Yazılar

Besin zehirlenmesini önlemede 2 saat kuralı!

Besin zehirlenmesi ülkemizde ve dünya genelinde özellikle yaz aylarında daha sık görülen önemli bir sağlık sorunu. Kış mevsiminde hastanelerde yaygın görülen influenza ve gribin yerini; yaz aylarında Stafilokok, Salmonella, E.Coli gibi bakteriler ile Rotavirüs ve Norovirüs gibi virüslerin yol açtığı besin zehirlenmeleri alıyor. Acıbadem Beylikdüzü Cerrahi Tıp Merkezi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, Dünya Sağlık Örgütü ve diğer sağlık otoriteleri tarafından yapılan tahminlere göre, dünya genelinde her yıl yaklaşık 600 milyon kişinin besin zehirlenmesi yaşadığına dikkat çekerek, “Besin zehirlenmeleri nedeniyle yılda yaklaşık 420 bin kişi de hayatını kaybediyor; bunların çoğunu çocuklar, yaşlılar ve kemoterapi veya immünoterapi gibi bağışıklığı zayıflatan ilaç kullanan hastalar oluşturuyor” diyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre; ülkemizde de 2015-2020 yılları arasında besin kaynaklı hastalıklar nedeniyle hastanelere 18 milyon 314 bin 239 kişi başvurmuş ve 1714 kişi yaşamını yitirmiş.

Dr. Murat Karakoç

Dr. Murat Karakoç

Sıcak havada mikroplar hızla çoğalıyor

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, besin zehirlenmesinin yaz aylarında daha sık görülmesinde hava sıcaklığının büyük etkisi olduğuna işaret ederek “Yaz mevsiminde hava sıcaklıklarının artması nedeniyle  bakteri, virüs ve parazitler gibi mikroplar daha hızlı çoğalmakta ve besinlere daha kolay bulaşmaktadır. Ayrıca yaz aylarında piknik, barbekü, plaj gezileri gibi açık hava etkinliklerinin artması, özellikle turistik ve kalabalık bölgelerde hijyen koşullarına uyulmaması, çiğ ve az pişmiş gıdaların tüketilmesi de besin zehirlenmesi sıklığını arttırmaktadır” diyor.

Bu belirtilerde asla zaman kaybetmeyin!

Besin zehirlenmesinin belirtileri, bozulmuş gıdaların tüketiminden sonra birkaç saat veya birkaç gün içinde ortaya çıkıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, belirtilerin hafif veya şiddetli olabileceğine işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hafif belirtiler bulantı, günde 5’ten daha az sıklıkta oluşan kusma ve ishal, karın ağrısı ve kramplar, hafif ateş, baş ağrısı, halsizlik, yorgunluk ile iştahsızlık gibi sorunlardır. Şiddetli bulgularda ise sürekli kusma, şiddetli karın ağrısı ve kramplar, 38°C’nin üzerinde seyreden yüksek ateş, kanlı ishal, şiddetli dehidratasyona bağlı azalmış idrar, ağız kuruluğu,  baş dönmesi, bayılma, nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi semptomlar görülebilir”

 Kalıcı sağlık sorunlarına yol açmasın!

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, şiddetli belirtiler görüldüğünde zaman kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü besin zehirlenmesi önemli bir problemdir. Ciddi tablolarda özellikle çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde ölümle sonuçlanabilir. Bazı patojenler ciddi ve kalıcı sağlık problemlerine neden olabilir. Örneğin, E. Coli bakterisinin O157 suşunun yol açtığı besin zehirlenmesi sonrasında kalıcı böbrek yetmezliği gelişebilir ve hastanın ömür boyu diyaliz tedavisi alması gerekebilir. Yersina enterocolitica, Shigella, Salmonella bakterisi gibi bazı patojenlerin sebep olduğu enfeksiyonların ardından reaktif artrit gibi çeşitli eklem romatizmaları gelişebilir” diyor.

BESİN ZEHİRLENMESİNE KARŞI 10 ETKİLİ ÖNLEM!

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, besin zehirlenmesine karşı almamız gereken önlemleri şöyle anlatıyor:

Besinleri satın alırken dikkat!

Alışveriş yaparken bazı kurallara dikkat etmeniz büyük bir öneme sahip. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, alışveriş sırasında almanız gereken önlemleri şöyle özetliyor: “Son kullanma tarihi geçmiş gıdaları satın almayın. Paketli ürünlerin ambalajlarının sağlam ve hasarsız olduğundan emin olun. Şişmiş veya hasar görmüş konserve ürünlerini kullanmayın. Et ve et ürünlerini güvenilir yerlerden satın alın. Kırık, çatlak, dışkıyla kirlenmiş yumurtalardan kaçının. Özellikle et, et ürünleri ve tavuk gibi sık besin zehirlenmesi yapan ürünlerin üretildikleri yerden depolara ve satış noktalarına sevkiyatı sırasında -18°C altında muhafaza edilerek soğuk zincirin korunması önemli. Dondurulmuş besinlerin soğuk zincirinin kırılmamış olmasına dikkat edin.”

Çiğ ete ve yumurtaya dokunduktan sonra mutlaka…

Yemek hazırlamadan önce ellerinizi sabunlu sıcak suyla en az 20 saniye yıkamaya özen gösterin. Tırnaklarınızı kısa ve temiz tutmayı alışkanlık edinin. Çiğ veya az pişmiş kırmızı et, beyaz et ve balıkla temas sonrası özellikle ellerinizdeki çatlaklar aracılığıyla parazitler ve bakteriler bulaşarak kist hidatik, toxoplazma, brusella, tüberküloz, camylobacter ve salmonella gibi çeşitli enfeksiyonlara yol açabiliyor. Bu nedenle çiğ et ve balığa dokunduktan sonra ellerinizi yine sabunlu sıcak suyla yıkamayı asla ihmal etmeyin.

Mutfak gereçlerini sıcak suyla yıkayın

Mutfak tezgahlarını, kesme tahtalarını ve diğer mutfak ekipmanlarını sıcak su ve sabunla düzenli olarak temizlemeniz çok önemli. Her kullanımdan sonra, özellikle de çiğ et, yumurta ve balık ile temasın ardından tüm araç ve gereçler ile tezgah yüzeylerini deterjanlı sıcak suyla iyice yıkamalısınız.

Çiğ etleri pişirmeden önce yıkamayın

Kırmızı eti, balığı ve tavuk etini pişirmeden önce yıkamayın. Özellikle tavuk etinde fazla miktarda mikroorganizma bulunuyor. Yıkama esnasında lavaboya, tezgah yüzeyine, musluğa ve ellerimize bulaşan bu mikroorganizmalar enfeksiyona yol açabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, balıkları da pişirme öncesinde yıkamanın doğru olmadığına dikkat çekerek, “Çünkü balığı yıkamak Salmonella ve E.Coli gibi enfeksiyonları etrafa bulaştıracağı gibi, sağlığımız açısından önemli olan ve balıkta çok bulunan Omega-3 gibi yağ asitlerinin ve faydalı enzimlerin kaybına yol açar. Ayrıca balıkta bulunan ve pişirme sırasında lezzeti arttıran doğal sıvıların da kaybına neden olur” diye konuşuyor.

Bu besinleri asla temas ettirmeyin!

Farklı besinlerin birbiriyle temas halindeyken çeşitli mikroorganizmaların ve zararlı maddelerin geçiş yapmaslarına çapraz bulaş deniyor. Çapraz bulaşı önlemek için çiğ besinleri pişmiş yiyeceklerden ayrı tutmanız gerekiyor. Ayrıca çiğ kırmızı et, tavuk eti, yumurta, balık ve kabuklu deniz ürünlerini de sebzeler ile asla temas ettirmemeniz gerektiği uyarısında bulunan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, “Bu sayede etlerde bulunan zararlı mikroorganizmaların sebzelere geçmesini engellemiş olursunuz” diyor.

Et ve sebzeleri aynı bıçakla kesmeyin

Besin zehirlenmesine karşı almanız gereken bir başka önlem ise etleri, et ürünleri ile sebzeleri ayrı tezgahlarda ve farklı bıçaklarla kesmek olmalı. Etler ile temas eden bıçakları, tezgahı, mutfak araçlarını da sıcak ve sabunlu suyla yıkamalısınız.

Besinleri doğru sıcaklıkta pişirin

Et, tavuk, balık ve yumurta gibi besinlerin yeterince pişmiş olmaları da besin zehirlenmesinden korunmada büyük öneme sahip. Bu besinlerin iç sıcaklıklarının bir termometre ile kontrol edilmesi gerektiğini belirten Dr. Murat Karakoç, “Örneğin besinlerdeki iç sıcaklık tavuk için en az 74°C, kırmızı et için de en az 63°C olmalıdır. Besinlerin her tarafının iyice piştiğinden emin olunmalı, büyük tencerelerde pişirilen yemekler sık sık karıştırılarak sıcaklığın her tarafa yayılması sağlanmalıdır” diyor.

Oda sıcaklığında en fazla 2 saat tutun

Yiyecekleri piştikten sonra oda sıcaklığında en fazla iki saat tutun, özellikle et ürünlerini daha sonra buzdolabında 4°C altında saklamaya özen gösterin. Bunların yanı sıra pişmiş yiyecekleri buzdolabında çiğ besinlerden uzak tutmanız da çok önem taşıyor.

Oda sıcaklığında çözülmeye bırakmayın

Dondurulmuş besinleri özellikle de et ürünlerini oda sıcaklığında çözülmeye bırakmamanız gerektiği uyarısında bulunan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Karakoç, “Böyle durumlarda çözülen yüzey kısımlarda Salmonella, E.Coli, Stafilokokkus aures gibi çeşitli bakteriler kolay bir şekilde üremekte ve besinlerle kontamine olarak besin zehirlenmesine yol açmaktadır” diyor. Ayrıca dondurulmuş besinleri sıcak su altında çözmeye çalışmak da tehlike oluşturuyor. Bu ürünleri buzluktan aldıktan sonra buzdolabının alt raflarında çözülmeye bırakmalı veya mikrodalga fırınlar kullanmalısınız.

Kuru gıdaları karanlıkta saklayın

Bulgur, buğday, pirinç, nohut, fasulye gibi bakliyatlar ve kuru gıdalar sıcak ve nemli ortamda saklanmamalı. Bakliyatlar ile kuru gıdaları güneş görmeyen karanlık bir yerde ve 20°C sıcaklığın altında, ağzı hava almayan kapalı cam kaplar içinde saklamaya dikkat edin. Özellikle pirinç içeren yemekleri bir günde tüketilecek miktarda yapmanız gerektiğine işaret eden Dr. Murat Karakoç, “Pirinçli yemek tekrar tüketilecekse en fazla  bir defa daha ısıtma yapılarak yenilebilir. Böylece Bacillus cereus gibi bakterilerin yol açacağı gıda zehirlenmesinden de korunmuş olunur” diyor.

Aralıklı oruç vücudu yeniliyor

Aralıklı oruç, yiyecek tüketimini belirli saatlerle sınırlandırarak metabolizmayı ve genel sağlığı iyileştirmeyi amaçlıyor. Aralıklı oruç; kilo verme, kan şekeri kontrolü, kalp sağlığı, beyin fonksiyonları ve yaşam süresi üzerinde olumlu etkiler sağlayabiliyor. Ancak aralıklı oruç herkes için uygun olmayabiliyor. Sağlık durumu, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarına göre uygulanmadan önce bu konuda bir uzmana danışılması öneriliyor. Memorial Wellness Beslenme Danışmanlığı Bölümü’nden Uzm. Dyt. Yeşim Temel Özcan, “Birlikte iyileşiyoruz” kitabında da detaylarını paylaştığı aralıklı oruç hakkında bilgi verdi.

Uzun yıllar boyunca az ve sık yeme modeli benimsendiği için aralıklı oruç yeni keşfedilmiş gibi algılansa da; insan metabolizmasında ve genetiğinde, “açlık” atalarımızdan gelen ve vücudun ihtiyacı olan bir uygulamadır. Yani; aralıklı oruç aslında bir diyet değil, insan metabolizmasının normal çalışma sistemine uyum sağlamasıdır. Ancak günümüze bu sistemi adapte ederken bazı yöntemler belirlenmiştir. Bu yöntemlerin temeli; belirli zaman dilimlerinde yemek yeme ile açlık arasında dönüşümlü bir şekilde davranmaya dayalıdır. Ne yediğimiz kadar, ne zaman yediğimiz veya ne kadar süre yemediğimiz de çok önemlidir.

Dyt. Yeşim Temel Özcan,

Dyt. Yeşim Temel Özcan

Vücudun yenilenmesi ve onarılması için etkili bir uygulama

Vücudumuz temelinde bağışıklık sistemi ve sindirim sistemine enerji harcamaktadır. Beslenmek, temel bir ihtiyacımız olsa da; yemek yerken vücudumuza yabancı maddeler aldığımız için bu vücut için bir strestir. Dolayısıyla yemek yerken vücudumuzda inflamasyon yani bir diğer ismi ile iltihap/yangı oluşur ve devreye bağışıklık sistemimiz girerek tehlikeli olarak gördüğü besin maddelerine hızla yanıt verir. Ancak tam tersi açlık durumundayken; bağışıklık sisteminin uğraşmak zorunda olacağı tehlike etmenleri devrede olmadığından, asıl görevi olan hasarlı hücreleri bulup onları temizleme işini daha iyi yapar. Yani; otofaji yapar. Tam da bu nedenle aralıklı olarak uygulanan açlıklar, vücudun yenilenmesi ve onarılması için oldukça etkili bir yöntemdir.

Aralıklı oruç çeşitli yöntemlerle uygulanabiliyor

Aralıklı oruçta en yaygın uygulamalardan biri 16/8 yöntemidir. Bu yöntemde, günde 16 saat boyunca açlık durumu sürerken, geri kalan 8 saatlik süre içinde yemek yeme izni vardır. Örneğin, bir kişi gece yemeğini yedikten sonra sabah kahvaltısını atlayarak, öğle yemeğinden sonra akşam yemeğine kadar olan sürede yemek yeme hakkını kullanabilir. Diğer bir popüler yöntem ise 5:2 yöntemidir. Bu yöntemde, haftanın 5 günü normal bir şekilde beslenilirken, diğer 2 gün sadece çok az kalori alınarak oruç tutulur. Ancak şunu söylemeliyim ki; etkili bir otofaji için en az 14 saatlik bir açlık olması gerekir. Daha önce hiç aralıklı oruç yapılmadıysa, öncelikle kişinin kendini zorlamadan yavaş yavaş açlık süresini uzatması, sonrasında bu saatlere çıkılması daha mantıklıdır.

Aralıklı oruç yağ yakımını hızlandırıyor

Aralıklı oruç, vücuttaki birçok biyolojik süreci etkileyerek çeşitli sağlık faydaları sağlamaktadır. Bunlardan biri insülin hassasiyetinin artmasıdır. Açlık durumunda vücut, insülin düzeylerini düşürür ve bu da yağ yakımını artırır. Ayrıca, aralıklı oruç yapmak, hücresel onarım ve yenilenmeyi teşvik eder, inflamasyonu azaltır, beyin sağlığını geliştirir, kalp sağlığını destekler ve yaşlanmayı yavaşlatır. Öte yandan, aralıklı açlık doğru uygulandığında kilo kaybına da yardımcı olabilir. Ayrıca bazı araştırmalar bu yöntemin metabolizmayı iyileştirebileceğini göstermektedir. Bunun yanı sıra bazı insanlar açlık durumundan sonra yemek yediklerinde daha bilinçli ve sağlıklı beslenme eğilimine girebilmekte ve kendilerine uygun sürdürülebilir bir beslenme programı oluşturabilmektedir.

Aralıklı oruçta dikkat edilmesi gereken noktalar

Aralıklı oruç uygularken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çünkü bu beslenme stilinin herkes için uygun olmayabilir. Aralıklı açlık, bazı insanlar için faydalı olabilirken, bazıları için uygun olmayabilir. Örneğin; çocuklar, hamileler, emziren anneler veya geçmişte yeme bozuklukları yaşamış kişiler için bu yöntem uygun olmayacaktır. Özel sağlık durumuna sahip kişilerin, bu yöntemi uygulamadan önce bir sağlık uzmanına danışmaları önemlidir. Ayrıca, oruç uygulanacaksa olumlu bir sağlık etkisi görebilmek için bu planın dengeli uygulanması önemlidir. Aralıklı oruçta yeterli su tüketimi ve dengeli beslenme çok önemlidir. Aralıklı oruç, kilo verme ve sağlığın iyileştirilmesi amacıyla etkili bir yöntem olabilir. Ancak, herkesin vücut yapısı ve sağlık durumu farklı olduğundan, bu yöntemi uygulamadan önce dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve gerektiğinde uzman bir görüş alınması önemlidir.

Kulak enfeksiyonuna karşı 6 etkili önlem!

Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte serinlemek amacıyla kendimizi sık sık deniz ve havuzun serin sularına bırakıyoruz. Ancak gerekli önlemleri almadığımız takdirde sağlık sorunları gelişebiliyor, örneğin dış kulak yolu enfeksiyonu gibi! Bu hastalık nedeniyle oluşan kulak kepçesinde ağrı, kulakta tıkanma ve işitme kaybı yaşam kalitesini düşürürken, tedavide gecikildiğinde kemik iltihabı, yüz felci, beyin zarı iltihabi (menenjit) veya beyin apsesi gibi ciddi tablolar da gelişebiliyor. Ayrıca özellikle mantar enfeksiyonları inatçı enfeksiyonlar olabildikleri için tekrar tekrar kulak temizliği gerekebiliyor. Oysa erken müdahale sayesinde dış kulak yolu enfeksiyonu kolayca tedavi edilebiliyor. Çok daha önemlisi alınabilecek bazı basit önlemlerle enfeksiyonun oluşumu önlenebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, “Yaz mevsiminin vazgeçilmezi elbette denizler ve havuzlardır. Ancak dış kulak yolu ıslak kalması nedeniyle enfeksiyonlara açık hale gelir. Dolayısıyla kulağın kuru kalması çok önemlidir. Bunun için dikkat edilmesi gereken en önemli kural ise yüzdükten veya banyodan sonra kulakta oluşan ıslaklığı dışarıdan yumuşak bir havlu veya bez ile kurutmaktır. Ayrıca gerekirse 30 santim uzakta tutulan düşük ayarlı saç kurutma makinesiyle de kulağı kurutmaya destek olunabilir” diyor.

Dr. Esin Özlem Atmış

Dr. Esin Özlem Atmış

En önemli 3 belirtisine dikkat!

Kulak enfeksiyonları dış ve orta kulak enfeksiyonları olarak ayrı ayrı ele alınıyor. Kulak zarından kulak kepçesine doğru uzanan alanda oluşan enfeksiyonlar dış kulak yolu enfeksiyonları olarak nitelendiriliyor. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, yaz aylarında daha yaygın görülen bu hastalığın dış kulak yolunda ve kulak kepçesinde yerleşen zararlı mantar veya bakteriler nedeniyle oluştuğuna işaret ederek, “Özellikle hijyeni iyi sağlanamamış havuz veya kirli deniz sularında bu mikroorganizmalara daha çok rastlanır. Bu nedenle hastalık yaz mevsiminde oldukça sık görülür. Tedavi edilmeyen dış kulak yolu enfeksiyonları; kemik iltihabı, yüz felci, beyin zarı iltihabı, beyin apsesi gibi beyin ile ilişkili ciddi sorunlar oluşturabilir. Dolayısıyla kulak kepçesinde dokunulmayla oluşan ağrı, kulakta tıkanıklık ve işitmede azalma gibi şikayetler başladığında gecikmeden hekime başvurmak çok önemlidir” diye konuşuyor.

Sert bir cisimle asla temizlemeyin, çünkü…

Dış kulak yolunda kulağın nemlenmesi ile korunmasını sağlayan ve serumen adı verilen bir salgı bulunuyor. Bu kulak salgısı bakteri ve mantarlara karşı da koruma sağlıyor. Kulak yolunu sık sık kulak çöpüyle ya da sert bir cisimle temizlemek bu kulak salgısını azaltıyor, kulak kanalına hasar veriyor ve bunların sonucunda enfeksiyona açık hale getiriyor.  Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, bazen kulak serumeninin bazı hastalarda çok fazla üretildiğine işaret ederek,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu durumda kulakta buşon denilen ve halk arasında kulak kiri olarak adlandırılan kulak tıkaçları oluşur. Bu tıkaç bazı kulak yapılarının darlığına bağlı gelişebildiği gibi, dış kulak yolundaki tüylerin hareketinde bozulma sonucu da gelişebilir. Buşonlar ıslandığında şişerek dış kulak yolunda ağrı, basınç hissi ve işitme kaybına neden olabilir. Bu hastalarda özellikle deniz ve havuz sezonu öncesinde kulak temizlemesi yapılması fayda sağlar.”

Kulak enfeksiyonuna karşı 6 etkili önlem! 

Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, yaz aylarında dış kulak yolu enfeksiyonundan korunmanız için almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Kirli veya temizliğinden şüphe duyduğunuz sularda yüzmeyin
  • Doktorunuz önerdiyse, yüzerken su geçirmeyen kulak tıpalarından faydalanın.
  • Yüzdükten sonra mutlaka duş alın
  • Duş sonrasında kulaklarınızı iyi kurutmanız gerekiyor. Dış kulağınızı asla kulak pamuğu gibi materyaller ile temizlemeye çalışmayın. Dışarıdan yumuşak bir havlu veya bez ile kurutun. Gerekirse, kulağınızdan 30 santim uzakta tuttuğunuz düşük ayardaki saç kurutma makinesiyle kurutmaya destek olabilirsiniz.
  • Buşon (kulak kiri) probleminiz varsa tatil öncesinde kulak temizliği için kulak, burun ve boğaz uzmanı bir hekime başvurun.
  • Kulağınız kaşındığı zaman tırnaklarınızı dış kulağınız ile temas ettirmeyin. Zira yabancı sert bir cisimle kaşımak da kulağı enfeksiyona açık hale getiriyor. Çok kaşıntı olması durumunda parmağınızı dış kulak kıkırdağına bastırarak kaşımanız daha güvenli olacaktır.

Erken müdahale tedaviyi kolaylaştırıyor

Dış kulak yolu enfeksiyonunda erken müdahale hastalığın kolaylıkla  tedavi edilebilmesini sağlıyor. Dr. Esin Özlem Atmış, enfeksiyona genellikle kulak, burun ve boğaz uzmanı hekiminin yaptığı muayene ile tanı konulduğunu belirterek, tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Tedavinin şekli hastanın durumuna göre belirlenir. Özellikle dış kulakta kir varsa aspiratörlerle kulak temizlenir. Ayrıca kulakta akıntı görüldüyse yine temizleme işlemi yapılır.  Mantar enfeksiyonlarında mantar hifaları tek tek temizlenir ve bu bölgeye çeşitli ilaçlar sürülebilir. Hastalığın durumuna göre, tedaviye ağızdan alınan antibiyotikler ve kulaktan damlalar ile devam edilebilir. Mantar enfeksiyonları inatçı özellik sergileyebildikleri için kulak temizliğini birkaç kez yenilemek gerekebilir.”

Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeyin!  

  • Kulak kepçesine dokunulduğunda oluşan ağrı
  • Kulakta ısı artışı veya kızarıklık
  • Kulak kanalından akıntı
  • Kulakta tıkanıklık ve işitme kaybı
  • Kulak arkasında hassasiyet
  • Ateş
  • İlerleyen durumlarda çevresindeki lenf bezlerinin şişmesine bağlı olarak boyunda ağrı ve şişlik

Sıcak hava kalp krizi sebebi

Sıcak hava kalp krizi sebebi

Eğer kalp hastalığı riski taşıyorsanız aşırı sıcaklarda dışarı çıkma konusunda her zamankinden daha fazla dikkatli ve özenli olmalısınız. Bu yüzden de bir takım önlemler almalısınız. Çünkü sıcak havalar kalp sağlığımızı bir hayli etkiliyor. Peki yaz aylarında kalp sağlığınızı korumak için neler yapabilirsiniz? İşte size 9 ipucu! Liv Hospital Kardiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Burak İşleyen anlattı.

Sıcak havalarda vücut, ısısını dengelemek için daha fazla çalışır. Bu durum kalp atış hızının ve kan basıncının artmasına neden olur. Özellikle kalp hastalığı riski taşıyan bireyler için bu durum kalp krizi veya felç gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.

Dr. Öğr. Üyesi Hasan Burak İşleyen

Dr. Hasan Burak İşleyen

Risk Altında Olanlar:

  • Yaşlılar
  • Kalp hastalığı geçmişi olanlar
  • Yüksek tansiyon hastaları
  • Şeker hastaları
  • Obez bireyler
  • Belirli ilaçları kullananlar

Sıcak Havalarda Kalp Sağlığını Korumanın 9 Formülü

  1. Bol su için: Dehidrasyon, kalp için ek bir stres faktörüdür. Bol su içmek, vücut ısısını dengelemeye ve dehidrasyonu önlemeye yardımcı olur.
  2. Serin ortamlarda bulunun: Mümkün olduğunca serin ve gölgeli ortamlarda bulunmaya çalışın. Klima veya vantilatör kullanın.
  3. Güneş ışınlarından korunun: Özellikle öğle saatlerinde güneş ışınlarının en yoğun olduğu zamanlarda doğrudan güneş ışığına maruz kalmaktan kaçının. Güneş kremi kullanın ve şapka takın.
  4. Hafif giysiler giyin: Gevşek ve pamuklu gibi nefes alabilen giysiler tercih edin.
  5. Düzenli egzersiz yapın: Egzersiz yapmak kalp sağlığı için önemlidir. Ancak sıcak havalarda egzersiz yaparken dikkatli olun. Sabah erken saatleri veya akşam serinliği gibi daha serin zamanlarda egzersiz yapmayı tercih edin.
  6. Sağlıklı beslenin: Sıcak havalarda iştah azalabilir. Bu nedenle, besin değeri yüksek ve hafif yiyecekler tüketmeye özen gösterin.
  7. Alkol ve kafein tüketimini sınırlayın: Alkol ve kafein, dehidrasyona neden olabilir ve kalp atış hızını artırabilir.
  8. İlaçlarınızı düzenli kullanın: Düzenli kullandığınız ilaçları ihmal etmeyin.
  9. Yüksek tansiyon hastaları dikkat: Sıcaklıkla birlikte damarlarınız genişleyeceği için tansiyonunuz bir miktar düşebilir, ilaç dozunun güncellenmesi gerekebilir. Doktorunuz ile görüşmenizde fayda olacaktır.

Dikkatli Olun
Yaz aylarında kalp sağlığımızı korumak için gerekli önlemleri almak çok önemlidir. Özellikle kalp hastalığı riski taşıyan bireyler, bu konuda daha dikkatli olmalıdır. Bol su içmek, serin ortamlarda bulunmak, güneş ışınlarından korunmak, hafif giysiler giymek, düzenli egzersiz yapmak, sağlıklı beslenmek, alkol ve kafein tüketimini sınırlamak ve ilaçlarınızı düzenli kullanmak, sıcak havalarda kalp sağlığınızı korumaya yardımcı olacaktır.

Güneş, klor ve klima göz alerjisini tetikliyor!

Güneş, klor ve klima göz alerjisini tetikliyor!

Gözlerde kuruluk, yoğun kaşıntı, batma hissi, kızarıklık… Göz alerjisi yaz aylarını adeta kabusa dönüştürebiliyor! Her mevsim oluşabilen göz alerjisi; polenler, güneş ışınları, havuzdaki klorlu su ve klimanın kurutucu etkisiyle bu mevsimde daha fazla görülüyor. Tedavi edilmezse görme problemlerine veya enfeksiyona, bazı durumlarda çocuklarda astigmata, hatta kornea nakli gerektirecek hastalıklara bile yol açabiliyor. Hijyen kurallarına dikkat edildiğinde göz alerjisinin genellikle düzeldiğine dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Gerekli değişiklikler yapılarak alerjenlerden uzak durulması faydalı olur. Doktor tarafından verilen tedavi planıyla genellikle gözlerde zarar oluşmadan kişi normal hayatına döner. Önlem olarak yazın güneş ışınlarından sakınılmasını, klordan korunmak için yüzme gözlüğü kullanılmasını, klimaya çok fazla maruz kalınmamasını, ekran karşısında çalışan kişilere düzenli suni gözyaşı kullanmalarını tavsiye ediyoruz” diyor.

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp

Güneş, klorlu su ve klimaya dikkat! 

Yaz aylarında göz alerjisi genel olarak; polenler, güneş ışınları, toz akarları, hijyen eksikliği, havuzdaki klorlu su, klima ve makyajdan kaynaklanıyor. Alerjenlere temas etmek veya solumak, bağışıklık sisteminin aşırı tepkisiyle gözlerde alerjik reaksiyonlara neden oluyor. Her bir alerji etkeninin farklı yaklaşım gerektirdiğine değinen Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, sözlerine şöyle devam ediyor: “Polenlere bağlı göz alerjisi daha çok bahar ve yaza geçişte görülür. Kısa süreli kortizon ve antihistaminik kullanımıyla kolayca geçer. Toz akarlarına ve evde yaşayan hayvanların tüylerine karşı oluşan göz alerjisi de ortamda gerekli değişiklikler yapılması ve benzer tedavi yaklaşımıyla daha uzun süre alsa da iyileştirilir. Yaz aylarında klor ile dezenfekte edilen havuzlar başlı başına alerjik konjonktivit sebebidir. Klordan korunmak için yüzme gözlüğü takılması ve havuzdan sonra yüzün temiz suyla yıkanması tavsiye edilir” diyor.

Ekran kullanımı alerji riskini artırıyor

Günümüzde ekran kullanımının artmasına bağlı oluşan göz kuruluğunun yol açtığı alerjen maddelerin gözden temizlenmemesi nedeniyle alerjik reaksiyonlara daha sık rastlanıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, ekran kullanımının başlı başına alerji sebebi olduğuna işaret ederek, “Buna bir de çalışma alanlarındaki klimaların sebep olduğu kuruluk da ekleniyor. Ayrıca makyaj yapan kadınlar da çok titiz davranmalı, makyajı çıkardıktan sonra kirpik temizliğini daha detaylı yapmalı. Tüm bu etkenlerden gözlerimizi korumak için özellikle ekran karşısında çalışanlara düzenli suni gözyaşı kullanmalarını tavsiye ediyoruz” diyor.

Güneş ışınlarından korunmak şart!

Güneş ışınlarına duyarlılık kişiye özel olsa da maruz kalma süresi uzadıkça ve korunulmadığı takdirde oluşan göz alerjisi uzun bir tedavi isteyebiliyor, yoğun ilaç kullanımı gerektiriyor. Tedavi edilmezse gözün ön saydam tabakasında kalıcı değişikliklere yol açan ve ‘keratokonus’ adını alan hastalık durdurulmadığı takdirde tablo kornea nakli ihtiyacına kadar ilerleyebiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Bu nedenle yaz aylarında güneş gözlüğü asla ihmal edilmemelidir” uyarısında bulunuyor.

Alerji olan dönemlerde kontakt lens kullanmayın

Kontakt lensler alerjenlerin gözle temas etmelerine, üzerine yapışmalarına ve birikmelerine yol açabildiği için alerjik konjonktivitleri şiddetlendirebiliyor. Dolayısıyla mutlaka özenle yıkanmaları ve temiz tutulmaları büyük önem taşıyor. Alerjik tepki gösteren gözleri lensten korumak, alerji olan dönemlerde kontakt lens kullanımına ara verilmesi öneriliyor.

Gözyaşı damlasıyla nemlendirin

Gözün alerjen maddelere karşı gösterdiği reaksiyon olarak tanımlanan göz alerjisi kimi zaman kronik oluyor ve uzun süreli tedavi istiyor. Kimi zaman ise akut gelişiyor, alerjen maddeden uzaklaşmak bile tedavi edici olabiliyor. Her iki durumda da hekim tarafından etkenin saptanması ve uygun tedavi planlanması gerekiyor. Erken tespit edildiğinde ve kişi hayatını buna göre düzenleyip hijyen kurallarına dikkat ettiğinde göz alerjisinin genellikle düzeldiğine dikkat çeken Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, “Gözün alerjenlerle mücadele etmek adına histamin üretmesi sonucu gözde kızarıklık, kaşıntı, sulanma ve kırmızılık oluşur. Bu tablo yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek şiddette gelişebilir. Göz alerjisi tedavisinde erken dönemde kısa süreli steroid ve uzun süreli antihistaminik kullanımı ilk seçenektir. Kuruluğa karşı düzenli suni gözyaşı sürecin aktifleşmesini engelleyicidir. Ağır tablolarda da dokunun toparlayabilmesi için damla şeklinde immunsupresif, bir başka deyişle bağışıklığı baskılayan daha güçlü tedaviyi uzun süre uygulamak gerekebilir” diyor.

Havuzun ve denizin göze etkilileri

Havuzun ve denizin göze etkilileri

“Denize girerken deniz gözlüğü takıyor musunuz?” diye sorsak bu soruya çoğu kişinin verdiği cevap gibi muhtemelen sizin de cevabınız “hayır” olacaktır. Çünkü en genel yanlış kanı, gözlüklerin sadece yüzücüler için olduğu yönünde. Bununla birlikte gözlüğü takıp çıkarmayı pratik bulmama, alışkanlık edinilmediği için takmama, estetik bulmama gibi birçok sebepten ötürü de yine her türlü tahrişe karşı en üstün göz korumasını sunan deniz gözlüğüne mesafeli olabiliyoruz. Peki deniz ve havuza girdiğimiz bu dönemde göz sağlığımızı nasıl koruyabiliriz. Liv Hospital Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Rıfat Rasier anlattı.

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Havuzlara faydalı gözlere zarar
Yüzme havuzlarının dezenfekte edilmesinde klor ve salin önemli bir rol oynar. Ancak bu faydalı kimyasallar gözlerinize de zarar verebilir. Doğru dengenin sağlanamaması, gözde batma, yanma, kuruluk ve kızarıklık şeklinde tahrişe neden olabilir. Hiç şüphesiz yüzdükten sonra şu ya da bu şekilde “yüzücü gözü” deneyimi yaşamışsınızdır.

pH dengesi yaklaşık 7,4 olmalı
Bir yüzme havuzu için en uygun pH dengesi yaklaşık 7,4’tür ve bu da kabaca gözlerinkiyle aynıdır. Havuzun sahibiyseniz, pH’ı ölçmek için suyu sık sık test edin ve kimyasal bileşimini buna göre ayarlayın. Başka birinin havuzunda yüzüyorsanız, kimyasalların dengesiz olup olmadığını belirleyene kadar gözlerinizin suya maruz kalmasını sınırlayın. Ani göz tahrişi, pH’ın ayarlanması gerektiğine dair iyi bir işarettir.

KLORUN GÖZLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ: TAHRİŞTEN DAHA FAZLASI
Klor, yüzme havuzlarında güçlü bir dezenfektan olarak geniş çapta tanınmaktadır ve yüzücüler için güvenli bir ortam sağlamak amacıyla zararlı bakterilerin yok edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Etkinliğine rağmen klor kullanımının dezavantajları da vardır:

  • Gözlerimizin koruyucu doğal gözyaşı tabakasını bozarak rahatsızlığa ve
  • Çeşitli göz sağlığı sorunlarına yol açma potansiyeline sahiptir.
  • Yüzücüler, klorlu suda uzun süre kaldıktan sonra sıklıkla gözlerinin tahriş olduğunu bildirirler.

Yüzme havuzlarında klorun yanı sıra genellikle, klorun suda bulunan organik maddelerle (yüzücüler tarafından havuza verilen ter, yağlar ve idrar gibi maddeler ) reaksiyona girmesiyle oluşan kimyasallar olan dezenfeksiyon yan ürünleri (DYÜ’ler) de bulunur. Klor ve bu organik bileşikler arasındaki etkileşim, DYÜ’lerin oluşumuyla sonuçlanır. Bunlar arasında Trihalometanlar (THM’ler) ve Haloasetik Asitler (HAA’lar) iki yaygın türdür.

Gözün doğal gözyaşı tabakasına verilen zararı şiddetlendirebilir
Konsantrasyonları düşük olsa bile, bu kimyasalların yüzme havuzlarında bulunması gözün doğal gözyaşı tabakasına verilen zararı şiddetlendirebilir. Yüzme havuzları, tüm kimyasalları güvenli seviyelerde tutmak için belirlenmiş yönergeleri ve prosedürleri takip ederek yüzücülerin endişelenmeden suyun tadını çıkarmasına olanak tanır.

Klorlu suyun tetiklediği göz hastalıkları
• Kimyasal konjonktivit:
Çoğunlukla “yüzücü gözü” olarak anılan bu durum, gözü kaplayan hassas zar olan konjonktivayı etkileyen bir tahriş şeklidir. Bu durum tipik olarak yüzme havuzlarında gözü koruyan doğal gözyaşı filmini bozabilen ve kızarıklık, kaşıntı ve aşırı yırtılma gibi semptomlara yol açabilen klorun varlığından kaynaklanır.
• Kuru göz sendromu: Havuz suyundaki klor, gözlerin kurumasına neden olarak kumlanma hissine ve rahatsızlığa neden olabilir.
• Acanthamoeba keratiti: Kontakt lensler görmeyi düzeltebilir ancak yüzme için uygun değildir. Temas noktaları suyu emebilir, bakterileri göze hapsedebilir, bu da Acanthamoeba keratiti gibi enfeksiyonların riskini artırır; bu keratitit tipi kontakt lens kullanan yüzücülerde, uygun olmayan havuz bakımı nedeniyle hayatta kalabilen, klorlu suda bulunan amiplerin neden olduğu ciddi bir enfeksiyondur.

Tuzlu suyu tercih edin
Havuz seçme şansınız varsa tuzlu su seçeneğini seçmenizi tavsiye ederim. Tuzlu su havuzlarının bakımı daha zor olmasına ve yine de klor gerektirmesine rağmen klor konsantrasyonlar çok daha azdır.

Kuru göz sendromuna yol açabilir
Gözyaşı filmi, korneanın ön kısmını kaplayan, yağ, su ve mukozadan oluşan koruyucu bir bariyerdir. Havuz kimyasallarının gözleri tahriş etmesinin ana nedenlerinden biri, sağlıklı gözyaşı filmini yıkayarak korneayı korumasız bırakmalarıdır. Bu durum sık sık meydana gelirse (örneğin, sürekli yüzerek geçirilen bir yaz boyunca), gözyaşı filminin düzgün çalışmadığı bir durum olan kuru göz sendromuna yol açabilir.

TUZLU SUYUN ETKİSİ: DOĞAL, ZARARSIZ DEMEK DEĞİLDİR

Denizde yüzmek gözlerinizi tuzlu suya maruz bırakır; bu da doğal olmasına rağmen gözleriniz için zararlı olabilir. Yüksek tuz konsantrasyonu gözlerinizi kurutabilir ve yüzme deneyiminizi etkileyebilecek semptomlara yol açabilir.

Prof. Dr. Rıfat Rasier

Tuzlu suya maruz kalmayla ilişkili göz koşulları
• Kuru Göz Sendromu:
Klorun etkilerine benzer şekilde, deniz suyundaki tuz da gözyaşının önemli ölçüde buharlaşmasına neden olarak kuru ve tahriş olmuş gözlere neden olabilir.
• Kornea Aşınmaları: Küçük tuz kristalleri aşındırıcı parçacıklar gibi davranarak korneayı çizebilir ve potansiyel olarak ağrılı aşınmalara yol açabilir.

Nasıl tedbirler almak gerekir?

  • Yüzmeden önce ve sonra kayganlaştırıcı göz damlası uygulamak gözyaşı filminin desteklenmesine yardımcı olabilir.
  • Gözlüklerin sadece yarışan yüzücüler için olduğunu düşünebilirsiniz, ancak gerçek şu ki yüzerken gözyaşı filminizi korumanın en iyi yoludur. Özellikle çocuklar uzun süre havuzda su sıçratarak zaman geçirirler. Alışmak biraz zaman alabilir ancak her türlü tahrişe karşı en üstün göz korumasını sunarlar.
  • Yüzdükten sonra, gözlük camlarının içinde birikmiş olabilecek bakterilerden kurtulmak için gözlüklerinizi temizlediğinizden emin olun. Gözlüklerinizi bir veya iki saat tatlı suda bekletin, ardından musluk suyuyla durulayın ve kuruması için asın.
  • Yüzerken kontakt lens takmak çok tehlikeli olabilir. Lensler her türlü bakteri için sünger görevi görür. Gözleriniz açıkken birkaç dakikalığına havuza girip çıkmak gibi basit bir hareket, lenslerin zararlı bakterileri çekmesi için yeterli zaman olabilir.
  • Lensleriniz olmadan görmekte zorlanıyorsanız bunun yerine numaralı su altı gözlüğü kullanmayı düşünün. Gözlükler, gözlerinize ekstra bir koruma katmanı sağlamanın yanı sıra, temas halindeyken yüzmekten kaynaklanan ciddi göz enfeksiyonları riskini de azaltır.
  • Yüzmeden önce lenslerinizi çıkarmayı unutursanız, mümkün olan en kısa sürede lensleri çıkarmalı, gözlerinizi ve lenslerinizi iyice yıkamalısınız.
  • Yakın zamanda göz lazeri Lasik ameliyatı gibi bir göz ameliyatı geçirdiyseniz, doktorunuz size iyileşmeniz sırasında takip etmeniz gereken “yapılacaklar” ve “yapılmayacaklar” listesini verecektir. Ameliyattan hemen sonra kaçınılması gereken şeylerden biri yüzmek, çünkü kimyasalların ve bakterilerin cerrahi kesiden (veya Lasik durumunda flepten) gözün içine girip iyileşmenizi engelleme potansiyeli vardır.
  • Ameliyattan sonra yüzme gibi normal aktivitelere ne zaman dönebileceğinizi göz doktorunuza danışın.
  • Hidrasyon, göz sağlığı da dahil olmak üzere sağlığın tüm yönleri için gereklidir.
  • Dehidrasyon, gözyaşı üretimini engelleyebilir, koruyucu gözyaşı filmini bozabilir ve sonuç olarak sizi yüzerken kimyasallardan ve bakterilerden kaynaklanan hasarlara karşı daha duyarlı hale getirebilir. Sıcak yaz günlerinde susuz kalmak kolaydır, bu nedenle gözyaşı üretimini yüksek tutmak için bol su içtiğinizden emin olun.
  • Gözlerinizi korumak için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri, yüzdükten hemen sonra gözlerinizi tatlı su yıkamaktır. Bu, göz kapaklarındaki/kirpiklerdeki kimyasal kalıntıları temizlemenin yanı sıra gözleri herhangi bir tahrişten arındırmaya yardımcı olur. Ellerinizi önceden iyice temizlediğinizden emin olun.
  • Gözleriniz durulandıktan sonra, kayganlaştırıcı damlalar gözyaşı filminin yeniden oluşturulmasına yardımcı olabilir ve ek koruma ve rahatlatıcı bir iyileşme sağlayabilir.

Ergenlik çağında skolyozu dikkat

Ergenlik çağında skolyozu dikkat

Skolyoz, basit anlamda ‘omurganın orta hattan sağa sola doğru eğilmesi’ olarak ifade ediliyor. Peki, dik ve doğru durması gereken omurga, niçin sağa ya da sola eğriliyor? Uzmanlar, eğriliğin nedeninin basit bir kas spazmı, karın ağrısı ya da bel fıtığı olabileceği gibi ergenlik döneminde kendini belli eden Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz’dan da kaynaklanabileceğini belirtiyorlar. Bu sorunun kız çocuklarında erkeklere göre daha sık görüldüğünü belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz’a dair bilgiler vererek, ailelere önemli uyarılarda bulundu.

Ergenlik dönemi, çocukluktan gençliğe geçmenin gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan sancılarının yaşandığı çok özel bir dönem. İşte bu özel dönemde bazıları ‘skolyoz’ ile tanışıyor. Üstelik bu çocukların sayıları hiç de az değil. 10-16 yaş arasında çocukları olan ailelerin dikkatinin skolyozun erken teşhis edilmesi açısından çok önemli olduğuna dikkat çeken Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, anne babaların skolyoz hakkında bilmeleri gereken 10 soruyu yanıtladı.

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Her omurga eğriliği skolyoz mudur?

Ergenlik Çağı İdiopatik Skolyoz tanısının konulabilmesi için doktorun yaptığı fiziki muayenede hiçbir sendromik bulgunun olmaması gerekiyor. Ayrıca nörolojik veya kaslara ait bir sorun bulunmayan, radyodiagnostik tetkiklerde (X-ray, MRI, BT) skolyoz dışında hastanın kemiksel veya sinir sistemine ait problem tespit edilmemesi de çok önemli. Tüm bu nedenler dışlandıktan sonra omurgada 3 boyutlu deformasyon görülmesi ve bu deformasyonun da tek, çift ya da üçlü eğrilikler şeklinde oluşması gerekiyor.

Görülme sıklığı erkek ve kız çocuklarında farklılık gösteriyor mu?

Kız çocuklarında skolyozun görülme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, Türkiye’de 2015-2022 yılları arasında Dr. Necdet Sağlam ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmaya dikkat çekerek şunları söylüyor: “Bu araştırmada, Ergenlik Çağı İdiopatik (nedeni bilinmeyen) Skolyoz (AIS) görülme sıklığının ortalama 100.000’de 129 olduğu gösterilmiştir. Kız çocuklarda görülme sıklığı erkeklerden 1.5 kat fazladır. Bu süre boyunca 10.311 kişiye skolyoz ameliyatı yapılmıştır. Bu da toplam skolyoz tanısı konan kişilerin yüzde 3.8’inin cerrahi müdahale ihtiyacı olduğunu göstermektedir.”

AIS, kız ve erkek çocuklarda farklı mı ilerler?

AIS görülme yaşının genellikle 10-16 yaş arasındaki dönem olduğunu belirten Prof. Dr. Aydınlı, bu genellemeyi bozan hastalar olduğuna ancak bu durumun son derece nadir görüldüğüne dikkat çekiyor.  Erkek ve kız çocuklarında AIS görülme sıklığının skolyozun derecesine göre değiştiğini belirten Prof. Dr. Ufuk Aydınlı, “Düşük dereceli skolyozun kızlarda görülme sıklığı, erkeklere göre 2-3 katına çıkıyor. Öte yandan erkek çocuklarda, skolyoz daha yavaş ilerler. Bu nedenle erkeklerde düşük dereceli skolyozların tanısı da konulamamaktadır. Bir başka dikkat çeken bilgi ise, kızlarda cerrahi gerektiren derecelerin, erkeklere göre 7-8 kat daha fazla görülmesidir. Ancak bunun tam olarak nedeni de bilinmemektedir.”

İlerlediğinde hangi hastalıklara yol açar?

Omurganın orta hattının bozulması sonucu vücut simetrisi etkileniyor. Böylece omuz seviye farkı, bel oyuklarında değişiklik, göğüs kafesinin deformasyonu gözle görülür hale geliyor. Hem sırt hem de bel eğriliği olan kişilerde simetri dengelendiği için skolyozun geç fark edilebileceğine dikkat çeken Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Aydınlı şu bilgileri aktarıyor: “Özellikle 4-8 yaş arası olan erken idiopatik skolyozlarda akciğer doku gelişimi nedeniyle eğriliğin mümkün olduğunca düşük derecelerde tutulması gerekir. AIS ve erken idiopatik skolyozlarda akciğer kapasitesi etkileniyor. Eğriliğin 70 dereceyi geçmesiyle kalp ve akciğer hastalıkları gelişebiliyor.”

AIS, yalnızca estetik bir sorun mudur?

AIS, başlangıçta yani eğrilik daha azken estetik bir sorun gibi algılanabiliyor. Ancak eğriliğin hızla ilerlemesi, bu yaş grubunda ameliyat seçeneğini gündeme getiriyor. Ergenlik çağında 40 ve üstü derecelerdeki eğrilikler düzeltilmediğinde büyüme tamamlanmış olsa bile, yetişkinlik döneminde hastanın skolyoz derecesinde mekanik nedenlerle artış görülebiliyor. Eğrilikteki bu artış, zamanla kemik ve eklem deformasyonları yaratıyor ve kişi, sırt, bel ve basen ağrıları çekmeye başlıyor. Hastanın yaşam kalitesini bozan bu duruma karşı ameliyat, önemli bir tedavi seçeneği haline geliyor.

Korse ile tedavi mümkün mü?

AIS’nin erken teşhisi yani 20 derece ve üstü olan hastalara ameliyat dışında önerilen seçenek korse oluyor. Prof. Dr. Aydınlı “Ergenlik dönemine girmemiş ve ilerleyici nitelikte AIS tespit edilmiş hastalarda, kişinin eğriliğine uygun korseler kullanılabilir. Ancak korse kullanımı uzun süreli olmalıdır. Gün içinde 23 saat kullanılması önerilir. Bazı hastalar için gün içinde bu kadar uzun süre korse kullanmak, onları negatif etkileyebilir. O nedenle çocuğun korseye uyum sağlaması için aile ve çevresi tarafından desteklenmesi gerekir” diyor.

Spesifik egzersiz, pilates ve yoga ne kadar yararlı?

Egzersiz, pilates ve yoganın AIS tedavisinde faydası var mı? sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Aydınlı, bu konudaki araştırmaların skolyozun durması ya da geriletilmesinde umut veren sonuçları olmadığına dikkat çekerek şu bilgileri veriyor: “Pozitif bilim açısından bakıldığında spesifik egzersizler, pilates ve yoganın faydalı olduğu ve skolyozun durmasını veya geriletilmesini sağladığı konusunda son yayınlanan uluslararası dergide hiçbir umut verici veri yoktur. Bununla beraber ülkemizde de bu yöntemler skolyoz tedavisinde yer almaktadır. Bana göre egzersiz yapmanın kimseye bir zararı yoktur; kas gelişimini destekler. Ancak skolyozun egzersizle kalıcı olarak düzelebilmesi bu konuda yapılan bütün çalışmalara terstir. Schroth skolyoz egzersizlerin orijinal web sayfasında dahi bu egzersizlerin 30 derece altındaki skolyozlara uygulanması ve en fazla 5 derece düzelme elde edileceği yazmaktadır.”

Prof. Dr. Ufuk Aydınlı

Ameliyat nasıl yapılıyor?

AIS tedavisinde önemli bir yeri olan ameliyat zamanını, eğriliğin açısı belirliyor. AIS, cerrahi yöntemlerle tam olarak tedavi edilebiliyor. Cerrahi tedavi çoğunlukla sırt ve bel bölgesinde açık cerrahi ile omurgalara vidalar koyularak yapılıyor. Omurga ameliyatlarında sinirlerin korunması için nöromonitörizasyon yönteminin de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Aydınlı, şu bilgileri veriyor: “Nöromonitör, nörolojik komplikasyon olmaması için geliştirilen bir yöntemdir. Cerraha ameliyat sırasında sinirlerin korunması için bilgi verilir. Ameliyat süresi, 2-4 saat arasında değişir. Hastanın uyutulması, uyandırılması ve odasına dönmesi için gereken toplam süre yaklaşık 6 saati alabilir”

Ameliyat yöntemi neye göre seçiliyor?

Skolyoz ameliyatlarının anterior denilen yöntemle, göğüs kafesi ve karın yan bölgesinden girilmesiyle de yapılabileceğini belirten Prof. Dr. Aydınlı bu yöntemle bazı hastalarda daha az omurganın ameliyat edildiğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: “Ameliyat yöntemi hastanın en çok yarar sağlayacağı yöntemle yapılır. Son 5-6 yılda tekrar öne çıkan ve halk arasında ‘ipli skolyoz’ olarak da bilinen yöntem, her hasta için uygun değildir. Bazı hastalarda tekrarlayan ameliyatlar yerine tek bir ipli sistem ameliyatının yapılması, hastanın sorununa çözüm olabilir.”

Ameliyat sonrası hasta ne zaman normal hayata dönebilir?

Hastanın ameliyat sonrası birinci günde oturtulup, ayağa kaldırıldığını belirten Prof. Dr. Aydınlı,

“Hasta, ameliyat sonrası hastanede 3-4 gece kalır. Taburculuk sonrası hasta 3-4 hafta günlük aktivitelerini yapabilir. Birinci aydan sonra yüzme, üçüncü aydan sonra tek başına yapılabilen sporlar, 9-12 ay sonra ise takım sporları yapabilir” diyor.

Ülser belirtileri mide kanseri habercisi olabilir

Ülser belirtileri mide kanseri habercisi olabilir

Ülkemizde en sık rastlanan kanser türlerinden biri olan mide kanseri, dünyada da sıkça görülüyor. Erkeklerde daha çok rastlanılan bir hastalık olan mide kanseri, akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanser türü olarak biliniyor. Mide kanserine neden olan risk faktörleri genel olarak; kontrol edilebilir ve kontrol edilemez olarak ayrılıyor. Sigara kullanımı kontrol edilebilir bir risk faktörü olarak görülebilirken, genetik faktörler kontrol edilemez risk faktörleri arasında yer alıyor. Yaşa bağlı olarak mide kanseri riski yükselirken, 50 yaş üstünde mide kanseri riski artabiliyor. Erken tanı konulan bir mide kanseri, her kanserde olduğu gibi, tamamen tedavi edilebilir. Memorial Diyarbakır Hastanesi Genel Cerrahi ve Onkolojik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Musluh Hakseven, mide kanseri hakkında bilgi verdi.

Dr. Musluh Hakseven

Dr. Musluh Hakseven

Bu belirtiler mide kanseri habercisi olabilir!

Mide kanseri belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Bazı bireylerde, mide kanseri gelişimi çok yavaş bir süreç olduğu için, yıllar boyunca herhangi bir şikayet meydana gelmeyebilir. Erken evre mide kanserlerinde, mide ülseri varlığında oluşan yakınmalara benzer belirti ve bulgular gelişebilir. Bu belirtiler genel olarak; öğünler sırasında erken doyma, yutma problemleri, öğün sonrası aşırı şişkinlik, sürekli geğirme isteği olması, mide yanması, geçmeyen hazımsızlık, mide ağrısı, göğüs kemiği üzerinde ağrı hissedilmesi, kanlı kusma olarak sıralanabilmektedir. Bu şikayetler genel itibari ile ortaya çıktığında daha farklı ve basit problemlerin belirtileri ile karıştırılabilir. Ancak mide kanseri açısından riskli bireylerde özellikle yutma ve yutkunma ile ilgili problemler varlığında ileri tetkik ve araştırmanın gerekli olduğu unutulmamalıdır. Mide kanserinin ilerlediği vakalarda bu şikayetlerden farklı olarak daha ağır belirtiler de meydana gelebilir. Bu belirtiler kansızlık, midede sıvı birikimi, gaita renginde koyulaşma, halsizlik, iştah kaybı, istemsiz kilo verme olarak sıralanabilmektedir.

Dr. Musluh Hakseven

Mide kanseri en çok kimlerde görülür?

  • 50 yaş üstünde mide kanseri riski artar.
  • Bazı ırklarda mide kanseri daha fazla görülür.
  • Mide kanseri riski sigara kullananlarda iki katına çıkar. Özellikle mide – yemek borusu birleşiminde kanser oluşur.
  • Füme ve tütsülenmiş gıdaları fazla tüketenlerde, tuzlanmış balık, et ve salamura sebze tüketenlerde mide kanseri daha sık görülmektedir. Kurutulmuş etlerde bol miktarda nitrat bulunur. Çok sebze meyve yemek mide kanseri için koruyucudur.
  • B12 vitamin eksikliğinebağlı gelişen pernisiyöz anemili kişilerde daha sık mide kanseri gelişir.
  • Daha önceden mide operasyonu geçirenlerde mide kanseri gelişme riski daha fazladır.
  • Nedeni bilinmemekle birlikte A kan gurubuna sahip insanlarda daha fazla mide kanseri bildirilmiştir.
  • Kalıtsal meme kanseri genleri BRCA1 veya BRCA2’nin mutasyonlarını taşıyan kişilerde daha yüksek mide kanseri olabilir.
  • Mide, bağırsak, burun, akciğerler ve idrar kesesinde polipleri olan hastalarda daha sık mide kanseri görülür.
  • Bazı mide kanseri olgularında geçirilmiş EBV enfeksiyonu öyküsü vardır.
  • Kömür, metal ve kauçuk endüstrilerindeki işçilerin mide kanseri olma riski daha yüksektir.
  • Kronik atrofik gastriti olan hastalarda zamanla mide kanseri gelişebilir.

Laparoskopik cerrahi konforlu ve hızlı iyileşme sağlıyor

Mide kanserinde öncelik doğru teşhis ve evre belirleme olmakla birlikte, erken teşhis oldukça önem taşımaktadır. Mide kanseri tedavisi diğer kanser tedavilerinde de olduğu gibi, kanserin evresine göre multidispliner tümör konseylerinde değerlendirilerek, hasta için en doğru şekilde planlanır. Herhangi bir şikayet ya da belirti ile doktora başvuran kişilerde öncelikle detaylı bir kontrol sonrasında, muayeneye aşamasına geçilmektedir. Fiziksel muayene sonrasında erken dönemde herhangi bir bulgu ile karşılaşılmayacağı gibi, tanının evresine göre çeşitli muayene bulgularına da rastlanabilmektedir. Klinik evre belirlenerek, kan tahlilleri, endoskopi, tomografi, Pet/ Ct gibi ileri tetkitler uygulanabilmektedir. Erken teşhis alan kişilerde genellikle öncelikli olarak cerrahi tedavi uygulanabilmektedir. İleri evre tanısı alan kişilerde daha çok kemoterapi tedavisi öncelik olmakta, daha sonraki aşamada cerrahi operasyon tercih edilebilmektedir. Cerrahi müdahale gerektiren durumlarda ise son yıllarda gelişen teknoloji ile laparoskopik ameliyatlar uygulanabilmektedir. Laparoskopik yöntemin uygulandığı ameliyatlar avantajlı, konforlu ve daha az ağrılı olduğu için tercih edilmektedir. Laparoskopik ameliyatlarda vücuda açılan küçük delikler nedeniyle ameliyat sonrası acı ve ağrı daha az hissedilmekte ve kişilerde ameliyat sonrası hızlı iyileşme görülebilmektedir.

İnsülin direncinin 5 belirtisi

İnsülin direncinin 5 belirtisi

İnsülin direnci; vücudun, pankreasın kan şekeri seviyelerini düzenlemek için gerekli olan bir hormon olan insüline olması gerektiği gibi tepki vermediği karmaşık bir durumdur. Çeşitli genetik ve yaşam tarzı faktörleri insülin direncine neden olabilir. Genellikle “Su içsem yarıyor”, “Herkesten az yiyorum, spor da yapıyorum ama kilo veremiyorum”, “Zor verdiğim kiloları hızla geri alıyorum” diyen kişilerde insülin direnci yüksek olmaktadır. Bu nedenle son dönemlerde kilo ve yağlanma ile ilgili sorun yaşayanların insülin direncini kontrol ettirmesi önem taşır. Memorial Antalya Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Gökhan Yazıcıoğlu, vücudun yağ depolamasını artıran insülin direnci yüksekliği ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Dr. Gökhan Yazıcıoğlu

Dr. Gökhan Yazıcıoğlu

İnsülin salgılaması arttığında vücut yağ depolamaya başlar

İnsülin direnci; kaslardaki, yağdaki ve karaciğerdeki hücrelerin insüline iyi yanıt vermemesi ve kandan glikozu kolayca alamamasıdır. Sonuç olarak pankreas, glikozun hücrelere girmesine yardımcı olmak için daha fazla insülin üretir. Şekeri kontrol altına alabilmek için gereğinden fazla salgılanan insülin, vücuda yağ depolama emri verdiğinden kilo alımına, vücutta yağ birikimine neden olur.

Pankreas, hücrelerin insüline karşı zayıf tepkisinin üstesinden gelmeye yetecek kadar insülin üretebildiği sürece kan şekeri düzeyi sağlıklı bir aralıkta kalacaktır. Hücreler insüline karşı çok dirençli hale gelirse, bu kan şekeri düzeylerinin yükselmesine (hiperglisemi) yol açar; bu da zamanla prediyabet ve Tip 2 diyabete yol açar.

Tip 2 diyabetin yanı sıra insülin direnci, aşağıdakiler de dahil olmak üzere diğer bazı durumlarla da ilişkilidir:

  • Obezite
  • Kalp- damar hastalığı
  • Alkolden bağımsız karaciğer yağlanması
  • Metabolik sendrom
  • Polikistik over sendromu (PCOS)

Dr. Gökhan Yazıcıoğlu

 İnsülin direnci bazı kanserleri bile tetikleyebilir

Yağ depolaması genellikle karın bölgesinde olur. Aynı zamanda karaciğer ve damarlar da yağlandığı için insülin direncin ciddi hastalıklara yol açabilir. Şeker hastalığının %90’ınını oluşturan Tip 2 diyabetin başlangıcında insülin direnci mutlaka görülür. Zaman içinde insülin direnci arttıkça daha fazla insülin salgılamak zorunda kalan pankreas yorulur ve yetersiz kalır. Pankreasın şekeri kontrol altına alamaması sonucunda da şeker hastalığı ortaya çıkar. İnsülin direnci damar sertliği sürecini de hızlandırır; kalp krizi riski artar, hatta bazı kanserleri bile tetikleyebilir.

İnsülin direncinin şu belirtilerine dikkat!

  1. Ağır bir yemek sonrası veya şekerli bir gıda yedikten sonra gereğinden fazla bir ağırlık hissi, uyku hali oluşması
  2. Yemekten sonra şekerin kontrolsüz olarak düşmeye başlamasıyla el titremesi
  3. Terleme
  4. Mide kazınması şikayetleri
  5. Kilo almanın kontrol edilememesi, iştah artışı

İnsülin direnci yüksek olan kişilerde özellikle kilo vermek zordur. Vücut sürekli yağ depolanmasını söyler.  Bu nedenle yağların yakılması mümkün olmaz. Orantısız salgılanan insülin kan şekerinde düşmelere yol açtığından; nasıl insan susuz kalır ve canı devamlı su içmek isterse, şekerli yiyeceklere karşı, kontrol edilemez bir iştah oluşur. Bu nedenle, insülin direnci olan hastalar verilen diyete uyamazlar ve kilo veremezler.

İnsülin seviyesi normale döndüğünde hızla kilo veriliyor

İnsülin direnci tedavisinde kan testi yapılarak direnç seviyesinin ölçülmektedir. Direncin yüksek olduğu kişiler için öncelikle doğru diyet ve egzersiz planlaması yapılması gerekir. Buna rağmen düzelme görülmezse 2-3 ay ya da en fazla 6 aylık tedavilerle seviye normale döndürülebilir. İnsülin direnci seviyesi normale döndüğünde de kilo vermenin önündeki engel kalkar, hastalar hızla kilo verir ve de iştahları anında kesilir. En önemlisi kalp hastalığı riski, kanser tiplerine yatkınlık, şeker hastalığı da bu sayede önlenecektir.