorularına da yanıt olarak “2019 dilerim tüm turizm bileşenleri ile beraber olumlu işlerin konuşulduğu bir yıl olur. Türk turizmi açısından, eşsiz coğrafi güzellikleriyle, barındırdığı kültürel zenginlikleri çeşitliliği değerleri ile dünyanın en önemli turizm ülkelerinden biridir. Hedefler yüksek ancak Türkiye’nin turizm potansiyeline, sürdürülebilir hedeflerle ve kaliteli uygulamalar ile bunlara ulaşılabileceğine yürekten inanıyorum.” dedi.

Türkiye’de nüfusun yalnızca yüzde 10’unun seyahat ettiğine ve önemli bir turizm ülkesi olarak bu oranın oldukça düşük olduğuna değinerek 33 yıldır üreten ve Türk turizmi için hizmet veren bir şirket olarak önceliklerinin bunu arttırmak için çalışmak olduğunu belirtti.

 

Deniz Ülke Arıboğan, “İslam dünyası aklını başına almazsa Kurtlar Sofrasında menü olmaktan kurtulamaz”

Deniz Ülke Arıboğan

“İslam dünyası aklını başına almazsa Kurtlar Sofrasında menü olmaktan kurtulamaz”

 

Pause City’s Dergi Röportajı

Kısa bölümler:

—-Elbette istisnalar var ama Türkiye’de üniversiteler bilim merkezleri değil, öğretim merkezleri olarak konumlanmış durumda. Bilim kısmını genellikle dışarıdan ithal ediyoruz. Bilimsel araştırma için ayrılan kaynaklar da oldukça yetersiz.

 

—Akademisyenlerin siyasi görüşlerini açıklarken partizanca davranmalarını ve siyasi partilere üye olmalarını doğru bulmuyorum. Özellikle sosyal bilimler alanında öğrenim gören öğrencilerin hocalarının fikirlerini partizanca bir yorumla ifade etmeleri halinde, açık veya örtülü bir baskı altında kalabileceklerini düşünüyorum.

 

​—E​lbette her akademisyenin bir fikri ve ideolojisi olur.

 

—​Bunu ifade etmek de hakkıdır; ancak mesleki sorumluluklarımız gereği öğrencilerimizle ilişkilerimizin dengesini etkileyebilecek her tutumdan uzak durmamız gerekir.

 

—Siyasi parti üyesi hocalar objektif davranmaya özen gösterseler dahi, istemeden de olsa bu etkiyi ürettikleri gibi, öğrenciler de hiç bir zaman kendilerine adil davranıldığı konusunda ikna olamıyorlar. Hocalar bir tarafa,  üniversitelerin kurumsal temsilcisi konumundaki rektörler bile güncel siyasetin bilfiil içinde ve bu çok yanlış.

 

—Duvarlar ve köprüler birlikte var edilmeye çalışılıyor. Tez kendi antitezini de üretiyor. Küresel dünya sınırları olmayan bir dünya, küresel bir köy vadetmişti. Duvarlı dünya ise sınırları uzaydan bile görülebilen, parçalara ayrılmış bir dünya öneriyor. Batı dünyası içine kapanırken, doğuda Çin’in öncülüğünde “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında 65 ülke büyük bir ekonomik havza kurmanın peşinde. Öte yandan Berlin Duvarı yıkıldığında dünyada sadece 12 ülkenin sınırlarında duvarlar varken, bugün 70 ülke sınırlarını duvarlarla örüyor. Yani Ahmet Kaya usulü söyleyelim “nerden baksan tutarsızlık”.

 

—Deizm insanlık tarihinde hep var olan, çok önemli bir inanç akımıdır. Avrupa aydınlanma düşüncesinin de merkezinde yer alır. Kiliseye karşı başlatılmış bir harekettir; yani İslama dair değildir. Bütün dinlere karşı bir alternatif olarak gelişmiştir.

 

—Bizim neslimiz tarım toplumunda doğan, sanayi toplumunda büyüyen ve sanayi sonrası çağda olgunluk dönemini yaşıyan, yani 3 ayrı insanlık halini birden tek bir ömre sığdırmak zorunda kalan bir jenerasyon. En büyük stres ise dördüncü uygarlık biçiminin, yani Endüstri 4.0 denilen yeni formun hayatımızda yarattığı değişimlerle ilgili. Stephen Hawking bile insan uygarlığının sonuna gelmiş olabileceğimizden söz ediyor. Yıkıcı bir değişim sürecindeyiz ve travma altında içimize dönüyor; geçmişimize sarılıyoruz. Toplumsal bir çekilme ve çocuklaşma süreci diyelim buna. Gelecek korkutucu hale geldikçe geçmişe sığınıyoruz.

 

—Sürekli İslamiyetin yeni formlarından söz ediyoruz. Sünni- Şii çatışması, Wahabiler, İhvancılar, ılımlı İslam, El Kaide, IŞİD vs. gibi aktörler ve modeller dünya gündeminin ana maddeleri. başka hiç bir şey konuşmuyoruz neredeyse 20 yıldır. Eğer bir konu bu kadar gündemse masadaki menü de o dur diye düşünüyorum. Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı gibi konular da hep bununla bağımlı idi. Halen Suriye sorunu, mülteci meselesi, Afganistan konusu gibi tadımlıklar var sofrada. İslam dünyası aklını başına almazsa Kurtlar Sofrasında bu yüzyılın menüsü olmaktan kurtulamayız.

—Ben bir kariyer kadını değilim; anneyim ve anneliği çok seviyorum. İnşallah bir kaç seneye büyük anne de olurum. Torunlarıma da büyük bir zevkle bakacağım inşallah.

 

—Gençken “egemen gücün empoze ettiği estetik değerlere uygunum” diye tanımlardım fiziğimi. Şimdilerde uygun değilim ve uygun olmak da istemiyorum. Ne sıfır bedeni, ne de güçlendirilmiş erkeksi kadın vücudunu beğeniyorum. yaşıma uygun bir fiziğim var, sağlıklıyım ve mutluyum çok şükür.

 

​— H​ayatta bir prensibim var; “ailemin bana ihtiyacı varsa ben diğer herşeyi elimin tersi ile itip, aileme dönerim”

 

—Sahip olduklarınızın kıymetini bilin; mutlu olmayı öğrenin ve paylaşmayı sevin.

 

 

Röportaj:

 

Türk bilim dünyasının uluslararası bilinirliği olan, bilgisiyle, zarafetiyle, ailesine ve işine olan bağlılığıyla, sportif yapısıyla, yüksek enerjisiyle her kesin çok sevdiği bir akademisyen sevgili Deniz Ülke Arıboğan  bu ayki Pause Citys söyleşi konuklarımızdan.  Kendisiyle bilim yapmanın zorluklarından, siyasete, devletin önemli kademelerinde kurulan çalışma komitelerinde aldığı görevlerden, son kitabı Duvar’a kadar konuştuk. İslamiyet’in üzerine oynanan oyunlardan son günlerde ülkemiz gündeminde tartışılan deizm hakkında düşüncelerini de öğrendik. Rekabete bakış açısını,  geçmişe özlemi ve aile hayatıyla ilgili pek çok merak edileni samimiyetle Pause City’s okurları için anlattı.

 

 

​Bilim dünyamızın dünyaya açılan aydınlık yüzlerinden birisiniz.. .Ülkemizde bilim yapmak zor mu?

Oldukça zor. Elbette istisnalar var ama Türkiye’de üniversiteler bilim merkezleri değil, öğretim merkezleri olarak konumlanmış durumda. Bilim kısmını genellikle dışarıdan ithal ediyoruz. Bilimsel araştırma için ayrılan kaynaklar da oldukça yetersiz. Vakıf üniversitelerinin bütçeleri çok yetersiz kalıyor, devlet üniversiteleri ise bir kaç tanesi hariç bulundukları şehire istihdam ve ekonomik kaynak sağlamak, şehirlerin sosyal ortamını güzelleştirmek falan gibi işlevler görüyor. Üniversitelerin %90’ı bilim üretmekten çok farklı işlevlere sahip.

 

Siyaset yapmayı hiç düşündünüz mü? Teklif geldi mi?

Siyasete girmem konusunda uzunca bir zamandır ilgi ve teşvik gördüğümü söyleyebilirim. 2007 yılında Demokrat Parti çatısı altında, Anavatan ve Doğru Yol Partileri arasında bir birleşme girişimi olduğunda ısrarın dozu artıp, rahmetli babam da özel olarak rica edince yaklaşık 15 günlük bir milletvekili adaylık denemem olmuştu. Kısa sürede o ortamın bana hiç uymadığını görerek henüz aday listeleri bile açıklanmadan çekilmiştim. Siyasete atılmayı şimdilerde ise hiç düşünmüyorum

 

Akademisyenler siyasi görüşünü açıklamalı mı?

Akademisyenlerin siyasi görüşlerini açıklarken partizanca davranmalarını ve siyasi partilere üye olmalarını doğru bulmuyorum. Özellikle sosyal bilimler alanında öğrenim gören öğrencilerin hocalarının fikirlerini partizanca bir yorumla ifade etmeleri halinde, açık veya örtülü bir baskı altında kalabil​eceklerini düşünüyorum.  ​E​lbette her akademisyenin bir fikri ve ideolojisi olur. Bunu ifade etmek de hakkıdır; ancak mesleki sorumluluklarımız gereği öğrencilerimizle ilişkilerimizin dengesini etkileyebilecek her tutumdan uzak durmamız gerekir. Siyasi parti üyesi hocalar objektif davranmaya özen gösterseler dahi, istemeden de olsa bu etkiyi ürettikleri gibi, öğrenciler de hiç bir zaman kendilerine adil davranıldığı konusunda ikna olamıyorlar. Hocalar bir tarafa,  üniversitelerin kurumsal temsilcisi konumundaki rektörler bile güncel siyasetin bilfiil içinde ve bu çok yanlış.

 

Devletin ​önemli çalışma komitelerin​de ​bulunması istenen öncelikli ​arabulucu isimlerden biri oldunuz? Zaman zaman tepki ile karşılandı zaman zaman olumlu karşılandı. Siz ne düşünüyorsunuz?

Arabuluculuk dünyanın her yerinde saygın, önemli ve gerekli bir iştir. Tarafsızlığı ve adaleti temsil eder. Herkesin üstlenebileceği bir konum değildir. Güvenilirliği ve tarafsızlığı konusunda genel kabul olan, ilim irfan sahibi insanların üstlenmesi gereken bir statüden söz ediyoruz. Bizim ülkemizde ise her şey gibi bu da politize edilip itibar suikastlerine uğradı. Siyasi parti liderleri dışarıya karşı farklı, yüzümüze karşı farklı davrandılar. Süreç alabildiğine istismar edildi. Seçilen ekipler de bu saldırıları meşrulaştırılacak biçimde taraf ve partizan roller oynayınca maalesef çok da olumlu bir kanaat oluşmadı.

 

Cumhurbaşkanımıza rapor verdiğinizde düşüncelerinizi direk aktarabiliyor muydunuz yoksa filtreden geçirip mi iletiyordunuz.  Çekinceleriniz oluyor muydu?

Cumhurbaşkanımızla yüzyüze temas kurabiliyorduk ve dışarıdan görünenin aksine son derece toleranslı v​e​  eleştiriye açık bir tutum içerisinde davranıyordu. Ben kendi adıma söylemek istediğim her şeyi çekinmeden yüzüne karşı söyledim. Yapı olarak saldırgan ve terbiyesiz birisi değilim. Devlet terbiyesine ve konumlara saygıya inanırım, ama fikrimi de sakınmam. Bir süredir kendisiyle görüşmediğim için şimdilerde durum nasıldır bilemiyorum tabi.

 

Son kitabınız Duvar’dan da bahsedelim istiyorum. Bu duvar meselesi benim kafama takılmış bir konu.. Stratejik bir mühendislik mi?

Duvarlar ve köprüler birlikte var edilmeye çalışılıyor. Tez kendi antitezini de üretiyor. Küresel dünya sınırları olmayan bir dünya, küresel bir köy vaadetmişti. Duvarlı dünya ise sınırları uzaydan bile görülebilen, parçalara ayrılmış bir dünya öneriyor. Batı dünyası içine kapanırken, doğuda Çin’in öncülüğünde “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında 65 ülke büyük bir ekonomik havza kurmanın peşinde. Öte yandan Berlin Duvarı yıkıldığında dünyada sadece 12 ülkenin sınırlarında duvarlar varken, bugün 70 ülke sınırlarını duvarlarla örüyor. Yani Ahmet Kaya usülü söyleyelim “nereden baksan tutarsızlık”. Siber dünya da bir özgürlük alanı olarak insanlara lanse edilmiş olmasına rağmen, tamamen devletlerin kontrolü altına alınmış durumda ve yerküreyi Panoptikon dediğimiz bir hapishane ve disiplin ortamına doğru taşıyor. Bize dair her türlü bilgiye haiz siyasi merkezler var artık. Giderek daha az özgür ve daha fazla kontrollü bir ortama tıkılıyoruz.

 

İslam Üzerinde operasyon var diyorsunuz… Açar mısınız? İslamı yönlendirmek, Şekillendirmek…

Her bir sorunuz üzerinde bir kitap yazılabilecek kadar derin. Samuel Huntigton’un “Uygarlıklar Çatışması” makalesi ile başlayan bir projeden söz ediyorum. temelleri 1990’larda atıldı ve 11 Eylül ile birlikte ilk sütunları dikildi. Sürekli İslamiyetin yeni formlarından söz ediyoruz. Sünni- Şii çatışması, Wahabiler, İhvancılar, ılımlı İslam, El Kaide, IŞİD vs. gibi aktörler ve modeller dünya gündeminin ana maddeleri. başka hiç bir şey konuşmuyoruz neredeyse 20 yıldır. Eğer bir konu bu kadar gündemse masadaki menü de o dur diye düşünüyorum. Büyük Ortadoğu Projesi, Arap Baharı gibi konular da hep bununla bağımlı idi. Halen Suriye sorunu, mülteci meselesi, Afganistan konusu gibi tadımlıklar var sofrada. İslam dünyası aklını başına almazsa Kurtlar Sofrasında bu yüzyılın menüsü olmaktan kurtulamayız.

 

Deizm, Batıda başlayan bir akım mıdır? Onların propagandasıdır ve Müslümanları etkilemek için bilinçli olarak köpürtülen bir tartışma mıdır?

Deizm insanlık tarihinde hep var olan, çok önemli bir inanç akımıdır. Avrupa aydınlanma düşüncesinin de merkezinde yer alır. Kiliseye karşı başlatılmış bir harekettir; yani İslama dair değildir. Bütün dinlere karşı bir alternatif olarak gelişmiştir. Yeni bir tartışma değildir yani.

 

Yapılan araştırmalarda geçmişe özlem duygusu ülkemizde en yüksek çıkan tutumlardan, siz bunu neye bağlıyorsunuz? Neden?

Bu çok önemli bir mesele ve politik psikoloji perspektifinden çok değerli bir saptama. Duvar kitabımda açıkladığım kavramla ifade edeyim: bu bir “sosyal regresyon” çağı. Büyük değişim dönemleri, büyük travmalar oluşturuyor. Bizim neslimiz tarım toplumunda doğan, sanayi toplumunda büyüyen ve sanayi sonrası çağda olgunluk dönemini yaşıyan, yani 3 ayrı insanlık halini birden tek bir ömre sığdırmak zorunda kalan bir jenerasyon. En büyük stres ise dördüncü uygarlık biçiminin, yani Endüstri 4.0 denilen yeni formun hayatımızda yarattığı değişimlerle ilgili. Stephen Hawking bile insan uygarlığının sonuna gelmiş olabileceğimizden söz ediyor. Yıkıcı bir değişim sürecindeyiz ve travma altında içimize dönüyor; geçmişimize sarılıyoruz. Toplumsal bir çekilme ve çocuklaşma süreci diyelim buna. Gelecek korkutucu hale geldikçe geçmişe sığınıyoruz.

 

​Diğer çalışmalarınızdan da bir kaç şey sormak istiyorum. ​İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nde bulunuyorsunuz. Neler yapıyorsunuz? Devam ediyor muzunuz?

2016-2017 yılları arasında Oxford Üniversitesi’nde St. Anthony’s College’da misafir öğretim üyesi olarak bulundum ve seminerler verdim. Ancak esas yerim orası değildi. Oxford’da Harris Machester College bünyesinde, CRIC adlı bir Çatışma Çözüm Merkezi’miz var. Orada kıdemli üye olarak yer alıyorum. Konferans ve araştırmalarımız oluyor. Gidip gelerek idare ediyorum.

 

Bu konuda amacınız ne idi? Ulaştınız mı?

Gençken yurtdışında bir araştırma bursu ya da görev ayarlama fırsatım olmadı. Ya istediğim zaman bu fırsat elime geçmedi  ya da elime geçtiğinde ben müsait değildim.  Oxford’da bir yıl benim için yoğun tempom arasında bir mola niteliğindeydi. Dönüşte de Duvar kitabımı yazacak düşünsel birikimi oluşturdum. O dönem olmasa kafamdaki fikirleri derleyip toparlayacak bir zamanım olamıyordu. Bu nedenle işe yaradığını söyleyebilirim.

 

Sizin için rekabet nedir?

Ben bir sporcuyum ve hayatımı da bugüne kadar hep o sportif nitelikler çerçevesinde düzenledim. Rekabet benim için kurallı, görece eşitler arasında geçmesi gereken, etik ilkelerin geçerli olduğu bir yarışmadır. Kuralsızlıktan hiç hoşlanmam.

 

​K​endinize hedef koyar mısınız?

Elbette. Her gün hedeflerimi gözden geçirir ve yenilerim. Üstelik “gelecek” nasıl geliyor konusuna fazlasıyla meraklıyım ve sadece hedeflerimi  değil, vizyonumu ve bilgi içeriğimi de sürekli tazelerim.

 

Başarılısınız ama mutlaka sizin de kendinizi başarısız gördüğünüz yada bu tarz eleştiri aldığınız durumlar olmuştur.  Üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Öncelikle başarı tanımı üzerinde anlaşmamız lazım. Mesela öğrencilik yıllarımda akademik olarak başarılı değildim. Sporla aram eğitimle olan ilişkimden çok daha iyiydi. Üniversitede son yıl biraz açıldım. Akademik hayatım boyunca da çeşitli başarısızlıklarım oldu. Üniversite sonrası girdiğim İşletme İktisadı Enstitüsü’nden devamsızlıktan atıldım mesela. Doçentlik sınavının ilkinden kaldım. Rektörlükten süremi doldurmadan istifa ettim. Son yaptığım aşurenin de kıvamı sert olmuştu​ …

Neticede hayatın her aşamasında başardıklarım ve başaramadıklarım var; ve bunların bir dengesi de var. Ancak mağlubiyeti kabul edip, işi bırakmak gibi bir adetim asla yok. Her işi sonuna kadar kovalarım ve hiç bir zaman kendimi kötümser düşüncelere teslim etmem. Sırrım bu sanırım.

 

Ev ve iş hayatı ve çocuklar… ​Bu muhteşem üçlü arasında bir denge sağlanması konusundaki sıkıntılar hanımların  global sorunu.. Siz  dengeyi nasıl sağladınız?

İyi ve ilgili bir anne ve eş olduğumu düşünüyorum. Bunu bir de çocuklarım ve eşime sormak lazım tabi ama bu konuda çok çaba gösterdim. ​H​ayatta bir prensibim var; “ailemin bana ihtiyacı varsa ben diğer herşeyi elimin tersi ile itip, aileme dönerim”. Kariyerim, maddi imkanlar, şöhret, sosyal ilişkiler hiç umurumda değil. Dışarıdan böyle görünmeyebilir ama ben bir kariyer kadını değilim; anneyim ve anneliği çok seviyorum. İnşallah bir kaç seneye büyük anne de olurum. Torunlarıma da büyük bir zevkle bakacağım inşallah.

 

Mutfaktaki yeteneklerinizden de haberdarız… On parmakta on marifet…Dehşet tarifleriniz var… Aşure ​ bunlardan biri​… Eşiniz nasıl karşılıyor bu tatları?

Eşim maalesef çok şikayetçi. Herkes evde düzgün bir sofra olmamasından şikayet eder; benim eşim de mükekkel sofralara oturmaktan ve günü bir şeyler yemeden geçiştirememekten şikayetçi. Arada böyle tartışmalarımız bile oluyor. Adımı evde “son diyet bükücü” koydular. İtinayla diyete girenleri sabote ederim:) Eşim sağlığına ve fiziğine çok dikkat eder; bense yemekten büyük keyif alırım. Bana göre sofra aile demektir; mutluluğu ve keyfi paylaşmak demektir. Mutsuz evlere bakın “sofra kurulmaz” oralarda.

 

En severek pişirdiğiniz veya iyi yaptığınız yemek diye sorsam?

Kuzu tandır ve yuvalama çorbasında iddialıyım. ​D​eniz ürünlerini de güzel yaparım.

 

Güzelliğinizi ve formunuzu nasıl koruyorsunuz?

5​3  yaşındayım ve aslında ne güzel, ne de formdayım. Gençken “egemen gücün empoze ettiği estetik değerlere uygunum” diye tanımlardım fiziğimi. Şimdilerde uygun değilim ve uygun olmak da istemiyorum. Ne sıfır bedeni, ne de güçlendirilmiş erkeksi kadın vücudunu beğeniyorum. yaşıma uygun bir fiziğim var, sağlıklıyım ve mutluyum çok şükür.

 

Anneler gününüzü şimdiden kutlayarak sormak istiyoruz; Bir anne ve uluslararası siyaset bilimci olarak gençlere, topluma mesajınız nedir?

Sahip olduklarınızın kıymetini bilin; mutlu olmayı öğrenin ve paylaşmayı sevin.

 

 

Bence başarının sırrı ??

Bence başarının sırrı “ille başarılı olacağım diye strese girmemek”. Başarının tek bir tarifi var “mutlu hissetmek ve mutlu hissettirebilmek”.

 

Murat Cemcir; “Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz”

Röportaj Ahu Ayşenaz Çağdaş

Rakibim yok.. Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz. Hiçbir edebiyat eserinin rakibi başka bir edebi eser olmaz.

​Türkiye’nin en cool oyuncularından. Yakışıklı olduğu kadar, zeki ayakları yere sağlam basan bir iş adamı. Oyuncu… Yapımcı… O’nu dinlerken, anlatımlarındaki emin tavrı ve gözlerindeki ışıltı gelecekte yapacaklarına dair ümitlendiriyor insanı. Çalışmayı çok seviyor. Vefalı ve sadakatli… Belli ki imzasını atacağı çok iş var. Türk Sineması’nın ihtiyacı olan özelliklere sahip… İdealist kişiliği, tavrına ve anlatımına yansıyor.  Sektörün eksikliklerine hakim.  Şımarık değil. O’na göre ünlü olmak; sınırsız sevgiye ulaşmak noktasında  ilahi bir ödül.  “Şans karaktere ve çalışkan olana gider” diyecek kadar kendinden emin. Pause Dergi kapak konuğu; Cannes Film Festivali’nden dönen ünlü oyuncu sevgili Murat Cemcir.  Tek olarak verdiği ilk röportaj talebimizi; dünyanın en genç yazarı olarak dergimize katkı sağlayan Ahu Ayşenaz Çağdaş tarafından yapılması şartı ile kabul etti. Bu yönüyle de bir ilk olan söyleşide; ünlü oyuncunun hayatı, mesleği, sektörün sıkıntıları ve en son oynadığı Nuri Bilge Ceylan Sinemasından “Ahlat Ağacı” ile Cannes Film Festival deneyimlerini sizler için sorduk.

​—– Uzaklara gitmeyi, yalnız kalmayı özlemişim.

​— Yüzleşemediğim şeylerle yüzleşebiliyor olmam ve bunların hepsini yerine getirdikten sonra da bir nebze daha iyi bir insan olma yolunda ilerleme çabam. Canlandırdığım karakterlerden dolayı bana en çok heyecan veren duygular.

—- Başarı en güçlü motivasyon kaynağımdır.

​—– Öyle uzun yıllar sonrasına uzanan planlar yapmıyorum. Öyle hayaller de kurmuyorum ama yaptığım işle çok fazla insana ulaşmak istiyorum.

—-Televizyonda ne kadar kaliteli işler yapılırsa, sinema o kadar endüstriyel olarak doğru orantılı büyür.

​—-O filmin senaryosu, rejisi, yönetmenliği kadar; daha fazla insana ulaşması için pazarlaması, satışı da aynı o oranda stratejik çalışılıyor.  Çok sayıda insana ulaşması için yapılması gereken her adımın çok değerli olduğuna inanıyorum. İnsanlar için  düşünülen her şeyi çok önemsiyorum.

​—-Mahremiyete çok özen gösteriyorum. Mümkün olduğunca özel hayatımı magazinden uzak tutmaya çalışıyorum. Bu konuda hassasiyetle hareket ediyorum. Çünkü orada benim özelim olan bir hayat var. Bu herkesin bildiği bir şey olursa, diğer yaptığım işler  insanlara sahici gelmemeye başlayacaktır. Bence birçok insanın sürdürülebilir başarılarının olmamasının bir sebebi de bu…

 

İlk defa komedi filmi dışında bir filmde önemli bir rol üstlendiniz. Böyle bir yönelimin nedenini öğrenebilir miyiz?  

Komediyi çok seviyorum.  Çalışma arkadaşlarım; Ahmet Kural ve Selçuk Aydemir’i de çok seviyorum. Onlarla film yapmak bana göre dünyanın en müthiş çalışması… Bir taraftan da böyle bir teklif gelince bir değerlendirmek istedim. Bakayım ne olabiliyormuş? Olabiliyor muymuş? Ben nasıl durmuşum bu dünyada? Bunları merak ettiğim için çalışmak istedim. Bilge Ceylan dünyasını da çok severim.

Nasıl karar verdiniz?

Çok güzel bir senaryo, anlattığı çok değerli bir hikayeydi. Tam da benim zihnimde olan;  bir şeyler söylenmesi gerektiğini düşündüğüm şuan yaşadığımız ve geçmiş dönemlerle ilgili bir içerik… Yapmış olduğum komedi filmlerinde bir şeyler söylüyordum ama Ahlat Ağacı’ nda ki kadar net ve açık söylemiyordum.  Bu kararı alırken önce dönüp Selçuk ve Ahmet’e de danıştım. Çünkü üçümüz birlikte çalışıyoruz. Aslında; halka böyle de “üçümüzün” yaptığı bir şeyi sunmuş oluyoruz. İkisi de gurur duyarak “kesinlikle seni destekliyoruz” deyince, ben Bilge Ceylan’a “evet abi çalışabiliriz” dedim.  İyi ki demişim.

Murat Cemcir ve Nuri Bilge Ceylan buluşması nasıl oldu, anlatır mısınız?

Ebru Ceylan, geçmiş bir tarihte “Kardeş Payı” nın final bölümünü izliyor, son sahneyi görüyor ve “Nuri Bilge’nin bu sahneyi mutlaka izlemesi lazım” diyor. Bilge Ceylan da; bu final sahnesini başka bir zaman diliminde izliyor ve “ aklımdan çıkartamıyor o sahneyi ”…  Selçuk çok güzel yazmıştı o sahneyi.  Ve ben o monoloğu iki buçuk sayfa tek başıma konuşuyorum.  Bilge, Ahlat Ağacı ile ilgili “ böyle bir senaryo var ve seninle çalışmak istiyorum.  Bir tek senin alternatifin yok. Bu oyunu senden başka kim oynayabilir hiç düşünmedim”  deyince, belki ellili yaşlarda yapacağım bir işi hayata geçirdim. Bunu yapabildiğimizi en azından bu defalığına benim gösteriyor olmam gerekiyormuş diye düşüncesi ile canlandırdım.

Rolünüze hazırlık süreciniz nasıl ilerledi?

Çok titiz bir yönetmenle çalışacaktım. İyi bir ön hazırlık süreci yaşadım. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak geçmişe döndüm.. Babamı, dayımı, arkadaşlarımın babalarını hatırlayarak, gerçek hayatlardan yola çıkarak hazırlandım.

Bu filmde kendinizde neyi keşfettiniz?

Uzaklara gitmeyi, yalnız kalmayı özlemişim.

Baba oğul oynadınız. Rolünüze nasıl karar verdiniz? Oğlunuzu nasıl buldunuz?

Bilge ile ilk karşılaştığımızda benimle görüşmek isteme nedenlerini anlattı. “ Çok gençmişsin” dedi. Ben de “iyi bir şey mi söyledin, kötü bir şey mi anlamadım” dedim… Konuşma böyle başladı. Sonrasında bir baba​ ​oğul filmi yapacağım deyince ben de gayri ihtiyari “babayı kim oynayacak”  diye sordum? İki saatlik sohbetin sonunda Bilge Ceylan Bey sustu… Derin bir sessizlik oldu. Tıpkı O’nun filmlerindeki gibi… Sonra “ Cemcir senden başka kimseyi düşünmedim” dedi. Hiç vakit kaybetmeden “oğlumu kim oynayacak” dedim. O’na daha karar vermedim çok alternatif var dedi. Sonra karşılıklı fikir alışverişi yaptık. Komedyen olmasından dolayı; müthiş zekâ gerektirir. Doğu’nun “Yetenek Sizsiniz” deki performansını izlemiş YouTube’den. Bana da izlettirdi. Oyun da olsa; baba olarak bir tercihim olabilecekse, Doğu ile oynamak isterim dedim. En azından komedyen ve stand up yapıyor. Zekâsından mütevellit. Hem hakkında edinilmiş bir bilgi yok. Oyunculuk hiç yapmamış. İlk Filmi. Bu noktada gelişime çok açık… Komedyenlik noktasından çok anlaşacağımı düşündüm. İyi ki de Doğu Demirkol olmuş. Çok da güzel baba oğul olduk.

Cannes Film Festivali nasıl bir deneyim ve siz de iz bırakan tarafı ne oldu?

Yaşanması gereken bir deneyim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamış ve endüstrileşmiş bir sanat filmi festivali. Dünyanın her tarafından çok değerli yönetmenler, yapımcılar, film yıldızları geliyorlar. Onlarla aynı atmosferi paylaşmak, aynı salonda film izlemek, onlarla konuşmak bir şeyler paylaşmak çok güzel bir şey… Kökl​eri çok eski yıllara dayanan bir festival olduğu için aynı zamanda işin fashion kısmı da çok eğlenceli. Her şey çok planlanmış, programlanmış.

Biz yetmiş birincisine katıldık. Ne kadar değerli bir iş yaptığımı hatırlattı bana… Ahlat Ağacı filmi ile katıldığımız Cannes Film Festivali’nde yaşamış olduğum böyle bir durumdu. Çok sevdiğim insanlar beni aradılar tebrik ettiler. Hatta Ahmet Kural benimle beraber oraya kadar geldi. Kız kardeşim geldi. Guru verici bir şeydi benim için…

Nasıl bir izlenme oranı bekliyorsunuz?

​Sanat filmi… Ne kadar izlenebilir ön görmek zor ama Nuri Bilge Ceylan’ın kendi sinemasında en azından son filmi “ Kış Uykusu” kadar, belki ondan biraz daha fazla iş yaparsa ne mutlu… Duygusal yoğunluğu fazla bir film… Toplumsal olarak söyleyemediğimiz şeyleri duygusal olarak bütün karakterler üzerinden aktarıyor.  Edebiyatla ilgili, siyasetle, insanın doğası, din veya eğitimle ilgili hiç politikaya bulaşmadan çok derinlikle, tamamen duyguyla anlatan bir film. Bu manada çok anlamlı… İnsanların çok beğeneceğini düşünüyorum. Ben de beğendiğim için senaryosunu çalıştım.

Her yeni karakter, yeni bir hayat.. Bu hayatları canlandırırken en heyecan duyduğunuz taraf nedir?

Kendimle ilgili yeni bir şeyler keşif ediyor olmam. Yüzleşemediğim şeylerle yüzleşebiliyor olmam ve bunların hepsini yerine getirdikten sonra da bir nebze daha iyi bir insan olma yolunda ilerleme çabam. Bu çabayı kendimde görmek heyecan veren hoşuma giden tarafı…

Ülkemizdeki son dönemde çekilen dizi ve filmleri nasıl buluyorsunuz? Oyuncu tarafınızla, yapımcı tarafınızla nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üzülüyorum… Biz dizi yapmaya başladığımız zaman 60 dakika süreli yapıyorduk. Diziler 90 dakikaydı o zaman. Biz dizi yapmayı bıraktığımızda diziler 150 – 160 dakikaya çıktı… Üretimi bitiren bu duruma çok üzülüyorum.  Hiçbir senarist o kadar yetenekli değil. Deformasyon oluyor senaristlerde… Oyuncularda deformasyon oluyor. Bu sinemanın müşterisini beslemiyor ve büyütmüyor. Televizyonda ne kadar kaliteli işler yapılırsa, sinema o kadar endüstriyel olarak doğru orantılı büyür. Dizinin yapma biçimine bakarsanız; örneğin İngilizler… Sherlock Holmes diye bir dizileri var. İşte bu diziler gibi sebeplerden İngiliz Sineması; dünyanın en büyük sinemalarından bir tanesi… Amerikan dizilerine bakar ve orada ki kaliteyi göz önüne alınca, o filmlerin bütün dünya sinema endüstrisinin liderliğine nasıl oynadığı çok net ortada…  160 dakika dizi yapılırsa ne Türk sineması gelişir,  ne de bu memleketten, ne aktör çıkar, ne senarist, ne de yönetmen…  Sadece bir dönem, birleri para kazanır. Kültür gelişmez ve sanat diye bir şey olmaz.

Sizce bir Hollywood neden olamıyoruz? “Oyuncu, teknik ve diğer birçok olması gerekene sahibiz” denir. Ama markalaşma sorunumuz var.  Nasıl çözülebilir? Sizce  sorun ne?

Biz de rol model sorunu var… Batı da çok fazla var. Laurence Olivier bol ödüllü İngiliz tiyatro ve sinema yönetmen, oyuncu ve yapımcısı. Avrupa’da, Amerika’da örnekler var. Bir Marlon Brando, bir Rita Hayworth gibi olağan üstü örnekler var. Aynı şekilde olağan üstü yetenekli senaristler var.  Birçok kişi tarafından bu isimler; 20. yüzyılın en büyük oyuncusu olarak kabul edilmektedir. Orada bu endüstrinin en güçlü oluşum sebebi sendikalarının olması. İnsanlar başına buyruk hareket etmiyor. Bugün siz oynamıyorsunuz o 160 dakikalık dizide ama başka bir oyuncu oynuyor. Bundan dolayı endüstrileşemiyoruz. Rol model bir yapımcımız olamıyor.  Oyuncu veya senarist yok.

Nasıl çözülebilir?

Farklı sektörler ve endüstriler deniyor olmamız lazım.. Evet Türk dizilerimiz bütün dünyaya satılabiliyor olması çok güzel ama satılmış bir tane sinema filmi yok. Bunların pazarlanması en önemli olaı… Çok farklı disiplinlerin bir strateji dahilinde ilerlemesini gerektiriyor. Duygusal davranışı kaldırmaz. Üretim fazla çalışmak gerektirir. Disney’in şöyle bir lafı vardır; insanoğlu ancak uykusundayken para kazanmanın yolunu bulabildiği zaman; ancak çalışmadan para kazanır…  Yani iki tane film yaparak, sadece iki filmle 4 milyar dolar hasılat yapıyorlar.  4 milyar dolar borcundan dolayı Yunanistan battı. Çalışmayı seven bir toplum olmamız önemli. Tembel bir toplum olmamamız gerekli.

Filmlerin reklam ve tanıtım kampanyaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Biz de bu işe çok değer katarak yapanlar

var. O filmin senaryosu, rejisi, yönetmenliği kadar; daha fazla insana ulaşması için pazarlaması, satışı da aynı o oranda stratejik çalışılıyor.  Çok sayıda insana ulaşması için yapılması gereken her adımın çok değerli olduğuna inanıyorum. İnsanlar için  düşünülen her şeyi çok önemsiyorum. Bir film çekmek, yapmak ne kadar değerliyse, pazarlamak da o kadar önemli. Dünyanın en güzel kitabını yazabilirsiniz. Ahlat Ağacı’nın içeriğinde de öyle… Ana hikayede; Çocuk; üniversiteden sınıf öğretmenliği fakültesinden mezun olmuş, kasabasına geri dönmüş. Bir tane roman yazmış ve bunu basmaya çalışıyor.  Dünyanın en güzel romanını da yazsanız pazarlayabiliyor, satabiliyor olmanız lazım. Profesyonel bir şekilde ve doğru pazarlamaya odaklanarak  hayata geçirmek önemli.

Türk ve dünya sinemasında örnekleri olan bir şey; farklı projelerde  aynı oyuncularla film çekmeye devam etmek.  Bu avantaj mıdır, dezavantaj mıdır?

Profesyonel bir şekilde çalışıyorsa avantajdır… Dünyada örnekleri var. Mesela; Martin Skorsizy, Robert De Niro ile bir çok film yapmıştır. Son dönemlerde yine Martin Skorsizy, Leonardo DiCaprio ile dört beş tane film yapmıştır. Eskiden de Ertem Eğilmez olağan üstü bir kadro ile Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Kemal Sunal ile defalarca film yapmıştır. Her kes işini profesyonelce yaptığı zaman çok avantajlı bir durum. Çünkü; oyuncuların hepsi bir birini çok iyi tanıyor, sinerji uyumiçinde oluşuyor ve başarı kaçınılmaz oluyor.

Bu kadar yakın aralıklarla film çekmenizi neye bağlayabiliriz?

Çalışmayı çok severim.  Beraber çalıştığım yönetmen, senarist arkadaşım Selçuk Aydemir, Ahmet Kural onlar da çalışmayı çok seviyor. Ürteken bir ekibiz. Yapabildiğimiz kadar çok film yapmak istiyoruz.

Farklı roller de görme durumumuz tekrar edecek mi?

Elbette… Her zaman…  Ahmet ve selçukla ekip olarak yaptığımız, inandığım iş; hikaye anlatmak. Hikaye, komik de olabilir. Drama da olabilir. Bunu tercihen anlatıyoruz.  Disiplinli şekilde çalışıyoruz ama bu bize kolay geliyor. Çünkü çalışırken çok eğleniyoruz ve bir aradayız. En çok sevdiğimiz şey; bir arada olmak. Dostluk ve sevgi ile üretiyoruz. Başkalarıyla çalıştım. Ahmet’te çalıştı. Fakat biz birlikte çalışmayı, çok değerli ve anlamlı bulduğumuz için tercih ediyoruz.  Bizden önce çok beğendiğimiz filmler Ertem Eğilmez sineması, biz Selçuk Aydemir sinemasına hizmet ediyoruz şuan. Tercihen farklı roller yapma noktasının sinyallerini veriyorduk aslında… İzleyiciler bilirler; İşler Güçler’deki “Balkon” sahnesi… Ahmet ile ikimizin sahnesidir. “Kardeş Payı”nda da babamın öldüğü bölüm… Hiç şakamızın olmadığı on dördüncü bölümdür. Bunlar hayatın kendisi kadar sert sahnelerdir.

Oyunculuğunuzu beğeniyor musunuz?

Evet… Beğeniyorum…

Sosyal medyadan şahsınıza gelen olumlu olumsuz tepkiler karşısında ne düşünüyorsunuz?

Dikkate alıyorum ama çok da kafaya takmıyorum.

Beğendiğiniz yerli ve yabancı oyunculardan ilk aklınıza gelen iki isim?

Ahmet Kural ve Doğu Demirkol… Marlon Brando ve Robert De Niro diyebilirim.

Duygusal biri misiniz yoksa mantığınız mı ağır basar?

Her ikisi de diyebilirim çünkü duygusal tarafımı oyunculuğumda, mantık tarafımı iş ile ilgli konularda​,

​seçerken ve karar verirken kullanıyorum…

Oyunculuk için aldığınız en büyük tavsiye nedir?

Bu mesleğe başlarken “Sahici ve samimi ol” söylemi aldığım en önemli tavsiyedir …

Sizi ne motive eder?

Başarı en güçlü motivasyon kaynağımdır.

Şimdiye kadar yaşamadığınız için pişmanlık duyduğunuz herhangi bir şey var mı?

“Yaptım diye pişman olsun tamam ama yapmadım diye pişman olmasın hiçbir insan” İşler Güçler” de Selçuk Aydemir’in lafı bu… En sevdiğim söylemlerinden bir tanesi… Aynı fikirdeyim.

En çok neye vakit ayırıyorsunuz çalışmadığınız zamanlarda?

Arkadaşlarıma…

10 yıllık planlarınız ya da hayallerinizde ne var? Nerede olmayı hayal ediyorsunuz?

Öyle uzun yıllar sonrasına uzanan planlar yapmıyorum. Öyle hayaller de kurmuyorum ama yaptığım işle çok fazla insana ulaşmak istiyorum. Çok fazla insanın yaptığım işi izlemesini istiyorum. Çok çok fazla sinema izleyicisine ulaşmak istiyorum.

Süper gücünüz olsa ne yapardınız?

Bütün bu anlattıklarım hemen olsun isterdim.

Ünlü olmanın en zor kısmı nedir? 

Ünlü olmak aslında ilahi bir ödül… Her kesin sevdiği, değer verdiği tanınmış bir insan olmak gerçekten bir ödül. Aileniz, arkadaşlarınız bizi sever ama bunun sayısı sınırlıdır ama ünlü olduğunuzda milyonlar sizi seviyor. Muhteşem bir duygu bu..

Oyunculuk söz konusu olduğunda zayıf noktalarınız nelerdir? 

Başarısız olmaktan korkarım hep… Acaba bu defa altından kalkabilecek miyim? Gerçekten inandırabilecek miyim insanları; başka bir insan olabildiğime… Ya inanmazlarsa gibi korkularım olabiliyor.

Rakiplerine söylemek istediğin bir şey var mı?              

Rakibim yok.. Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz. Hiçbir edebiyat eserinin rakibi başka bir edebi eser olmaz. Bence hiçbir filmin rakibi de başka film olamaz.​

Özel hayatınızı magazinden nasıl uzak tutabiliyorsunuz? Veya işinizdeki görünürlükle özel hayatınız ile ilgili bilinirlik dengesini nasıl kuruyorsunuz?

Mahremiyete çok özen gösteriyorum. Mümkün olduğunca özel hayatımı magazinden uzak tutmaya çalışıyorum. Bu konuda hassasiyetle hareket ediyorum. Çünkü orada benim özelim olan bir hayat var. Bu herkesin bildiği bir şey olursa, diğer yaptığım işler  insanlara sahici gelmemeye başlayacaktır. Bence birçok insanın sürdürülebilir başarılarının olmamasının bir sebebi de bu…

Eleştiriyi nasıl ele alıyorsunuz?

Ciddiyetle değerlendiririm. Sonra analizini yaparım mutlaka. Haklı sebepleri varsa; onları bir sonraki işimde ya da karakterimde tekrar etmemeye çalışıyorum.

İşinize yönelik felsefeniz nedir?

İyi olmak. Derinlikli olmak. İnsanları cesaretlendirmek. İnsanlara ilham vermek…

En çok Ne hakkında endişeleniyorsun, neden?

Endişeli bir insan değilim ama hepimiz insanız sonuçta… Zaman zaman hatalar yapıp birilerini üzdüğüm zamanlar olmuştur, bana da üzüntü verenler oldu tabi ki. Bu gibi durumlarda yanlış anlaşılmaktan çok endişelenirim.  Onların üzüntüsünün kalıcı hale gelmesinden çok endişelenirim. Kalplerini kırdığım birileri olduğunda; istemeden, bilemden de olsa, o kırdığım kalbi onaramamak beni kaygılandırır. Sadece ve sadece birisinin kalbini kırmak beni endişelendirir en fazla. Onun dışında hiçbir şeyden endişe duymam.

Kendinize sağlığınıza dikkat eder misiniz?

Kahvaltısız güne başlamam… Uykuma dikkat ederim. İşimi çok severek yapıyorum. Uzun yıllar yapabilmek  istiyorum. Bunun için de benim için en doğru beslenme şekli, yaşam düzeni ne ise onu uygularım. Sağlıksız olan ne varsa olabildiğince uzak dururum. Bir seneyi aşkın düzenli olarak spor yapmaya başladım, bu benim hem ruhuma hem bedenime inanılmaz iyi geliyor…

Oyunculuk çocukluk hayaliniz miydi?

Evet … Naz’ cığım senin kadarken oyuncu olmayı kafama koymuştum. Bir gün beni herkes tanıyacak diye düşünürdüm. Okulda tiyatro izlerken; sahneden çok etkilendim. Çok da kalabalıktı ayakta oyun izliyordum. O gün karar verdim. İzleyen taraf değil sahnedeki taraf bana göre, ileride bunu mutlaka yapacağım diye… Lisede başlayan öyküm bu gün konuştuğumuz Ahlat Ağacı ile 71.kez düzenlenen dünyanın en önemli film festivaline kadar geldi.

Sizce başarının sırrı nedir?

Çok çalışmak. Bıkmadan sıkılmadan yorulmadan doğru işler üretmeye odaklanmak.

Zuhal Şeker, Politikacı olmak isterdim

Politikacı olmak isterdim

 

İş dünyasına katılım gösterip, bir Kadın olarak alanında başarıyla yol almış bir iletişim liderlerinden değerli bir isim. Görev aldığı şirketlerde kurumsal iletişim yönetimi kapsamında hayata geçirdiği; etkili ve sürdürülebilir sosyal sorumluluk projeleri de çalışma tarzı kadar iddialı oldu. İletişim çalışmalarının “Public Relations” ismi altında tanımlanmasından pek haz etmiyor.  Kurumsal iletişimin günümüzde şirketlerinde ciddi bir disiplin olduğunun önemini her fırsatta belirtiyor.  Kurumlar markalaşmak ve kendilerine değer katmak istiyorlarsa; yönetim kadrolarında tıpkı Pazarlama, Finans ve İnsan kaynakları gibi “Kurumsal İletişim” biriminin de mutlaka oluşturulması gerektiğinin altını çiziyor. Yönetim kadrolarında Kurumsal iletişimi profesyonel boyutta konumlandıramayan kuruluşların;  “iletişim” başlığı kapsamı altında pek çok işi maalesef global dünyanın çok gerisinden izlemek  durumunda olacağını savunuyor. Pause Citys dergimizin yılın son ayı Aralık 2018 kapak konuğu çok sevdiğim Zuhal Şeker…

 

Birbirinden farklı sektörlerde değişik deneyimleriniz oldu. Sizi dinlerken bir kitap okur gibi oluyorum. Geçmişe şöyle dönüp bakınca neler kaldı sizde? Nasıl başladı bu yolculuk?

İş hayatımdaki tecrübelerimin hepsinin bana bir kazancı oldu ve hiç birini birbirinden ayıramam. Fakat bana en büyük tatmini veren işlerim, topluma katkı sağlayan, insanlara yol açan iletişim işleri oldu. İletişim işinin böyle bir tarafı var, işinizi yaparken aynı zamanda sosyal destekler sağlama imkanı da buluyorsunuz. Mesela ilk işim bir denetim firmasında denetçilikti. Çok önemli bir iştir denetçilik ama kendimi ifade etmem konusunda yeterli bir alan açamayacağını düşündüğüm için bırakmıştım bu alanı. İletişim sektörü ise, tam da hedeflerimi gerçekleştirmek konusunda yeterli zemini sağlayan bir alan oldu bana. Gazete ve reklam ajanslarında ki iki yıllık deneyimden sonra, karşıma hep kendi sektörlerinde değişim başlatan öncü şirketler çıktı. Toyota, Yapı Kredi Sigorta ve diğerleri. Ki Yapı Kredi Sigorta’da ilk yaptığım iş Afife Ödülleri’dir. Haldun Dormen’le birlikte yapmıştık.. 20 yaşlarda Afife ödüllerini kurgulayıp da yönetmek muhteşem bir deneyimdi…

 

Günümüzde şirketlerin iletişim çalışmalarına ayırdıkları imkanlar çok kısıtlı. Bütçeler çok zayıf. Nasıl oldu da o dönem, böyle bir projeye ikna oldular?

Günümüzde de böyle ama geçmişte de böyleydi. Belirttiğim gibi ben değişim başlatan öncü şirketlerde çalışma şansı buldum. Ki bu şirketler vizyonlarını hayata geçirmek için iletişimin önemli bir paydaş olduğunu kavramış şirketlerdi. Örneği Yapı Kredi Sigorta’dan vereyim. O zaman ki CEO’muz Erhan Dumanlı ne denli vizyonermiş ki bana brief verirken beklentisini “sigorta şirketleri birbirine çok benziyor bizim müşterilerimiz için farklılaşabileceğimiz bir alan olsa” diye ifade etmişti. Onun üzerine tiyatroyu düşündüm çünkü çok unique bir alandı. Kimsenin sponsorluk çalışmaları yapmadığı bir alandı. Haldun Dormen’i arayarak, projeden söz ettim ve  sağ olsun ki kabul etti..  Hatta kitabında bundan da bahsetmiş. Öyle değerli insanlarla çalışmak benim için çok öğretici oldu. Sonra kalktık Afife Ödüllerini kurguladık. Bakın halen devam ediyor. Benim en büyük servetim bu hayatta geçmişte yaptığım çalışmaların günümüzde devam ediyor olması. Afife devam ediyor. Kardelenler devam ediyor. Ülker’de pek çok yönettiğim proje devam ediyor. Adı kendinde yükselen güzel çalışmalar oluştu.

 

İlk global çalışma deneyiminiz için başlangıç Toyota diyebilir miyiz?

O dönem Toyota o dönem Sabancıların Japonlarla birlikte Toyota markasını yönettikleri bir dönemdi. Orada çok değişik bir kültürü yaşama, öğrenme fırsatım oldu. Japonların iş anlayışı, çalışma disiplini, bakışı, global bir şirketin, lokal bir şirketi satın alması, onlarla birlikte uyumlu çalışması, benim o ortamda bulunuyor olmam, o deneyimlerim bana çok değer kattı. O çalışmaların benim hayatımdaki ilk global tohumlar olduğunu görüyorum. Üstelik Türkiye’nin en büyük gruplarından Sabancı’nın yönetim tecrübesine de tanıklık ettim.

Ama Toyota, sektörü itibarıyla  tabii çok erkek dominant bir dünyaydı. Otomobil sektöründe bir kadın olarak kariyer yapmak önemli bir deneyim oldu benim için.

Öte yandan o dönem için Toyota en büyük reklam verendi. Reklam ile iletişim konularının birbirinden ne denli farklı alanlar olduğunu gazetecilere anlatmak konusunda ilk tecrübelerimi de orada edindim. Hiç unutmam; ilk Türkiye üretimi Corolla aynı zamanda  Avrupa lansmanı yapılacak olan bir araçtı… Brad Pitt reklamlarında oynuyordu. Avrupa’ya gidip iletişim stratejilerini dinlemiştim.  Türkiye’deki lansmanını yaparken o kadar çok uğraştım ki; çok çok  başarılı bir PR coverage aldık. Sonra bir köşe köşe yazarı o zamanki Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenine seslendiği bir yazı yazdı ve “ ey genel yayın yönetmeni; PR’a bu kadar yer açarsan, şirketler bedava reklam yapar, sen de reklam alacağım diye beklersin” mealinde bir yazıydı bu.

Buna çok öfkelendim. Çünkü; bahsi geçen birbirinden apayrı iki alandı.  Dediğim gibi Corolla çok büyük reklam verendi. Reklam da vermiştik… O köşe yazarının bu iki disiplini karıştırmış olması çok büyük bir hataydı. Bütün cesaretimi topladım ve o günkü genel yayın yönetmenine iletişimin anlamını ve reklamdan farkını anlatan bir yazı yazdım. İletişim sektörünün hangi zamanlardan geçtiğini anlatmak için verdim bu örneği. İletişim işi çok mücadele gerektirir ve ben de  çok mücadele verdim.

 

Toyota’dan sonra Turkcell deneyiminiz geliyor. Orada nasıl bir ortamla karşılaştınız?

Turkcell Türkiye’nin öncü dijital şirketlerindendi. O döneme değin geleneksel işkollarını bilen Türkiye’de farklı bir disiplinde faaliyet gösteren Turkcell’i herkes gibi ben de merakla izliyordum. Bu merak daha sonra bu yapının bir parçası olmayı istemeye dönüştü. Teknoloji, dijitalleşme konuları bilmediğim ama öğrenmek için çaba gösterdiğim yeni alanlardı. Ve bu alanların geleceğin işleri olacağını erkenden fark etmiştim.

Turkcell’de çalışmak hedefim haline gelmişti. İlgim, merakım, çabam ve geçmişteki zorlu iş tecrübelerim bana Turkcell kapısını açtı.

İş görüşmesi bile çok zor ve öğreticiydi, Turkcell de. Görüştüğüm iş liderlerini düşündüğüm zaman şimdi bile o günkü ürpermemi hatırlıyorum.Murat Vargı Türkcell’in halen cher olderlarından birisi, Ersin Pamuksüzer de ilk mobil teknolojiyi Türkiye’ye getiren Ericsson’un yöneticisiydi o dönem. Muzaffer Akpınar’da Genel Müdür’dü… Ben bütün proseslerden geçtim ve hayatımın en öğretici iş görüşmelerimden birisiydi. Ve ilerleyen zamanlarda bu değerli iş liderlerinden yetki alıp iş geliştirebilmek emsalsiz deneyimler kazandırdı bana. Büyük bir öğrenme ve yetkinlik kazanıp öğrendiklerini uygulama süreciydi orada yaşadıklarım.

Turkcell’e girince ilk önce konuştukları dili öğrenene kadar yani  iş dillerini anlamak için bir hayli zorlandım. Öyle ki; hiç unutmuyorum ilk toplantımın sonunda, tuvalete gidip annemi aradım ve “ anne burası nasıl bir yer, ben burada konuşulanları hiç anlamıyorum. Bu işi yapabilecek miyim” dedim. Çok tatlı bir kadındır annem “Toyoto’ya girdiğinde öyle demiştin. İşine bak” dedi.  Önce afalladım sonra toparladım. Muzaffer bey vizyoner, öğreten ve fikirlere açık bir genel müdürdü ve orası benim dreem company’im oldu.  İnandılar, onay verdiler, izin verdiler çok güzel işler yaptık. Sağlıklı bir mali yapısı olan, ileri görüşlü, kazanan ve kazandıran bir şirketti dolayısıyla, sosyal sorumluluk anlamında hem şirketin brand equitysine katkı sağlayan işler yapabildik. Benim hayatta en inandığım şey “kadro”… Kadrosuz ve vizyonsuz hiçbir şey yapamazsınız. Lideriniz iyi olursa size ufuk açıyor ve siz onun arkasından rüyayı birlikte görüyorsunuz. Bu sayede Turkcell’de Kardelenler sayesinde pek çok kız çocuğunun eğitim rüyası da gerçeğe dönüştü.

 

Ardından daha farklı bir sektör Ülker giriyor hayatınıza

Ülker, Türkiye’nin lokal bir gıda şirketinin dünyaya açık ve hatta alanında dünya liderliğini hedeflemeyi telaffuz eden bir şirkete dönüşme hikayesini yazan biricik örneklerden biridir.  Allah’ın şanslı kulu olmalıymışım ki ben Ülker’de adım adım bu dönüşümü yaşadım. Bu dönüşümün iletişi ayağını yönetme fırsatı buldum. 12 yıl aktif olarak çalıştım Ülker’de. Gıda sektörü de erkek ağırlığının olduğu bir sektördür. Ülker de yine erkek egemen bir yapı buldum ama kadın çalışan sayısının arttığı bir dönem oldu. Markaların yenilendiği, inovasyonun geliştiği, üretimin artıp çeşitlendiği yani her manada baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı bir zaman dilimiydi. Türkiye’nin en büyük yabancı satın almasının yani Godiva satın almasının yapıldığı o günler her manada rüya gibiydi. Çünkü böyle bir örnek hiç olmamıştı. Ki ardından başka markalar eklendi ve dünyaya açılma süreci başladı.

Şimdi Grubun danışmanı olarak çalışıyorum. Hem CEO’ya hem  Grubun Yönetim Kurulu Başkanına… Görevimi, işlerimi İngiltere’den yapıyorum. Ülker’de aktif çalışmamın son üç yılında da Londra’da görevliydim.  Markanın kendini yeniden yapılandırılması için yerinde bir geçiş oldu. “Pladis” diye bir şirket ismi doğdu. Bu markayı ekiple birlikte yapılandırdık. Pladis’in corporate çalışmları, kurumsal kimlik çalıimaları ile Avrupa’nın en iyi kurumsal kimlik çalışması ödülünü aldı. Çok çalışınca oluyor. Benim başarımda hayatımdaki en önemli motivasyonum çok çalışmak.

 

Hayallerinizi gerçekleştirdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Evet ama şimdiki hayalim şu; bütçesi benim gibi profesyonelleri tam zamanlı olarak karşılayamayacak olan şirketlere iletişim desteği verebilmek. Kendi şirketini kurarak başarıya ulaşan ve girişimlerini büyütmek için daha büyük fonlara işini satmak isteyen girişimcilere destek vermek istiyorum.

Kurumsal İletişim reflekslerinin günümüzde halen hiç gelişmediğini düşündüğünüz kuruluşlar var mı?

Maalesef Olmaz mı ? Bence var. İletişimin gelişme süreçlerinin önemli bir parçası olduğunu öngöremeyen şirketler var ve ne yazık ki bu şirketlerin geleceklerini kurmaları çok mümkün olmayacak. Vizyonu halen yeterince gelişkin olmayan şirketler bunu bir ihtiyaç olarak düşünmüyor.  Oysa içeride pazarlamanın dışında böyle bir fonksiyon kurdukları zaman daha sağlıklı olur. Artık bizim yaptığımız iş kurumsal bir disiplin.  Ben PR isimlendirmesini çok haz etmiyorum. Çünkü; geçmişe ait kısıtlı bir bakış açısı taşıyor bu kavram. Kurumsal iletişim daha kapsayıcı bir alan. İçinde pek çok şeyi barındırıyor. Şirketler büyüdükçe de o ihtiyaçların kapsamı için ayrılan bütçeler itibariyle kapsam genişliyor. Kadrolar büyüyebiliyor. O zaman bizim ne kadar aktif olduğumuzu neler yapabileceğimizi görüyorlar. Ancak her şey ekonomik ölçek ile ilgili bir şey…

Kurumsal İletişim olmazsa olmaz diyebilir miyiz?

Elbette… Çünkü biz iletişimcilerin değmediği yer, girmediği nokta olmuyor. Değişik sektörlerde tecrübe sahibi oldum. Ve bu deneyimler bulunduğunuz şirkete çok çok büyük katkı sağlıyor. Her şirket “finans, pazarlama ve ya insan kaynakları” kadrosunu içinde bulundururken, “iletişimci” olmayabiliyor. Oysaki hiç olmazsa danışman olarak alacakları bir iletişimcinin onları çok ileriye götüreceğini düşünüyorum. Kadrosunda bir iletişimci bulunduramıyorsa bile mutlaka o şirketin etrafında; bu işi yıllarca yapmış, düzgün ve mesleğini tecrübe etmiş bir iletişim danışmanının o şirkete  çok büyük faydalar sağlayacaktır.

 

İletişimdeki en büyük rekabet tehdidi?

İletişimcinin kendini geliştirmemesi.. İletişimci deyince bir içeride çalışan iletişimciler, bir de bunu dışarıdan profesyonel olarak dışardan şirketlere satanlar diye düşünebiliriz. Her iki gurubun da kendini çok iyi geliştirmesi, güncel kalabilmeleri önemli…  Ayrıca kendi alanlarını farklılaştırıp güncellemeleri gerekmektedir.

 

Bu nasıl nasıl  olur?

Öncelikle çok okumak, güncel kalabilmek, dünyayı takip etmek ve proje geliştirebilmek ile olur. Çünkü bir hekim düşünün ki; sadece okuyor, muayene etmiyor. Benzeri bir örnekle  iletişim konusunda uzman olursun, akademik niteliğin yüksek olur ama icraatın dışında kalırsın. Oysa sahada olduğunuz, icracı olarak çalıştığınız zaman bambaşka bir sonuç elde edersiniz. Ben hep şirketlerin içindeki kurumsal iletişim departmanın kuvvetli olması gerektiğine inandım.  Orası kuvvetli olursa doğru briefle danışmanlık hizmeti alabilirler veya PR şirketini doğru yönetebilirler. Ama dediğim gibi bu iş vizyon ve ekonomi ile ilgili. İletişim liderlerinin neden iletişimin gerektiğini doğru anlatması bu konudaki ihtiyaç konusunda şirket CEO’sunu ikna etmesi çok önemli. İletişime ayrılan bütçenin şirkete aslında nasıl bir katma değerle kazanca döneceğinin anlatılması lazım. Bence iletişim bütçesinin reklam bütçelerine erişmesi lazım.  Bu ölçüde bütçelere ulaşıldığı zaman iletişim sektörünün hem insan kaynağı hem de faaliyet kalitesi artacaktır.

 

İş sebebi ile uykularınızın kaçtığı geceler oldu mu?

Uykularım hem de nasıl kaçtı? Sonuç olarak önünde sonunda gazetecilerle kurduğunuz iletişim işinizin belkemiğini oluşturuyor. Bir yanlış ifade nelere yol açabilir? Bunları düşünmek kaçırır genellikle uykuları. Her zaman söylenir,Gazeteciden arkadaş olmaz diye. Ben de çok yakın gazeteci arkadaşlarım olmasına rağmen bu lafı sahipleniyorum. Gazeteci gazetecidir. Bunu gazeteciler dostluk kurulmayacak insanlardır manasında söylemiyorum. Ama onlarla meslekleri gereği bilgi alışverişinde belirli bir sınır çizmenin meslek etiği açısından gerekli olduğunu düşünüyorum. Benim de bir iki hatır için telefon edip ricalarım olmuştur ama ömrü hayatımda belki beş kere arayıp da rica etmişimdir. 30 yılı bitirdim. Dile kolay.

 

“Gazeteciden arkadaş olmaz” sözü geçince hatırıma gelen bir iletişim hatasını sormak istiyorum. Şöyle sorayım; seçim sonuçları açıklanırken yansımalarla ilgili Muharrem İnceile İsmail Küçükkaya polemiği. Bu olay bir iletişim hatası mıdır? Siz danışmanı olsaydınız ne yapardınız?

Kesinlikle bir iletişim hatasıdır… Muharrem beyin iletişim danışmanı ben olsaydım böyle bir şeye asla izin vermezdim. Zaten kendisi de “bu bir hataydı” dedi.  İsmail bey canlı yayında kendisine gelen mesajı yayınlamakla yükümlüdür, çünkü mesleğinin gereği budur.  O da mesleğinin gereğini yerine getirdi, gazetecilik yaptı ve yayınladı. Fakat “gazeteciden dost olmayacağını” söylemesi ikinci bir hata, ağır bir şey oldu.

 

İletişim eğitimi almalılar demeli miyiz?

Almalılar. İletişimin ne demek olduğunu, gerçekten ruhları ve akıllarıyla satın almaları lazım. İletişimci olmadan çalışabilir misiniz? Amerikalılara bir bakın. Politikacılara bir bakın arkalarında bir iletişim ordusuyla çalışıyorlar. Değişim ve dönüşümleri hepimizin çok iyi anlaması gerekli.

Bir de iletişim kazaları ile ilgili düşüncelerinizi sormak istiyorum. Bu marka için dezvantajken iletişimci açısından avantaj olabilir mi?

İletişim kazaları konusuna girmek istemiyorum. Her kurumda olabiliyor.  Olmaması da zaten mümkün değil. Az önce Muharrem İnce beyi konuştuk. Biz kurumsal iletişimciler için bu hatalar önemli bir fırsat…  Politikada, iş dünyasında her yerde oluyor. Kişisel oluyor. Kurumsal oluyor. Bu iş planlama işi. Bu iş  soru cevap hazırlama, hazırlanma işi. Yani krizin nereden gelebileceğini çalışmak lazım.

 

Çocukluğunuzda hayal ettiğiniz mesleği yaptığınızı söyleyebilir misiniz?

Bu soruyu hep düşünürüm. Çok şey hayal ettim. Mimar olmayı, sanatçı olmayı isterdim. İyi resim yapıyordum ama hiç bir zaman geliştirmedim o yönümü. Ama şimdi sanat faaliyetlerini çok yakından takip ederek kendimde eksik bıraktıklarını tamamlamaya çalışıyorum. Sürekli sergileri geziyorum, sanatçılarla tanışıyorum ve bu sanat dünyası ile kendimi zenginleştiriyorum. Çocukken iletişimci olmayı aklımdan geçirmiyordum, ama bir denetim şirketinde çalışmayı da  düşünmüyordum elbet. Hala o işi yapmaya devam etseydim sanırım ölürdüm. Hayat durağan değil. Çocukluk hayallerinizle hayata devam edemezsiniz. Her an yeni hayalleriniz olabilir. Hayal etmediğim ama yapmaktan çok memnun olduğum bir işim var. Bundan sonra ne olabilir derseniz mesela politika alanında projelerim olabilir.

Politika yapmanız için teklif gelirse kabul eder misiniz?

Teklif gelirse düşünürüm ama aktif politikacı olmak konusu önceliğim yok. Hayal ettiğim şey politika dünyasında verimli işler yapmakla ilgili. Bu ülke bana çok değer kattı. Sistemi eleştirmek herkesin en kolay yaptığı şeydir. Sisteme katkı sağlamak zor olandır.  Sisteme benim de katkım olsun istiyorum. Üzerinde düşündüğüm bir konu. Fakat politikacı olmak gerekmiyor illa ki bunları yapmak için. Benim asıl işim marka yönetmek marka iletişimi yapmak. Mesela bir şehri marka gibi ele alıp yönetecek bir projenin başında olmayı çok isterim. Bir yerel şehri dünya kenti haline getirmek, muhteşem olurdu. Böyle teklif gelirse hayır demeyeceğim. Ama aktif politikacılık için biraz daha zamanım var.

 

Çikolata sever misin?

Elbette… Bizim şirket kültürümüzde benim çok inandığım şöyle bir söylemimiz var; “ne yersen ye ama dengeli ye”… Ve sporunu da ihmal etme.

Kadınların İş dünyasına dahil olmasını arttırmak yönünde yaptığınız çalışmalar amacına ulaştı mı?

Hemen “Kardelen” örneğini vermek isterim. Daha üniversitedeyken kadın olarak hayatın bizim için ne kadar zor olduğunu görüp, hep kadın hakları için bir şeyler yapmak istemiştim. Çok şanslıyım ki Kardelen’de çalıştım. Kız çocuklarının okumasının ne kadar kıymetli olduğunu, değişim ve dönüşümün aslında anne olan bireylerin eğitiminden geçtiğini öne çıkarmak istedim. Aslında İnsan hep kendi yaşamından ders alıyor. Benim annem üniversite mezunu değildi ama eğitime ve gelişmeye inandığı için benim ve kızkardeşlerimin önünü açtı. Ne kadar çok eğitimli ve veya eğitime inanan kadın olursa, kadınlar için dahası toplum için dönüşüm çok daha kolay olacaktır. Kardelen bu nedenle önemlidir ve farkındalık yaratmak konusunda başarılı olmuştur.

 

Çalışma hayatının geneli için kadın ve erkekler için nasıl bir değerlendirme, karşılaştırma yapmanızı istesek…

Maalesef Türkiye’de ve hatta dünyada da kadınların yönetici olarak iş hayatında yer almalarının geçmişi çok eski değil.  Sanayi gelişiminde kadına hep ‘kol gücü’ bağlamında istihdam olanakları sağlanmış. Bugün hemen hemen her sektörde kadınların ‘yöneten’ olma mücadelesini görüyoruz. Mücadele diyorum çünkü, kadınların erkeklere nazaran bunun için çabalaması birkaç kat fazla çalışması gerekiyor. Ben de kişisel olarak kendimi böyle bir mücadele içinde buldum. Erkekler iş hayatında bizi destekliyor gibi görünseler de öyle olmadı. Aynı pozisyonda çalışan kadın ve erkeklerin “eşit gelir” e sahip olamamaları bir efsane değil de gerçeğin ta kendisidir.   Kadın bizim ülkemizde iş hayatında maalesef eşit koşullarda değil. Hep bir geride kalmaya zorlanıyoruz biz…  Kişisel tecrübem de erkeklerin dalga geçmelerini “ işte kadın bunlar” dediklerini çok gördüm ama Allah’a şükür başardım.

 

Hata yaptığınız oldu mu?

Hata yapmadan gelişebilmeniz mümkün mü? Tabii ki benim de hatalarım oldu ama önemli olan bu hatalardan ders çıkararak ilerlemeye başarabilmektir. Ben çalışma hayatımın büyük bir kısmında tepe yönetimlerle çalıştım. Böyle olunca lider olma fonksiyonlarının getirdiği bakış açısıyla “her şeyin iyisini yapmalıyım” baskısında çok kaldım.  Mesela çalışma arkadaşlarımda bazen stresler yarattım. Geçmişe dönüp baktığımda kendimi ve onları sıfır hataya zorlamanın şimdi yanlış olduğunu düşünüyorum.  Şimdi daha esnek bir karakter içindeyim. Bu esneklik bana hatalı yönetim kararlarımı daha objektif gözle inceleme şansını verdi.  Ki bu da geleceğim için iyi bir fırsata dönüştü.

 

Bir kadının başarılı olması için kendini nasıl planlaması konumlandırması gerekli sizce?

Kadın erkek demeyeyim ama başarılı olmanın formülü disiplinli çalışmak. Zihin haritasını iyi hazırlamak gerekiyor. Sadece kendi sektörünüzü değil dünyadaki bütün gelişmeleri izlemek zorundasınız. Öğrenme sürecini sürekli kılmanız gerekiyor. Ve işinizle ilgili rüya görmelisiniz. Bir de pratik kurallar var tabii ki. Not almak önemli. Bir akıl defteriniz olmalı. Buna sürekli işinizle ilgili notları almalısınız. Hayallerinizi, eleştirilerinizi, bakış açınızı yazmalısınız. Ve geriye dönüp bakıp kendi performans değerlendirmenizi açık yüreklilikle yapmalısınız.

 

Gelecekte kadınlar için en büyük zorluk ne olacak?

Maalesef erkek egemen sistem zorluk çıkarmaya devam edecek.   O erkekleri de kadınların yani annelerinin yetiştirdiğini düşünürsek sorun bir çıkmaz sokağa saplanmış gibi görünüyor. Dolaysıyla en büyük zorluk yetiştiremediğimiz dönüştüremediğimiz erkek çocukları… Onun için eğitim şart. Kadın ve erkeğin; çocukluk yaşlarından itibaren, iki farklı karakterinin olduğunu ve bunların bir zenginlik olduğunu anlata anlata ileriki yıllarda değişip dönüşeceğiz. Kadın ve erkek rollerinin dayanışma gerektirdiğini hepimiz öğreneceğiz. Misal bir kadın evin dış sorumluluğunu üstlenir de kocası ev yönetimini üstlenecekse buna saygı duyacağız. Yani kalıplarımızı kıracağız.

 

İletişim sektörü çevremizdeki dünyaya göre günümüz hızında değişim gösterebiliyor ama kurumların onu kabul etmesi ve uyum sağlaması sizce nasıl?

Uyum sağlayan kurumların başarıları ortada ve bu başarıların diğerlerine de örnek olacağını düşünüyorum. Ülker yönetimini buna örnek olarak gösterebilirim. Ülker sadece üretim,pazarlama ya da dünyaya açılma konusunda değil iletişim konusunda da ileri bir vizyon orta koydu. Ben de bunun bir parçası olarak vizyoner şirketin başarılarına tanıklık ettim. Diğer şirketler de eğer Türkiye’de ve dünyada kendilerine bir yer edinmek istiyorlarsa, İletişim sektörünün önemini kavrayacaklardır. Başka bir yolu yok zaten.

 

İstisnalar olabilir ama genel anlamda majority olarak nasıl görüyorsunuz?

Genel olarak Türk şirketlerinin daha başarılı olabileceklerini düşünüyorum. Daha büyük ölçekli holdinglerde gelenekselliğin aşılamaması nedeniyle yaşanan bazı sorunlar var.  Yeni nesil küçük şirketlerin daha atak daha çevik olduğu kanaatindeyim.

 

Ne yapılması lazım? Nerede hata yapıyorlar iletişimci bakış açısıyla ne yapmalarını önerirsiniz?

Büyük yapılardaki İkinci neslin daha vizyoner olması ve global kararları yıllar önceden alıp, kararlarının merkezine kendilerini değil, profesyonel yöneticilerini ve çok fazla birbirine benzemeyen danışmanlar kullanarak o yolculuğa çok önce çıkmış olmaları lazımdı. Orada ve kurumsallaşma konusunda gecikmeler var. Halen karar mercilerinde aile dominant. Bakarsanız yönetim kurulları var ama şeffaflaştırılamamış, çeşitlendirilememiş. Yapı var ama karar alıcı merciler yine ailenin kendileri. O yönetim kurullarında hür bir müzakere karar ortamının olduğunu zannetmiyorum.

 

Sizce başarının sırrı ne?

Çalışmak çalışmak çalışmak. Ben çok çalışırım. Çok az uyurum. Merak ederim. Sorgularım. İzlerim. Etrafıma bakarım kimler başarılı bu hayatta diye? Genel de hep çok çalışanlar başarılı. Çünkü başarı ancak disiplinle olabiliyor

 

İpek Erdem “Finale inanmayan biriyim”

 

Onu ekranlarda ilk gördüğümüzde “Hayat Bilgisi” dizisinin “Barbie” si olarak tanıdık. Güzel yüzü fiziği ve canlandırdığı karakterle genç yaşında tanınan bir oyuncu oldu. Birçok filmde farklı karakterleri başarıyla canlandırdı. Komedi oynamayı da seviyor. Bu hayatta en fazla yatırımı “kişisel gelişimi” için yapan nadir isimlerden İpek Erdem bu yılın ilk kapak konuğu olarak bizimle. Kendisiyle tekili ve uzun soluklu dizi deneyiminden, hayattan, ilk gördüğümüzde hepsi küçücük birer hedeflerinden konuştuk. Ayrıca şaşırtıcı bir değişim içinde olan sevgili İpek Erdem için;  yerli marilyn monroe yakıştırması yapmadan geçersek de ayıp olur. Bu keyifli sohbeti siz değerli Pause Citys dergi okurlarımız için hazırladık. Keyifle okumalar.

 

 Karakter yaratmayı seviyorum. Her insan yeni bir dünya ve ben o dünyayı yaratıp içinde yaşamayı seviyorum.

İnsanın kendiyle yüzleşmesi başlangıçta oldukça zor ve gayret isteyen bir eylem ancak bir kez cesaret gösterip kişi kendine dürüst olabilirse kolaylıkla devam edilen bir süreçtir aslında.

 

Dizi çektiğimiz dönemlerde çalışırken pek zaman kalmıyor. Çalışmadığım süre içinde işim için ihtiyacım olan, zayıf hissettiğim taraflarımı geliştirmeye ağırlık veriyorum.

 

Yaptığım her şey oyunculuk için bir çalışma, bir ilham kaynağı gibi geliyor bana.

 

Hiç “keşke” dediğim bir şey olmadı, çünkü herkes için geçerli olduğu gibi tüm seçimlerimizin mutlak bir ödülü ve bir bedeli vardır.

 

Kısaca Hayat bilgisine kadar giden yolculuğunuzdan günümüze bir hatırlayalım mı? Bahseder misiniz?

Çocukken özellikle Merve İldeniz’i çok severdim. Televizyonda defilelerini izlerken dans etmeleri çok hoşuma giderdi. “Ben de büyüyünce böyle olacağım.” derdim. Yedi yaşımda ailemin beni ilk götürdüğü tiyatro oyununda tam olarak yapmak istediğim şeyin tiyatro olduğunu anladım. Babam Haluk Erdem eski futbolcu ve teknik direktördür. Bir insanın yönelimini ve yeteneğini iyi analiz eden biridir. Beni ilk ilkokul müsameresinde oynarken keşfetmişti ve o zamanlar Bursa’da oyunculuk ile ilgili eğitim alabileceğim ilk fırsatta, yani 12 yaşımda Devlet Tiyatrosu’na bağlı Osmangazi Kültür Merkezi’e götürdü. Orada iki sene eğitim aldım ve eş zamanda oyunlarda oynadım. 18 yaşımda da İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandım ve İstanbul’a geldim. Okulda Yıldız Asyalı ile tanıştım. Yıldız da keman bölümünde okuyordu. Bana Perran Kutman ile bir okul dizisine başlayacağından bahsediyordu. Bir gün dizinin yapımcısı Ali Gündoğdu “Senin okulunda tiyatro bölümünde arkadaşların vardır. Oradan bize birilerini önerebilirsin.” demiş ve bir gün elimde bavulum tam Bursa’ya gitmek için okuldan çıktığımda Yıldız beni yakaladı ve “Hayat Bilgisi” nden bahsetti. Ben okulumu engelleyebileceğini düşündüğüm için önce istemedim ama sonra Yıldız çekimlerinin hafta sonu olduğunu söyleyince çalışabileceğimi düşündüm. Beraber Gani Müjde’nin ofisine gittik. Gani abi görür görmez “tamam” dedi ve elimde bir senaryo ile Bursa’ya ailemin yanına döndüm. 14 seneyi kısaca anlatabildim mi bilemedim…

 

İpek Erdem denilince ilk akla gelen halen Hayat Bilgisi dizisi… Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Hayat Bilgisi kıymetli bir dizi oldu… Her bölümünde mutlaka önemli bir konuya değinilmiş, diyaloglar doğal, süresi 59dk, sevgili büyüğümüz Perran Kutman, çok kıymetli yönetmenimiz Tarkan Karlıdağ, sevgili Gani Müjde ve Tükenmez Kalem yazı ekibinin ürünü… Yani bütünü ile kıymetli bir dizi. Tekrar tekrar izlerim. Bununla beraber karakterlerimiz nasıl “Hababam Sınıfı” karakterlerini hala hatırlıyorsak öyle kalıcı oldu.  Çünkü akılda kalıcı lakaplarımız vardı. Barbie bebek bir kız çocuğunun en büyük isteklerinden biridir. Bu bizim kollektif bilincimize bu kadar yerleşmişken ilk akla gelenin Hayat Bilgisi olması çok doğal. Aslında baktığınızda söz konusu dizi ise oyuncular genelde bir iş ile akılda kalırlar.

 

Gençlik dizi Hayat Bilgisi’nden, Eve Dönüş dizisinde kötü bir üvey anneyi canlandırdınız. Hızlı bir rol, karakter değişimi oldu denilebilir mi? 

Benim açımdan baktığımda hızlı değil çünkü o arada oynadığım birbirinden farklı karakterler var. Oynadığım hiçbir karakterin birbirine benzer yanları ya da aynı kalmış bir tarafı olmadı. Hayat Bilgisi’nde şımarık, sonra değişen zengin aile kızı… Karınca Yuvası’nda komik, saf bir kadın… Aman Annem Görmesin’ de üniversitede okuyan ergen bir genç. Aşk Kapıyı Çalınca’ da fakir bir ailenin güzel kızı… Elveda Rumeli’de çatlak, tatlı, komik bir köylü… Yer Gök Aşk’ta İyi bir ailenin içe kapanık, sessiz, sakin kızı ve Eve Dönüş’te de evet yine farklı hatta bu sefer çok farklı bir karakter oynamak istedim. Ben karakter oyuncusuyum. Karakter yaratmayı seviyorum. İşimin güzel tarafı bu bence… Her insan yeni bir dünya ve ben o dünyayı yaratıp içinde yaşamayı seviyorum.

 

Hanım hanımcık bir karakter sonrası, kötü bir kişiyi canlandırdınız. Karakteriniz nedeniyle tepki çektiğiniz oldu mu?

Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Daha bilinçliyiz. O yüzden bence artık kimse kötü karaktere kötü gözle bakmıyor. Sadece beni bildikleri yerden espri ile eleştiri yapıyorlardı; o da karakter ile ilgili oluyordu.

 

 

Dizilere ara verdiniz. Yakın zamanda nasıl planlar var?

Belki de bu satırlar okunurken ben sette olacağım.

 

İlk tanıdığımızda o dönem Barbie… Şimdi ise yerli Marilyn Monroe… Yeni bir karakter hazırlığı mı?

Ben oyuncuyum.. Farklı karakterleri hayata geçirirken farklı imaj denemelerinden de kaçınmıyorum. Bu bağlamda çok olumlu geri bildirimler de alıyorum. Sadece bir ara siyah bir renk denedim yine kısa boylarda bir saç modeli ile… Rolümle de bütünleşmişti aslında. Bir üvey anneyi canlandırıyordum. Siyah renk saçlar benim ifademi de sert gösteriyordu. Rolüm gereği avantaj oldu bana.

 

Bu günkü bu imaj da yeni bir rol hazırlığı için mi?

Ben yenilenmeyi seviyorum. Ama rol gereği karakter ve görünüşün birbirini tamamlaması da önem verdiğim bütünlüklerden. Ancak bazen bu yenilenmeleri sadece kendim için de yapabiliyorum. Tıpkı yeni bir dil öğrenmek. Yeni bir gelişim sürecine girmek gibi dış görünüşü de yenilemeyi seviyorum.

 

Gözlerden uzak yaşarken gelişim odaklı yatırım yapıyor musunuz? Ya da neler yapma fırsatı buluyorsunuz?

Dizi çektiğimiz dönemlerde çalışırken pek zaman kalmıyor. Çalışmadığım süre içinde işim için ihtiyacım olan, zayıf hissettiğim taraflarımı geliştirmeye ağırlık veriyorum. Beslenmek istediğim şeylerden beslenirim. Mesela verdiğim bir arada bir sene boyunca sadece dinlemek üzerine çalışmıştım ve bunu çoğu zaman geceleri Türk caz müzisyenleri tanımak için gittiğim konserlerinde onları nota nota dinleyerek yapıyordum. Burada edindiğim hobi aslında Türk caz müzisyenlerini tanımaktı. Ama hobilerimi işimden ayıramıyorum. Çünkü yaptığım her şey oyunculuk için bir çalışma, bir ilham kaynağı gibi geliyor bana. Sonra geçen sene yetişkin baleye gittim. Önümüzdeki zamanlarda Flamenko’ya başlamayı düşünüyorum. Resim yapıyorum. Bir arkadaşım ile beraber 2010-2011 tarihlerinde Kapadokya’da caz festivali düzenledim; devamı gelecek. Vokal dersleri alıyorum. Zamanında Mısırlı Ahmet’in ritim atölyesine girmiştim. Dil eğitimime devam ediyorum. Sanırım benim hobim öğrenmek…

 

Türk filmleri son dönemlerde komedi ağırlıklı… Böyle bir teklif gelse komedi film oynamayı düşünür müsünüz?  

Düşünürüm tabi ki… Komedi oynamayı seviyorum ayrıca… Karınca Yuvası sitcomdu. Elveda Rumeli de dram-komediydi. Yapabileceğimi hissettiğim ve sevdiğim her farklı rolü oynamayı düşünürüm.

 

 

 

Sanat yolcuğunda nasıl yol almalı? “Şu rolü hakkıyla canlandırdım. Bu seviyeye erişirsem başardım diye bileceğiniz bir son nokta var mı?

Bence hiçbir şey bitmez. Finali olan bir film bile içimizde yaşamaya devam eder. Finale inanmayan biriyim. Tüm sorumluluklarımı yerine getirdiğim her şeyi başardığımı düşünüyorum. Son noktam yok. Ama yabancı bir yapımda oynamak isterim. Bu da beni çok çalıştıracak bir yol. Gerçekleştiğinde o yolda bugünden çok daha fazla şey başarmış olurum.

 

Kendinizi eleştirir misiniz ya da yüzleşir misiniz?

İnsanın kendiyle yüzleşmesi başlangıçta oldukça zor ve gayret isteyen bir eylem ancak bir kez cesaret gösterip kişi kendine dürüst olabilirse kolaylıkla devam edilen bir süreçtir aslında. Bir kere yüzleştim bitti değildir bu yüzden her zaman hayatımda en çok kişisel gelişimimle ilgili emek ve zaman harcıyorum. İşimin de önemli bir parçası bu.

 

Pişmanlık duyduğunuz ya da “keşke yapsaydım” dediğiniz oldu mu?

Hiç “keşke” dediğim bir şey olmadı, çünkü herkes için geçerli olduğu gibi tüm seçimlerimizin mutlak bir ödülü ve bir bedeli vardır. Hayatta “keşke” ye yer yoktur aslında, neyi seçersek onun bize öğrettiği bir şey, getirdiği bir yer vardır mutlaka.

 

Başarılı olmadığınızı düşündüğünüz bir yönünüzden bahseder misiniz?

Pek yok aslında çünkü başta mesleğim olmak üzere hayatıma çok emek harcıyorum. Kişisel gelişimime ama bazen yapmak istediğim ve yapabileceğim çok şey varken sanki zamanı çok doğru değerlendirip, iyi yönetemediğimi düşünüyorum.

 

Mesleki kariyerinizde en çok önem verdiğiniz başlık nedir?  “Ekip” çok önemli… Mesleki kariyerin gelişimi; “oyuncunun mutlaka ekip çalışması içinde” olmasıyla gerçekleşir. Profesyonel bir ekip içinde ajans, Hukukçu, Stil Danışmanı, Basın Danışmanı, hatta Türkiye’de yeni kavram “Ticari Danışman” bulunmalı. Bu manada çıtayı yüksek tuttuğumdan olsa gerek istediğim profesyonellikte birebir çalışacağım bir ekip henüz oluştu. 2018-2019 sezonuna kıymetli projeler için tam kadro hazırız.

 

Çok genç yaşta ünlü olmak nasıl bir durum? 

Kendi deneyimimden yola çıkarak başlarda zor ve şaşırtıcıydı. Çünkü; 18 yaşında Bursa’dan okul için geldim, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı tiyatro bölümü 1.sınıf öğrencisi iken, İstanbul da abimler ve sınıf arkadaşlarım dışında doğru düzgün hiç kimseyi tanımazken, Hayat Bilgisi ile birden tanınır, rolümden dolayı bilinir oldum. Herkesin Barbie diye seslendiği, birçok insanın yolda yürürken bana bakması, konuşmak istemesi, ilgilenmesi ergen bir genç kız için kaldırılması zor bir durumdu. Ancak yıllar geçtikçe bende büyüdüm, ardı ardına projelerde yer almayarak, sansasyonel ve magazinel biri olmadığım için, bu ilgi çok özel ve güzel bir yere geldi. On binlerce hayranın tarafından içselleştirilmiş ve sevilen biri olmak elbette bir hediye

 

Sosyal medya önemli mi?

Elbette önemli… Dünya artık neredeyse bunun üstüne dönüyor. O kadar etkili ki bir çok insan ünlü olmak istiyor. Bunu araç olarak kullanıyor. Bakın İnstagram’da da hemen herkesin verdiği pozlar, haller, kurduğu cümleler neyin göstergesi? Ünlü olmak, tanınmak arzusu…

 

Hayatta geleceğe yönelik plan ve ya kurgu yapar mısınız?

Hayata dair asıl ya da yedek planları olan veya kurgulayan biri değilim. Akışın getirdiği her ne ise uyumlanmayı tercih ediyorum. Hayatın bana sunduklarını algılamaya çalışıp, değerlendirip, hayat ile iş birliği içindeyim. Hedeflerimin sadece niyetine girerim, gerçekleşme sürecini yine akışa bırakırım, gereğini yerine getirip, emek vermekten kaçınmam.

 

En çok ne yapmak isterdiniz?

Tüm dillerde konuşmak isterdim. Tüm kitapları okumayı isterdim.

 

Beğendiğiniz oyuncular ya da kahramanınız var mı? İsim vermek ister misiniz?

Çocukluğumda annem, babam… Meslek hayatımda Şebnem Sönmez, Cate Blanchett, Merly Streep. Sosyal hayatımda, bilincimin aydınlanıp, yükselmesine her kim katkı sağladıysa o dönemimin kahramanı olmuştur benim açımdan.

 

Hayatınızda en çok neye dikkat ediyorsunuz?

Kendimde olmak… İç sesimle daima temas içinde kalmak. Şöyle ki; olurda herhangi birinin hayat merkezine girdiğimde ya da herhangi bir şeyi/kişiyi kendi hayat merkezime koyduğumda iç sesimi dinleyemez hale geliyorum ve gitgide kendimden uzaklaşıyorum. Kendimden uzak kaldığımda da huzurlu olamıyorum, altın kural bu kendimde olmak Shakespeare’ın dediği gibi; “ To thine own self be true”.

 

Sizce başarının sırrı nedir?

İç sesini dinlemek, ona güvenmek (tıpkı çocukluğumuzdaki gibi; ona güvenmeyi düşünmüyorduk bile sadece onunla hareket ediyorduk.) dışımızda olan akışı dinlemek, ona güvenmek, tüm sorumluluklarını almak, onları yerine getirmek, hayallerimiz için çalışmak. Kendimize bedenen, ruhen, zihnen, aklen iyi bakmak… Olduğumuz gibi kendimizi kabul etmek. Bazen inandığımız üstün güçten, gücümüzden değiştiremeyeceğimiz şeyler (kendimiz dışındaki her şey) için huzur, değiştirebileceklerimiz (kendimiz) için cesaret ve aralarındaki farkı kavrayabilmemiz için akıl vermesini istemek. Çünkü başarımızın en büyük sabotajcısı biziz. O yüzden iyi niyetli olmak, iyi düşünmek, kendimiz, hayallerimiz için çalışmak ve bunları sevgi, inanç, kabul  ile yaşamak, yapabilmek bence büyük başarı

GÜRKAN KURT

20 soruda ben köşesinin konuğu Bilge Kuru

Bilge Kuru

1-Savurganlık yaptığınız olur mu? Hayatınızda havalı gösterişli ama “bu benim ilk savurganlığım” diyebileceğiniz ne var?

Savurgan olmamaya çalışıyorum özellikle şu dönemde. Evinin ve çocuklarımın kontrolü ve gelecekleri benim kontrolümde olmasının çok büyük etkisi var. Onlar için doğru seçimler ve yatırımlar yapmaya dikkat ediyorum. Ama hala onlara hayır deme konusunda pekte başarılı sayılmam.

 

2-Kendinle yüzleşir misin?

Yapılan her hata ve başarıda yüzleşiyorum tabi ki. Hatanın hiçbir zaman tek taraflı olmadığını bilecek yaşta ve tecrübedeyim. Karşımdaki hatalıydı demek ve bu şekilde açıklama getirmek bence işin kolay yolu. O yüzden bende ne hata vardı da bu oldu diye kendime sorarım. Bu durum başarılarımda da aynı şekilde… Hep yanlış bir şey için yüzleşmemek gerek. Kendinle başarında da yüzleşip kendini takdir edip, “evet” bir sonraki diyerek ruhunu motive etmek çok önemli…

 

3-Keşke yapsaydım dediğiniz oldu mu? Ne için düşündünüz?

Hayatta keşke dememeyi öğrendim bu seni geri taşıyan bir şey. Hayırlısı diyor ve yola devam ediyorum.

 

4-İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığınızı düşünüyorsunuz

Bunu benim cevaplamam ne kadar doğru olur bilemedim. Bence beni tanıyan biri olarak siz cevap vermelisiniz.

 

5-Size bile garip gelen bir huyunuz var mı?

Var. İnsanlara her seferinde güvenmek saçma ama yenemediğim tek huyum. Onların sıkıntılarını özümsüyorum. Halbuki her insanın vefalı olmadığını defalarca test etmeme rağmen… Aynı hataya düşüyorum.

 

6-Neyi romantik bulursunuz?

Değer verilmeyi! Bunun dışındaki her şey show business bence.

 

7-En çok neyi harcıyorsunuz: giysi, parfüm veya başka herhangi bir şey?

Şu sıralar seyahat… Seyahat, beni çok rahatlatıyor. Her gezdiğim ülke, şehir benim hayata ve dünyaya olan bakışıma çok şey kattığını düşünüyorum.

 

8-En büyük, en tuhaf korkunuz nedir?

En büyük korkum aileme gelebilecek zararlar.

 

9-Sınırsızca yaptığınız bir şey var mı?

Şuan yalnızca çalışmak… Sıkıntılarımdan yada problemlerimden beni uzaklaştıran en büyük terapi… Bu denli çalışmamın da karşılığında güzel işler çıkınca mutlu oluyorum.

 

10-Ünlü biri olmak sizce nasıl bir durum?

Ünlü biri olduğumu düşünmüyorum. Benim için ünlü demek kitleleri peşinden sürükleyen biraz daha showbusiness yapan insanlar. Ben işkadını ve bir anneyim.

 

11-Ünlülerin etkileyici olduğuna inanıyor musunuz?

Tabi ki! Etki alanları çok kuvvetli. Önemli olan bu özelliklerini kitleleri doğru şeylere yönlendirerek topluma faydalı olabilmeleri…

 

12-Aksanını iyi bildiğiniz başka hangi dilde konuşuyorsunuz?

İkinci dilim İngilizce.

 

13-Hayatta yedek planlarınız var mıdır?

Hayatta artık planlarım yok.  Sen plan yaparken hayatta kendi planlarını yapıyor. O yüzden hayatın benim için yaptığı planları en sağlıklı ve mutlu bir sekil de yaşamayı tercih ediyorum.

 

14-Şuan da sizinle ilgili; benim ve hiç kimsenin bilmediğim bir şeyi bana söyleyebilir misiniz?

Düşündüm ama yok.

 

15- Süper gücünüz olsaydı ne yapmak isterdiniz?

Her şeye yetişebilecek hıza sahip olmak isterdim. Çok programlı biriyim Bazen bana 24 saat bile yetmiyor.

 

16-Kahramanlarınız var mıdır?

Tek kahramanım babam ve annem.

 

17-Hayattaki altın kuralınız nedir?

VEFA… Ahde Vefası olmayan insandan uzak duracaksın.

 

18-Yemek yapar mısınız? Yapabildiğiniz en güzel yemek nedir?

Yemek yapmayı çok severim. İkİ çocuk annesi olarak en keyif aldığım şeylerden biride onların sevdikleri yemekleri yapmak.

Eğer bana sorarsanız Arap kökenli olmamdan dolayı en güzel sarma yaparım. Ama yemeklerimi yiyenlerin farklı birçok görüşü var.

 

19-Hangi şehri sever ve yaşamak istersiniz? Ve neden?

Galiba Miami. Dünyanın birçok ülkesini gezmeme rağmen Miami benim en rahat ettiğim şehir. Belki 1.5 yıl okumak için orada yaşamamdan kaynaklanıyor.

 

20-En sevdiğiniz yâda maceralı tatili nerede geçirdiniz?

Uzakdoğu seyahatimdi. Thailand, Honkong, Thaiwan, Güney Kore bu bölgelere 6 ay boyunca gezdim. Orda yaşadıklarım, farklı kültürlerin hoşluğu beni çok etkiledi. Çok eylendim ve çok iyi hayat tecrübelerimde oldu.

 

 

Ipsoslu Araştırmacılar Antalya’da Buluştu.

Ipsoslu Araştırmacılar Antalya’da Buluştu.

Türkiye’nin en geniş araştırmacı kadrosuna sahip araştırma şirketi Ipsos Türkiye, 11 – 13 Ocak tarihlerinde tüm çalışanlarıyla Antalya’da toplandı. 3 gün süren organizasyonda şirketin 2018 yılı değerlendirildi ve 2019 planları paylaşıldı.

Ipsos Türkiye, diğer Ipsos şirketleri arasında Avrupa ve Ortadoğu Bölgesinde büyümeyi sürdüren ülkelerin başında geliyor. 2019 yılında da şirket ülke sınırlarını aşan yeni nesil ürün ve hizmetleriyle büyümeye devam edecek.

Toplantıda konuşma yapan Ipsos CEO’su Sidar Gedik şunları iletti: “2018 yılı genel olarak önceki yıllarda olduğu gibi bol çalkantılı hatta fırtınalı bir yıldı. Buna rağmen Ipsos olarak Türkiye’de hedefimizden şaşmadan ilerlemeye devam ettik ve her yıl olduğu gibi 2018’i de büyüme ile kapatmanın mutluluğunu yaşıyoruz. 2018 bizim için bir dönüşümün başlangıç yılıydı. Yıl ortası itibariyle büyüme ve müşteri odaklı yeni bir yapılanma sürecine girdik ve bu dönüşümün meyvelerini de almaya başladık. Genel olarak 2018’in başarısında her bir Ipsoslunun ayrı ayrı önemli katkıları var, tekrar tüm çalışma arkadaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum.

2019’da da Total Understanding yaklaşımıyla; toplum, pazarlar ve insanlarla ilgili tam bir anlayışa ulaşmalarında müşterilerimize yardımcı olmaya ve kurumsal değerlerimizle güçlü bir ekip olmaya devam edeceğiz. Client Officer’larımız ile birlikte kilit müşterilerimizin bir nefes uzağında olacağız. Yeni ürünlerimiz ve daha etkin iş süreçlerimiz ile; tazelenerek, güçlenerek ilerleyeceğiz. Ayrıca, her zaman olduğu gibi Ipsos, 2019’da da, çalışanların kendisini iyi hissettiği, başarıların birlikte yakalandığı, hep daha iyisinin hedeflendiği ve sonra da keyfinin sürüldüğü bir yer olmaya devam edecek.”

Ipsos’un Kurucusu ve Global Başkanı Didier Truchot ve Ipsos Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika CEO’su Shane Farrell da toplantıya katılan global konuklar arasında yer aldı.

 

Ipsos Hakkında:

Ipsos, dünyanın lider araştırma şirketlerinden Ipsos Grubunun bir parçası olarak reklam, müşteri ve çalışan memnuniyeti, pazarlama, medya, kamuoyu araştırmaları ve geleceği tahmin, modelleme ve danışmanlık uzmanlıkları sunan global bir pazar araştırma şirketidir. 500’e yakın çalışanı ile Türkiye’nin en büyük araştırma şirketidir.

 

Kendisini tutkulu araştırmacıların ve araştırmanın evi olarak tanımlayan Ipsos, TÜİK’den sonra ülkemizin en fazla araştırmacıya sahip olan kuruluşudur. Deneyimli araştırmacıları ile müşterilerinin işlerini geliştirmeleri için, ilk yaratıcı aşamadan,  marka / hizmet / ürün gelişme evrelerine kadar olan tüm süreçte ileri araştırma araçlarıyla, yüksek kalitede çözüm üretir. Ipsos, hızlı tüketim, perakende, dayanıklı tüketim, sağlık, teknoloji, finans, otomotiv, medya, turizm ve daha pek çok alanda müşterileri ile çözüm ortağı olarak çalışır.

 

ISO9001:2015, ISO20252 ve Güvenilir Araştırma Belgesi (GAB) sahibi olan Ipsos, çalışmalarını bu kalite standartları ve ESOMAR kuralları çerçevesinde yürütür.

Berfin Beydilli, “Büyük konuşmak, değil büyük işler yapmak istiyorum”

“Büyük konuşmak, değil büyük işler yapmak istiyorum”

Hayata başlarken yaptığı kariyer planını 360 derece değiştiren genç oyuncu Berfin Beydilli, değişen hayatını Pause City’s okurları ile paylaştı. Berfin Beydilli çocukluk hayali olan oyunculuk dışında eğitim alsa da bu aşkı hiç bitmemiş. Tekrar kariyer planlaması yapan genç oyuncu, Şafak Sezer’in başrolünü üstlendiği Göktaşı filmi ile dikkatleri üzerine çekti.

 

“Daha çok başındayım ama uzun ve güzel bir yolun beni beklediğine çok inanıyorum”

 

“Partnerim Bülent Çolak ile güzel bir enerji yakaladık. İlk işim her açıdan benim için çok büyük bir şanstı”

 

“Şafak Sezer çok merhametli, çok insancıl ve yardım sever. İlk filmde Şafak abi ile oynamam benim için büyük şanstı”

 

 

-Berfin seni biraz tanıyalım?

Tabi ki. 24 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi İktisat bölümü mezunuyum. Üniversite son sınıftan beri yaklaşık 3 yıldır oyunculuk eğitimi alıyorum. Ailem bu konuda en büyük destekçim… Yapımcılığını Sinehane’nin yaptığı Caner Erzincan’ın yönettiği Göktaşı filminde Nur karakterini canlandırdım. Sevdiğim işi yapıyor olmaktan dolayı mutluyum. Daha çok başındayım ama uzun ve güzel bir yolun beni beklediğine çok inanıyorum.

 

-Oyuncu olmaya nasıl karar verdin?

İzlediğim bir tiyatro oyunundan sonra bu kıvılcım oluştu bende. Oyuncular, oyun sırasında farklı biri, bittiğinde kendileri oluyorlar. Kendinden başka biri olabilme özgürlüğü çok etkilemişti beni. Çünkü hayal kurmayı hep çok sevdim. Başkalarının yerinde hayal ederdim mesela kendimi. Ben olsam ne yapardım nasıl davranırdım diye. İnsanları izlemeyi çok severdim. Sonra okulun staj döneminde okuduğum bölümle ilgili çalışmayacağıma karar verdim. Yaptığın işin seni mutlu etmesi çok önemli çünkü… Oturup düşündüğümde de kendimi en mutlu en özgür hissedeceğim işin oyunculuk olduğunu keşfettim. Bizim işimizde hayal ve hayat arasında çok ince bir çizgi bence. Bir dünya kuruluyor ama baktığımız zaman yine insandan yani gerçek ilişkilerden yola çıkılıyor. Bir şekilde insanların yaşanmışlıklarına dokunuyoruz. Bu da çok özel bir durum bence…

-Oyunculuk eğitimi almaya devam ediyor musun ve kimden?

Başkent İletişim Bilimleri’nde eğitim almaya başladığım dönemde hocam Ali İpin benim bu işe devam etmem ve yapmam için çok cesaretlendirmişti. Ardından Duru Tiyatro’da hocalarımdan sonrasında Craft Atölye’de Harika Uygur’dan eğitim aldım. No:10 Studios’ta Hilal Saral’dan aldığım eğitim en önemli basamaklardan biriydi benim için. Şu anda da Mehmet Ertansel’den eğitim alıyorum. Eğitim sürecinde Duru Tiyatro’nun ‘İki Bekar’ ve İstanbul Halk Tiyatrosu’nun ‘Barut Fıçısı’ oyunlarının yönetmen yardımcılığını yaptım. Bir de bence oyunculukta eğitimin gerçekten sonu yok. Sadece oyunculuk eğitimi olarak da değil sürekli kendini beslemen gerektiğini düşünüyorum. Bunun için binicilik eğitimi aldım, kickbox yaptım, pilates yapıyorum. Yani hep çok keyifli bir hazırlık sürecindeyiz aslında.

 

-Göktaşı filmiyle seni tanıdık proje nasıl geldi biraz bahseder misin?

Yönetmenimiz Caner Erzincan bana filmi ve Nur karakterini anlattığında sıcacık, bol kahkahalı bir iş dinlemek beni çok heyecanlandırdı. Hemen bir audition aldık ve sonrasında oyuncu koçuyla hazırlık sürecimiz oldu. Trakya şivesi olduğu için alanda da çok çalıştım. Trakyalı arkadaşlarımla sohbet ettim, çiçekli ablalarla oturup konuştum, tepkilerini izledim. Şive için kitaplar okudum. Bir de Nur çok farklıydı benden, onun o kilit noktalarını çözümledim. Zaten sette gerçekten çok güzel bir ekiple çalıştım. Partnerim Bülent Çolak ile güzel bir enerji yakaladık. İlk işim her açıdan benim için çok büyük bir şanstı.

 

-Filmde yaşadığın ilginç bir anın oldu mu?

Bizim set arkamız başlı başına komediydi aslında. Özellikle düğün sahnesini çekerken hazırlığım bitti çekim alanına gidiyoruz. Köy meydanı o kadar kalabalıktı ki şok olmuştum. İnsanlar baya başka illerden düğünü izlemeye gelmişler. Bazı teyzeler düğünü gerçek düğün zannediyordu. Adetmiş mesela benim için gelin baklavası yaptırılmıştı. Gerçek takı getirenler olmuştu.

 

-Şafak Sezer ile çalışmak nasıldı?

Ben Şafak abiyle ilgili biraz sinirli ve zor biri diye duymuştum. Bundan dolayı tedirgin ve belki de yanlış ama önyargılıydım. Sonra sete gittik bakıyorum anlatılanlarla alakası olmayan, ekibine sahip çıkan, insanlara yardım eden, çok merhametli ve gerçekten abilik yapan bir Şafak Sezer vardı karşımda. Setimizin sonlarına doğru Şafak Sezer’in eşi Esra abla ile kızları Irmak ve Sudem’de setimize geldi. Çok çok güzel, samimi bir aile tanıdım. Set bitti hala görüşüyorum Şafak abilerle.

 

-Şimdilerde dizi oyunculuğu çok popüler.. Dizi mi film mi dersek ne dersin?

Oynadığın Karakter derim. Çünkü eğer sen karaktere, hikayeye inanıyorsan bir noktadan sonra o sensen artık, dizi ya da film olması önemli değil bence.

 

-Hollywood yıldızları belirli dönemlerde sinemadan uzaklaşır ve Brodway’de tiyatro yapar. Kariyerinin başındasın ama tiyatro yapmak istiyor musun?

 

-Tiyatro sahnesine çok saygı duyuyorum. Bu tabi ki dizi ya da sinemayı kolay buluyorum demek değil. Zaten böyle bir şey düşünsem işime saygısızlık etmiş olurum. Ama o sahneyi ayrı bir yerde tutuyorum bir oyuncu olarak. Bir şeyi yapacaksam da tam olması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden her şeyin bir zamanı var.

 

-Beğendiğin oyuncular arasında kimler var yerli yabancı?

Tabi ki sadece söylediğim isimlerle cevabın tam verilmiş olması mümkün değil ama ilk aklıma gelen isimler Haluk Bilginer, Halit Ergenç, Demet Akbağ, Demet Evgar… Yabancı olarak da Meryl Streep, Natalie Portman, Tom Cruise, Cate Blanchett

 

-Kariyerinde gelecek planlaman nedir?

Her şey için gerçekten inanmak ve istemek çok önemli. Ben de bu anlamda yaptığım işlerle, oynadığım karakterlerle gerçekten insanların izlerken yüreğine dokunmak istiyorum. İnsanlar benimle birlikte yaşasınlar izledikleri süre içerisinde bence bu çok önemli. Zaten bunu başarmaya başladığım ya da başarabildiğim noktada kariyer planlamamda doğru yoldayım demektir. İlerleyen dönemlerde geri dönüp baktığımda güzel işler bırakmış olmak istiyorum.

-10 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?

Sette görüyorum. Şaka tabi…  Bunu şimdiden kestirmek elbette ki güç… Elimden gelenin en iyisini yaparak ilerlemek en büyük amacım. Bu yolda gerçekten sevdiğim bana destek olan insanlarla ilerliyorum. Bence her oyuncu bir marka ben de kendi markamı en güzel şekilde temsil ediyor olacağımı düşünüyorum. Büyük konuşmak, değil büyük işler başarmak istiyorum.

 

 

 

Başarının  Sırrı

Bu soruya cevap vermek benim için çok erken. Türkiye’de bir yere gelmek çok zor. Mücadele etmek ve her seferinde tekrar tekrar pes etmeden denemek gerekiyor. Ben yolun başındayım. 10 yıl sonra bu sorunun cevabını vermek istiyorum.

 

Tolga Atalay ile Chef&Chef konuğu Loggia ve The Woods’un şefi Cenap Varol…

“Tazelik ve mevsimsel değişkenlik benim ruhumda var”

Pause City’s Dergi’nin Chef&Chef konuğu şimdilerde Loggia ve The Woods’un şefi Cenap Varol… Şef Cenap Varol ile kariyeri ve hedefleri hakkında samimi bir röportaj yaptık. Keyifle okumalar.

—Cenap Şef kendini okurlarımıza tanıtır mısın?

Mutfağa tutkum ilkokul sıralarındayken başladı.  Çocuk yaşta alınacak kararlar gibi görünmese de eğitimimi bu yönde şekillendirdim. 1990ların başında Etiler otelcilik okulunda okudum. Sonrasında Abant İzzet Baysal aşçılık bölümünde okudum. Ardından Anadolu Üniversitesi işletmecilik ve Turizm otelcilik bölümlerinde eğitimimi sonlandırdım.

—Kariyerinde ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

The Marmara İstanbul’da stajyer olarak iş hayatıma başladım. 2000’lerde Swissotel Bosphorus’da devam ettim. Askerlik sonrası Conrad İstanbul ve Bosphorus Four Season Oteli’n açılışını gerçekleştirdim. 2010 sonrasında Grand Hyatt İstanbul Otel’de Executive sous Şef olarak hizmet verdim. 2013’lerde Shangri-La Bosphorus Oteli’n açılışında yine Executive sous Şef olarak devam ettim. 2014 ve 2018 yılları arasında Accord grubunda orta ve ekonomik oteller segmentinde Grup Executive Şef olarak 21 otelin yönetimine hizmet ettim. Şu anda “Loggia” isminde bir İtalyan restoranı ve “The Woods” yeni nesil bistro grill tarzında iki işletmenin Executive Şef i olarak kariyerimi devam ettiriyorum.

—İtalyan lezzetlerinde uzmanlığın ne zaman yoğunlaştı?

Şef Fabio Brambilla’nın yanında 5 yıl birlikte çalıştım. Onun ustalığında çok şey öğrendim. Bunun dışında birçok İtalyan Şef ile beraber çalışmalarım oldu. Bunların arasında birkaç tanesi Şef Moreno Polverini, Şef Roberto Cannatta gibi bir sürü değerli şefler hocam oldu.

—Uzakdoğu mutfağında da marifetlisin. Neden ve nasıl Uzakdoğu süreci başladı?

Swissotel döneminde Japon şeflerden gerçek Japon lezzetlerini öğrenme şansım oldu. Ayrıca Çin mutfağı deneyimlerim Swissotel’de başladı. Filipinler’de Sofitel Manila’da deneyimim devam etti. Shangri-La Bosphorus’ta 14 ayrı Uzakdoğu şefiyle yoğun bir workshop ve iş geliştirme süreci yaşadım.

—Hem otel hem piyasa tecrüben var yani bu sana ne katıyor?

Otelciliğin verdiği en büyük avantaj kaliteli şeflerle çalışma imkanı oldu. Yurtdışı eğitimleri ve deneyimleri yaşamak ayrıca kurumsal yeme-içme işletme sistemini benimsemek ve uygulamak oldu diyebilirim. Piyasa işletmeleri ise her segment müşteriye hizmet etmek, piyasa lezzeti dediğimiz bire bir yerel misafirlerimizin damak tadına uyumlu tatlar kurgulamak yönünde bana çok şey kattı.

—Genç şeflere yaratıcı şef olma hakkında bir metodoloji verir misin? Aslında  artık sende orta yaşa doğru adım atıyorsun.

Devamlı eğitim ve güncellenmek, olayı hep bir üretim mesleği olarak görmek, sosyal medya gibi yeni nesil markalama yöntemlerine güvenmemek, 0 ego sahibi olmak. Devamlı yemek içmek deneyimlemek ve farklı lezzetleri keşfetmek.

—Bana “Loggia” ve “The Woods”ta unik ve tekel olan birer lezzeti anlatır mısın?

Aslında Loggia klasik bir İtalyan restoranı burada gerçek Napoli pizza hazırlıyoruz. Napoli pizza son yıllarda Napoli den çıkarak ülkemize de ulaştı. Fakat biz ürün melezleştirmeden gerçek bol soslu, suda mozzarellayı ve yumuşak ekşi mayalı hamuru ile taş fırında hazırlıyoruz. Loggia da tiramisudan gelato dondurmaya birçok özgün lezzet var. Yine sebze özütlü risottolarda da iddialıyız. The Woods ise kendi tasarımız olan bize özel bir odun ateşi isleme sisteminde çok farklı lezzetler sunuyoruz. İslenmiş somonumuz, etlerimiz ve daha bir sürüsü şey… İtalyan eriştelerimiz bile islenmiş sunuluyor. Izgara sebze, kırmızı et, deniz mahsulü ve beyaz et anlayışımız çok farklı. Bir de aslında nerede ise unik veya tekel diyebileceğimiz çanak lezzetler mevcut. 6 ayrı ev yapımı sos hazırlıyoruz.

—Sen bir menü veya tabağın hikayesinde yola çıkarken bu süreç nasıl oluyor? İlham nereden hangi an çıkıyor?

Tazelik ve mevsimsel değişkenlik benim ruhumda var. Dışarıdan hazır ürün en az seviyede alırım. Bu ham madde ve mevsimsel ürün felsefesi bana aslında otomatikman yaratma ve düşünme altyapısını oluşturuyor. Bence klasiğin dışına çıkıp kalıcı ve sürdürülebilir bir yenilik katmak çok zor ve günler alabilen bir süreç.

 

Dünyanın en popüler festivali başlıyor

Venedik Festivali

Venedik–İtalya 20 Ocak-28 Şubat

DÜNYANIN en çok bilinen ve en popüler festivali olan Venedik festivali Ocak ayında başlayıp Şubat ayına kadar sürüyor. Avrupa ve dünyanın çeşitli şehirlerinden Venedik’e turistler akın ediyor. Ticari kaygılar nedeniyle bir hafta süren karnaval 40 güne çıkmış, kış aylarında gerileyen turist sayısı bu şekilde artırılmış. Vaktiniz varsa bu uzun süren karnavalı baştan sona yaşayın deriz. Ama fazla vaktiniz yoksa Şubat sonunda Venedik’e gidince karnavalın en renkli zamanı da zaten Şubat’ın son günleridir.