Serap Tibuk’un Tren ile Paris-Londra macerası
Pause City’s Derginin bu ay ki konuk gezi yazarı Serap Tibuk… Paris’ten Londra’ya yaptığı tren yolculuğu ve her iki şehirden izlenimlerini paylaştı.
Beni tanıyanlar bilir programlı, programsızlardanımdır. Bazen çok kurallı bazen de kuralların dışına çıkarım. Tek başına tatil yapacaksam asla program yapmam. Birine bağlı olmak yerine kafamın estiği şehirde istediğim tarihinde olmayı severim. Birçok defa Londra ve Paris’e gitme imkanı budum. Ve bu iki güzel kent arasındaki yolculuğumda her zaman uçak kullandım. Bu kez Paris’ten trene binip denizin altından Londra’ya gideceğim. İlk tren gezisini sizinle paylaşmak istedim.
Her zaman yaptığım gibi İstanbul’dan Paris’e uçak geldim. Paris gezimi tamamlayıp, alışverişlerimi yaptıktan sonra bu kez Londra’ya uçak ile değil, trenle gitmeye karar verdim. Bu benim içinde bir ilk olacak. Hızlı tren (Eurostar) ile 2.30 dakikada Paris’ten-Londra’ya uçak konforunda vardım. Havalimanı için uzun süren yolculuklar ve beklemelere takılmadan konforlu bir yolculuk oldu. Biletim internetten almıştım. Otelden taksie atladım 10 dakika içinde (Gar du Nord) kuzey tren garına geçtim.
Yolculuktan yarım saat önce istasyona geldim direk Eurostar salonuna geçtim. Tren diyorum ama uçaktan farksız. Konforlu koltukları, televizyonu, interneti, servisi ve her şeyi bir uçak yolculuğu kadar kaliteli… Bagajımı özel bagaj yerine bırakıp yerime oturup camdan etrafı izlemeye başladım. Keyifli hızlı bir seyir sonrası takriben bir saat sonra tren aniden yavaşladı. Ne oldu diye merak ettim. Bir baktım karşımızda koca bir tünel… Manş Deniz’in içine doğru ilerliyorduk. Bir anda etrafımız karardı. Korkmadım dersem yalan olur. Denizin altından geçtiğimiz bilmek beni biraz ürküttü… Ama kısa zamanda bu duruma ayak uydurdum. Bu loş, yarı aydınlık yolculuk tamtamına yarım saat sürdü. Tünelin sonunda ışığı görünce İngiltere topraklarına girdiğimizi anladım. 50 km’lik Manş Tüneli’nin 39.5 km’si denizin altında yer alıyor. Bu keyifli ve ilginç deneyimin ardından Londra St. Pancras istasyonuna vardım. Eurostar, sabahın erken saatlerinden, gece geç saatlere kadar her 2 saatte bir tren var. Yani günü birlik olarak da kullanabilirsiniz. Hızlı bir pasaport kontrolünün ardından Londra’ya ayakbastım…
Ücreti merak edenlerde olmuştur. Uçak fiyatı ile aynı. Ekonomi, standardpremier ve businesspremier sınıfları var. Ekonomi 185 Euro, standardpremier 240 Euro, businesspremier 370 Euro…
Ben yolculuğumu businesspremier vagonuna yaptığım için diğer vagonlar hakkında size bilgi veremiyorum. Dip not: Havalimanında zaman harcamak istemeyenler varsa tren en ideal yolculuk.
Paris ve Londra’nın hayatım da çok önemi var. Bu nedenle bu iki şehre çok sayıda seyahat yaptım. Sanat, tarih ve moda açısından çok sevdiğim ve keyif aldığım şehirler. Ama bu şehirde beni en çok rahatsız eden, butik ve alışveriş merkezlerinin kalabalık olması, kasa işlemlerinin uzun sürmesidir.
Bu kez şehirler hareketli olmasına rağmen, meşhur alışveriş merkezleri ve butikleri şaşırtıcı derecede boştu.
Mesela günün her saati, kalabalık olarak hatırladığım Galerie Lafayett nerdeyse bomboştu. Her katında personel hariç en fazla 40-50 kişi vardı. Aynı şekilde Printemps’da boştu. Avenue Montaigne ve Şanzelize kafeleri hareketli ve caddeler dolu ama alışık olduğumuz mağaza önü kuyruklarını bu kez göremedim. O meşhur Louis Vuitton, Chanel ve Dior gibi dünyaca ünlü butikler inanılmaz bir şekilde sakindi.
Londra’da krizi hissediyor;
Aynı şekilde Londra’nın meşhur Alışveriş merkezleri Harrods ve Harvey Nichols’da öyle, eski kalabalığı, eski yoğun alışverişe şahit olamadım. Burberrys’de bu krizden nasibini alanlardan…
Evet, ülkemizde ciddi kriz var ancak gördüm ki tüm Avrupa’da ciddi bir kriz var. Fiyatlar yüksek, alım gücü azalmış, parası olan da almadan önce defalarca düşünür olmuş… Harrods o kadar boş ve sakindi ki Chanel ve Louis Vuitton bölümünde tam ortada “falling stars” resmi bile çekilebildim.
Yeme-içme ve eğlence sektörü bu krizden çok etkilenmemiş. Her krizlerde olduğu gibi insanlar yiyip-içerek sosyalleşip stres atıyor. Skala biraz aşağı düştüğü görünüyor.
Hava şansıma çok güzeldi;
Gelelim her iki şehrin en favori yerlerine… Şansıma hava muhteşemdi. Uzun zamandır Londra’da böyle masmavi bir gökyüzü görmemiştim. Sıcaklıkta 23 derece civarında seyrediyordu.
Londra’da görülmesi gereken yerler arasında Natural History Museum, Victoria and Albert Museum ve Science Museum her zaman benim listemde vardır. Londra’da müzelere giriş ücretsizdir. Her zaman aynı müzeleri dolaşmıyorum tabi ki… Çoğu zaman içinde geçici sergiler oluyor. Bunları kaçırmak için listemde bu meşhur müzeler var. Sadece Madam Tussauds ücretli ve giriş ücreti 30 pound civarında.
Londra’da alışveriş;
Alışveriş için Oxford Street, Regent Street, Piccadilly, Sloane Street ve Bond Street sizler için tavsiye edebilirim. Biraz turistik bir yer olsa da her aradığınızı bulacağınız caddeler.
Nerelere gitmeli;
Londra’ya ilk defa gidenler için Big Ben, Westminster Abbey ve London Eye, Buckingham Sarayı, Tower Bridge mutlaka uğranılması gereken yerler. Londra’nın en sevdiğim şeylerinden biri şehrin göbeğinde oldukça bol yeşil alan olması. İstanbul’da yaşayanlar için bura bir cennet… Hyde Park, Green Park, Regent Park en popülerler parkları. Gökyüzünde azda olsa güneş görüldüğü an Londra haklı hemen soluğu parklarda alıyor. Güzel bir park kültürü var. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Tek istekleri o güzel havanın tadını çıkarmak.
Yemek konusunda minik tüyolar;
Şu sıralar en gözde mekanlar arasında eskiden bir itfaiye binası olan Chiltern Firehouse, Mandarin Oriental Oteli’nin içinde Michelin Yıldızlı Heston Blumenthal ve May Fair bölgesindeki meşhur Gordon Ramsey… Özellikle istiridye ve balık konusunda hayli iddialı.
Londra’da mutlaka bir müzikal deneyimi yaşanmalı. Soho onlarca müzikal ve gösterilere ev sahipliği yapıyor. Bende hazır gitmişken müzikal seyretmeden dönmedim. Book of Mormons’u beğendim ve şiddetle tavsiye ediyorum. Soho sanat ev sahipliği yaparken gece hayatının en hareketli yerlerinden biri… Publar, barları, gece kulüpleriyle çok meşhur. Dip not olarak fish and chips yemeden Londra’dan dönmeyin.
Romantizm adresi Paris;
Şıklığın ve romantizm adresi Paris… Paris mutlaka insan ömründe en az bir kerede olsa gidilmesi gereken bir şehir.
Her zaman şık Fransız kadını, zarif giyimli Fransız erkeklerini sokaklarda görmeniz mümkün. Bu şık ve zarif insanları, restoran ve kafelerde saatlerce süren şarap ve peynir eşliğindeki sohbetlerini yaparken izleyebilirsiniz.
Nereleri gezmeli;
Paris’te gezilecek o kadar çok müze, tarihi yer, sanat galerileri, antika pazarları var ki, onların hepsini bir çırpıda gezemezsiniz. Ya Paris için birkaç hafta ayırmanız gerekiyor yada en popülerini seçip onlara gitmeyi tercih edeceksiniz. Ben birkaç önemli adresi sizinle paylaşayım. Eyfel Kulesi, Notre Dame Katedrali, Louvre Müzesi, Montmarte (ressamlar tepesi) ve tabii Şanzelize Caddesi. Galerie Lafayette ve Printemps en büyük ve meşhur markaları bir arada barındıran alışveriş merkezleri…
Paris’in dünyaca ünlü kafeleri Cafe Deux Magots, Cafe de Flore, Brasserie Lipp, Cafe de la Paix, Le Fouquet’s, Bar Hemingway (Ritz Oteli’nin içinde) ve tabi ki; Cafe Avenue (Avenue Montaingne) Kafelerde her an bir tanıdığa yada ünlüye rastlamak mümkün.
Gece hayatı;
Paris gece hayatı ile de çok meşhur şehirlerden. Kabareleri ile ünlü Paris’in simgesi haline gelen Le Moulin Rouge, Le Lido, Le Crazy Horse görülmesi gereken eğlence mekanlarından. Gece kulüpleri arasında en popülerleri; Vip Room, Queen, Le Club 79, Buddha Bar. Dip not: Paris’te özellikle restoran, kafe ve barlar çok yoğundur. Rezervasyon yapmadan gitmeyin.