Yazılar

Göz sağlığını bozan, dijital ekranlar ve açık havada yetersiz zaman geçirmek!

Göz sağlığını bozan, dijital ekranlar ve açık havada yetersiz zaman geçirmek!

Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisiyle birlikte C (Covid) kuşağı çocukların ilgi alanları ve öğrenme şekilleri, önceki kuşaklardan tamamen farklılaşarak, dijitalleşiyor. Ancak günümüzde dijital teknoloji kullanımının artması ve açık havada geçirilen zamanın azalması, göz sağlığı açısından önemli riskleri de beraberinde getiriyor. Örneğin çocuklarda miyopi, göz kuruluğu ve göz kuruluğuna bağlı istemsiz göz kırpmalarına yol açması gibi! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, çocuklarda Covid pandemisiyle birlikte özellikle miyopi, bir başka deyişle uzağı görememe sorununun çok daha sık görüldüğüne dikkat çekerek, “Günümüz çocukları pandemiyle beraber dijital cihazlarla çevrili bir dünyada büyür hale geldi. Ekranlı dijital cihaz kullanım alışkanlıklarının artması ve açık havada daha az zaman geçirmek, çocukların göz sağlığını tehdit eder hale geldi. Özellikle göz hastalıkları arasında en yaygın görülen miyopi, pandemiyle birlikte çocuklarda artan sıklıkla görülmeye başlandı.” diyor.

Pause Dergi

Dr. İbrahim Şahbaz

Uzun süre dijital ekran kullanımına dikkat!

Miyopi, günümüzde dünya çapında önemli sağlık sorunlarından biri olarak kabul ediliyor. Dünyada yaklaşık 2,5 milyar insanda miyopi olduğu belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, 2050 yılına kadar bu sayının bu sayının 4,8 milyara ulaşacağını öngörüyor. Dijital ekran kullanımı ile miyopinin oluşum mekanizması henüz tam olarak bilinmiyor. Ancak dijital ekranla uzun süre yakın göz temasının ve elektronik ekranlı cihazlı kullanımının miyopiye yol açtığı düşünülüyor. Akomadasyon, bir başka deyişle gözün bir cisme odaklanmak için kendini düzenlemesi sürecinde ekranda hızla değişen görüntüleri yakalama çabası, nesnelerin retinanın odağına getirilmesini sağlayan silyer kasının sürekli kasılmasına neden oluyor. Bu tablo sonucunda kalınlığı artan lensin intraoküler, yani göz içi basıncını yükseltmesinin gözde miyopi oluşumuna neden olacağı öne sürülüyor. Aşırı uyumun da (uzun zaman yakına bakma) gözün beyaz renkli görünen kısmı olan sklerada gerilmeye sebep olduğu ve gözde kusursuz göz gelişimini sağlayan aksiyel uzamayı etkilediği, bu yolla miyopiye yol açtığı düşünülüyor.

Dijital cihazlar gözleri de kurutuyor!

Dijital cihazların aşırı kullanımının oluşturduğu bir başka önemli sorun da ‘kuru göz’ gelişimine yol açabilmesi. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, normalde gözümüzü dakikada 17-26 kez kırptığımızı belirterek, “Ancak sık bilgisayar kullananlarda göz kırpma sayısı dakikada ortalama 4-12 kırpmaya kadar düşüyor. Bunun sonucunda gözü temizleyen, nemlendiren ve yabancı cisim ile tahriş oluşturabilecek maddeleri gözden uzaklaştıran gözyaşı tabakasının buharlaşması artıyor ve gözyaşı tabakası göz kıpmanın az olması nedeniyle yenilenemiyor. Ayrıca gözyaşında buharlaşma miktarı da artıyor. Tüm bunlar gözlerin kuruması veya önceden varsa yakınmaların daha da artmasıyla sonuçlanıyor” bilgisini veriyor.

Çocukların açık havada zaman geçirmesi önemli

Dijital cihazlar karşısında uzun zaman geçirmenin yanı sıra açık hava etkinliklerinin yetersiz olması da göz sağlığını olumsuz etkileyen başlıca faktörlerden. Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, “Açık havada zaman geçirmek, biyolojik ritmi ve hormonal dengeleri olumlu yönde etkilemesi nedeniyle çok önemli. Açık havada UV ışığına maruz kalınıyor ve bu dopamin salınımını artırıyor. Bu durum da gözde miyopi gelişmesine sebep olan göz uzunluğunun büyümesini azaltıyor. Dolayısıyla çocukların her gün düzenli olarak açık havada zaman geçirmeleri de göz sağlığı için büyük önem taşıyor.” diyor.

Dijital ekranda oyun süresi kısıtlanmalı

Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, elektronik eğitimin de toplam eğitimin yüzde 30’undan fazla olmaması gerektiğini vurgulayarak, “Elektronik cihazların kullanıldığı ev ödevlerinin günde 20 dakikadan fazla olmamasına dikkat edilmeli. Çocukların ödevlerini yaparken 20 /20/20 kuralı gereği olarak, 20 dakikada bir 20 saniye gözlerin ekrandan uzaklaştırılması ve 6 metre ve uzağa bakılması son derece önemli. Bunların yanı sıra dijital ekranda oyun süresini kısıtlamak, yaşa uygun bir kısıtlama geliştirmek ve aşırı çevrimiçi video oyunlarını engellemek de alınması gereken diğer önlemleri oluşturuyor.” diyor.

Pause Dergi

Göz sağlığı için 5 önemli kural!

Dijital ekranlı cihazların kullanımında ve ortamın aydınlatılmasında önerilen kurallara uyulması bilhassa gelişim döneminde olan çocukların göz gelişimi ve göz sağlığı üzerinde büyük önem taşıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi İbrahim Şahbaz, çocukların göz sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken 5 önemli kuralı şöyle sıralıyor:

  • Göz yorgunluğu ve kuruluğuna karşı çocuğunuzun 20/20/20 kuralını uygulaması çok önemli. Yani, her 20 dakikada bir, 20 saniye ve 20 feet (yaklaşık 6 metre) ötesine bakmalı. Bu periyod üç defa tekrarlandıktan sonra bir saat ara verilmesi öneriliyor.
  • Dijital ekranların pozisyonunda 30-60-300 kuralına uyulması da büyük öneme sahip. Cep telefonunun 30 cm, bilgisayarın 60 cm ve televizyonun 300 cm uzakta kalacak şekilde olması öneriliyor.
  • Ekranın göz seviyesinden 15-20 derece aşağıda olmasına gözen gösterin.
  • Ortam ışığının endirekt, homojen ve sarı olmasına dikkat edin.
  • Çocuğunuzun gözlerini dijital cihazlardan gelen mavi ışıktan korumanız da öneriliyor. Mavi ışık filtreli gözlük camları, dijital ekranlarda mavi ışığı filtreleyen uygulamalar gibi önlemler alabilirsiniz.

 

Geçmişin sevgisizliği bugünün şiddetini doğuruyor!

Geçmişin sevgisizliği bugünün şiddetini doğuruyor!

Birçok insan tarafından kadına yönelik şiddete tepki gösterilse de dünyada ve ülkemizde sonu gelmemektedir. Peki, insandaki bu şiddet duygusunun sebepleri neler olabilir? İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji bölümünden Uzm. Kln. Psk. Tuğçe Dabağer Dilek, önemli bilgiler verdi.

Pause Dergi

Uzm. Kln. Psk. Tuğçe Dabağer Dilek

Günümüzde kadına yönelik şiddet artmaya devam ediyor

Kadına yönelik şiddet her toplumda var olan ve şiddetini giderek arttıran bir durumdur. Yapılan çalışmalara göre, gelişmiş ülkelerde her iki kadından birisi yaşamlarının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmaktadır. Dile getirilmeyen psikolojik şiddetin olduğunu da varsayarsak bu oran her geçen gün daha da yükselmektedir.

Şiddetin altında yatan sebepler psikolojik travmalar

Toplumda var olan sevgisizlik, güvensizlik şiddetin temellerini oluşturan ana problemlerdendir. Şiddetin ortaya çıkmasında, psikolojik faktörler ile çevre arasındaki etkileşim oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Sosyal iletişimin yeterli derecede sağlanmadığı, sevgisizliğin hakim olduğu, bireylerin birbirlerine güvenmediği, toplumsal eşitsizliğin olduğu ve erkeğin iktidar baskısını kadın üzerinde uygulama çalıştığı bir ortamda şiddet devreye girmektedir. Çocukluk döneminden itibaren uzun bir süre şiddete maruz kalan bireyler yetişkinlikte bir takım ruhsal sorunları ve travmaları da beraberinde getirmektedir. Erkek bireyler çocukluk döneminde deneyimledikleri acizlik, aşağılanma ve çaresizlik duyguları ile şiddet duygusunun tohumlarını atarken, kadınlar da kendilerine uygulanan şiddete bilinçli ya da bilinçsiz olarak boyun eğerler.

Şiddet, şiddeti doğuran kısır bir döngüdür

İnsanlarda saldırganlık ve şiddet öğrenilmiş bir davranış kalıbı olarak karşımıza çıkar. Hepimizin içinde var olan öfke duygusu toplumdan öğrenilenlere göre şekillenip dönüştürülür. Yapılan araştırmalar, çocukluğunda şiddete maruz kalan ya da ebeveynler arasında şiddet öyküsü olan bireylerin, yetişkinlik döneminde daha fazla şiddete başvurduğunu söylemektedir. Çocuk çevresindeki bireylerin her davranışını taklit etmekte, öğrenmekte ve bunu zamanla pekiştirmektedir. Dolayısıyla, kadına şiddetin normal olarak algılandığı bir toplumsal çevreden yetişen bir bireyin şiddeti daha normalleştirdiğini söyleyebiliriz. Coğrafi sınırları aşan, tüm toplumların ortak sorunu olan kadına yönelik şiddet adına verilen her mücadele ve iyileşme, kadınların daha güvenli ve sağlıklı bir yaşam alanı oluşturmasına yardımcı olacaktır.

Bu sebeple, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün, kadına yönelik şiddetin önlenerek kadın haklarının korunmasını, dünyada ve ülkemizde tüm kadınların, sağlıklı ve sevgi dolu, hiçbir şiddete maruz kalmadan yaşamasını temenni ediyorum.

Dikkat! Bu etkenler cildi hızla yaşlandırıyor!

Dikkat! Bu etkenler cildi hızla yaşlandırıyor!

Havaların iyice soğuduğu bugünlerde sonbahar ve kış aylarının kendine özgü olumsuz şartları cildimizi her zamankinden fazla yıprandırıyor. Bu nedenle gerekli önlemleri almak ve cildimizin düzenli bakımını ihmal etmemek büyük önem taşıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Sonbahar ve kış aylarında deri bariyeri bozularak, kuruma, kepeklenme, çatlama, kaşıntı, kızarıklık, kabalaşma hatta kanama gibi sorunlara yol açar. Üstelik derimiz kış koşullarından fiziksel olarak etkilendiği gibi, ruhsal olarak da etkilenir.  Kışın gelmesi hafif bir depresyona, harekette kısıtlılığa, metabolizmada yavaşlamaya yol açar. Bu nedenlerle kışın koruma fonksiyonu bozulan cilt, daha fazla özene ve bakıma ihtiyaç duyar” diyor. Peki cildimizi kış aylarında bu olumsuz etkenlerden nasıl koruyabiliriz? Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, kışın cildi korumanın 8 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu

Yüzünüzü mutlaka yıkayın

Yatmadan önce, uyandığınızda ve terledikten sonra cilde bulaşmış olabilecek bakterileri, kir ve duman artıklarını gidermek için mutlaka yüzün uygun bir temizleyici ile yıkanması gerektiğini belirten Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Yorgunum diyerek makyajı çıkarmadan yatmak da, gece boyu cildin havasız kalmasına, nefes alamamasına, bakterilerin cilt tarafından emilmesine, gözeneklerin tıkanmasına ve erken yaşlanmaya neden olacaktır. Bu nedenle yatmadan önce mutlaka makyaj çıkarılmalı, uygun bir temizleyici ile yüz hem akşam yatmadan önce hem de sabah kalkınca yıkanmalıdır. Cilt tipine uygun hafif, kokusuz temizleyici ürünler tercih edilmeli, kuruluğu artıracağı için alkol içeriklerinden kaçınılmalıdır. Ayrıca çok sıcak ya da soğuk değil, ılık su tercih edilmelidir” diyor.

Çok sıcak su ile yıkanmayın

Çok sık ve çok sıcak su ile yıkanmanın deri yağlarını azaltarak derinin daha fazla kurumasına neden olabildiğini belirten Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Bunun sonucu olarak kızarıklık hatta kuruluk egzaması oluşabilir. Bu nedenle çok sık ve çok sıcak su ile yıkanmaktan kaçınmak gerekir. Duştan veya banyodan hemen sonra cildiniz hala nemliyken nemlendirici krem uygulamak cildinizi nemli tutmanın en etkili yoludur” diye konuşuyor. Cildi ovalamaktan kaçınmak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, ovalamanın cildi tahriş ederek sivilce dahil birçok soruna neden olabileceğini söylüyor.

Yeterli ve kaliteli uyuyun

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, yeterli ve kaliteli uykunun cilt sağlığı üzerinde de büyük önemi olduğunu vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Günlük ortalama 6- 8 saat uyumak gerekir. Uykunun en önemli saatlerinin 23.00- 04.00 arasında olduğu yapılan araştırmalarda gösterilmiştir. Büyüme hormonu uykuda salgılanır. Düzenli uyumadığımız zaman cildin kendini onarma ve yenileme süreci azalır. Az uyuyan kişilerde vücutta steroid yani kortizon salınımı artar, kortizon artışı vücutta stresi tetikler, kolajen yapısını bozar. Uykusuzluk gözaltı torbalanması, şişliğin artması, gözaltında morlukların oluşması, cilt tonunda bozulma, cildin canlı ve parlak görüntüsünü kaybetmeye neden olur.”

Stresi yönetmeyi öğrenin

Kış aylarında havaların erken kararması ve güneşin iyice azalması nedeniyle ruhsal açıdan daha karamsar olunabilirken, stresi yönetmek de zorlaşabiliyor. Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, stresi yönetmenin sağlıklı yollarını bulmak gerektiğini çünkü stresin akne, egzama, sedef hastalığı, yağlı egzama ve gül hastalığı gibi bir çok cilt hastalığını tetikleyebildiğini söylüyor.

Cildinizi mutlaka nemlendirin

Cilt tipinizi yağlı, kuru, normal, karma ya da hassas mı olduğunu mutlaka öğrenin ve cildinizin ihtiyaçlarına uygun cilt bakım ürünleri kullanmayı ihmal etmeyin. “Cildinizin ihtiyaçları için formüle edilmiş ürünleri kullanarak, hem cildinizin yıpranmasını azaltabilir hem de sağlıklı görünmesine katkı sağlayabilirsiniz” diyen Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Nemi cilde hapsetmenin en etkili yolu ise bölgeye uygun bir nemlendiriciyi, yıkadıktan hemen sonra ve düzenli olarak uygulamaktır. Kış aylarında kullanacağınız nemlendiricilerin yaz aylarında kullandıklarınıza nazaran daha yağ bazlı (merhem yapısında) olmasında fayda var. Böylelikle nemlendirici cilt yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluşturabiliyor ve nem kaybını engelleyebiliyor.”

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu

Ellerinize ve dudaklarınıza özen gösterin

Ellerimizi gün içerisinde sık sık yıkamamız gerektiği için hem kuruluk ve yaşlanmayı hem de gelişebilecek el egzamalarını önlemek amacıyla her yıkamanın ardından yağlandırıcı ürünlerle nemlendirilmesinin önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Ellerimizi günde 5-6 kez yağlandırıcı ürünlerle nemlendirmek, ev işlerini egzama eldiveni ile yapmak gerekir. Dudaklarda da kuruluk ve çatlamanın önüne geçebilmek için yüzünüzü yıkadıktan sonra ve yatmadan önce dudaklarınıza uygun dudak nemlendirici veya vazelin sürebilirsiniz” diyor.

Sigaradan uzak durun

Yapılan bilimsel çalışmaların, sigaranın cilt sağlığına da büyük zararları olduğunu tartışmasız şekilde kanıtladığını vurgulayan Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu, sigara kullanımının cildin hızlı yaşlanmasında da önemli bir etken olduğunu, ayrıca sigara içenlerde yaraların iyileşmesinin de uzun sürdüğünü söylüyor.

Kış aylarına uygun giysiler giyin

Prof. Dr. Ayten Ferahbaş Kesikoğlu “Kış aylarında cildi rüzgar, yağmur ve kardan korumak, eldiven, atkı veya şal kullanmak, saçları da bere ya da şapka ile korumak gerekiyor. Kışın naylon, sentetik, polyester veya yünlü giysiler yerine cildin kurumasını ve kaşınmasını önleyen pamuklu ya da pazen giysiler kullanın. Aynı nedenden dolayı dar giysiler yerine bol giysiler tercih etmenizde de yarar var” diye konuşuyor.

Influenza’dan korunmanın etkili yolları!

Influenza’dan korunmanın etkili yolları!

Havaların iyice soğuduğu bugünlerde virüsler de tam anlamıyla kol geziyor! Özellikle kapalı ortamlarda bulaş riskinin çok kolay olması nedeniyle çocukların en sık karşılaştığı hastalıkların başında Influenza (A) yani domuz gribi geliyor.  Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “Son günlerde ani başlayan yüksek ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı ve kas ağrıları gibi şikayetlerle polikliniklere yoğun başvurular yaşanıyor. Influenza virüsü genelde solunum yoluyla bulaştığından gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda bulaş riski son derece yüksek. Kreş ve okul çağındaki çocuklarda ortak kullanım alanları da bulaşma riskini oldukça artırıyor” diyor. Influenzanın kronik hastalığı olanlarda ve 2 yaş altındaki çocuklarda daha ağır seyrederek alt solunum yolu enfeksiyonlarına ve hastane yatışlarına dek ciddi sorunlara yol açabildiğini vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş, influenza hakkında bilinmesi gereken 7 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Dr. Betül Sarıtaş

  • En sık solunum yoluyla bulaşıyor

Domuz gribi olarak da adlandırılan Influenza-A virüsünün en sık solunum yoluyla bulaştığını vurgulayan Dr. Betül Sarıtaş şöyle konuşuyor: “Hapşırma ve öksürme sonrası virüsler 30-40 dakika boyunca havada asılı kalabiliyor ve bir metreden daha uzaktaki kişileri de enfekte edebiliyor. Influenza-A virüsü bulaştıktan sonra özellikle ilk 2 gün olmak üzere 5-10 güne kadar bulaştırıcılık devam edebiliyor.”

  • Hastalık 4 gün sonra ortaya çıkabiliyor!

Hem hayvanları hem de insanları enfekte edebilen Influenza-A, günümüze kadar genetik değişiklikler göstererek tarihte bilinen birçok pandemiye (İspanyol gribi, Asya gribi, Hong-Kong gribi) neden olan bir virüs. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “İnfluenza salgınları genelde ekim aylarında görülmeye başlar, ocak-şubat aylarında en üst seviyeye ulaşır ve mart-nisan aylarında sıklığı giderek azalmaya başlar. Son günlerde çok sık görülen Influenza-A virüsü çocuğa bulaştıktan sonra hastalığın belirtilerinin ortaya çıkması 1-4 gün arasında değişiyor” diyor.

  • Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

Ani başlayan yüksek ateş, halsizlik, yaygın kas ağrıları, boğaz ağrısı, burun akıntısı ve öksürük influenza virüsünün en önemli belirtilerini oluşturuyor. Dr. Betül Sarıtaş, özellikle 5 günden uzun süren ateşi olan çocuklarda anne ve babaların gelişebilecek komplikasyonlar açısından dikkatli olmaları ve mutlaka bir çocuk hekimine başvurmaları gerektiğini vurguluyor.

  • Dikkat! Test negatif çıksa da!…

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “Bu şikayetlerin varlığında burundan sürüntü alınarak hızlı bir şekilde influenza testi yapılabiliyor. Testin pozitif gelmesi tanı koydururken, negatif gelmesi ise kesin bir şekilde hastalığın olmadığı anlamına gelmiyor. Tedavi edilmeyen influenza hastalarında yüzde 15-50 oranında orta kulak iltihabı gelişebiliyor. Aynı zamanda hastalığın seyrinde zatüre, astım hastalarında astımın tetiklenmesi, krup, ateşli nöbetler ve nadir de olsa ataksiler görülebiliyor. Bu nedenle çocukların iyi gözlemlenmesi ve gerektiğinde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerekir” uyarısında bulunuyor.

  • Gelişigüzel antibiyotik vermeyin!

Influenza testi pozitif çıkan hastalarda antiviral tedaviye ilk 48 saat içinde başlanması gerektiğini belirten Dr. Betül Sarıtaş şöyle konuşuyor: “Influenza virüs enfeksiyonu olduğu için özellikle antibiyotik kullanılmıyor. Hastalık ilerleyip bakteriyel enfeksiyon eklenirse antibiyotik kullanılabiliyor. Bu nedenle aileler hekime danışmadan gelişigüzel antibiyotik vermekten mutlaka sakınmalıdır. Bununla birlikte bol bol sıvı tüketilmesi, yatak ıstırahati, hastanın odasının sık sık havalandırılması, uyku düzeni ve sağlıklı beslenmenin aileler tarafından desteklenmesi çocukların iyileşme sürecini hızlandırır. Aileler hekim önerilerini dikkate almalı ve gelişigüzel vitamin takviyelerinden de kaçınmalıdır.”

Pause Dergi

  • Influenza’dan korunmak için bu önerilere dikkat!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş hastalıktan korunmanın yolları ile ilgili olarak “Influenzadan korunmada en etkili yöntem aşılanmadır. Ülkemizde 6 ay üzerindeki tüm çocuklar aşılanabilmektedir. Özellikle risk grubundaki, bağışıklığı düşük ve kronik hastalığa sahip olan çocukların aşılanması büyük önem taşımaktadır. Influenza aşısının her sene tekrarlanması gerekir. Bulaşmayı önlemek için grip olanlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Hasta kişilerin bulunduğu ortamda maske takılmalı, öksürme ve hapşurma durumlarında ağız ve burun mendil ile kapatılmalıdır. Hijyen kurallarına mutlaka uyulmalı, yemeklerden önce eller mutlaka yıkanmalı, eller gün içinde yüze sürülmemelidir” diyor.

  • Bu tür yanlışlardan kaçının!

Anne babaların grip olan çocuklarını okula göndermemeleri gerektiğini vurgulayan Dr. Betül Sarıtaş, bu sayede hem virüsün bulaş riski nedeniyle başka çocuklara zarar verilmeyeceğini hem de ıstırahatın şart olduğunu söylüyor. Bazı ailelerin influenza aşısının civa içerdiği düşüncesi ile çocuklarına aşı yaptırmaktan kaçındığına da dikkat çeken Dr. Betül Sarıtaş “Ancak influenza aşısı civa içermemektedir. Aynı zamanda yumurta alerjisi olan çocuklarda da  influenza aşısı uygulanabilmektedir. Bu nedenle anne babaların hekim önerisi ile çocuklarına aşı yaptırması onların kış ayları boyunca korunmasında çok etkili olacaktır” diye konuşuyor.

Akciğer kanserinde tedavinin başarı oranı yüzde 70’lere varıyor

Akciğer kanserinde tedavinin başarı oranı yüzde 70’lere varıyor

Akciğer kanseri, dünyada olduğu gibi ülkemizde de kanserden ölümler arasında ilk sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 2 milyondan fazla, ülkemizde de 40 bini aşkın kişide, ‘akciğer kanseri’ teşhis ediliyor. Sigaranın en önemli risk faktörü olduğu akciğer kanseri günümüzde en korkulan kanser türlerinden biri olsa da, tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde hastaların yaşam süreleri uzatılırken, yaşam kaliteleri de artırılıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, kapalı bir ameliyat tekniği olan Tek Port VATS yönteminin özellikle son dönemlerde hasta ve hekimler tarafından sıklıkla tercih edildiğini belirtiyor. Tanı ve tedaviyi aynı operasyonda birleştiren yöntem, daha az ağrıya yol açması ve ameliyat sonrası hızlı iyileşme sürecine olanak tanıması nedeniyle de diğer teknikler arasında öne çıkıyor.

Pause Dergi

Prof. Dr. Semih Halezeroğlu

Yıllık taramalar ölüm oranını azaltıyor

Başlangıç aşamasında akciğer kanserinin fazla şikayete yol açmadığına değinen Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu zamanla ortaya çıkan belirtileri “öksürük, halsizlik, iştahsızlık, zayıflama, vücudun farklı yerlerinde ağrılar, ses kısıklığı, yüzde şişme, yutma zorluğu, öksürükle ağızdan kan gelmesi gibi durumlar” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Semih Halezeroğlu akciğer kanserini, henüz belirtilerin görülmediği erken aşamada yakalamanın önemine değinerek, özellikle 50-80 yaş arası kişiler ile uzun süre sigara içen ancak 15 yıldan önce bırakmış olanlara yılda bir kez düşük doz tarama amaçlı tomografi çekilmesini öneriyor. Çünkü bu tarama programları sayesinde erken tanı konulabiliyor, böylece akciğer kanserine bağlı ölümler azalıyor.  Erken evrede tedavi oranının çok başarılı sonuçları olduğundan bahseden Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, “Bu evrede en yaygın ve temel tedavi yaklaşımı, cerrahi girişimle tümörü çıkartmak. Bugün tıp teknolojilerinin geldiği noktada kapalı ameliyatlar sayesinde yüzde 70’e varan başarılı tedavi sonuçlarından söz edebiliyoruz” diyor.

Tek Port VATS yöntemiyle tanı ve tedavi aynı anda

Kapalı ameliyatlar arasında son dönemde Tek Port VATS yönteminin öne çıktığına dikkat çeken Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, göğüs kafesine açılan küçük bir kesi ile tüm işlemin gerçekleştirildiğini ifade ediyor. Tek Port VATS en çok ameliyat sonrasında hastaların solunumunu çok rahat yapabilmeleri ve bağışıklığı düşürmemesi nedeniyle tercih ediliyor. Üstelik bu yöntemle tanı ve tedavi işlemleri aynı operasyonda yapılabildiği için patoloji incelemesi tümörün kötü huylu olduğunu gösterirse o sırada hekim müdahalesiyle hasta vakit kaybetmeden tedavi edilebiliyor.

“2 ya da 3 değil, tek kesi”

Akciğer kanseri ameliyatları, kaburgaların açıldığı ‘açık ameliyatlar’ ve göğüs boşluğu açılmadan, kaburgalar arasında gezdirilen kamera görüntüleriyle yapılan ‘kapalı ameliyatlar’ olmak üzere 2 grupta toplanıyor. Kapalı ameliyatların da kendi içinde standart VATS, robotik yöntem ve Tek Port VATS yöntemi olmak üzere 3’e ayrıldığını belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Standart VATS ve robotik yöntemde göğüs boşluğunda açılan 2 veya 3 kesi üzerinden ilerleniyor. Genel anesteziyle yapılan Tek Port VATS yönteminde ise 2-3 cm arasındaki tek bir kesiden giriliyor. Cerrahi kamera aracılığıyla hastalıklı bölgeden sağlanan görüntüleri ekranda değerlendirirken, aynı kesiden operasyon gerçekleştiriyor” diyor.

Pause Dergi

Hastanın iyileşme süreci kısalıyor

Göğüs kafesinde kalp, akciğer ve büyük damarlar bulunduğu için bu hassas bölge vücudun diğer bölgelerine oranla çok daha fazla koruyucu sinir ağları ile çevrili. Bu nedenle bu hayati alanda yaşanan en küçük bir sorunda bile ağrı oluşuyor. Dolayısıyla ameliyatlarda göğüs kafesinde ne kadar az kesi olursa, sinirlerde o kadar az tahribat ve o kadar az ağrı ortaya çıkıyor. Kesi ne kadar çok olursa ameliyat sonrasında ağrı, soluk alıp verirken zorluk, günlük rutine geçiş süresinin uzaması ve bağışıklıkta zayıflama ihtimali de o oranda artıyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, tek kesi imkanı sunan Tek Port VATS’ın sağladığı avantajları, “Kısa ameliyat süresi, düşük komplikasyonlar, kanama miktarının azlığı, ameliyat sonrasında çok rahat solunum yapılabilmesi sayesinde zatürre ve akciğer sönmesi riskinin en aza inmesi, ameliyat sonrasında yoğun bakım süresinin azalması, bağışıklık sisteminin çok az zarar görmesi sayesinde hastanın kanserle daha güçlü mücadele edebilmesi, kozmetik açıdan daha az sorun yaşanması, kısa sürede taburcu olunabilmesi, sonrasında daha az ağrı şikayeti ve gündelik rutine dönme süresinin çok daha kısa olması” olarak sıralıyor.

 

Dikkat! Akciğer embolisi riski taşıyor olabilirsiniz…

Dikkat! Akciğer embolisi riski taşıyor olabilirsiniz…

Genelikle kan pıhtısı nedeniyle bir veya daha fazla sayıda akciğer damarının tıkanması akciğer embolisi olarak tanımlanıyor. Akciğer embolisinin oluşmasında 3 ana sebep olduğunu ancak sıklıkla damarların kan pıhtısıyla tıkanması sonucu oluştuğunu belirten uzmanlar, hayati tehlikesinin oldukça fazla olduğunu ifade ediyor. Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer; sürekli ayakta çalışan meslek gruplarında, doğum kontrol hapı kullananlarda ve 4 saatten uzun yolculuklarda hareketsiz kalanlarda emboli oluşma riskinin yüksek olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Aytaç Atamer ayrıca kemoterapi tedavisi gören kanser hastalarında, sigara kullanan ve aşırı kilolu bireylerde akciğer embolisi riskinin fazla olduğuna dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, son dönemde sıkça gündeme gelen akciğer embolisinin oluşumuna yol açan sebepleri ve yüksek risk taşıyan yaşam şekilleri hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Pause Dergi

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Kan damarlarının tıkanmasıyla oluşuyor

Akciğer embolisini genelikle kan pıhtısı nedeniyle bir veya daha fazla sayıda akciğer damarının tıkanması olarak tanımlayan Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Akciğer embolisinin hayati tehlikesi oldukça fazla olan bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz. Kalbin sağ tarafından çıkarak akciğerlere giden pulmoner arterler denilen kan damarlarının kan pıhtıları, hava ya da yağ ile tıkanması sonucu ortaya çıkan ani ve acil bir tablodur. Sıklıkla damarların kan pıhtısıyla  tıkanması sonucu oluşuyor” dedi.

Sürekli ayakta çalışanlar risk altında

Akciger embolisinin oluşmasında 3 ana sebep olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Sebeplerin ilki damarların iç yüzünü döşeyen ve endotel olarak adlandırılan bölümünde bir hasar meydan gelmesi, ikincisi damarlardaki kan akışında bir durgunluk olması, üçüncüsü ise kanın pıhtılaşma eğiliminin artmasıdır. Sürekli olarak ayakta çalışan meslek gruplarında  varisler  oluşmakta ve pıhtı atma riski yükseliyor. Dogum kontrol hapı gibi bazı ilaçlar da kanın pıhtılaşma egilimini artırıyor. Uzun süreler boyunca hareket etmeyen veya edemeyen yatağa bağımlı kişilerde, 4 saati aşan uzun süreli yolculuklarda hareketsiz kalmak pıhtı oluşumunu ve emboli riskini artırıyor” uyarısında bulundu.

Sigara ve aşırı kilo riski artırıyor

Karın bölgesi ameliyatlarında, bacakları ilgilendiren operasyonlarda, yağ aldırma ameliyatlarında, genel anestezi uygulanan ve uzun süren bazı operasyonlardan sonra emboli atağının oluşabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kanser hastalarında, kemoterapi tedavisi gören hastalarda, genetik olarak kandaki pıhtılaşmayı artıran hastalıklarda, sigara kullanan ve aşırı kilolu kişilerde emboli riskinin fazla olduğunu belirtmekte fayda var. Ayrıca derin dalışlar sonrası hızla yüzeye çıkışlarda da emboli oluşabiliyor” ifadelerini kullandı.

Hafif, orta veya ağır şekilde yaşanıyor

Akciger damarı ani şekilde tıkandığında oradaki kan alışverişi ve oksijen alımı bozulduğunu belirten Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bunun sonucunda hastada ani meydana gelen nefes darlığı, çarpıntı, göğüs duvarında batıcı bir ağrı, öksürük ve bazen de kanlı balgam görülebiliyor. Akciğer embolisinin hafif, orta ve ağır formları bulunuyor. Tedavisi, kan pıhtısının ilaç ile çözülmesi, bir kateter ile parçalanması veya cerrahi olarak çıkarılması şeklinde oluyor. Hangi tedavinin uygulanacağına hastanın risk faktörlerini değerlendirerek hekimler karar veriyor” diye konuştu.

Duruş bozukluğuna karşı 6 önemli öneri

Duruş bozukluğuna karşı 6 önemli öneri

Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Çimen yaygın tablet ve telefon kullanımına bağlı kamburluk görülme sıklığındaki artışa dikkat çekerek “Omurgayı dik tutmaya yarayan kaslar, yanlış kullanım sonucunda güçsüzleşir ve bu durum zamanla kamburluğun ilerlemesine neden olur” dedi. Doç. Dr. Çimen, masada oturma pozisyonunun düzgün olması gerektiğini ve 30 dakikada bir mola vermek gerektiğini söyledi.

Sırt omurgası yani troakal omurganın C şeklinde doğal bir eğriliğe sahip olduğunu belirten Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Çimen “Bu eğrilik 20 ile 45 derece arasındadır. Kamburluk yani kifoz sırttaki bu eğriliğin 50 derecenin üzerinde olması durumuna verdiğimiz isimdir” dedi. Kifozun, genellikle çocukluk ya da ergenlikte ortaya çıktığını vurgulayan Doç. Dr. Çimen “Çocukluk çağı kifozu ikiye ayrılır: Birincisi ve yaygın görüleni postural kifoz olup tamamen duruş bozukluğuna bağlıdır, önlenebilen ve geri döndürülebilen bir durumdur. İkincisi ise omurga deformitesine bağlı gerçek kamburluk olup nispeten az görülür ve erken tanı ve tedavi gerektirir” diye konuştu.

Doç. Dr. Yeşim Çimen

Masa başında yanlış oturmak kambur yapıyor

“Postural kifoz” yani duruş bozukluğuna bağlı olan kamburluğun yanlış hareketten kaynaklandığını ifade eden Doç. Dr. Çimen bu yanlış hareketleri “Masa başında yanlış oturma pozisyonu, bilgisayar başında mola vermeden oturma, uzun süreli aynı pozisyonda kalma ve monitör, klavye ve fare gibi bilgisayar donanımlarının yanlış kullanılması” olarak belirtti. Omurgayı dik tutmaya yarayan kasların yanlış kullanım sonucunda güçsüzleşip zamanla kamburluğun ilerlemesine neden olduğunu; kambur duruşun ise hem ailenin tedirgin olmasına, hem de gencin özgüveninin azalmasına, beden imajı veya benlik saygısı sorunlarının gelişmesine neden olabileceğini dile getirdi. Duruş bozukluğuna bağlı olan kamburluk için tıbbi tedaviye gerek olmadığını söyleyen Doç. Dr. Çimen, dik duruş korselerinin kullanımı zor olduğundan kamburluğu önlemede etkili bir yöntem olmadığını aktardı.

İşte dikkat edilmesi gereken hususlar:

Masa başında doğru oturma şeklinin öğrenilmesi ve sırt eğriliğini normale getirecek aktif egzersizlerin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Çimen dikkat edilmesi gereken hususları ise şu şekilde sıraladı:

-Öncelikle masada ders çalışırken doğru oturmak önemlidir. Masada öne eğilmeden oturulmalı ve baş, kulaklar omuz hizasında olacak şekilde dik tutulmalıdır. Ayaklar yere düz bir şekilde temas etmeli, dizler yaklaşık doksan derece bükülmeli, diz ve kalçalar aynı düzlemde olmalıdır. Bunun sağlanması için ayak tahtalarından yararlanılabilir.

-Sandalye 360 derece dönebilmeli ve arka eğimi, yüksekliği ve kollukları ayarlanabilir olmalıdır. Güvenli hareket için ise beş ayaklı olması tercih edilir.

-Ders çalışma koltuğu belin dik durmasını sağlayacak şekilde ayarlanmalı, sırt koltuğa yaslanmalıdır. Bel kavisi gerekirse bir bel yastığı ile desteklenmelidir.

-Monitör ekranının üstü gözümüzle aynı seviyede ya da gözümüzden birkaç cm yukarıda olmalıdır. Daha alçakta olması eğilmemize ve sırtta kambur oluşumuna yol açar.

-Sürekli masa başında oturmak postürümüzün bozulmasına neden olacağından kısa süreli ama sık dinlenme araları önerilmektedir. Bu yüzden 30 dakikada bir, birkaç dakika mola vererek oda içinde yürümeli, esneme hareketleri yapılmalıdır.

– Duruş bozukluğuna karşı yüzme, özellikle de sırt üstü yüzme, bel, sırt ve boyun egzersizleri, pilates ve yoga başta olmak üzere düzenli spor yapılması gerekmektedir.

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Günümüzde ölüme en sık neden olan kanserler arasında 4. sırada yer alan pankreas kanserinin 2030 yılı itibariyle, cinsiyet ayrımı olmaksızın, 2. sıraya yükseleceği öngörülüyor. Pankreas kanserinin  en ölümcül kanserlerden biri olmasının başlıca nedeni, kanserin ileri evrelere kadar çok fazla belirti vermeden sinsice ilerlemesi. Son yıllarda yapılan araştırmalar ışığında, pankreas kanserini daha erken aşamalarda yakalamaya dair çok ciddi bir yol kat edilmiş olması ise yürekleri ferahlatıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, konuyu şöyle açıklıyor: “Bu başarı, gelişen yeni tanı metotlarından ziyade, toplumda özellikle kanser riski yüksek bireylerin saptanarak daha detaylı olarak taranması ile mümkün olduğu için pankreas kanseri hakkındaki toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak kritik öneme sahip. Bu nedenle pankreas kanseri açısından erken tanı şansı olan iki önemli risk grubunu özellikle mercek altına almak gerekiyor. Bunlar, 50 yaşın üzerinde olup son 6 ay içinde yeni diyabet tanısı almış ve tedavi uygulanmadan kilo veren hastalar ile pankreasında kistik lezyon bulunan hastalardır. Bilinç ve bilgi seviyesindeki artış, erken tanı şansını da beraberinde getirdiği için hastalıktan kalıcı olarak kurtulma fırsatı da yaratıyor. Toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak amacıyla, pankreas kanseri hakkında yanlış inanışlara da mutlaka değinmek gerekiyor. Zira toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler nedeniyle hem erken tanı oranı azalıyor, hem geciken olgularda hastalığın tedavisi daha da güçleşiyor.” Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanseri hakkında toplumda doğru sanılan yanlış bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Mert Erkan

Her pankreas kanserinde sarılık oluşur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserlerinin yaklaşık üçte ikisi organın baş kısmından kaynaklanıyor. Pankreas kanalı, pankreas başı içinden geçen safra kanalı ile birleşerek on iki parmak bağırsağına açılıyor. Dolayısıyla baş bölgesinde yerleşmiş pankreas kanserleri safra yolunu tıkadıklarında hastalarda sarılık oluşuyor. Hal böyle olsa da pankreas gövde ve kuyruk yerleşimli tümörleri olan yaklaşık üçte bir olguda safra kanalı tıkanmadığı için sarılık gelişmiyor.

Her pankreas kanseri ağrı yapar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserinin sık karşılaşılan semptomlarından biri, sırta vuran karın ağrısı oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, hastaların bu ağrıyı sıklıkla ‘kuşak tarzında’ olarak tanımladıklarına işaret ederek, “Bu nedenle pankreas kaynaklı ağrılar çoğunlukla ve yanlış olarak böbrek taşı ya da bel ağrısı olarak da yorumlanabiliyorlar. Öte yandan pankreas kanserli hastaların neredeyse yarısında ilk tanı anında ağrı şikâyeti bulunmuyor.” diyor.

 Her pankreas tümörü pankreas kanseridir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas hem iç (hormon), hem dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organdır. Sayı olarak en çok bulunan ve dış salgıları üreten asiner hücreler organın büyük bölümünü oluştursalar da pankreas kanserlerinin sadece yüzde 1’ine neden olurlar ve genel olarak klasik pankreas kanserinden daha iyi seyirlidirler. İnsülin gibi hormonları üreten nöroendokrin hücrelerde oluşan tümörlerin büyük bölümü de klasik pankreas kanserine kıyasla çok daha iyi huylu bir seyir izliyor. En tehlikeli olarak bilinen klasik pankreas kanseri ise tüm olguların yüzde 90’ında görülse de, köken aldıkları duktal hücreler pankreasın dış salgı sistemini döşeyen sınırlı sayıdaki kanal hücreleridir. Dolayısıyla her pankreas kanseri ölümcül olmadığı gibi, nöroendokrin tümörler gibi lezyonların bir kısmı da kanser değildir.

Pause Dergi

Pankreas kanserinden kurtulmak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde özellikle risk gruplarında artan farkındalık, gelişen cerrahi teknikler, etkinliği artan kemoterapi ve radyoterapi sayesinde pankreas kanserinde de büyük başarılar kazanılıyor. Eskiden hayal dahi edilemese de son yayınlarda ameliyat olabilen ve etkili bir kemoterapi alabilen hastalarda 5 yıllık sağ kalım oranı yüzde 40’ı aşabiliyor.

Bıçak değdiğinde pankreas kanseri yayılır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan,Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu, etkin cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır” diyerek şöyle devam ediyor: “Ameliyat olamayan hastalarda da etkin kemo-radyoterapi protokolleriyle göreceli uzun ve kaliteli bir zaman kazanılabilse de tam iyileşme maalesef mümkün olmuyor. Dolayısıyla tam iyileşme şansını yakalamak için doğru hastada ameliyat mutlaka gerekli oluyor”

Cerrahi tedavi tek etkili tedavidir. YANLIŞ!  

DOĞRUSU: Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu etkin bir cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır. Başka bir deyişle, etkili bir kemo-radyoterapi uygulanamayan hastalarda cerrahi tedavi tek başına klinik fayda sağlasa da hastayı tümüyle iyileştirmekte yetersiz kalıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, “Son yıllarda pankreas kanserinde yaşanan en önemli başarı belki de ilk tanı anında ameliyat şansı olmayan hastaların bir kısmının uygulanan etkili kemo-radyoterapi protokolleriyle tümörünün küçültülerek tekrar cerrahi uygulanabilir hale getirilmesidir” diye konuşuyor.

Pankreas kanserinin cerrahisiz tedavisi mümkündür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her hastalıkta olduğu gibi pankreas kanserinde de klasik metotlara alternatif tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılıyor. Bunların bir kısmı genel durumu ve mevcut yandaş hastalıkları nedeniyle cerrahi tedaviye uygun olamayan  hastalar için tasarlanıyor. Bu yeni metotların etkinlikleri ve yan etkileri, yürütülen bilimsel çalışmalar aracılığıyla ölçülüyor. Prof. Dr. Mert Erkan, günümüz tıbbının gelmiş olduğu noktada pankreas kanserinden cerrahi tedavi yapılmadan kurtulmanın hala mümkün olmadığını belirterek, “Bu nedenle bilimsel verilerle ispatlanmış tedavi sonuçları bulunmayan metotlara itibar etmemek gerekiyor” diyor.

Pankreas kanserini erken evrede yakalamak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Risk gruplarının belirlenmesi, artan farkındalık ve gelişen tanı metotları sayesinde, özellikle kistik lezyonlar zemininde oluşan pankreas tümörlerini, henüz kanser gelişmemiş bir aşamada saptamak dahi mümkün olabiliyor. Kanser öncüsü aşamada yakalanan bu lezyonların cerrahi olarak çıkartılmaları, pankreas kanserini henüz oluşmadan ortadan kaldırabildiği için bu aşamada tedavi edilen hastalarda ameliyat sonrası kemoterapi dahi gerekmeyebiliyor.

Pankreas olmadan yaşanamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı hastalarda, etkili bir cerrahi tedavi yapılabilmesi için pankreasın tümünün alınması gerekiyor. Pankreas hem iç (hormon), hem de dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organ olduğu için ameliyat sonrasında hastaların kalıcı olarak insülin kullanmaları gerekiyor. Benzer şekilde, özellikle yağ sindirimi için gerekli olan enzim üretimi de böyle bir ameliyatla ortadan kalkacağı için sindirim enzimi takviyesinin ömür boyu alınması önem taşıyor. Düzenli insülin kullanan ve enzim takviyesi alan hastalar pankreasları olmasa da normal bir hayat kalitesiyle yaşayabiliyorlar.

Pankreas kanserli hastalar şeker tüketmekten kaçınmalıdırlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, kanserli hücrelerin şekerden beslendiğine ve bu nedenle hastanın tüketeceği şekerli gıdaların tümörü büyüteceğine yönelik inanışın doğruyu yansıtmadığına dikkat çekerek, “Açlıkta dahi kan şekeri değerinin normali genel olarak 70-100mg/dl olarak tanımlanmıştır. Yani, hasta hiç şeker tüketmese dahi kan şekeri 70mg/dl’nin altına inmez” diyor.

Pankreas kanserli hastaların yağ tüketmeleri sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Mert Erkan, yağın sindiriminde pankreasın merkezi bir rolü olması nedeniyle pankreas hastalıklarında yağsız diyet önerilerek organı dinlendirmeye ve korumaya çalışmanın son derece yanlış  bir düşünce olduğunu vurgulayarak, “Öte yandan protein ve karbonhidratlar ile karşılaştırıldığında, yağlar birim başına diğer ikisinden iki kat daha yüksek miktarda enerji veriyorlar” diye konuşuyor. Prof. Dr. Mert Erkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Pankreas kanserli hastalarda ölüme giden yol, hastanın aşırı kilo ve kas dokusunu kaybettiği kaşeksiden geçiyor. Pankreasta oluşan fonksiyon kaybı, yapılan ameliyatlar sonucu azalan emilim fonksiyonu ve uygulanan kemo-radyoterapinin yarattığı ishal göz önüne alınırsa, hastaların yeterli kalori almaları zaten zorlaşmışken karbonhidratsız ve yağsız diyet önermek hem kaşeksiyi daha da arttırıyor hem de insanların beslenme gibi son derece önemli bir hayat zevkini azaltıyor. Doğru olan, hastaların gereken insülin dozunu ayarlayarak yeterli karbonhidrat alımını teşvik etmek, enzim takviyesi yaparak yağ sindirimini kolaylaştırarak sağlıklı ve normal bir diyet tüketmelerini sağlamaktır”

 ‘Göz kapağı ameliyatı’ olmadan önce şunlara dikkat!

 ‘Göz kapağı ameliyatı’ olmadan önce şunlara dikkat!

Yorgun, uykulu ve bitkin bir yüz ifadesi… Göz kapağı düşüklüğü genellikle estetik bir problem olarak görülse de, aslında hastanın yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilen işlevsel sorunları da beraberinde getiriyor. Öyle ki düşen kapak göz bebeğini örterek görmeyi önleyebiliyor. Bunun sonucunda hastalar görebilmek için genellikle kaşlarını yukarı kaldırmak, hatta düşüklüğün daha ileri aşamalarında başlarını geriye eğmek zorunda kalabiliyorlar. Göz kapağındaki düşüklük hastaların araç kullanmalarını, spor yapmalarını, yürümelerini ve basit gündelik işlerini yapmalarını bile riskli hale getirebiliyor. Hastalar da sorunlarından kurtulmak amacıyla ‘göz kapağı estetiği’ ameliyatı için hekimlerin kapısını çalıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, ancak göz kapağı düşüklüğünde herhangi bir medikal veya cerrahi tedaviyi planlamadan önce mutlaka nedene yönelik ayrıntılı değerlendirme yapılması gerektiğine işaret ederek, “Zira göz kapağı düşüklüğü, kapak işlevlerinden sorumlu göz çevresi kaslarını, bu kasları besleyen sinirleri veya bu sinirlerin köken aldığı beyindeki merkezleri etkileyen her türlü nörolojik sorun veya hastalıktan kaynaklanabiliyor. Bu hastalıklar dışlanmadan yapılan cerrahi tedaviler ne yazık ki hem yüz güldürücü olmayabiliyor, hem olası riskli bir nörolojik hastalığın tanı ve tedavisinde gecikmeye yol açabiliyor.” diyor.

Pause Dergi

Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak

Bu belirtiler varsa, dikkat!

Göz kapağı düşüklüğü özellikle aniden başlamışsa, bu soruna çift görme veya göz bebek boyutlarında değişiklik ya da baş ağrısı eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor. Zira bu belirtiler 3. sinir felci veya Horner Sendromu’nda olduğu gibi acil tanı ve tedavi gerektiren bazı önemli beyin damar patolojileriyle ilişkili olabiliyor. Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, dikkatli olunması gereken diğer belirtileri şöyle anlatıyor: “Ayrıca özellikle gün içerisinde  değişkenlik gösteren, örneğin akşama doğru belirgin olarak artan göz kapağı düşüklüğü varsa, kapak düşüklüğü taraf değiştiriyorsa veya yine çift görme, bitkinlik gibi başka yakınmalar eşlik ediyorsa miyastenia gravis gibi kas-sinir kavşak hastalıkları açısından mutlaka ayrıntılı nörolojik değerlendirme gerekiyor”

BEYİN VE SİNİRLERDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR

Göz kapak işlevlerinden sorumlu sinirlerin beyinde köken aldıkları bölgelerde veya seyirleri boyunca travma, iskemi ya da bası gibi faktörlerden etkilenmesi sonucu oluşuyor.

Sinir felci

Göz kapağı düşüklüğüne çift görme eşlik ediyorsa, etkilenen taraftaki gözde kayma (şaşılık) veya göz bebeğinde büyüme varsa, nedeni 3. sinir felci olabiliyor. Bu tablo; diyabete, yüksek tansiyona, travmaya ya da beyin sapında köken aldığı bölgede inmeye, damar tıkanıklığına veya kitle gibi lezyonlara bağlı olarak ortaya çıkabiliyor.

Horner sendromu

Horner Sendromu’nda kapak düşüklüğünden çok, göz kapak aralığında daralma oluyor ve aynı taraftaki göz bebeğinde küçülme izleniyor. Horner Sendromu, tutulan sinir liflerinin beyin, omurilik, hatta göğüs kafesindeki uzun seyrinden dolayı akciğer kanseri dahil ilgili anatomik bölgeleri etkileyen birçok önemli hastalığın belirtisi olabiliyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Özellikle akut geliştiyse veya baş ağrısı ile göz bebek boyutlarında değişiklik eşlik ediyorsa, göz kapağı düşüklüğünün acil nörooftalmolojik muayene ve nöroradyolojik tetkikler ile değerlendirilmesi gerekiyor. Zira 3. sinir felci hayatı tehdit eden anevrizma gibi damarsal basılarla; Horner sendromu ise karotis disseksiyonu gibi yırtıklarla da ilişkili olabiliyor” diye konuşuyor.

KAS-SİNİR KAVŞAK HASTALIKLARI

Diğer nörolojik nedenlere göre daha sık görüldükleri, ilaçla tedavi edilebilir oldukları ve kapak cerrahisi planı varsa öncesinde dışlanmaları gerektiği için ‘kas-sinir kavşak’ hastalıklarının tanıda atlanmamaları oldukça önem taşıyor. Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Miyastenia gravis gibi bu tür hastalıklarda kas ve sinirler normal olsalar da bağışıklık sistemini ilgilendiren bir problemden dolayı kas-sinir kavşağındaki iletimde bir problem söz konusu oluyor. Buna bağlı olarak kas işlevini düzgün yapamıyor ve değişken, yorulmakla artan – dinlenmekle düzelen kas güçsüzlüğü ile bitkinlik görülüyor” diyor.

Pause Dergi

Miyastenia gravis

Miyastenia gravis gibi kas-sinir kavşak hastalıklarında en sık ve en erken etkilenen kaslar göz çevresi kasları olduğu için hastalar genellikle ilk olarak akşama doğru artan göz kapağı düşüklüğü ve/veya çift görme yakınmalarıyla hekime başvuruyorlar. Bunun dışında kol ve bacak kaslarında güçsüzlük, yutma, konuşma, çiğneme, hatta solunum güçlüğü de oluşabiliyor. “Bu bulgular oldukça önemli olup solunum yetmezliği ile seyreden ve miyastenik kriz denilen acil klinik tabloyla ilişkili olabiliyor” uyarısında bulunan Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Dolayısıyla hastaların yakın ve düzenli takibi gerekiyor. Hastalık sıklıkla immün tedavi seçenekleriyle iyi kontrol altına alınıyor. Eğer göğüs kafesinde yer alan timüs bezinin kötü huylu tümörü ile ilişkili ise erken cerrahiyle bezin çıkartılması gerekiyor” diye konuşuyor. Sadece göz kaslarının tutulduğu oküler miyasteni hastalarına ise tanı koymak bazen güç olabiliyor, zira taklitçi hastalıklar ile karışabiliyor. Kesin tanı için tek lif elektromiyografisi gibi ileri elektrofizyolojik tetkikler oldukça yardımcı oluyor.

KAS HASTALIKLARI (MİYOJENİK NEDENLER)

Göz çevresindeki kasların etkilendiği kas hastalıkları (progresif eksternal oftalmopleji ve mitokondrial miyopatiler, miyotonik distrofi gibi) genellikle genetik nedenli oluyor. Göz kapağı düşüklüğü çoğunlukla iki taraflı ve simetrik özellik sergiliyor, bazılarında gözlerde ciddi hareket kısıtlılığı eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra kol ve bacak kaslarında güçsüzlük veya kasılma, yutma güçlüğü ve sistemik bulgular da ortaya çıkabiliyor. Oldukça nadir görülen bu tablolarda aile öyküsünün iyi sorgulanması, detaylı nörooftalmolojik ve nöromusküler muayene, elektromiyografi ile genetik inceleme başta olmak üzere ileri tetkiklerle değerlendirme büyük önem taşıyor.

Kontakt lenslerden gözleri ovmaya

Göz kapağının anatomik olarak yerinde durmasını sağlayan kas ve dokuların işlevlerini etkileyen pek çok etken gözlerde kapak düşüklüğüne yol açabiliyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak,  göz kapağı düşüklüğünün erişkinlerde en sık göz kapağını kaldıran kastaki bağ dokusunun gevşemesinden veya bağlandığı yerden ayrışmasından kaynaklandığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Bu ayrışma yaşlanmayla beraber dokuların incelmesi, kontakt lens kullanımı, göze gelen travma, göz cerrahileri, göz kapaklarının sürekli sert bir şekilde ovulması gibi birçok etkene bağlı gelişebiliyor. Üst göz kapağının üstüne yük bindiren enfeksiyöz veya iltihabi hastalıklar ile tümöral oluşumlar da göz kapağı düşüklüğü yapabiliyor. Ayrıca kozmetik amaçlı göz çevresi ve alın kaslarına uygulanan botulinum toksin uygulamaları da geçici kas-sinir kavşak iletim yetersizliğine bağlı göz kapak düşüklüğüne yol açabiliyor. Bu durum geçici olup, ilacın etkisi geçince düzeliyor.”

Günlük su ihtiyacınızı bu formülle hesaplayın…

Günlük su ihtiyacınızı bu formülle hesaplayın…

Havaların soğumasıyla birlikte pek çok kişi su içmek için susamayı bekliyor! Bununla da kalmayıp soğuk havalarda ‘içim ısınsın’ diyerek çay ve kahve tüketimini artırıyor. Üstelik çay ve kahvenin suyun yerini tutabildiğini düşünüyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, tüm bu yanlışlar nedeniyle özellikle kış aylarında vücudun yaşamsal fonksiyonları için kritik öneme sahip olan su tüketiminin azaldığını, oluşan sıvı kaybıyla böbreklerden kalbe bir çok organın zarar gördüğünü vurgulayarak “Gün içerisinde tüketilen kahve ve çay gibi kafein içeren içecekler diüretik (idrar söktürücü) etkiye sahip olduklarından aşırı tüketimleri vücutta sıvı kaybına neden olmaktadır. Bu içecekleri sınırlı tüketmeli, çay ve kahvenin hemen ardından da mutlaka bir bardak su içmeyi ihmal etmemelisiniz” diyor. Suyun az içilmesi kadar fazla tüketilmesinin de zararlı olduğunu, basit bir formülle kişinin günlük su ihtiyacını hesaplayabileceğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, kışın su tüketimine yönelik çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu

Kışın enfeksiyonlar da eklenince!

Vücuttaki yaşamsal fonksiyonların devamlılığı için her gün yeterli miktarda su tüketimi büyük önem taşıyor. Yaz ayları kadar fazla olmasa da kışın da terleme, idrar, fiziksel aktivite, proteinli ve tuzlu yiyeceklerin fazla tüketilmesi hatta nefes almayla dahi vücutta su kaybı oluşuyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, kış aylarında sık rastlanan ateşli hastalıklarda solunum yoluyla, ishalde ise bağırsak yoluyla sıvı kaybı ortaya çıkabildiğini belirterek, vücuttaki suyun dengesinin yaşamsal önemi olduğunu, günlük yaşam alışkanlıkları arasına mutlaka yeterli su tüketiminin eklenmesi gerektiğini vurguluyor.

Kim, ne kadar su tüketmeli? İşte formülü!

Yetişkin bir insan vücudunun ortalama yüzde 60’ı sudan oluşuyor. Yetersiz su tüketimi sonucu baş ağrısı, halsizlik, bilinç bulanıklığı gibi durumlar görülmesi kaçınılmaz olabiliyor. Yeterli su tüketiminin kalp sağlığı için de kritik bir öneme sahip olduğunu belirten Ayşe Sena Burcu “Su kaybının fazla olması durumunda kan hacmi azalır, dolaşım yeterli olamaz, besin öğelerinin doku ve organlara ulaştırılmasında doğacak sorunlar bu organların işlevine yansır. İleri seviyede sıvı kaybı (dehidratasyon) meydana gelmesi ise inmeye kadar giden ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir” diyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, su tüketimi ihtiyacının kişiden kişiye değiştiğini belirterek “Günlük zorunlu ihtiyaç duyulan su tüketimini; vücut ağırlığınızı (kg) 30 ml ile çarparak basitçe hesaplayabilirsiniz. İdrar renginin koyulaşması, günlük su ihtiyacınızı karşılamadığınızın pratik bir göstergesidir” diye konuşuyor.

Bu faydalarını bir bilseniz!

Suyun vücudumuz için sayısız faydası olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu; bu faydaları şöyle özetliyor:  “Atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılması, besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınması, kan dolaşımının sağlanması, hücrelerin, doku ve organların sağlıklı çalışması, hücrelere oksijen taşınması, cildin sağlıklı ve esnek görünmesi, metabolizmanın desteklenmesi, vücut ısısının düzenlenmesi gibi pek çok faydası olan su, vücudumuz için yeri doldurulamaz bir öneme sahiptir. Bu nedenle günlük yaşantımıza mutlaka suyu dahil etmeli ve su içmek için kesinlikle susamayı beklememeliyiz” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Su tüketiminde bu uyarılara dikkat!

Buna karşın su tüketiminin ezbere olmamasını, az su içmek kadar fazla su tüketiminin de çeşitli sorunlara yol açabildiğini belirten Ayşe Sena Burcu “Ezbere su tüketimi böbrek, kalp ve solunum yetmezliği olan hastalarda riskli olabilir. Bu hastalarda tüketilen suyun idrarla atımında problem olabilir. İdrarla atılamayan su vücutta birikebilir. Bu durum nefes darlığı ve ödeme neden olabilir. Bu hastaların günlük su tüketim miktarları hekimler tarafından belirlenmeli, düzenli takip yapılmalıdır. Sadece bazı hastalık durumlarında değil, normal ihtiyacının üzerinde su tüketimi olan bireylerde de fazla su tüketimi sağlık için zarar oluşturabilir. İhtiyacın üzerinde su tüketimi vücuttaki sodyum, potasyum ve diğer minerallerin dengesinin bozulmasına bağlı olarak vücudun işlevsel faaliyetlerinin bozulmasına, böbreklerin aşırı çalışmasına, böbreğin idrarı konsantre etme yeteneğinin bozulmasına neden olabilir” uyarısında bulunuyor.

Çay ve kahveyi abartmayın! Ardından mutlaka 1 bardak su için!

Özellikle soğuk kış günlerinde ‘içim ısınsın’ diyerek çay ve kahve tüketiminde aşırıya kaçılabildiğini belirten  Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, bu tür kafein içeren içeceklerin diüretik (idrar söktürücü) olması sebebiyle vücutta sıvı kaybına yol açtığı uyarısında bulunarak “Çay ve kahve tüketiminde aşırıya kaçmamaya, çay ve kahve içtikten hemen sonra her seferinde mutlaka 1 bardak su içmeye özen gösterilmelidir” diyor. Su içmekte zorlananların, suyun içerisine ekleyecekleri limon- salatalık, elma dilimleri-tarçın kabuğu, armut dilimleri-nane ve limon-zencefil gibi meyve ve sebze dilimleriyle su tüketimlerini kolaylaştırabileceklerini kaydeden Ayşe Sena Burcu, böylece hem vitamin / mineral alımına katkı sağlanabileceğini hem de su içiminin daha keyifli hale getirilebileceğini söylüyor.