Yazılar

En ölümcül kanser türü!

En ölümcül kanser türü!

Akciğer kanseri dünyada kanser türleri arasında en sık görülen ve yine en sık ölüme neden olan kanser türü olarak ilk sırada yer alıyor. Öyle ki tüm kanser ölümlerinin yaklaşık 3’te birinden akciğer kanseri sorumlu oluyor. Dünyada her yıl yaklaşık 2,2 milyon kişi sigaranın en önemli risk faktörü olduğu akciğer kanserine yakalanıyor ve 1,6 milyon kişi de bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Ülkemizde de akciğer kanseri oldukça yaygın görülüyor. 2020 yılında 40 binin üzerinde yeni akciğer tanısı konulduğu belirtiliyor. Akciğer kanseri, genellikle erken dönemlerinde fazla belirti vermemesi veya en tipik belirtisi olan öksürük geliştiğinde sigara içen kişilerin ‘sigara öksürtüyor’ düşüncesiyle hekime geç başvurmaları nedeniyle sıklıkla ileri evrede teşhis ediliyor. Tedavinin gecikmesi de hastanın hayatını kaybetmesine yol açıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, oysa gerek cerrahi tedavide gerekse diğer tedavi yöntemlerinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde özellikle erken tanı konabilen ve cerrahi olarak tedavi edilebilen akciğer kanserinden tamamen kurtulmanın mümkün olabileceğini belirterek, “Hastalığın erken döneminde tanı konabilmesi için yüksek riskli olarak belirlenmiş, yoğun sigara içen veya geçmişte içmiş olan 50 yaş üzeri kişilere her yıl düşük radyasyon dozlu bilgisayarlı akciğer tomografi çekimi yapılması öneriliyor. Bu sayede henüz hiçbir belirti vermemiş erken evre akciğer kanserinin yakalanması mümkün olabiliyor” diyor. Peki hangi belirtiler akciğer kanserine işaret ediyor, ne zaman hekime başvurmak gerekiyor? Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, “1-30 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı” kapsamında akciğer kanserinin belirtilerini anlattı; önemli uyarılarda bulundu!

Pause Dergi

Prof. Dr. Erdal Okur

Öksürük

Akciğer kanserinin ilk belirtisi genellikle öksürük oluyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, öksürüğün tümörün havayolunu irrite etmesi veya tıkanıklıklar yapması sonucu geliştiğini belirterek, “Kronik sigara içenlerde özellikle sabahları, bir miktar balgamın eşlik ettiği, kronik öksürük yaşanabiliyor. Ancak önceden de var olan öksürükte artma veya öksürüğün karakterinde bir değişiklik hissedildiğinde hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor” diyor.

Kanlı balgam

Kanlı balgam akciğer kanserinin en özgül bulgularından biridir. Akciğer kanserinde ağızdan gelen kanama; derinden öksürükle gelen ve genelde balgamla birlikte, balgam içinde bir damla veya çizgi şeklinde oluyor. “Balgamda kan görülmesi hemen hekime başvurma gerekliliğinin işaretidir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Erdal Okur, “Bazen burun ve dişetlerinde de kanama olup ağızdan veya balgamla karışık gelebiliyor. Bu nedenle her ağızdan kan gelmesi mutlaka akciğer kanseri demek değildir. Ancak özellikle orta yaş ve üstü sigara içen kişilerin bu konuda şüpheci olmalarında yarar vardır” diyor.

Nefes darlığı

Akciğer tümörünün havayolunu tıkaması veya akciğerlerde tümöre bağlı su toplanması nedeniyle nefes darlığı gelişebiliyor. Kronik sigara içenlerde, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) sık görülüyor ve bu hastalar nefes darlığı sorunu yaşayabiliyor. KOAH hastalarında akciğer kanseri de geliştiği zaman nefes kapasitelerinde bir miktar daha bozulma yaşanabiliyor. Kişi daha az efor sarf ettiğinde, örneğin merdiven çıkarken veya daha kısa mesafe yürüse bile hemen yorulduğunu hissediyor. Daha önce nefes darlığı yaşamayan kişilerde de fiziksel aktiviteyle nefes darlığı sorunu başlayabiliyor. Tüm bu bulgular hekime danışmayı gerektiren akciğer kanserinin sinyali olabiliyor.

Sık akciğer enfeksiyonu geçirmek

Tümör akciğerde havayolunda tıkanıklık yapabiliyor ve bu tıkanıklığın arkasında kalan akciğer kısmında enfeksiyon gelişebiliyor. Antibiyotik ile tedavi edilip düzelse de akciğer enfeksiyonu bir süre sonra tekrarlıyor. Prof. Dr. Erdal Okur, “Dolayısıyla art arda akciğer enfeksiyonu geçiren kişi bu durumda akciğerlerinde havayolunu tıkayan bir sorun olabileceği ihtimalini düşünmeli ve mutlaka hekimine başvurmalıdır.” diyor.

Ses kısıklığı

Ses tellerine giden sinirlerden özellikle sol tarafta olanı akciğerin yakınından geçiyor ve bu sinire akciğer tümörünün kendisi veya onun neden olduğu lenf bezi büyümesi bası yaptığı zaman hastanın sesinde tamamen veya kısmi kısılma başlayabiliyor. Ses kısıklığının başka nedenleri olsa da, özellikle akciğer kanseri için risk grubundaki kişilerin bu konuda dikkatli olmaları büyük önem taşıyor.

Pause Dergi

Göğüs, omuz ve kol ağrısı

Göğüs bölgesinde ağrı akciğer tümörünün göğüs duvarına ulaşması durumunda görülüyor. Devamlı künt ve hiç kaybolmayan bir ağrı şeklinde gelişiyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur,Akciğerlerin en üst tepe kısımlarında gelişen tümörler ise omuz ve kol ağrısına yol açabiliyor. Dolayısıyla başka neden olmadan ve 1-2 hafta içinde düzelme göstermeyen göğüs bölgesindeki ağrı akciğer kanserinin habercisi olabiliyor.” uyarısında bulunuyor.

Kilo kaybı, halsizlik

Çoğu kanser gibi akciğer kanserinde de vücutta yıkım artıyor, hastada kansızlık (anemi) gelişiyor. Hasta yavaş yavaş kilo kaybediyor ve kendini halsiz, bitkin hissedebiliyor. Bazen iştahı azalmamış olsa da ve iyi beslense de kilo kaybı devam edebiliyor. Dolayısıyla istemsiz ve diyet yapmadan oluşan kilo kaybı vücutta herhangi bir yerde gelişen kötü huylu tümörden kaynaklanabiliyor.

Nadir görülen diğer belirtileri

Boyun bölgesinde beze büyümeleri, yutma zorluğu, kol ve bacaklarda devamlı geçmeyen ağrılar ve hırıltılı solunum gibi diğer belirtiler de aslında ileri evre akciğer kanserinden kaynaklansalar da bazen ilk sinyali olabiliyor.

Popüler diyetlere dikkat!

Popüler diyetlere dikkat!

Yazın açık havada geçirilen uzun saatler, sosyal etkinlikler ve tatiller derken diyette ipin ucunu kaçırıp kilo almış olmaktan yakınanlar için diyete başlamanın tam zamanı. Ancak dikkat!  Zayıflamak için yapılan diyetin mutlaka kişiye özel olması, internetten ya da arkadaş çevresindeki sohbetlerden duyulanlarla hareket edilmemesi gerekiyor. Zira, popüler diyetlerin ya da kişiye çok kısa sürede birkaç kilo birden verdirmeyi vaat eden şok diyetlerin gelişigüzel uygulandığında çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini vurgulayan Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Üstelik sağlıksız ve düzensiz yapılan bu tarz sürdürülebilirliği olmayan diyetlerle verilen kiloların korunması mümkün olmadığı gibi, kısa sürede tekrar kilo alınması da kaçınılmaz olacaktır” diyor. Kişinin metabolizmasına, sağlık durumuna ve yaşam biçimine uygun olarak düzenlenecek bir diyetle ayda 2-4 kilo zayıflamanın mümkün olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel, sağlıklı, düzenli ve kalıcı bir kilo kaybı için sürdürülebilir beslenmede püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel

Kararlı olun ve adım adım yol alın

Kilo vermeye niyetlendiğinizde hemen harekete geçin, ötelemeyin. Mevcut durumunuzu değerlendirerek, gelecekte nerede olmak istediğinizi belirleyerek kilo vermeye başlayın. Çok hızlı aksiyon alarak aşırı kurallar çerçevesinde beslenme ve düzen değişikliklerine gitmeyin, adım adım yol alın. Örneğin; beslenme alışkanlıklarınızda kötü düzen veya çok sağlıksız besin seçimleriniz varsa öncelikle oraya odaklanın, daha sağlıklı besinler seçin ve öğünlerinizin aralığını düzenleyin. Ya da çok hareketsiz bir yaşamınız varsa spor salonlarına gitmek yerine ilk etapta bir adım sayar alarak günlük adım sayısını artırmaya çalışın.

Yüksek karbonhidratlı besinlere dikkat edin!

Kan şekerini hızla artırıp ardından hızla düşüren karbonhidratlı gıda tüketimine çok dikkat edin. Bu durum çok daha aç hissetmenize neden olarak daha fazla yemek yemenize neden olur. Sağlıklı kilo kaybı için bir uzman desteğiyle size özel düzenlenmiş, dengeli bir beslenme planı ile porsiyon kontrolü sağlayabilirsiniz.

Kahvaltılarınızda proteini artırın

Proteinin çok yavaş sindirilen bir besin grubu olduğunu ve açlık hormonlarını bastırarak tok kalmaya destek sağladığını belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Ayrıca yüksek proteinli kahvaltı ilerleyen saatlerde iştahımızın daha az olmasına ve daha uzun sürede acıkmamıza yardımcı olur. Ortalama bir kahvaltı öğününde 15-20 gr protein içeriği olan  besinleri tercih ediniz. Örneğin; yumurta alerjisi ya da kalp ve damar sorununuz yok ise her gün 1 haşlanmış yumurtanın yanına 1 dilim beyaz ve 1 dilim kaşar peyniri veya farklı peynirlerden birini tükettiğinizde protein ihtiyacını karşılamış olursunuz. Bunu sağlıklı posa kaynağı olan tam buğday ekmeği, sağlıklı yağ kaynağı olan avokado, zeytin/ceviz ya da posalı sebzelerle destekleyebilirsiniz.

Beslenme düzeni oluşturun  

Sağlıksız beslenmenin en önemli kurallarından birinin; düzenli saatlerde oluşturulan öğünler olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel şöyle konuşuyor: “Saatlerin düzensiz olması, geç saatlerde yemek yenilmesi hareketsizlikle metabolizmanızın yavaşlamasına ve çok daha kilo almanıza neden olur. Evden de çalışıyor olsak kesinlikle öğün aralıklarını belirlemek ve sağlıklı evde yapılmış yemekleri tercih etmek gerekir.”

Yeterince uyuyun

Yeterli uyku hormonların daha dengeli olmasını ve vücudumuzun fazladan enerji isteği duymadan kendini onarıp tazelemesini sağlıyor. Uykusuzluk durumunda, açlık hormonu olan ghrelin artarken, kilo kontrolünü sağlayan leptin hormonunu azalıyor. Vücut çok açlık duygusu yaşadığından yüksek kalorili yiyeceklere ihtiyaç duyuyor. Bunun dışında uykusuzluk kişinin duygu durumunu fazlası ile olumsuz yönde etkilediğinden, duygusal açıdan mutlu olabilmek için daha çok karbonhidratlı ve kalorili gıdaları tercih ediyoruz. Tüm bu nedenlerden dolayı yeterince uyumak, özellikle geceleri geç yatmamak kilo verme sürecinde de büyük önem taşıyor.

Popüler diyetlere dikkat edin!

Beslenmenin kişiye özel olduğunu, dolayısıyla zayıflamak için yapılan diyetin de kişiye özel olması gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Ne yazık ki zaman zaman sosyal mecralarda ve kulaktan dolma bilgilerle ortaya çıkan ortamda dolaşan bir çok diyet çeşidi var. Aralıklı oruç, ketojenik diyet, alkali diyet, su diyeti gibi bilimsel yönlerinin hiç kanıtlanmadığı veya kanıtlanıp aslında zayıflama için değil bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan diyetler sayabileceklerimizden bazılarıdır. Özellikle günümüzde adı çok fazla geçen aralıklı oruç ve ketojenik beslenme biçimleri diyetisyeniniz uygun gördüğü koşullarda size göre düzenlenerek yapılmalıdır” diyor. Aksi taktirde kontrolsüzce, bir uzman tarafından hazırlanmadan tercih edilen diyetler ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.

Pause Dergi

Yemeklerinizi planlayın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Sağlıklı kilo verip devamında beslenme alışkanlıklarının oluşabilmesi için en önemli süreçlerden biri de ne zaman, ne miktarda, ne yediğinizdir. Sağlıklı kilo verme için oluşturulan beslenmenin öğün düzenini belirledikten sonra, ne yiyeceğinizin planını da önceden belirlemek ve alışverişleri ona göre listelemek doğru olacaktır.” diyor.

Mutlaka düzenli egzersiz yapın

Yapılan bilimsel çalışmalar; düzenli egzersizin sağlığa genel faydalarının yanı sıra kilo vermede de çok büyük önem taşıdığını ortaya koyuyor. Egzersizin sağlıklı bir diyet ile birleştiğinde yalnızca kalori kısıtlamasına bağlı kalmadan kilo vermenin etkinliğini de artırdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel şöyle konuşuyor: “Haftada 150 dakika orta düzeyde fiziksel aktivite ya da 75 dakika yoğun aktivite yapmak sağlıklı bir beslenme ile birleştiğinde  kilo vermeyi ve ideal kiloyu korumada büyük önem taşıyor. Düzenli egzersiz metabolizmayı ve günlük yağ yakımını hızlandırırken, yağsız vücut kitlesinin korunmasına yardımcı oluyor. Ne yazık ki günlük hayatımızdaki ritüeller, evi temizlemek, alışveriş yapmak, çim biçmek gibi aktiviteler kilo vermek için yeterli egzersizler değildir. Kilo vermek için egzersizin düzenli olarak yapılan, tekrarlayan fiziksel aktiviteler olması gerekir. Fiziksel aktiviteyi, kesinlikle kilo vermenin bir cezası olarak görmeyin ve size uygun, keyif alacağınız türlerini tercih edin.”

Su içmeyi unutmayın

Sağlıklı kilo vermek için su tüketimi son derece önemli. Bu nedenle gün içerisinde mutlaka yeterli miktarda su içmeyi ihmal etmeyin. Günlük bir insanın su ihtiyacının kilosu ile orantılı olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Demirel “Kilo başına 20-30 ml den hesaplayarak günlük su ihtiyacımızı belirleyebiliriz. İçtiğimiz su midemizde doygunluk hissini artırarak yüksek kalori içeren gıdaların tüketilmesini azaltacağından kilo vermemize yardımcı olur.” diyor.

Anne adaylarında en sık görülen 5 enfeksiyon!

Anne adaylarında en sık görülen 5 enfeksiyon!

Hamilelikte anne adaylarının en sık karşılaştıkları sorunların başında, ‘enfeksiyonlar’ geliyor. Anne ve bebeğin sağlığını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen enfeksiyonlar kimi zaman bebeğin hayatını tehdit edecek boyutlara ulaştığı için korunma yöntemlerine dikkat etmek büyük önem taşıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, “Ayrıca hamilelikte önerilen tüm aşıların yaptırılması ve enfeksiyonu olan biriyle temas durumunda ya da enfeksiyondan şüphelenildiğinde doktora başvurulması çok önemli. Tedaviler bebeğin sağlığı düşünülerek seçiliyor. Dolayısıyla ‘bebeğime zarar verir’ endişesiyle ilaçları kullanmamak ya da yarıda kesmek gibi bir hataya düşülmemeli. Aksi halde erken doğum gibi ciddi sorunlar gelişebiliyor. Doktorun önerdiği tedavi aksatılmadığında ise hamilelik süreci sağlıklı devam ediyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, hamilelik döneminde sık karşılaşılan enfeksiyonları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Süheyla Ayşe Mutlu

İDRAR YOLU ENFEKSİYONU

İdrar yolu enfeksiyonu hamilelik döneminde gelişen enfeksiyonlarda ilk sırada yer alıyor. Bunun nedeni ise büyüyen rahmin basısıyla boşaltım sistemindeki yavaşlama ve mesanenin tam olarak boşaltılamaması. Tedavi edilmemiş olan idrar yolu enfeksiyonu hamileliğin son dönemlerinde zarların erken açılmasına ve bunun sonucunda erken doğuma yol açabiliyor. Bu nedenle erken tedavisi büyük önem taşıyor. Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, idrar yolu enfeksiyonunun en önemli belirtisinin idrar yaparken yanma olduğunu belirterek, “Sık idrara çıkma diğer belirtisi olsa da hamilelikte mesane kapasitesinin azalmasına bağlı olarak da görülebileceği için tek başına tanı koydurmaz. Bunun dışında kasık ve yan ağrısı gelişebilir” diyor.  İdrar yolu enfeksiyonları antibiyotik kullanımıyla tedavi edilebiliyor ve bol sıvı alınması tedaviyi kolaylaştırıyor.

Nasıl korunmalı?

– Mevsime göre değişmekle birlikte günlük ortalama 2,5 litre su tüketin

– İdrarınızı uzun süre tutmayın

– Sık sık tuvalete gidin ve mesanenin tamamen boşaldığından emin olun

– Tuvaletten sonra genital bölge temizliğini iyi yapın

– İç çamaşırınızı her gün değiştirin, genital bölgeyi temiz ve kuru tutun

– Çok sıkı kıyafetler giymeyin

ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI

Etken olan mikroorganizmaların sonbahar ve kış aylarında doğada görülme sıklığının artmasının yanı sıra yeterince havalandırılmamış olan kapalı yerlerde uzun süre kalınması, soğuk havanın vücut direncini düşürmesi, yeterli ve uygun beslenmeye dikkat edilmemesi, havanın soğumasıyla birlikte sıvı tüketiminin azalması gibi nedenlerle soğuk algınlığı ve gribin görülme sıklığı artıyor. Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, hamileliğin tek başına üst solunum yolu enfeksiyonuna yakalanmak için bir risk oluşturmadığına işaret ederek, “Ancak hamilelik döneminde enfeksiyon geliştiğinde komplikasyon görülme riski artıyor ve hastaneye yatırılarak tedavi edilme oranlarının hamile olmayanlara göre daha yüksek olduğu görülüyor.” diyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının genellikle tedavi gerektirmediğini, yatak istirahati ile bol sıvı alımıyla iyileşme sağlandığını ifade eden Dr. Süheyla Ayşe Mutlu,  “Burun tıkanıklığı için serum fizyolojik benzeri ilaçlar kullanılabiliyor. Gerekli durumlarda ateş düşürücü olarak parasetamol türü ilaçlar verilebiliyor. Tabloya öksürük ve balgam eklenirse bakteriyel bir enfeksiyon düşünülüp antibiyotik tedavisi gerekebiliyor” bilgisini veriyor.

Nasıl korunmalı?

– Kapalı ortamlarda uzun süre bulunmayın, zorunlu iseniz maske kullanın

– Bulunduğunuz ortamı sık sık havalandırın

– Ellerinizi düzenli olarak sabun ve suyla 20 saniye boyunca yıkayın

– Hasta kişilerle yakın temastan kaçının

– Grip aşınızı (ilk 3 aydan sonra) mutlaka yaptırın.

VAJİNAL ENFEKSİYONLAR

Vajinal enfeksiyonlar hamilelikte en sık karşılaşılan diğer bir grup enfeksiyonu oluşturuyor. Hamilelik sürecinde hormonal değişiklikler vajinal akıntıda artmaya neden oluyor. “Açık sarı veya beyaz renkteki akıntı kokusuz ise kaşıntı veya yanmaya yol açmıyorsa, fizyolojiktir ve sorun oluşturmaz” diyen Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, “Koku, kaşıntı ile hassasiyet eşlik eden artmış akıntı ise mutlaka incelenmeli ve saptanan ajana göre uygun tedavi planlanmalı. Aksi halde erken doğum tehdidine yol açabiliyor.  En sık rastlanan Candida ve Gardnerella vajinalis enfeksiyonlarının tedavileri hamilelikte güvenle uygulanabiliyor” bilgisini veriyor.

Nasıl korunmalı?

– Pamuklu iç çamaşırı kullanın

– Islak mayo ile oturmayın

– Genital bölge temizliğine dikkat edin

– Flora dengesizliğine yol açabildiği için uygun pH’da olan genital bölge temizleyicileri tercih edin

Pause Dergi

HPV (Human Papilloma Virüsü)

Son yıllarda daha sık karşılaşılan bir diğer enfeksiyon ise Human Papilloma Virüsü’nün neden olduğu genital siğiller oluyor. Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, çok yaygın ve büyük değilse genital siğillerin mutlaka tedavi edilmeleri gerekmediğine işaret ederek, “Tedavi ihtiyacı halinde asetik asit, kriyoterapi veya lazer ablasyon yöntemlerine başvurulabiliyor. Diğer tedavi yöntemleri anestezi altında yapıldığı için gereksiz risk oluyor, dolayısıyla tercih edilmiyor. Doğum sırasında virüsün bebeğe bulaşması oldukça nadir görülüyor. Vajina içinde siğilleri bulunan anne adaylarında sezaryen yöntemiyle doğum tercih ediliyor” diyor.

Nasıl korunmalı?

– Güvenli cinsel hayat en önemlisi, zira kondom bile tam anlamıyla korumuyor

– Hamilelik öncesinde HPV aşısı olmanızda fayda var

TOKSOPLAZMA

Hamilelik sürecinde daha nadir görülmekle birlikte, bebeğin sağlığını tehdit eden diğer bir enfeksiyon toksoplazma oluyor. Toksoplazma gondi paraziti enfekte olmuş kedilerin dışkılarının bulaştığı toprakla temas eden sebze ile meyvenin iyi yıkanmadan ve enfekte etlerin çiğ ya da az pişirilerek yenmesi yoluyla insana bulaşıyor. Parazit fetüse ulaşır ve enfeksiyon yaparsa, düşük ile ölü doğumlara neden olabiliyor. Ayrıca bebekte gelişim problemleri, körlük, sağırlık ve beyinde su toplanması gibi sorunlar gelişebiliyor.

Nasıl korunmalı?

– Hamilelik öncesinde ve hamilelik döneminde çiğ et veya iyi pişmemiş et tüketmeyin

– Meyve ve sebzeleri yemeden önce çok iyi yıkayın

– Toprakla uğraşıyorsanız eldiven kullanın ve ellerinizi çok iyi temizleyin.

– Evden dışarı çıkmayan ve çiğ et yemeyen ev kedilerinden bulaş olmaz. Yine de kumları temizlerken eldiven kullanın ya da bu işi başka bir aile ferdine bırakın.

Bu hatalar kalp damarlarını yıpratıyor!

Bu hatalar kalp damarlarını yıpratıyor!

Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yoğun stres içeren yaşam tarzı, sigara, alkol, aşırı tuz tüketimi ve kalitesiz uyku gibi alışkanlıklar nedeniyle kalp ve damar hastalıklarının görülme sıklığı son yıllarda hızla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, dünyada ve ülkemizde ölüm nedenleri arasında başı çeken kalp damarlarındaki tıkanıklığın yani koroner arter hastalığının artık gençlerde de sık görüldüğünü belirterek “Sağlıksız yaşam alışkanlıklarına genetik faktörler, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon ve diyabet hastalığı da eklendiğinde kalbi besleyen damarların (koroner arter) tıkanma ihtimali giderek artıyor” diyor.

Ülkemizde her yıl bin kişiden ikisinin yani yaklaşık 160.000 kişinin kalp damarlarındaki tıkanıklığa bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyleyen Doç. Dr. Macit Bitargil “Kalbi besleyen ana damarlarda kritik seviyede ve sayıda damar tıkanıklığı olduğu zaman ise hayat kurtaran ve yaşam kalitesini yükselten koroner bypass ameliyatları gündeme geliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 40 bin kişi koroner bypass yani kalp ameliyatı oluyor” diye konuşuyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarında tıkanıklık ve koroner bypass ameliyatı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Doç. Dr. Macit Bitargil

Göğüs ağrısına dikkat!

Kalbi besleyen damarlarda tıkanıklık olması durumunda kalp kaslarının yeteri kadar beslenemediğini, bu nedenle özellikle kalbin iş yükü arttığında kalbin beyne bazı sinyaller yolladığını, bunun da öncelikle göğüs ağrısı ile kendini gösterdiğini vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil “Özellikle yol yürümekle ya da yokuş yukarı çıkmakla gelen ve dinlenince geçen göğüs ağrılarını ciddiye alıp en kısa zamanda doktora görünmek gerekir. Tam teşekküllü bir hastanede kalp için görüntüleme yöntemleri uygulanarak kalp damar tıkanıklığı ortaya konulacak; kardiyolog ve kalp damar cerrahisi uzmanları bir araya gelerek bypass ameliyatı gerekip gerekmediğinin kararını ortak verecektir.” diyor.

Kalp krizine yol açabiliyor!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarındaki tıkanıklığın kalp krizine yol açabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Kalbin beslenmesini sağlayan, 2-4 mm aralığında çaplara sahip olan iki ana koroner arter ve onların dalları mevcuttur. Bu damarlarda tıkanıklık kritik seviyelere ulaştığında ve özellikle göğüs ağrıları başladığında hastalık ciddiye alınmazsa kalp krizine (miyokard enfarktüsü) yol açabiliyor. İlaç tedavisi, koroner balon anjioplasti ve/veya stentin yetersiz kaldığı durumda devreye koroner bypass ameliyatı giriyor.” Koroner bypass ameliyatının, kalbin ihtiyaç duyduğu kanlanma miktarını yeniden sağlamak, hastanın hayati tehlikesini ortadan kaldırmak, yaşam kalitesini artırmak ve sağlıklı bir şekilde normal hayata geri dönüşüne vesile olmak adına devreye girdiğini vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil, hangi tedavi yönteminin uygulanması gerektiğine ilişkin kararın, hastalığın durumuna göre hasta özelinde belirlendiğini söylüyor.

Bu alışkanlıklar kalbi tehdit ediyor!

Günümüzde sağlıksız yaşam tarzı nedeniyle kalp ve damar hastalıklarının yaygınlaştığını vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil, son yıllarda kalp hastalıklarından ölümün gençlerde de sık görüldüğüne dikkat çekiyor. Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarında tıkanıklığa yol açarak bypass’a zemin hazırlayan alışkanlıkları şöyle anlatıyor: “Yoğun stres kortizol mekanizmasına bağlı olarak kan basıncını, kan şekerini ve kolesterol miktarını artırarak özellikle kalp damarlarımıza ciddi miktarlarda zarar vermektedir. Yüksek oranlarda alkol tüketmek, tütün mamulleri kullanarak dumana maruz kalmak, hareketsizlik, spor yapmamak, dengesiz ve sağlıksız beslenmek, fazla tuz tüketmek, kalitesiz uyku gibi alışkanlıklar da kalp damarlarımız için zararlı olup bypass ameliyatına zemin hazırlayan yanlış alışkanlıklardır.”

Pause Dergi

Koroner bypass ameliyatının yöntemi hastaya göre değişiyor

Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, koroner bypass ameliyatının yönteminin, hastanın durumuna göre belirlendiğini belirterek, açık ya da kapalı her iki yöntemle de, damar tıkanıklığı dolayısıyla kalbin etkilenen bölgelerine kanın sağlıklı şekilde yeniden ulaşmasının sağlanabildiğini söylüyor. Özellikle ‘Minimal invaziv’ de denilen kapalı ameliyat yönteminde; son yıllarda teknoloji ve tıpta yaşanan hızlı gelişmeler ve hekimlerin tecrübeleri sayesinde bypass ameliyatının, göğsün ön kemiği kesilmeden, göğsün sol alt tarafında meme altından yapılan küçük bir kesi ile de gerçekleştirilebildiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil “Ameliyat esnasında kalbin kritik olarak daralan ya da tıkanan koroner damarlarına, göğüsten, bacaktan ya da koldan alınan damarlar yardımı ile bypass işlemi yapılır. Böylece hastalık nedeni ile kalbin etkilenen bölgelerine tekrardan sağlıklı bir şekilde kanın ulaşması sağlanır. Genel anestezi altında ortalama 3-6 saat kadar süren bir işlemdir” diyor. Koroner bypass ameliyatı sonrasında yaklaşık 1 haftada taburcu olunurken, vücudun kendini toplama süresinin 6-12 hafta arasında değiştiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil, doktor izin verdiği takdirde 4-6 hafta sonra iş hayatına dönülebileceğini ve spor aktivitelerine başlanabileceğini söylüyor.

“Kalbime bypass ameliyatı yapıldı, artık damarlarım tıkanmaz” demek yanlış!

Toplumda ‘kalbime koroner bypass ameiliyatı yapıldı, artık damarlarım tıkanmaz’ şeklinde inanış olduğunu, ancak bunun doğru olmadığını vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, koroner bypass ameliyatında kullanılan damarların bilinçli ve tedaviye uyumlu hastalarda ameliyat sonrasında 10-15 yıl açık kalabildiğini, bu süreden sonra zamanla yeniden tıkanabildiğini belirtiyor. Doç. Dr. Macit Bitargil “Koroner bypass ameliyatından sonra hastaların bazı yaşam tarzı değişikliklerini gerçekleştirmesi çok önemlidir. Önerilen tedaviyi uygulamayan, kontrollerini ve ilaç kullanımlarını aksatan, zararlı alışkanlıklarına hala devam eden hastalarda ise erken dönem tıkanıklık ve yeniden müdahale durumları söz konusu olabilmektedir. Kalp ameliyatı sonrası stresten ve sigaradan mutlaka uzak durulmalı, sağlıklı bir diyet programı uygulanmalı, verilen ilaçlar düzenli kullanılmalı ve doktor kontrolleri aksatılmamalıdır.” uyarısında bulunuyor.

40 yaşından sonra yılda bir kez şart!

40 yaşından sonra yılda bir kez şart!

Meme kanseri dünyada kadınlarda görülen kanserlerde ilk sırada yer alıyor.  Ülkemizde de kadınlarda gelişen kanserlerin yüzde 25’ini oluşturuyor ve birincilik sırasını koruyor. Yürekleri ferahlatan haber ise tedavide yaşanan büyük gelişmeler sayesinde erken tanı konulduğunda meme kanserinde tam şifa sağlanabilmesi! Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gül Başaran, meme kanserine erken tanı konulmasında düzenli yapılan taramaların kilit rol üstlendiğine dikkat çekerek, “Her kadının 20 yaşından sonra ayda bir kez memesini tercihen banyoda iken muayene etmesi; normalden farklı bir görünüm ve asimetri olup olmadığını kontrol etmesi gerekiyor. Ayrıca 40 yaş sonrasında da yılda bir kez hekim tarafından meme muayenesi ve mamografi taraması yapılması yaşamsal önem taşıyor” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gül Başaran, 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında erken evre meme kanseri hakkında en çok merak edilen 7 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu

Pause Dergi

Prof. Dr. Gül Başaran

SORU: Meme kanserinin semptomları nelerdir?

CEVAP: Memede fiziksel herhangi bir değişiklik, meme başından akıntı gelmesi ve memede ele gelen kitle, meme kanserinin başlıca belirtilerini oluşturuyor. Prof. Dr. Gül Başaran, “Bunların içinde en sık karşılaştığımız belirti hastaların eline gelen bir kitleyi hissetmesidir” diyor.

SORU: Tanı için hangi standart yöntemlere başvuruluyor?

CEVAP: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gül Başaran, meme kanserinde standart tarama yönteminin mamografi olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu yöntem kolay bir yöntem olmakla birlikte, çok yoğun meme yapısına sahip kadınlarda meme ultrasonografisi (USG) ile desteklenmesi gerekebiliyor. Kalıtsal meme kanseri olan, yani aileden gelen hasarlı genler nedeniyle meme kanseri riski artmış olan kadınlarda ise memenin manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) ile tarama yapılıyor”

SORU: Erken tanı nasıl konabiliyor?

CEVAP: Her kadının 20 yaşından sonra memesini ayda bir kez, tercihen banyoda iken muayene etmesi; normalden farklı bir görünüm ve asimetri olup olmadığını kontrol etmesi önem taşıyor. Prof. Dr. Gül Başaran, meme muayenesinin 40 yaş sonrasında ise hekim tarafından yılda bir yapılmasını önerdiklerine işaret ederek, “Yine 40 yaş sonrasında yılda bir kez mamografi yapılmasını tavsiye ediyoruz. Özel durumlarda, örneğin adolesan dönemde göğüs bölgesine radyoterapi alan veya ailesinde zararlı bir gen bozukluğu olduğu bilinen kişilerin meme kanseri için taramalara daha erken yaşlarda başlamaları ve meme MR’ı ile takip edilmeleri önem taşıyor” diyor.

SORU: Meme kanserinde erken tanı ne sağlıyor?

CEVAP: Meme kanseri erken teşhis edildiğinde hastalıkta tam şifa sağlanabiliyor. Ayrıca ele kitle geldiğinde başvuran hastaların tanı sonrasında  çoğu sistemik bir tedavi alırken, tümör daha ele gelmeden rutin takip sırasında saptanan ve tanı konan tümörlerin tedavisinde ise sadece cerrahi ve radyoterapi gibi lokal tedaviler yeterli oluyor. Ayrıca erken tanı alan hastaların çoğunda sistemik tedavi olarak 5 yıl ağızdan verilen endokrin tedavinin yeterli geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Gül Başaran, “İleri evredeyse kemoterapi ve radyoterapi sonrası verilen endokrin tedavinin süresi ise 5 yıldan daha uzun oluyor” diyor.

SORU: Meme kanserinde evrelendirme nasıl yapılıyor?

CEVAP: Meme kanserinde evreleme, tümörün öncelikle ilk gidebileceği bölgesel lenf bezi ağı olan koltuk altı lenf bezlerinin tutulup tutulmadığını anlamakla başlıyor. Bu inceleme meme ultrasonografisi ile yapılıyor. Meme kanserinin vücudun diğer organlarına yayılıp yayılmadığını, yani metastatik evre 4 olup olmadığını anlamak içinse diğer radyolojik tetkikler, örneğin batın ultrasonografisi, akciğer veya batın tomografisi, kemik sintigrafisi, beyin manyetik rezonansı (MR) veya pozitron emisyon tomografisine (PET) başvuruluyor. Prof. Dr. Gül Başaran, “Bu tetkiklerden hangisini seçeceğimizi tümörün büyüklüğüne, koltuk altı lenf bezlerini tutup tutmadığına ve tümörün tipine bakarak belirlemekteyiz” diyor.

SORU: Kanserden korunmak için nelere dikkat edilmeli?

CEVAP: Kanserden korunmak için özel bir beslenme metodu mevcut değil. Dengeli beslenme, sağlıklı kilomuzu koruma, alkol tüketmeme, sigara içmeme ve işlenmiş gıdalardan uzak durma gibi sağlıklı yaşamı korumak için gerekli olan tüm uygulamalar kanserden korunmak için de geçerli oluyor. Kişinin kendisine gereken miktarda uyku düzeni sağlaması, düzenli spor yapması (tempolu yürüyüş gibi) kanserin yanı sıra başka kronik hastalıklardan da koruyor.  Bunların yanı sıra doktor önerisi olmadıkça gereksiz vitamin veya benzeri takviye edici gıdalardan da kaçınmak gerekiyor.

Pause Dergi

SORU: Medikal tedavi nasıl düzenleniyor?

CEVAP: Tümörün patolojik incelemesinde bakılan östrojen/progesteron reseptörleri ve Her-2 adlı proteininin varlığına göre meme kanseri üç alt tipe ayrılıyor. Birinci grupta hormon reseptörleri pozitif (östrojen ve progesteron reseptörleri), ikinci grupta hormon reseptörleri ve Her-2 negatif (üçlü negatif grup) ve üçüncü grupta ise  Her-2’nin pozitif olduğu (Her-2 pozitif) grup meme kanserleri bulunuyor. Prof. Dr. Gül Başaran, tedavi şekillerinin öncelikle tümörün bu alt tiplerden hangisi olduğuna göre düzenlendiğine işaret ederek, “İkinci önemli olan unsur ise hastalığın evresidir” diyor.

Erken evrede en önemli karar, önce sistemik medikal tedavi (kemoterapi+/- hedefe yönelik akıllı ilaçlar) ardından “cerrahi mi”, yoksa tam tersi “önce cerrahi sonra sistemik onkolojik tedavi mi” yapılacağı oluyor. Prof. Dr. Gül Başaran, “Bu da tümörün evresi ve tipi ile yakından ilgilidir” diyerek, tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Metastatik evrede ise tedaviyi belirleyici en önemli parametre, hastalığın hayatı tehdit eder bir durumda olup olmadığının analiz edilip ona göre tümörün tipine bağlı olarak kemoterapi veya endokrin tedavi +/- hedefe yönelik akıllı ilaçları seçmektir. Tedavi belirlerken önemli olan diğer kısımlar ise hastanın genel durumu, menopozda olup olmaması, kanserinin kalıtsal olup olmadığı, sahip olduğu başka kronik hastalıkların ciddiyeti ve hastanın tedavi konusundaki kendi arzusudur”

Taze incirle gelen 6 altın fayda!

Taze incirle gelen 6 altın fayda!

Sonbaharda son demlerini yaşayan taze incir antioksidan kaynağı olması, yüksek posa içeriği, zengin vitamin ve mineralleri sayesinde vücuda sayısız fayda sağlıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirirken, diyet dostu olmasıyla da dikkat çeken taze incirin porsiyon kontrolüne özen gösterilmek kaydıyla bu son günlerinde mutlaka tüketilmesi gereken bir meyve olduğunu belirterek “İnciri tüketirken porsiyon miktarını abartmamak gerekir. 1 adet orta boy taze incir bir porsiyon meyveye eşit olup yaklaşık 60 kalori içermektedir. Özellikle diyabet hastaları ve böbrek taşı olanların inciri dikkatli tüketmesi gerekir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, taze incirle gelen 6 faydayı anlattı, sağlıklı ev reçeli ve sağlıklı incir tatlısı tarifleri verdi.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu

Bağışıklığı güçlendiriyor

Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı koruma sağlamak için günlük beslenmenizde incire mutlaka yer verin. İncirin antioksidan özelliği serbest radikallere karşı koruyuculuk göstererek vücut direncini artırıyor. Özellikle mor renkli incirlerin antioksidan özelliği diğer incirlere kıyasla daha fazla olduğundan, günde bir adet mor incir tüketmeyi ihmal etmeyin.

Kalbi koruyor

İncir, kan basıncını dengelerken, aynı zamanda kandaki yağ seviyelerini iyileştirebiliyor. Bu da damar sağlığını iyileştirmeye ve kalp hastalığı riskini azaltmaya yardımcı oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu “Yüksek kan basıncına yol açan faktörlerden biri de, yüksek sodyum (işlenmiş gıda ve tuz tüketiminin yüksek olması) ve yeterli potasyum tüketmemenin (yetersiz sebze/meyve tüketimi) neden olduğu potasyum dengesizliğidir. İncir yüksek kan basıncını düzenleyen potasyumun iyi bir kaynağıdır. Aynı zamanda incirdeki yüksek posa seviyeleri, fazla sodyumun vücuttan atılmasına yardımcı olabilir. Diyabet, böbrek hastalıkları gibi kronik bir hastalığınız yok ise günde bir adet inciri düzenli tüketmenizde fayda var” diyor.

Sindirimi iyileştiriyor

Yapılan çalışmalar düzenli incir tüketen kişilerde kabızlığın önemli ölçüde azaldığını gösteriyor. Yüksek oranda içerdiği çözünür ve çözünmez posa sayesinde kabızlığı önlemek için beslenme tedavisinde kullanılabilen incir aynı zamanda bağırsaklarda bulunan iyi bakterileri  zenginleştiren prebiyotik içeriğiyle sindirim sağlığını desteklemeye yardımcı oluyor.

Pause Dergi

Kemikleri güçlendiriyor

İncirin kemik yoğunluğu için büyük önem taşıyan kalsiyum, fosfor ve magnezyum açısından zengin bir kaynak olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu “Taze incir yüksek potasyum içeriği sayesinde yüksek tuz içeren diyetlerin neden olduğu kalsiyum atılımını engeller; bu sayede kalsiyumun kemiklerde tutulmasına yardımcı olur ve sonuç olarak osteoporoz riskini azaltabilir” diyor.

Ağırlık kontrolüne destek oluyor

Yüksek posa içeriği sayesinde bağırsakları çalıştıran taze incir, yüksek posa içeriği ile doygunluk hissini artırarak iştah kontrolü sağlamaya destek oluyor. Bu yönden zayıflama diyetlerinde veya vücut ağırlığı kontrolünde porsiyon miktarına dikkat edilerek tüketilebiliyor.

Tatlı isteğini karşılıyor

Tatlı krizlerinde enerji değeri yüksek şekerli tatlılar yerine doğal meyve şekeri içeren inciri tercih edebilirsiniz. Ancak inciri tek başına tüketmek kan şekerini hızla yükselterek sonrasında daha çok yeme isteği oluşturabildiğinden ara öğünde tercih edeceğiniz inciri yoğurt, süt, kefir ve sert kabuklu yemişler (ceviz, fındık vb) gibi protein kaynaklarıyla beraber üzerine tarçın serperek tüketin. Her besinde olduğu gibi incirin de fazla tüketiminin vücutta yağa dönüşeceğini unutmamak gerekiyor.

İncirli Parfe (2 kişilik)

Malzemeler:

  • 2 olgun incir
  • 4 top ceviz
  • 6 yemek kaşığı süzme yoğurt
  • 1 tatlı kaşığı bal
  • 1 çay kaşığı hindistan cevizi tozu
  • 1/2 çay kaşığı toz tarçın (üzerine serpmek için)

Yapılışı:

İncirleri dörde bölün. Kabuklarını soymadan, yağlı kağıt serdiğiniz fırın tepsisine cevizler ile beraber dizin. Cevizi 5 dakika, incirleri 15 dakika kadar fırında pişirin. Süzme yoğurt, bal ve hindistan cevizi tozunu pürüzsüz kıvama gelene kadar karıştırın. Servis edeceğiniz kaseye kat kat olacak şekilde ceviz, incir ve süzme yoğurt karışımını koyun. Buzdolabında 2-3 saat soğuttuktan sonra üzerine tarçın ekleyerek servis yapabilirsiniz.

İşte çay ve kahvenin kalbe etkileri!

İşte çay ve kahvenin kalbe etkileri!

“Son yıllarda yapılan çalışmalar daha çok çay ve kahve içiminin geleneksel olarak üzerine atfedilmiş ‘zararlıdır’ etiketini ortadan kaldıracak niteliktedir” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Rengin Çetin Güvenç, önemli bilgiler verdi.

Kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölümler dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer aldığından günlük yeme içme alışkanlıklarımızın bu tür hastalıkları ne derecede etkilediği hem bilimsel camiyanın hem toplumların cevabını aradığı sorulardan biri haline gelmiştir.

Pause Dergi

Dr. Rengin Çetin Güvenç

‘Günlük 3-5 fincan tüketilmelidir’

Bugüne kadar yapılmış büyük çaplı analitik çalışmalar, kayıt çalışmaları ve gözlemsel çalışmalar kahve ve çay içim alışkanlığının günlük 3-5 fincanla sınırlı tutulması ve düzenli alımının kardiyovasküler hastalıklar; kalp krizi, kalp yetersizliği, hipertansiyon ve hatta bazı ritim bozuklukları risklerinde azaltıcı bir etkiye sahip olabileceği yönündedir. Çay ve kahve gibi içeceklerin ana etken maddesi kafeindir fakat bunun yanında yüzlerce aktif biyokimyasal bileşiğide içermektedirler. Kalp ve damar hastalıklarını azaltıcı etkileri daha çok polifenoller diye adlandırılan biyokimyasallara bağlanmıştır.

‘Kafein alımı kilo kaybına neden oluyor’

Kahve özellikle klorogenik asid, anti-oksidan ferulik asit  gibi polifenollerden zenginken, çay  ağırlıklı olarak katekin, theaflavin, thearubigin gibi aktif metabolitleri içermektedir. Burdaki polifenollerin anti-oksidan, antinflamatuar etkilerinin yanısıra bağırsak mikrobiyotasını düzenleyerek oksidatif stresi azaltmada ek katkı sağladığı düşünülmektedir.  Ayrıca bu içeceklerin ana etken maddesi olan kafeinin de kalp damar hastalıklarını önlemede damar iç yüzeyinden nitrik oksit olarak bilinen damarlar üzerinde genişletici, damar duvar stresini ortadan kaldırıcı maddelerin salınımı artırıcı ve oksidasyonu önleyici etkisi bulunmaktadır. Kafein alımının muhtemel yararlı etkilerinden biride kilo kaybına neden olmasıdır. Gerek bağırsak mikrobiyatasının düzenleyici ve buna bağlı olduğu düşünüler yağ asitlerinin emilimini azaltıcı etkisi gerekse metabolizma hızını artırıcı etkisi ile kilo kaybına yol açmakta ve diyabet ve hipertansiyon gibi risk faktörlerini azaltarak kalp ve damar hastalıkları açısından dolaylı koruyucu bir rol üstlenmektedir.

Tabi bu faydalı etkilerin kafein içeren bu içeceklerin düzenli ve orta doz olarak adlandırabilceğimiz yani günlük 3-4 fincan çay tüketimine dek gelebilecek dozda alımında ortaya çıkabileceği akılda tutulmalıdır. Düzenli kahve ve çay içme alışkanlığı olmayan bireylerin ani ve çok miktarda kafein tüketimi özellikle adrenejik sistem dediğimiz stres hormonlarını tetikleyerek altta yatan ritim bozukluğuna varsa şayet çarpıntı ataklarını artırıcı potansiyelinin olabileceği üzerinde durulmaktadır, fakat bu etkinin düzenli tüketim sonrası gelişen toleransla birlikte ortadan kalktığı ve birde üstüne Atrial Fibirilasyon benzeri ritim bozuklukları riskini  azaltıcı etkisi olabileceği vurgulanmaktadır.  Ayrıca kahvenin içinde bulunan kahweol ve kafestol gibi bileşenlerinin  kolesterol metabolizmasını bozucu total kolesterol ve kötü kolesterol olarak bilinen LDL düzeylerini artırıcı etkirinin olduğuda bilinen bir gerçektir. Her ne kadar bu negatif etkiler kahveden ziyade daha çok yanında tüketilen şeker ve diğer gıdalara bağlansada, özellikle aynı miktarda çay tüketimi ile kolesterol metabolizması arasında bozucu bir ilişki olmadığı gösterilmiştir.

Bugünkü veriler ışığında, bu kâr zarar dengesinde kalp sağlığı açısından şimdilik yarar tarafı terazide ağır bassada doğrudan bu içeceklerin tüketin ve kalp damar hastalıklarınından korunun demek yerine zararlı potansiyellerinin sanılanın aksine pekte olmadığını söylemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Ve unutulmamalıdır ki sağlığın altın kuralı düzenli ve dengeli beslenmedir.

Doğum kontrol yöntemleri menopoza yol açar mı?

Doğum kontrol yöntemleri menopoza yol açar mı?

Kadınlarda doğurganlığın sona erdiği dönem ‘menopoz’ olarak adlandırılıyor. Dünya genelinde ortalama menopoz yaşı 45-55 iken ülkemizde kadınlar genellikle 48-50 yaş arasında menopoza giriyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Başar Önal, menopozun tıpkı bebeklik, çocukluk, ergenlik ve üreme çağı gibi doğal bir süreç olduğuna dikkat çekerek, “Menopoz kesinlikle bir hastalık değildir. Yumurtalık fonksiyonlarının son bulmasıyla her kadın menopoza girer. Dolayısıyla kadınlar sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, rutin hekim kontrolleri ve varsa yakınmalarına yönelik tedavilerle yine oldukça aktif bir yaşam sürebilirler” diyor. Ancak menopoz hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler doğrultusunda hareket edilmesi kadınların bu süreci sağlıklı ve mutlu geçirmelerine engel olabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Başar Önal, toplumda menopoz hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Başar Önal

Dr. Başar Önal

Menopoza girmek her kadında ciddi yakınmalara yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz döneminde bazı sıkıntılar yaşanıyor ama bu süreç her kadında farklı seyrediyor. Öyle ki bazı kadınlar bu süreci sıkıntılı geçirirken bazıları ise rahat atlatıyorlar. Bu dönem kadın doğum hekiminden alınan yardımla daha rahat geçirilebiliyor.

Menopoz aniden başlayan bir süreçtir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz son adetin görülmesinden yaklaşık 1-5 sene önce, hormonal dalgalanmalar sonucu ortaya çıkan adet düzeninde bozulmalarla kendini hissettirmeye başlıyor. Bu dönem premenopoz olarak isimlendiriliyor. Menopoz son görülen adet, daha sonraki dönem ise postmenopoz olarak adlandırılıyor.

Kadınlar annesiyle aynı yaşta menopoza girer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadınların menopoza girme yaşını belirleyen faktörlerden sadece biridir annenin menopoza girme yaşı. Bu süreci etkileyen diğer faktörler beslenme özellikleri, sigara kullanımı ve yaşam tarzı oluyor. Yani annesi erken yaşta menopoza girip sıkıntılı bir süreç geçiren bir kadın daha farklı bir menopoz deneyimi yaşayabiliyor.

Pause Dergi

Rahim alındığında menopoza girilir. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Menopoz yumurtalık fonksiyonlarının bitmesiyle ortaya çıkan bir süreç. Rahmi alınıp yumurtalıkları bırakılan bir kadın adet görmüyor ama yumurtalık fonksiyonları devam ettiği sürece menopozun yarattığı sıkıntılı durumlarla karşılaşmıyor.

Geç menopoza girmek sağlıklıdır. Dolayısıyla geç menopoza girenler daha uzun yaşar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoza 45-55 yaşları arasında girmek sağlıklı bir durum olarak kabul ediliyor. Dr. Başar Önal, “Menopoza geç girenler daha genç görünümlü olsalar da daha uzun yaşamazlar. Üstelik normalden uzun süre kadınlık hormonu olan östrojene maruz kalmak bazı kanser risklerini arttırabiliyor.” diyor.

Doğum kontrol yöntemleri erken menopoza neden olur! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yanlış inanışın aksine, üreme çağında spiral, doğum kontrol hapı ve tüplerin bağlanması gibi doğum kontrol yöntemleri menopoza girme zamanında değişikliğe neden olmuyor.

Pause Dergi

Menopoz kilo alımına yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz döneminde, ilerleyen yaşla birlikte kas ile yağ oranı yağ lehine bozuluyor, dolayısıyla yağlanma artıyor. Menopoz döneminde hareketsizlik, beslenme bozuklukları ve yüksek kalorili gıdalara yönelme insülin direncini bozarak kilo alımına sebep olabiliyor. Ancak bu etkenler menopoza giren her kadının kilo alacağı anlamına gelmiyor. Düzenli spor yapan, sağlıklı beslenen ve aktif bir yaşam süren kadınlar menopoz öncesi kilolarını koruyabiliyor, hatta kilo verebiliyor.

Menopozla birlikte cinsel yaşam sona erer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Başar Önal, menopoz döneminde östrojen eksikliği nedeniyle vajinal kuruluk oluşabileceğini belirterek, “Bu durum ilişki sırasında sıkıntı yaratabilse de sorunun çözümü vardır. Artık hamile kalma riskinin olmaması da kadının cinsel yaşamda kendini daha rahat hissetmesini sağlayabiliyor.” diyor.

Menopoz tedavi ve destek gerektirmeyen bir süreçtir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dr. Başar Önal, “Menopoz sürecini çok rahat ve sıkıntısız geçiren kadınlara herhangi bir destek veya tedavi gerekli olmayabiliyor. Ancak bu dönemi ateş basması, sıkıntı, uykusuzluk ve depresyon gibi sorunlarla yaşayan kadınlara hormonal veya hormonal olmayan destek tedavileri verilmelidir.” diye konuşuyor.

Menopoz döneminde hormon tedavisi kanser riskini artırır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Başar Önal, toplumdaki yaygın inanışın aksine, menopoz döneminde gerekli olan sürede ve uygun dozda verildiğinde hormon replasman tedavisinin kanser riskini artırmadığına dikkat çekerek, ”Aksine tedavi uygulanan kadınlarda kolon ve rahim kanserlerinin daha az görüldüğü bildiriliyor. Meme kanseri riskindeki minimum artış ise düzenli mamografi ile meme ultrasonografisi takibiyle ve uygun hasta seçimiyle önlenebiliyor.” diyor. Hormon replasman tedavisinin menopoz sürecinin rahat geçirilmesini sağlarken kalp hastalıklarında ölümleri ve kemik kayıplarına bağlı hastalıkların gelişim risklerini de azalttıklarını vurgulayan Dr. Başar Önal, “Ancak tedavi menopozun ilk başlangıç yıllarında yapılmalı, uygun dozda sürdürülmeli ve yakın takip altında 4-5 yılı aşmamalıdır.” bilgisini veriyor.

Hamilelik döneminde bu değişimlere dikkat!

Hamilelik döneminde bu değişimlere dikkat!

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Gökçenur Gönenç, hamilelik döneminde meydana gelen fizyolojik değişimleri anne adaylarına açıklayarak, önerilerde bulundu.

Gebelik, kadın hayatında çok özel bir dönemdir. Vücutta adeta bir hormon fırtınası vardır ve bu nedenle tüm sistemlerde, fizyolojik birçok değişiklik meydana gelir. Bu değişikliklerin bir kısmının mekanizması, hala tam anlaşılmış olmamakla birlikte bilinen tek şey; bu değişikliklerin bebeği korumak ve yaşatmak için olduğudur. Gebe kadının vücudunda artan östrojen ve progesteron hormonuna bağlı olarak; cilt, saç, tırnak gibi dokularda değişiklikler olmakta, bunların çoğu anne adaylarını endişeye sevk etmektedir. Endişenin temelinde; bu değişikliklerin bebeğe bir zararı olup olmadığı yatarken, diğer yandan bu değişikliklerin kalıcı mı yoksa geçici mi olduğu soruları bulunmaktadır.

Pause Dergi

Dr. Gökçenur Gönenç

Değişikliklerin çoğu geçici

Gebelik, duygusal yoğunluğa ve hormonal değişimlere bağlı olarak psikolojik gel-git’lerin yaşandığı bir dönemdir. Anne adayı, kendi vücudundaki hızlı değişimlere adapte olmaya çalışır. Bu stresin üzerine bir de aynaya baktığında, kendini güzel görmemesi eklendiğinde, psikolojik çöküş başlayabilir. Temelde bilinmesi gereken; bu değişiklerin çoğunun geçici olduğu, bir kısmının doğumdan sonra tamamen geçeceği, bir kısmının büyük ölçüde azalacağıdır. Cilt çatlakları gibi kalıcı olabilecek durumlara da “bebekten hatıra” denmesi ve durumla barışık olunması gerektiği düşüncesindeyim.

Oluşabilecek yüz lekelerine karşı güneş kremini ihmal etmeyin!

Kliniğe en sık başvuru nedeni olan sıkıntılar; saç dökülmesi, tırnak kırılması, lekelenme, kıllanma ve cilt kuruluğudur. Anne adaylarının neredeyse yüzde 75’inin yüz bölgesinde, gebelik maskesi denen leke oluşabilir. Yüksek östrojen seviyesine bağlı bu durum; yüzde özellikle alın, burun,  dudak üstü, elmacık kemiklerinin üzeri ve çenede yoğunlaşan koyu renk şeklinde görülür. Bu maske oluştuktan sonra, geçmesi kolay olmayabilir. O yüzden, oluşmasını engellemek için önlem almak gereklidir. Özellikle yaz aylarında olmak üzere, güneşe maruz kalınacak durumlarda, mutlaka koruma faktörlü güneş kremi uygulanmalıdır. Bu sayede, güneşin lekeleri alevlendirme etkisinden korunulmuş olur. Oluşmuş maskenin giderilmesi için PRP, mezoterapi, lazer uygulamaları gibi yöntemler kullanılabilmektedir ancak günümüzde bu yöntemlerin, gebelik esnasında güvenilir kullanımına ilişkin yeterli bilimsel veri bulunmamaktadır.

Saç dökülmesi en sık karşılaşılan sorunlardan

Saç değişiklikleri, gebeleri huzursuz etmektedir ancak bunların çoğu gebelik bitimiyle normalde dönecektir. En sık görülen sorun, saç dökülmesidir. Bu dökülme erkek tipi saç dökülmesi dediğimiz ön–yan kısımların açılması şeklinde olabilir. Vücudun çeşitli bölgelerinde, kıllanma artışı gözlenebilir. Daha önce olmayan yerlerde, yeni kıllar çıkabilir. Bu durum, koyu tenli kadınlarda daha belirgindir. Bunlardan kalın olan kıllar için doğum sonrası, lazer epilasyon gerekli olabilecekken ayva tüyü şeklindeki ince kıllar genelde, doğumdan sonraki 6 haftalık lohusalık dönemi sonunda dökülür. Tırnaklar gebelikte daha hızlı uzarlar ancak genellikle; yumuşama, incelme, enine çatlaklar oluşması ve tırnağın yaprak yaprak ayrılması görülebilir.

Lohusalığın bitmesini bekleyin!

Cildin kuruması, pul pul olması hatta soyulması da gebelikte karşılaşılan bir durumdur. Hafif kuruluktan başlayıp, tüm vücudu saran döküntülere kadar geniş yelpazede cilt değişikliği görülebilir. Cildin temiz tutulması, nemlendirilmesi, çok yönlü beslenme ile bu durum engellenebilir. Bazı durumlarda ek vitamin takviyesi gerekebilmektedir. Gebelikte oluşan tüm değişikliklerin normal duruma dönmesi, lohusalık olarak adlandırılan doğum sonrası 6 haftalık dönemde gerçekleşir ki bebeğin “kırkı çıkması” da buradan gelir. Bu nedenle; gebelikte oluşan değişiklikler için lohusalık sürecinin bitmesi beklenmeli, bu süreç sonunda sebat eden durumların tedavisi üzerine yoğunlaşılmalıdır.

Kalça sıkışması nedir?

Kalça sıkışması nedir?

Şiddetli kasık ağrısı, oturup kalkarken, çömelirken keskin ve batıcı bir ağrı ya da kalçanızı hareket ettirdiğinizde bir tıklama, kilitleme sesi… Bu ve benzeri şikayetler, son yıllarda giderek yaygınlaşan kalça sıkışma sendromunun en sık görülen belirtileri arasında yer alıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kişinin yaşam kalitesini büyük ölçüde olumsuz etkileyen kalça sıkışma sendromunun bazı kişilerde ise hiçbir belirti vermeden ilerleyebildiğini, tedavi edilmediği durumlarda kalçada kireçlenmeye yol açarak ciddi yürüme sorunlarına neden olabildiğini söylüyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kalça sıkışma sendromu hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Doç. Dr. Safa Gürsoy

Bu şikayetleriniz varsa!

Kalça sıkışma sendromu, kalça ve kasık ağrısının en yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Günümüzde her 5 kişiden 1’inde görülen kalça eklemindeki kemik fazlalıklarının neden olduğu hastalık, bazı kişilerde herhangi bir soruna yol açmayıp sinsice ilerleyebilirken, bazılarında ise şiddetli ağrılar ve hareket kısıtlılığı ile günlük yaşam kalitesini büyük ölçüde olumsuz etkileyebiliyor. Doç. Dr. Safa Gürsoy kalça sıkışma sendromuna bağlı olarak sıklıkla görülen şikayetleri; şiddetli kasık ağrısı, arabaya binerken veya inerken, sandalyeye oturup kalkarken, çömelirken ya da dönerken keskin ve batıcı bir ağrı, uzun süre oturma ya da yürüme sonrası oluşan donuk bir ağrı, kalça hareket ettirildiğinde duyulan tıklama veya kilitleme sesi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, sertlik ve topallama olarak sıralıyor.

Tanısı üç temel unsura dayanıyor

Anatomik olarak karmaşık bir yapıya sahip olan kalça ekleminde ağrının kaynağının doğru bir şekilde tespit edilmesi bazen zor olabiliyor. Kalça sıkışma sendromunun doğru tanısı için hastanın şikayetlerinin çok iyi dinlenmesi, fiziksel hareketlerle test edilmesi ve son olarak da sıkışmaya neden olan kemik fazlalıklarının röntgen, manyetik rezonans inceleme ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri ile radyolojik olarak gösterilmesi gerekiyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Safa Gürsoy, kalça sıkışma sendromunun tanısında ileri görüntüleme yöntemleri ile sıkışmaya neden olan kemik deformitelerinin 3 boyutlu değerlendirilmesinin mümkün olabildiğini söylüyor.

Tedavisi adım adım planlanıyor

Toplumda kalça sıkışmasına neden olabilecek kemik fazlalıklarına sahip olan ancak herhangi bir şikayeti olmayan birçok kişi bulunuyor. Kalça sıkışma sendromunu hafif yaşayan hastalarda cerrahi dışı tedavilerde iyileşme sağlanabildiğini belirten Doç. Dr. Safa Gürsoy “Bu tip hastalarda tedavide ilk aşamayı ağrıya neden olan hareketlerden kaçınmak, fizik tedavi veya anti-enflamatuar ilaçlar oluşturuyor. Kemik fazlalıklarına bağlı bir kalça sıkışma sendromunda, fizik tedavi sırasında zorlayıcı hareketlerden kaçınmak büyük önem taşıyor. Cerrahi dışı tedaviler fayda sağlamadığında ameliyat zorunlu oluyor” diyor.

Pause Dergi

Kalça artroskopisi ameliyatı tedavi sürecini kısaltıyor

Cerrahi tedavi genellikle günübirlik veya bir günlük yatış ile gerçekleştirilebilen, ‘kalça artroskopisi’ denilen; kapalı yöntemle, kamera ve özel el aletleri yardımı sayesinde minimal girişimli bir operasyonla yapılabiliyor. Kalça artroskopisi, kalça ekleminin karmaşık yapısından dolayı daha fazla uzmanlık gerektiriyor. Çoğunlukla genel anestezi ile yapılan ameliyat sırasında hastalığa neden olan kemik fazlalıklarının tıraşlanarak giderilirken, yırtıklar özel dikişler yardımıyla dikilerek tamir ediliyor. “Hastaların büyük çoğunluğu bu ameliyatın sonuçlarından çok memnun oluyor. İyi bir fizik tedavi programı ile ameliyattan 4-6 ay sonra herhangi bir sınırlama olmaksızın hasta eski aktivite düzeylerine dönebiliyor. Spora dönüş branş ve sporcu bazlı değişmekle birlikte genellikle 6-8 ay arasında oluyor” diyen Doç. Dr. Safa Gürsoy, tamir edilemeyecek derecede gecikmiş veya büyük hasar almış durumlarda, kişinin kendi tendonları veya kadavradan alınan tendonların kullanılması gerektiğini, kalça eklem kıkırdağında hasar olması durumunda, tedavi için kıkırdak yenileyici ek metotlar da uygulanabildiğini söylüyor.

Tedavi edilmezse kireçlenmeye yol açabiliyor!

Kalça sıkışma sendromu genç ve aktif hastalarda kalça ve kasık ağrısının başlıca nedenini oluştururken, tedavi edilmediğinde erken eklem hasarına yol açabiliyor. Kalça ekleminde sıkışmaya neden olan kemik fazlalıklarının nedenlerine yönelik sınırlı sayıda çalışma olduğunu belirten Doç. Dr. Safa Gürsoy, bu sorunun genetik ya da gelişimsel olarak görülebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Genetik yatkınlığın yanı sıra gelişme çağında yarışmalı sporlara aktif katılım gibi faktörlerin bu deformitelerin görülme sıklığında artışa neden olabildiği düşünülüyor. Hastalık tedavi edilmediği taktirde ilerleyerek kireçlenmeye ve yürümede ciddi güçlüklere de yol açabiliyor.”