Yazılar

Sonbahar yorgunluğunu önlemenin 5 yolu

Sonbahar yorgunluğunu önlemenin 5 yolu

Mevsim değişikliği, insan vücudunda yorgunluk, uykusuzluk, iştahsızlık gibi çeşitli etkilere neden oluyor. Sonbahar yorgunluğunun önlenebileceğini vurgulayan uzmanlar, yorgunluğa iyi gelecek besin önerilerine dikkat çekiyor.

Mevsim değişikliği insan vücudunda yorgunluk, uykusuzluk, iştahsızlık gibi çeşitli etkilere neden oluyor. Sonbahara girdiğimiz bu günlerde birçok insan, yorgunluk seviyelerinin artmasından şikayetçi. Bireylerde artan iştahsızlık sebebiyle günlük aktiviteler için gerekli olandan yetersiz enerji tüketimi, güneşe daha az maruz kalınması sebebiyle D vitamini seviyesinde düşüklük, C vitamini, riboflavin, niasin, magnezyum ve demir eksikliği sonbahar yorgunluğunun sebepleri arasında yer alıyor. Sabri Ülker Vakfı sonbahar yorgunluğunuzu besinlerle önlemenin beş yolunu sıralıyor.

Kahve tüketiminizi sınırlandırın

Sabahları bir fincan kahvemi içmeden uyanamıyorum diyenlerden misiniz? Günlük içilen bir veya iki fincan kahve; içeriğinde bulunan kafein, B2 vitamini ve magnezyum ile güne daha zinde başlamanıza yardımcı oluyor. Amerikan Diyet Rehberine göre, günlük kafein alım miktarının 400 mg, bu da yaklaşık olarak 3-4 fincan kahveye denk geliyor.  Kafein tüketiminin bu sınırları aşması, uykusuz gecelere ve dolayısıyla ertesi gün daha da yorgun hissetmenize sebep oluyor.

Güne kahvaltı ile başlayın

Vücudumuz uyurken bile çalışmaya devam eder. Akşam yemeği ile kahvaltı arasında yaklaşık 12 saatlik bir süre bulunduğunu düşünürsek, bu süre içinde vücut, besin ögelerinin tümünü kullanır. Yapılan çalışmalara göre; güne kahvaltı öğünü ile başlayan bireyler, kahvaltı yapmayı atlayanlara göre kendisini daha dinç ve aktif hissediyor. Bu da bireylerin günlük ve iş hayatlarında performanslarının daha üst seviyelerde olmasını destekliyor.

Kompleks karbonhidratların gücünden faydalanın

Karbonhidratlar, insan vücudu için en değerli enerji kaynaklarıdır. Günlük temel aktivitelerinizi en az yorgunluk düzeyi ile sürdürmek ise, enerjiyi kompleks karbonhidrat kaynaklarından sağlayarak mümkün. Beyaz ekmek, şekerlemeler, beyaz pirinç gibi yüksek oranda rafine edilmiş karbonhidrat içeren besinlerin tüketimi, günün ilerleyen saatlerinde kan şekerinizin hızlıca düşmesine sebep olarak kendinizi halsiz ve hatta uykulu hissetmenize sebep olabilir. Araştırmalara göre; rafine karbonhidrat içeren gıdaların tüketiminin, yorgunluğu arttıran etkileri olduğu görülüyor. Bu olumsuz durumun önüne geçmek için lif içeriği yüksek olan yulaf ezmesi, esmer pirinç, yaban mersini, portakal, baklagil, brokoli, ıspanak ve lahana gibi besinleri tüketebilirsiniz.

Ana ve ara öğünlerinize protein kaynakları ekleyin

Protein içeren besinlerin sindirim ve emilimi vücutta daha uzun bir süreç izlediğinden, karbonhidrat içeren öğünleriniz ile birlikte proteinli besinler tüketmeniz kan şekerinizin daha düzenli salınımını sağlıyor. Bu da, vücudunuz için daha dengeli ve düzenli bir enerji sağlanmasını mümkün kılıyor. Öğünlerinize fındık, ceviz vb. kuruyemişler ile yoğurt eklemeniz bu düzeni sağlamanız için en kolay seçenekler arasında.

Ara öğünler yapın

Günlük beslenme düzeninde öğün atlama ya da öğün aralıklarının çok uzun olması durumunda enerji seviyesi oldukça düşüyor. Bu da bir sonraki öğünde aşırı yemek yeme isteğine ve seçilen yemeklerin yüksek enerji içeren sağlıksız alternatiflerden oluşmasına sebep oluyor. Gün boyu enerjiyi korumak için, aralarında uzun sürelerin olduğu büyük öğünler tüketmek yerine 3-4 saatte bir küçük sağlıklı öğünler tüketilmesi öneriliyor.

Sonbahar yorgunluğunun getirdiği tüm bu etkilerden korunmak için yukarıda sıralı örneklerin günlük yaşama entegre edilmesi tavsiye ediliyor. Aynı zamanda artmış süt ve süt ürünleri, kuruyemiş, balık ve yumurta tüketimi ile Ribaflavin ve Niasin; portakal, çilek, brokoli, biber, bezelye tüketimi ile C vitamini; koyu yeşil yapraklı sebze tüketimi ile vücudunuza ihtiyaç duyduğu magnezyum desteğini sağlayabilirsiniz.

Eklem ağrısının altında ciddi bir hastalık yatabilir!

Eklem ağrısının altında ciddi bir hastalık yatabilir!

Çocuklar günlük aktivitelerini etkilemedikçe bazı fiziksel sıkıntılarını aileleriyle paylaşmayabiliyor. Bu da bazı hastalıkların çok daha karmaşık ve içinden çıkılması zor hale gelmesine neden olabiliyor. İşte, eklem romatizması da bu hastalıklardan biri! Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir, çocuklarda eklem romatizmasının teşhisinde ilk görevin ebeveynlere düştüğünü belirterek “Anne babalar bazen çocuklarındaki eklem ağrılarını ‘büyüme ağrısı’ olarak düşünüp çocuğun gelişiminin doğal bir süreci olarak görebiliyor. Ancak her eklem ağrısına ‘büyüme ağrısıdır’ demek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü eklem romatizmasında erken teşhis, hastalığın tedavisinde çok büyük önem taşımaktadır” diyor. Doç. Dr. Ferhat Demir, 12 Ekim Dünya Artrit Günü kapsamında yaptığı açıklamada, çocuklarda eklem romatizmasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çocuğunuzun yürüyüşünde aksama ya da bozulma, eklemlerinin simetrik görünümünde farklılık, şişlik ve kızarıklık görüyorsanız bu sorunun altında eklem romatizmasının olabileceği ihtimalini göz ardı etmemelisiniz. Zira ‘çocuklarda eklem romatizması’ gerek dünyada gerekse ülkemizde toplumsal farkındalığın az olduğu hastalıklar arasında yer alıyor. Bu nedenle, eklem iltihabına (artrit) yönelik farkındalığı artırmak amacıyla tüm dünyada 12 Ekim Dünya Artrit Günü kapsamında etkinlikler gerçekleştiriliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ferhat Demir, eklem romatizmasının, eklem aralığında ortaya çıkan, mikrobik olmayan iltihabi durumlara denildiğini belirterek “Hastalığın tıbbi literatürdeki adı; “jüvenil idiopatik artrit”’tir. İltihaplı eklem romatizmasını erişkin hastalar gibi, maalesef çocuklarda da görebilmekteyiz.” diyor.

Pause Dergi

Doç. Dr. Ferhat Demir

İlk bulgu genellikle eklem ağrısı oluyor!

İltihabi eklem romatizmasında ilk bulgunun genellikle eklem ağrısı olduğunu ve günlerce sürebileceğini belirten Doç. Dr. Ferhat Demir şöyle konuşuyor: “Eklem ağrısından başka diğer tipik bulgular; eklem şişliği ve o eklemin hareketlerinde kısıtlılık yaşanmasıdır. Özellikle küçük çocuklarda, eklem ağrısı olmadan da topallama ve hareket kısıtlılığı fark edilebilir. Bir çocukta eklem romatizması varlığından söz edebilmek için, bu durumun en az 6 haftadır devam ediyor olması ve bu iltihaba neden olabilecek enfeksiyon, travma ve kan hastalıkları gibi diğer nedenlerin olmadığını göstermemiz gerekmektedir.” İltihabi eklem romatizmasının, otoimmün bir hastalık olduğunu, otoimmün hastalıkların, bağışıklık sisteminin kendi dokularına karşı reaksiyon göstermesi ve ilgili dokuda iltihabi bir yanıta neden olması sonucunda ortaya çıkan hastalıklar olduğunu belirten Doç. Dr. Ferhat Demir “Bu hastalıkta, bağışıklık sistemi hücrelerimiz stress-travma ya da enfeksiyon gibi bir tetikleyici ile aktifleşmekte, eklemlerimizi saran sinovya adını verdiğimiz zara saldırarak sıvı üretimi ve iltihabi bir tabloya sebep olabilmektedir.” diyor.

Erken tanı ve tedavi kritik önem taşıyor!

Çocuklarda iltihabi eklem romatizması, ülkemizde yaklaşık her 1500 çocuktan birinde görülüyor. Doç. Dr. Ferhat Demir tedavi ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Hastalığın erken tanınması, izleminde etkin ve yerinde tedavi ile; eklemdeki ödemin-iltihabın hızlı bir şekilde yok edilerek ilgili ekleme zarar vermesi  engellenebilir. Hastalığı hızlı ve etkin bir şekilde kontrol altına alınmış çocuklarda, hastalığa bağlı riskler azalmakta, ilerki dönemlerde tedaviler daha kolay kesilebilmektedir.” Doç. Dr. Ferhat Demir, hastalığa bağlı gelişebilecek en önemli riskin; tedavisiz kalmış ya da tedavisi gecikmiş çocuklarda uzun dönemde ilgili eklemde hareket kısıtlılığı ve o eklemin hareket kabiliyetini kaybetmesi olduğunu vurguluyor.

Pause Dergi

Bu belirtilere dikkat!

Çocukların genellikle, eklem ağrısı ve şişliği belirgin artıp günlük aktivitelerini engelleyecek düzeye çıkmadıkça ailelere şikayetlerini söylemeyebildiklerine dikkat çeken Doç. Dr. Ferhat Demir “Ailelerin gözlemi, bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Çocuklarımızın yürüyüşünde bozulma, aksama; eklemlerin simetrik görünümünde farklılık, şişlik, kızarıklık gibi  bulgular ailelerimizi alarma geçirmelidir. Eklem ağrısından yakınan her çocuğa “büyüme ağrısıdır” demek de çok doğru bir yaklaşım değildir. Eklemlerde şişlik, tutukluk ve ağrı şikayetleri olan çocukların ilk başvuru noktası ortopedi poliklinikleri olabilmektedir. Ortopedik bir neden düşünülmediği takdirde, bu çocukların erken dönemde çocuk romatolojisi poliklinik değerlendirmelerinin yapılması, tanı ve tedavide gecikmeyi engelleyebilir” diyor. Hastalığı tanımada, ailelere ve birinci basamak hekimlerine büyük görev düştüğünü kaydeden Doç. Dr. Ferhat Demir, çocuklarda iltihabi eklem romatizmasının belirtilerini şu şekilde sıralıyor:

  • Eklemde gözle görülür bir şişlik
  • Eklem yüzeyinde kızarıklık ve ısı artışı
  • Eklemde kısa süreli olup gerilemeyen, günlerce sürebilen ağrı (özellikle sabah saatleri ve dinlenme sonrası ortaya çıkan ağrılar)
  • İlgili eklemin hareketlerinin kısıtlı olması
  • Yürürken aksama ya da günlük aktivitelerini yaparken ilgili eklemi kullanmak istememe

Şiddet neden artıyor?

Şiddet neden artıyor?

Günümüzde ne yazık ki toplumda birçok birey doğrudan ya da dolaylı olarak şiddete maruz kalmaktadır.  Pandemi nedeniyle güvenli alan olarak gördüğümüz evlerimiz şiddete maruz kalan çocuklar ve kadınlar açısından ne yazık ki virüsün kendisinden daha büyük tehlike barındırmaktadır. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, açıklamalarda bulundu.

 Şiddet her türlü yıkıcı bir eylemdir

Öfke duygusu diğer duygular gibi insana ait temel duygular arasındadır ancak yıkıcı etkileri dolayısıyla sözel ve davranışsal olarak doğru ifadesi hayati önem arz etmektedir. İnsanların çoğu zamanla saldırgan dürtülerini denetlemeyi ve toplum tarafından daha kabul gören etkinliklere yöneltmeyi öğrenirler. Bu öğrenimin temeli ilk olarak ailede gerçekleşmektedir. Fiziksel ya da psikolojik olarak bir başkasına zarar veren her türlü davranış saldırganlık olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla saldırganlığın içerisinde şiddet davranışlarını da barındırdığı söylenebilir. Şiddet ise bireyin yaralanmasına ölümüne ya da biyo-psiko-sosyal açıdan gelişmesine engel olan her türlü davranış ve sözdür. Şiddet ister fiziksel ister psikolojik ögeler içersin ister canlıya ister cansız bir nesneye yönelik olsun her türlü yıkıcı bir eylemdir. Şiddet bir sonuçtur ve ancak bu sonuca nelerin etken olduğu konusunda bilinçlenerek şiddet davranışını ortadan kaldırmak mümkün olabilmektedir.  Saldırgan tutum ve davranışların ebeveyn tutumu, sosyo-ekonomik durum, toplum yapısı ve özellikle cinsiyete dayalı sosyal normlar gibi bir çok faktörle ilişkili olduğu söylenebilir.

Pause Dergi

Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan

Aile yapısı çocukların gelişiminde önemli rol oynar

Çocuk ilk sosyal deneyimlerini aile içerisinde deneyimler. Kişiliğin oluşumunda önemli bir yeri olan özdeşim kurmak, çocuklarda aile bireylerini modelleme yoluyla gerçekleşir. Böylece model alınan ailenin yapısı çocuğun ileriki yaşantısında, duygusal ve toplumsal gelişiminde belirleyici bir rol oynar. Bu noktada ebeveyn tutumları oldukça önemlidir. Anlayışlı ve tutarlı ailelerde büyüyen çocuklar ilişkilerinde daha sosyal ve duyarlıyken kendi duygu ve düşüncelerini ifade etme konusunda da oldukça başarılı olabilmektedirler. Bu tür çocuklarda davranışlarını denetleme becerisinin daha yüksek düzeyde olduğu da görülmektedir. Buna karşılık katı ve otoriter tutum sergileyen ailelerin çocuklarının ise duygu ve düşüncelerini daha çok saldırgan tutumlarla ifade etme eğilimlerinin olduğu ve kendi iç dünyalarını açıklamakta zorluk yaşadıkları görülmektedir. Katı ve otoriter tutuma maruz kalan çocuk, yaşamı boyunca sürekli birileri tarafından kontrol edilme ihtiyacı ya da aşırı kontrol etme ihtiyacı duyabilmektedir. Yetişkinlikte ise ikili ilişkilerde güven ve anlayıştan uzak, baskıcı ve katı tutum sergileyebilmektedirler. Bununla birlikte dürtülerini denetleme yetisi düşük olan çocukların ebeveyn tutumlarının aşırı rahat, serbest her istediğini gerçekleştiren sınırların olmadığı tutumlar olduğu da dikkat çekmektedir. Dolayısıyla güven verici, destekleyici ve hoşgörülü tutumun sağlıklı bir psikososyal gelişim için oldukça önemli olduğu söylenebilir.

 Sözler ağızdan bir kaç saniyede karşı tarafa gidiyor. Ancak izleri ise bir ömür kalıyor

İhmal edilen çocukluk dönemi, olumlu davranışların yerine sürekli olarak olumsuz davranışların vurgulanması, hayal kırıklığı, aşağılanma ve öfkeye maruz kalma gibi olumsuz çocukluk yaşantıların saldıran davranışın altında yatan en temel etkenlerden oldukları söylenebilir. ‘’Şiddet dilde başlar eyleme döner‘’. Çocuğunuz istenmeyen bir davranış yaptığında ya da bir söz söylediğinde aşağılayıcı söz ve davranışlarınızdan uzak durun. Şiddet davranışı çocuğun duygusal ihtiyacının karşılanmamasının dışa vurumudur. Duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuk toplum tarafından kabul görmeyen tutumlarla ihtiyacını gidermeye çalışabilir. Örneğin, kardeşi doğduktan sonra duygusal ya da fiziksel anlamda ihtiyaçları karşılanmayan, görülmeyen ya da günlük rutinleri bozulan çocuk, kardeşine ya da etrafa zarar verici davranışlar sergileyerek duygusal ihtiyaçlarını ifade edebilir. Bu sebeple çocuğun öfkesinin altında yatan ihtiyaçları anne ve babalar tarafından dikkatle takip edilmelidir.

İlişkilerinizde tutarlı olun, istenilen davranışın gerçekleşmesinde ebeveynlerin eylemleri sözlerinden daha etkilidir. Örneğin çocuklarından arkadaşına vurmamasını, eşyalarını kırmaması isterken siz onlara istenmeyen bir davranışı ortadan kaldırmak amacıyla kaba davranırsanız çocuğunuzu ikileme düşürmüş olursunuz. Buradaki davranış öğrenimi çocuğun sadece çevresindekilerinin kendisine nasıl davrandığı ile ilişkili değildir. Çevresindeki bireylerin de birbirlerine nasıl davrandıkları, problem karşısında hangi tutumları sergiledikleri oldukça önemlidir. Ebeveynlerinin problemler karşısında şiddet davranışı gösterdiklerini gören çocuklar yetişkinliklerinde bunu sorun çözmede doğal bir seçenek olarak görebilmektedir. Çünkü çocuklar sözlerinizden ziyade yaptıklarınızdan öğrenme eğilimindedirler. Çocuklara sürekli olarak neyi yapıp neleri yapmamaları konusunda uyarmak yerine istenilen davranışın nasıl yapıldığı ve niçin yapılması gerektiği gelişimsel sürecine uygun bir dil kullanılarak anlatılmalıdır. Sonuç olarak çocuğunuzun sağlıklı gelişimi için, ona güven duygusu aşılayın, yönlendirmeyin rehber olun, yeteneklerini keşfetmesine izin verin, doğru bir model olun, çocuğun arzu ve ihtiyaçlarını karşılayın ve sorunlarla baş ederken destekleyici tutum sergileyin.

Panik atağa karşı ne yapmalı!

Panik atağa karşı ne yapmalı!

Birdenbire başlıyor, giderek alevleniyor, kısa sürede de şiddeti en yüksek düzeye ulaşıyor! Ortada tehlikeli bir durum olmamasına rağmen kişi bir anda; göğüs ağrısı, nefes alamama, boğulur gibi olma, çarpıntı ve titreme ve gibi belirtilerle ‘kalp krizi geçiriyorum’ ya da ‘ölüyorum’ sanarak yoğun korku ve kaygıya kapılıyor. Pek çok kişide acil serviste noktalanan bu durumun adı; panik atak! Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Merve Çukurova, tek seferde geçirilen panik atağın psikiyatrik bir hastalık olmadığını belirterek, bazı basit önlemlerle panik atağın üstesinden gelmenin mümkün olabildiğini vurguluyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Merve Çukurova, panik atağın 13 belirtisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

“Boğulacak gibi oldum”, “Kalp krizi geçiriyorum sandım”, “Nefes alamadım”… Pek çoğumuzun arkadaşlarımızdan duyduğu ya da kendimizin bizzat yaşadığı bu durumun adı; panik atak! Günümüzde giderek yaygınlaşan panik atağın, kişinin kendini ‘tehlikede’ ya da stresli hissettiği anlarda ortaya çıkan bir durum olduğunu belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Merve Çukurova “Panik atak tipik olarak beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan, aniden başlayan, yoğun bir kaygı hali, huzursuzluk ile kendini gösteren, zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan, yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Panik atak başladığı andan itibaren giderek şiddetlenir, kısa sürede şiddeti en yüksek düzeye ulaşır ve genellikle 10-30 dakika içinde yatışmakla birlikte daha uzun sürebilir. Panik atağın sıklık ve şiddeti kişiden kişiye değişkenlik gösterir” diyor.

Pause Dergi

Dr. Merve Çukurova

Vücudun verdiği doğal bir tepki!

Panik atağın aslında, evrimsel olarak tehlike anlarında hayatta kalma mekanizmasının devreye girerek, bedenin kendini korumak üzere verdiği doğal bir tepki silsilesi olduğunu söyleyen Dr. Merve Çukurova şöyle konuşuyor: “Panik atakların genellikle yakın bir kişinin ölümü, sevilen bir kişiden ayrılma ya da ayrılık tehdidi, hastalık, iş değiştirme, gebelik, göç, evlilik, mezuniyet gibi stres verici yaşam olayları sırasında veya sonrasında başladığı görülmektedir. Normalde yaşam tehdidi olan tehlikeli bir durumda sempatik sistem devreye girer ve ‘kaç ya da savaş yanıtı’ verilir, beden kendini kaçmak veya savaşmak üzere düzenler. Kalpten kaslara daha çok kan pompalanır bunu çarpıntı olarak hissederiz, daha fazla oksijen alabilmek için daha çok nefes alıp vermeye başlarız, göz bebeklerimiz büyür, ağzımız kurur. Hepimiz için tanıdık olan bu tepkiler tehlikeli durumlarda bizi harekete geçirerek o durumdan çıkmamız için uyarıcı ve koruyucuyken, ortada bir tehlike yokken yaşandığında işler değişiyor. Bu durumda panik atak ve panik bozukluk kavramları ortaya çıkıyor.”

Panik atak hastalık değil ama!

Panik atağın aksine panik bozukluğun psikiyatrik bir rahatsızlık olduğunu vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Merve Çukurova “Panik bozukluk; kişinin bir sonraki panik atağının ne zaman olacağı konusunda yoğun bir beklenti anksiyetesi yaşamasıyla karakterize bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Panik bozuklukta da; nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı gibi yakınmalar nedeniyle kişiler kalp krizi geçirdiklerini, ölebileceklerini düşünürler. Bu hastalar acil servislere, daha sonra da sıklıkla kardiyoloji, dahiliye, nöroloji gibi bölümlere başvurabilirler. Her seferinde yeniden incelemeler yapılmasına ve hiçbir olumsuz sonuç bulunmamasına rağmen bu durum bir türlü düzelmez, hastanın şikayetlerini açıklayabilecek herhangi bedensel bir hastalık saptanamaz” diyor.

Pause Dergi

Panik bozukluk olursa!

Panik bozukluk hastalarının büyük bir kısmının; yalnız başına evde kalamadığını, sokağa yalnız çıkamadığını, toplu taşıma araçlarına, asansöre binemediklerini, trafiğe girmekten kaçındıklarını, dar sokak ya da köprülerden geçemediklerini, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremeyip ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak gidebildiklerini belirten Dr. Merve Çukurova şu bilgileri veriyor: “Gerektiğinde hızlıca acil yardım alabilmek için; bütün günlerini hastane bahçesinde geçirmeyi ya da güzergahlarını muayenehane, eczane ve acil servis bulunan yerlerden seçmeyi tercih edebilirler. Panik bozukluk tedavisi mümkün olan bir hastalıktır, etkin bir ilaç tedavisi ve psikoterapi yöntemleri ile hastaların yakınmalarının önemli ölçüde yatıştırılması mümkündür. Ancak kesinlikle doktor kontrolünde olmadıkça sakinleştirici, kalp, tansiyon, çarpıntı ilacı alınmamalı, ilacın dozu doktorun bilgisi olmadan artırılıp azaltılmamalı, kişi kendini iyi hissetse bile doktorundan habersiz ilacı kesmemelidir.”

13 soruda test edin!

Psikiyatri Uzmanı Dr. Merve Çukurova, aşağıdaki belirtilerden en az 4 tanesinin birdenbire başlayacak ve 10 dakika içinde en yüksek düzeye ulaşacak şekilde kişide var olmasının, kişinin panik atak durumu ile karşı karşıya kaldığını gösterdiğini söylüyor.

  • Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması,
  • Terleme,
  • Titreme ya da sarsılma,
  • Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma hissi,
  • Soluğun kesilmesi,
  • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi
  • Bulantı ya da karın ağrısı,
  • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
  • Gerçekdışılık, benliğinden kopma, kendine ve çevreye yabancılaşma hisleri
  • Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu,
  • Ölüm korkusu,
  • Uyuşma ya da karıncalanmalar,
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları.

Pause Dergi

 Panik Atağa Karşı 5 Etkili Öneri!

Dr. Merve Çukurova, panik atağı önlemek için şu önerilerde bulunuyor;

  • Anksiyeteyi artıracağından çay, kahve, kolalı içecekler, çikolata gibi kafeinli yiyecek ve içeceklerden uzak durun.
  • Stresi azaltmak için yürüyüş, spor gibi düzenli fiziksel egzersizler yapın.
  • Nefes- kas gevşemesi egzersizleri uygulayın.
  • Panik atağın başlayacağını hissettiğinizde, başa çıkma tekniği olarak solunum denetimi yöntemleri uygulayın. En az 5 saniye süreyle burnunuzdan nefes alıp, bu nefesi 5 saniye tutup, yine en az 5 saniye süreyle sanki ıslık çalıyormuş gibi dudaklarınızı büzerek nefes vermek bu yöntemlerden birisi. Bunu 5 kez tekrarlayın.
  • Panik atak sırasında kese kağıdı, naylon poşet veya kağıt torbaya nefes alıp verme gibi yöntemlerin sıkça sorulduğunu belirten Dr. Merve Çukurova bu yöntemlerle ilgili şöyle konuşuyor: “Panik atak sırasında kişi daha sık ve derin nefes alıp verdiğinden, kandaki oksijen seviyesi artıp, karbondioksit seviyesi hızla düşer. Bu nedenle baş dönmesi, uyuşma, karıncalanma, bayılma hissi gibi semptomlar oluşur. Atak sırasında solunum kontrol edilemediğinde, eğer altta yatan kronik bir hastalık yoksa kağıt torbaya nefes alıp vermek, karbondioksit düzeyinin düşmesini engelleyip yeterli oksijen alımına imkan verdiği için fayda sağlayabilir. Ancak bu yöntem uzun süre ve kontrolsüzce uygulandığında kandaki karbondioksit seviyesi yükseleceğinden bu işlemi uzun süre yapmamak gerekir. Naylon poşet ise yeterli oksijen alımını engelleyeceği için kullanılmamalıdır.”

Virüsler ve enfeksiyonlardan korunmak için ne yapmalı?

Virüsler, enfeksiyonlar korunmak için ne yapmalı?

Sonbaharla birlikte havaların soğumaya başlaması, okulların açılması ve kapalı mekanlarda daha fazla zaman geçirilmesiyle solunum yolları enfeksiyonları daha sık görülmeye başlandı.  Bir yandan da Covid-19 enfeksiyonu çeşitli varyantlarla tehdit olmaya devam ediyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığını, sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve daha az oranda da bakterilerin enfeksiyonlara yol açabildiğini belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Gribal enfeksiyonlarla birlikte şu an hakim olan Omicron sıklıkla BA.5 ve daha az da BA.4’dür. Son günlerde ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan yeni bir alt varyant olan BA.4.6’nın da görülme sıklığı artmaktadır. Üst solunum yolu enfeksiyonu gibi seyreden ancak risk grubundaki hastalarda ciddi sorunlara yol açabilen bu varyantların özelliği, daha öncekilerden çok daha bulaşıcı olmalarıdır. Üstelik hastalığın geçirilmesiyle ya da aşı ile oluşan antikorların etkilerinden de kendilerini koruyabilmektedirler. Öte yandan Hindistan ve Avrupa’da yeni bir Omicron varyantı daha var ki bu Omicron BA.2.75 olup, deney hayvanlarında akciğerlerde de çoğalma özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu durum, bu varyant yaygınlaşırsa yine ciddi ve ağır bir Covid-19 enfeksiyonu anlamına geliyor” diyor. Sonbahar ve kış aylarında kapalı ortamlarda daha sık bulunma, aşı tekrar doz oranlarının düşüklüğü ve aşı tekrar dozlarının ihmali ile bu dönemde diğer mikroorganizmaların da enfeksiyon etkeni olarak görülme riskinin arttığını belirten Prof. Dr. Çağrı Büke, buna karşın bazı basit önlemlerle hastalıklardan korunmanın mümkün olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, sonbaharı sağlıklı geçirmenizi sağlayacak 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Çağrı Büke

 Hem Covid-19 hem grip aşısı olmayı ihmal etmeyin!

Prof. Dr. Çağrı Büke, Covid-19 ve gribin özellikle risk faktörüne sahip kişilerde ölümcül seyir gösterebildiğine dikkat çekerek hem Covid-19’a karşı tekrar aşı dozlarının hem de mevsimsel gribe karşı aşılanmanın önemine dikkat çekiyor. Özellikle 60 yaş ve üzerindeki herkesin,  12 yaş ve sonrasında ise; kronik hastalığı (diyabet, hipertansiyon, KOAH, kalp, kanser vb) olanların, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananların, obezite hastalarının ve hamilelerin Covid-19 tekrar doz aşısı ve mevsimsel grip aşılarının mutlaka yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Ayrıca aynı evde risk faktörüne sahip kişiler ile birlikte bulunan sağlıklı kişilerin ve sağlık çalışanlarının da aşılanması gereklidir. Covid-19 aşısı 80 yaş ve üzerindeki kişilerde hastalığı geçirdikten ya da son doz aşısını olduktan 3 ay sonra tekrarlanmalıdır. Diğer kişilerde ise hastalığı geçirdikten 3 ay sonra ya da son doz aşı yapıldıktan 6 ay sonra uygulanmalıdır. Mevsimsel grip aşısı ise ideal olarak ekim ayı ortalarına ya da en geç sonuna kadar tamamlanmalıdır” diyor.

Kapalı ortamlarda maske takın!

Tüm kapalı ortamlarda maske kullanımına özen gösterilmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, maskenin hem Covid-19’a hem de gribal enfeksiyonlara karşı korunmada kritik önem taşıdığını söylüyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Çağrı Büke şöyle konuşuyor: “Sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve bakteriler de bu tür enfeksiyonlara neden olurlar ve bunların çoğuna karşı korunmak için mevcut aşı yoktur. Diğer mikroorganizmaların bulaşmasını önlemede de maske ciddi anlamda koruyucu özelliğe sahiptir. Yine açık ortamlarda dahi olunsa mesafenin korunamadığı alanlar içerisinde risk faktörüne sahip kişiler ile temas durumunda da maske kullanılmalıdır.”

Beslenme, spor ve uykunuza dikkat edin!

Bağışıklık sisteminin güçlü olması, enfeksiyon hastalıklarına karşı korunmada büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, bu nedenle bağırsak flora yapısının korunması, düzenli ve sağlıklı gıdalarla beslenme, yeterli dinlenme ve günde en az 7 saat kaliteli uyku, düzenli egzersiz yapma (haftada en az üç gün, en az yarım saat tempolu yürüme, yüzme vb) ve stresle başa çıkabilmeyi öğrenmenin bağışıklık sisteminin düzenli çalışmasında rol alan belli başlı faktörler olduğunu vurguluyor.

Gelişigüzel antibiyotik almaktan kaçının!

Antibiyotiklerin bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanıldığını, ancak hekim tarafından gerekli görülürse kullanılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, toplumda yapılan en büyük yanlışlardan birinin gelişigüzel antibiyotik kullanımı olduğunu vurguluyor. Bunun, vücudun bakterilere karşı direnç gelişmesine yol açacağını ve vücudun savunma sistemini zayıflatacağını, antibiyotik kullanılması gereken durumlarda ise etki etmeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Solunum yolu enfeksiyonlarının önemli ve büyük kısmı virüsler ile oluşur ve antibiyotiklerin etkisi yoktur. Ancak üzerine bakteriyel bir enfeksiyon eklendiğinde kullanmak gerekebilir. Bunun gerekliliği ancak konunun uzmanı tarafından değerlendirmelerden sonra karar verilecek bir durumdur. Gelişi güzel antibiyotik kullanımı hem bağırsak florasını harap etmesi hem de direnç gelişimine yol açması nedeniyle sakıncalıdır” diyor.

Hekime danışmadan vitamin kullanmayın!

Prof. Dr. Çağrı Büke hem yetişkinlerde hem de çocuklarda hekime danışılmadan vitamin kullanılmasının sağlığa fayda yerine zarar verebileceğini belirterek şöyle konuşuyor: “Vitamin ve mineral içeren ilaçlar, ancak söz konusu vitamin ve mineraller kanda eksik olduğu saptandığında ya da etkin düzeylerde olmadıkları belirlendiğinde yerine konulursa etkilidir. Bunun dışında solunum yolu enfeksiyonlarında, eksik ya da yetersiz değilken vitamin ya da minerallerin kullanımları ek katkı sağladıklarına ilişkin kesin ve net veriler yoktur. Ayrıca bazı vitaminler ve mineraller vücutta birikip toksik etki gösterebilirler hatta organlara zarar verebilirler.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke

Gücenir, üzülür’ düşüncesiyle öpmekten kaçının!

Virüsler çoğunlukla öksürük, hapşırık ve konuşma esnasında etrafa yayılan damlacıkların solunmasıyla bulaştığından soğuk algınlığı geçirmekte olan kişilerle yakın temasta bulunmamak gerekiyor. Karşımızdaki kişinin üzüleceği ya da darılabileceği gibi düşüncelerle öpüşmekten de kaçınmak çok önemli. Aksi taktirde virüsler solunum sistemi yoluyla yakın temasta kolayca bulaş imkanına sahip oluyor. Sosyal mesafeyi korumak ve virüsler kalabalıkta çok daha fazla yayılma imkanı bulduğundan kapalı ortamlardan uzak durmak, ortamı sık havalandırmak gerekiyor.

Ellerinizi sık yıkayın ve yüzünüze sürmeyin!

“Bakterilerin vücuda en kolay girme yollarından birini de ellerimiz oluşturuyor” diyen Prof. Dr. Çağrı Büke, ellerin gerekli her durumda yıkanarak ya da dezenfektan kullanarak temiz tutulması gerektiğini, gün içerisinde başta ağız ve gözler olmak üzere yüze kesinlikle sürülmemesini söylüyor. Özellikle tuvalet kapıları, toplu taşıma araçlarında tutunma yerleri ile metro ve AVM’lerde yürüyen merdivenlerdeki tutunma yerlerine mümkünse kağıt peçete ile tutunmak ve hemen ardından kağıt peçeteyi çöpe atmakta fayda var. Çıplak elle tutuluyorsa da elleri en kısa zamanda temizlemek şart.

 Bu durumlarda dikkat!

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, öksürük, yüksek ateş, kas ve eklem ağrısı gibi yakınmalardan bir ya da birkaçı ortaya çıktığında bunun hangi etkene bağlı geliştiğini saptamak için uzmana başvurmayı ihmal etmeyin. Bu durum ortaya çıkan enfeksiyon hastalığının hem daha ağırlaşmadan hem de toplumda daha fazla yaygınlaşmadan önlem alınması için de yararlıdır” diyor

Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

Yediklerimizi vücudumuzun kullanabileceği besin maddelerine çeviriyor… Protein, kan pıhtılaştıran faktörler, enzimler, hormonlar ve proteinlerin üretiminde rol oynuyor… Ve daha pek çok görev üstleniyor. Yaşamsal öneme sahip olan karaciğerde bir miktar yağ olması olağan bir durum ve sağlığı tehdit etmiyor. Ancak karaciğerdeki yağ oranı yüzde 5’in üzerine çıkarsa, ‘karaciğer yağlanması’ olarak tanımlanıyor.

Dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığı olan karaciğer yağlanmasının en önemli nedeni, günümüzün önemli bir toplumsal sorunu olan, obezite. Dolayısıyla obezitenin artışına paralel olarak karaciğer yağlanması da giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki ülkemizde her 4 kişiden birinde, alkolden kaynaklanmayan karaciğer yağlanması tespit ediliyor. Bu nedenle ortalama 84 milyon nüfusu olan ülkemizde yaklaşık 20 milyon kişinin karaciğerinde yağlanma sorunu olduğu tahmin ediliyor. Acıbadem International Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, siroza dönüşünceye dek belirti vermemesi nedeniyle karaciğerin ‘sinsi hastalığı’ olarak belirtilen karaciğerde yağlanmanın erken dönemde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Bu nedenle normalden fazla kilosu, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği veya insülin direnci olan hastaların kan tahlilleri ve ultrasonografinin yanı sıra ihtiyaç halinde karaciğerdeki yağlanma ile fibrozis evresini gösteren fibroscan tetkiklerini yaptırmaları son derece önemli. Zira hastalığa erken tanı konulduğunda uygulanan tedaviler sayesinde siroza, dolayısıyla organ yetmezliği ile karaciğer kanserine dönüşmesi önlenebiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Emine Köroğlu

Kalıcı hasarlar bırakmasın

Fazla alkol tüketimi karaciğer yağlanmasında önemli bir risk faktörü olsa da, her yağlanmanın nedeni olmuyor. Dolayısıyla karaciğerde yağlanma;  ‘alkole bağlı’ ve ‘alkole bağlı olmayan’ karaciğer yağlanması olarak 2 gruptan oluşuyor. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması da ‘basit yağlanma’ ve NASH (non alkolik steatohepatit) olmak üzere yine 2 gruba ayrılıyor. NASH fazla kilolu, diyabet veya insülin direnci olan kişilerde görülen karaciğerde yağ birikmesi durumu olarak tanımlanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, basit yağlanmanın genelde önemli bir sağlık sorununa yol açmadığını belirterek, “NASH ise yağlı karaciğer hastalığının ciddi türüdür. Bu hastalarda karaciğer hücrelerinde yağlanmanın yanında iltihap hücrelerinde artış oluyor. Zamanla fibrozis dediğimiz nedbe dokusunda da artış görülüyor. Bu doku arttıkça normal fonksiyon gören karaciğer hücresi azalıyor. Bunların sonucunda siroza dönüşebiliyor. Kalıcı bir hastalık olan siroz da ilerleyerek organ yetmezliğine veya karaciğer kanserine neden olabiliyor” diyor.

Genelde belirti vermese de…

Karaciğerde yağlanma genelde belirti vermemekle birlikte; nadiren halsizlik, karnın sağ üst kısmında hafif bir ağrı veya dolgunluk hissine yol açabiliyor. Bu nedenle hastalık sıklıkla başka bir sağlık problemi nedeniyle başvurulan laboratuvar tetkikleri, ultrason, tomografi veya manyetik rezonans (MR) yöntemleriyle tesadüfen tespit ediliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sağlıklı beslenin, düzenli yürüyüş yapın

Karaciğer yağlanmasına erken dönemde tanı konulduğunda yaşam alışkanlığında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle hastalığın ‘siroza’ dönüşümü önlenebiliyor. En etkili tedavi yöntemleri ise kilo kaybı ve fiziksel aktivite oluyor. Gastroentereloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, “Dolayısıyla sağlıklı beslenmek ve düzenli egzersiz yapmak karaciğer yağlanmasında büyük önem taşıyor. Bunun için Akdeniz tipi beslenmeyi ve mümkünse her gün 45’er dakika yürüyüş yapmayı alışkanlık edinin” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ayrıca kilo alımını önlemek için alkol tüketmemeli, hazır meyve suları ile gazlı içeceklerden kaçınmalısınız. Fazla kilolar verildiğinde NASH ile ilişkili olan tip 2 diyabet, insülin direnci, hiperlipidemi, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları ve obezitenin kontrolü de kolaylaşıyor. Ancak kilo kaybınız kademeli olmalı, örneğin haftada en fazla 1,5 kilo vermelisiniz. Zira hızlı kilo vermek de karaciğerde yağlanmayı artırabiliyor”

Karaciğer yağlanmasına neden olan 6 etken!

  • Fast food tipi beslenme ve fiziksel aktivite azlığı nedeniyle gelişen obezite
  • Hızlı kilo vermek
  • Diyabet hastalığı veya insülin direnci
  • Kan kolesterol düzeylerinde yükseklik
  • Tiroit bezinin az çalışması
  • Kullanılan bazı ilaçlar

Masa başı çalışanlara spor uyarısı!

Masa başı çalışanlara spor uyarısı!

Sabah erken saatlerde masa başına geçip akşam mesai bitimine kadar saatlerce oturarak çalışmak… Masa başında çalışanların en büyük sorunu uzun süre aynı pozisyonda hareketsiz kalmak oluyor. Hareketsizlik ise zor bir durum, zira aynı pozisyonu sürdürebilmek için kaslarımızı devamlı kasmamız gerekiyor. Bu durum da özellikle omuz, kol ve el bölgesinde çokça ağrılara neden oluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli, masa başında çalışanların omuz, kol ve ellerinde oluşan ağrıları spor yaparak hafifletebileceklerine dikkat çekerek, ”Ancak bilinçsiz yapılan spor faydadan çok, zarara yol açabiliyor. Örneğin, masa başında çalışanların kaslarını güçlendirmek için yaptıkları ağırlık ve direnç gibi egzersizler tendon, kas veya kapsül yırtıklarına yol açabiliyor. Dolayısıyla ağırlık ile direnç egzersizlerinden çok yürüyüş, koşu veya pilates gibi egzersizleri yapmakta fayda var” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Arel Gereli, 26 Eylül – 2 Ekim Ofiste Sağlık ve Farkındalık Haftası kapsamında, masa başında çalışanların spor yaparken sakatlanmamaları için önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Arel Gereli

Ani yüklenmelerden kaçının

Spor yaparken ani ve patlama tarzı yüklenmelerden kaçınmanız da dikkat etmeniz gereken bir başka önemli kuralı oluşturuyor. Prof. Dr. Arel Gereli, masa başında çalışanlarda duruşa bağlı olarak özellikle omuz ile kol bölgesi kaslarının boyunun kısaldığını belirterek,  “Spor sırasında bu kaslara yönelik ani yüklenmeler kasın boyunun aniden uzamasına ve zaten sertleşmiş olan kasın kemiğe yapışma yerinden kopmasına yol açabiliyor. Bu durumda cerrahi müdahale kaçınılmaz oluyor.” diyor.

Isınmadan spora başlamayın

Tüm spor aktivitelerinde yüklenmeye başlamadan önce en az 20 dakika ısınma hareketleri yapmak büyük önem taşıyor. Bu sayede kasların esnekliği korunuyor ve sakatlanma riski azalıyor. “Ancak ofis çalışanlarında yoğun iş temposunda spor yapmak sadece kısıtlı zamanlarda mümkün oluyor” diyen Prof. Dr. Arel Gereli, şöyle devam ediyor: “Bu nedenle çoğu kez ısınma kısmı atlanarak doğrudan spora başlanıyor. Yeterince ısınmayan kasa yapılan yüklenmeler de kramp, ağrı ve hatta kasın kopması ile sonuçlanabiliyor”

Güçlendirme değil esneklik hedefleyin

Masa başında çalışanların omuz ile kolları gün içerisinde uzun süre hareketsiz kalırken, eller ve el bileklerinde tekrarlayan hareketler yapılıyor. Bu durum omuz ile kol kaslarında spazm, el ve önkol kaslarında ise yorgunlukla sonuçlanıyor. “Unutmayın ki masa başında çalışan kişilerde görülen el, kol ve omuz ağrısının esas nedeni güçsüzlük değil, aşırı kullanımdır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Arel Gereli, sözlerine şöyle devam ediyor: “Aşırı kullanılan ve devamlı kasılan dokular sertleşerek esnekliklerini yitirirler. Bu dokuları güçlendirmek adına yük altına sokanlarda tendon, kas veya kapsül yırtıkları sıklıkla görülebiliyor. Bu nedenle masa başında çalışan kişilerin ağırlık ve direnç egzersizlerinden ziyade pilates, yürüyüş ve koşu gibi esneklik ile kan dolaşımını artıran egzersizlere ağırlık vermeleri son derece önemlidir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uzun süre aynı pozisyonda sabit kalmayın

Hareketli bir yaşam kas sağlığımız üzerinde kilit bir rol üstleniyor. Zira uzun saatler hareketsiz kalıp arkasından ağır yüklenmeler yapmak sakatlanma riskini artırıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Arel Gereli, “40 dakikalık çalışma sonrası 5 dakika yürümek, oturduğumuz yerde omuzları geriye alarak esneme hareketleri yapmak, parmaklar, el bileği ile dirseklerimizi gererek esnetmek ağrıyı azaltırken, kasların yumuşaklığını da koruyor. Yumuşak kalan kaslar da sportif yüklenmelere daha iyi adapte oluyor” diyor.

Duruş pozisyonuna dikkat edin

Uzun süre omuzları öne alarak durmak kola giden sinirlerin omuz önünde sıkışmasına ve kürek kemiği çevresindeki kasların sertleşmesine yol açabiliyor. Dolayısıyla masa başında çalışırken dik pozisyonda ve omuzlarınızı geriye alarak durmalı, kollarınızı yumuşak bir zemine koyarak çalışmalısınız. Dik pozisyonda dururken gözünüz hangi hizada ise ekranın aynı seviyede olmasına da dikkat edin.

Bipolar nasıl anlaşılır ve nasıl tedavi gerekir!

Bipolar nasıl anlaşılır ve nasıl tedavi gerekir!

Bazen kendinizi değersiz, aşırı halsiz, keyifsiz; bazen aşırı özgüvenli, enerjik, coşkulu hissediyor, nedensiz yere kahkahalar atarken ya da gözyaşlarınız boşalırken buluyor musunuz? Uyku düzeniniz, iştahınız hatta bütçeniz bu ruh halinize göre değişiyor mu? Ya da çevrenizde bu tür davranışlarına anlam vermekte zorlandığınız kişiler mi var? Acıbadem Taksim Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Levent Turhan, toplumda yaygın görülen bipolar duygulanım bozukluğunu, “kişinin nedensiz olarak bu tür davranışlarda bulunmasına ve yaşam kalitesinde oldukça ciddi sorunlara yol açan, duygularının şiddetini kontrol edemediği, mesleki ya da kişiler arası iletişimde büyük zorluklar yaşatan ruhsal bir hastalık” olarak tanımlıyor. İki türü bulunan bipolar bozukluğun; bir döneminde taşkınlık (mani), diğer döneminde ise çökkünlük (depresyon) yaşandığı için “manik-depresif bozukluk” ya da “iki uçlu bozukluk” olarak da adlandırıldığını belirten Dr. Levent Turhan, hastalığın tedavisinin ise mümkün olduğunu vurguluyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Levent Turhan, bipolar duygulanım bozukluğunu test edebileceğiniz 10 soru hazırladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Levent Turhan

Bazen ‘aşırı’ mutsuz, bazen ‘aşırı’ mutlu musunuz?

Sağlıklı insanlar bazen mutlu bazen mutsuz ya da öfkeli hissederler. Duygulardaki bu değişiklik aşırı olmadığında ve kişinin mesleki/ sosyal hayatını güçleştirmediğinde normal kabul ediliyor. Dr. Levent Turhan “Ancak aşırı mutsuzluk 2 haftadan, öfke ya da aşırı neşe 4 günden uzun sürüyorsa ve yaşadıklarınızla uyumsuzsa, örneğin; çok kötü bir haber aldığınızda bile çok mutlu oluyor veya çok iyi bir haber aldığınızda bile üzülüyorsanız bipolar duygulanım bozukluğu olabilir.” diyor.

Kendinizi bazen ‘aşırı’ halsiz ya da ‘aşırı’ enerjik mi hissediyorsunuz?

Halsizlik, enerji azlığı ya da aşırı enerjik hissetme gün içinde yaptığımız aktivitelere göre değişiyor. Gün içinde çok yorulduğumuzda halsiz hissedebiliriz. Ya da uzun bir dinlenme döneminden sonra enerjik hissedebiliriz. Ancak bipolar duygulanım bozukluğu hastaları depresif dönemde sürekli uyumalarına rağmen halsiz hissederken, hareketleri yavaşlar ve günün çoğunu yataktan çıkmadan geçirirler. Çok az yemek yer ya da hiç yemezler.

Mani döneminde ise çok az dinlenmelerine rağmen sürekli aşırı enerjiktirler, sürekli hareket ederler, neredeyse hiç oturmazlar, çok basit bir şeye sinirlenip fiziksel şiddet uygulayabilirler.

Riskli davranışlarda mı bulunuyorsunuz?

Dr. Levent Turhan “Hayatta bazen küçük riskler alırız. Bu risklerin sonucunu hesaplarız ve kayıplar tahammül edilebilecek düzeyde ise risk alırız. Ancak bipolar duygulanım bozukluğu olan kişiler atak dönemlerinde hızlı araba sürmek, madde kullanmak, aşırı para harcamak gibi hesaplamadan normal ölçüde alınabilecek risklerden daha büyük riskler alır.” diyor.

Gereksiz kahkahalar atıyor ya da hiç konuşmuyor musunuz?

Bipolar duygulanım bozukluğu hastaların çevrelerine olan davranışları atak dönemine göre değişir. Mani döneminde her zamankinden çok daha fazla konuşurken, konudan konuya atlar, gülünmeyecek şeylere güler, kendi kendine konuşabilir ya da kahkaha atabilirler. Depresyon döneminde ise içine kapanıp çok daha az konuşurlar, insanlarla iletişimleri azalır.

Düşüncelerinizi kontrol etmekte zorlanıyor musunuz?

Bipolar duygulanım bozukluğunda hastalar düşüncelerini kontrol etmekte zorlanırlar. Mani ataklarında çok hızlı düşünürken depresyon atağında ise çok yavaş düşünür hatta düşünmekte zorlanabilir.

Gerçek dışı davranışlarda mı bulunuyorsunuz?

Bipolar duygulanım bozukluğu hastaları gerçekte var olmayan şeyleri gördüğünü ya da duyduğunu söyleyebilirler. Kendilerinin peygamber, evliya, ya da çok önemli bir kişi olduklarına inanmak gibi gerçek dışı inanışları olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Aklınızdan ölme ya da intihar fikri mi geçiyor?

Psikiyatri Uzmanı Dr. Levent Turhan “Bipolar duygulanım bozukluğu hastalarında intihar ve ölüm düşüncesi hem depresyon hem de mani döneminde görülebilir. Depresyon atağında kişilerde; aşırı mutsuzluk, eskiden keyif aldığı aktivitelerden keyif alamama, ağlama eğilimi, iştah/ kilo kaybı ya da artışı, uykusuzluk ya da uyku artışı, hareketlerin yavaşlaması, konuşma miktarında azalma, değersizlik, suçluluk düşünceleri, konsantrasyon güçlüğü, sinirlilik, cinsel isteksizlik, ölüm ya da  intihar düşünceleri olabilir” diyor.

Çok uykusuz hissediyor ya da uykuyu inkar mı ediyorsunuz?

Hem mani döneminde hem de depresyon döneminde uykusuzluk görülebilir. Mani döneminde özellikle uyku gereksiniminde azalma, hatta uyku ihtiyacını inkar etme hali bile gözlemlenebilir.

İştahınızda değişiklik var mı?

Hem mani hem depresyon döneminde iştah artışı ya da azalması görülebilir. Bütün taşkınlık belirtilerinin açığa çıktığı mani döneminde iştah artışı da dikkat çeker.

Dikkatiniz dağınık mı?

Hem depresyon hem mani döneminde dikkat dağınıklığı görülebilir. Dikkatinizi; günlük yoğun koşuşturmacanız ya da sorumluluklarınızın potansiyelinizin üzerinde olması nedeniyle toparlayamayabilirsiniz. Ancak dikkat dağınıklığınız süreklilik arz ediyorsa ve herhangi geçerli bir nedeni olmadan sürekli konsantrasyon bozukluğu yaşıyorsanız bipolar duygulanım bozukluğunu da akla getirmekte fayda var.

 Bu 10 maddeden 2 ila 4’ü varsa…

Acıbadem Taksim Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Levent Turhan “Bu 10 maddelik listeden 2 ila 4 tanesi kişide varsa ve bu durum 4 günden uzun süre devam ediyorsa, bipolar duygulanım bozukluğu yaşandığına işaret ediyor olabilir. Bu nedenle profesyonel bir destek almaktan çekinmemelisiniz.” diyor.

Tedavisi mümkün, ama!

Bipolar bozukluk ataklarının ilaç tedavisi ve psikoterapinin birarada uygulanmasıyla engellenebileceğini ancak stres ve mevsim değişikliği gibi faktörlerle nüks edebileceğini belirten Dr. Levent Turhan, “Örneğin; sonbahar/kış mevsiminde depresyon tetiklenirken, ilkbahar/ yaz aylarında ise genellikle mani atağı (taşkınlık ve coşku) görülüyor” diyor. Bipolar bozuklukta iş kaybı, boşanma, maddi kayıplar gibi önemli sorunlar yaşanabildiğini, atak gelmediğinde ise genellikle kişinin normal bir hayat sürdüğünü ya da çok az belirti olduğunu söyleyen Dr. Levent Turhan “Hastalık korkutucu görünse de iyi bir tedaviyle bu olumsuz durumlar engellenip, kişi yaşamına normal olarak devam edebilir.” diyor.

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Kalp ve damar hastalıkları dünyada ölüme yol açan etkenler arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 yılı verilerine göre; dünyada yılda 18 milyon, ülkemizde de 2019 Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre; yılda yaklaşık 200 bin kişi kalp ve damar hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Yapılan çalışmalar ülkemizde 30 yaş üzerindeki her 100 kişiden 6’sının kalp krizi geçirdiğini ortaya koyuyor.

Kalp krizi; kalbe oksijen ve besin taşıyan koroner damarlarda oluşan aşırı daralmaya veya tıkanıklığa bağlı olarak kan akışının kalp kasına kesilmesi durumuna deniyor. Aniden gelişmesi ve hastanın hayatını tehdit etmesi ise tablonun en korkutucu yanını oluşturuyor. Kalp krizi denildiğinde aklımıza genellikle göğsün tam ortasında basınç veya ağırlık hissi şeklinde gelişen ve bazen kollara da yayılabilen şiddetli ağrı geliyor. Oysa kalp krizi, hastaların yüzde 20-30’u gibi yüksek bir oranında göğüs ağrısı olmadan ve ‘atipik’ adı verilen ‘sinsi’ sinyallerle gelişiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, hastaların kalp krizinin sinsi belirtilerini göz ardı etmeden en yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmalarının yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Günümüzde sağlık kuruluşuna zamanında ulaşıldığında hızlı tanı ve tedavi sayesinde kalp krizi neredeyse hasarsız atlatılabiliyor. Ancak koroner anjiyografi sonrasında pıhtı eritici ilaç, balon ve stent gibi tedavilerden etkin sonuç alınabilmesi için kalp krizinde ilk 60 dakika içinde tıkanmış olan kalp damarının açılması gerekiyor. Ne kadar hızlı müdahale edilirse, kalpte kas kaybı ve hücre ölümü de o kadar az oluyor dolayısıyla, krizden sonra gelişebilecek olan kalp yetmezliği veya ritim bozukluğu gibi ciddi sorunlar önlenebiliyor, hastalarımız böylece normal yaşamlarına devam edebiliyorlar” açıklamasında bulunuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Selçuk Görmez

Midede yanma, bulantı ve kusma

Midede yanma hissi, bulantı, kusma, kollarda uyuşma, nefes darlığı, fenalık veya baygınlık hissi, soğuk terleme ile tansiyon düşmesi, kalp krizinin en sık görülen sinsi belirtilerini oluşturuyor. Kalbin alt yüzeyi midenin hemen üzerinde yer alıyor. Dolayısıyla kalbin alt bölümünü besleyen sağ koroner damar tıkanıklıklarında mideye yönelik sinyaller gelişebiliyor. Bu durumda ortaya çıkan midede yanma, hazımsızlık hissi, bulantı ve kusma gibi yakınmaları hastalar genellikle akşam yedikleri ağır yemeğe veya midelerini üşütmüş olmalarına bağlıyor ve hekime başvurmayı ihmal ediyorlar. Oysa bu belirtilerin nedeni aslında ‘kalp krizi’ olabiliyor” uyarısında bulunan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle 40 yaş üstündeki hastalar efor sırasında veya istirahat halinde midede yanma hissi, hazımsızlık, bulantı ve kusma gibi şikayetleri olduğunda hekime başvurmayı ihmal etmemeliler. Sağlık kurumunda ise altta yatan nedenin kalp krizi olabileceği düşünülerek hareket edilmesi ve EKG çekilmesi gerekiyor. Aksi halde ortak belirtileri nedeniyle kalp krizi atlanıp, yanlışlıkla reflü ve gastrit tanısı konulabiliyor.”

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı da yine tek başına kalp krizinin habercisi olabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, çarpıntı, bayılma veya bilinç bulanıklığı gibi belirtilerin de altında kalp krizi nedeniyle ortaya çıkan ciddi ritim bozuklukları, akut kalp yetmezliği ve ani gelişen hipotansiyonun bulunabileceğini belirtiyor.

Alt çeneye ve dişlere vuran ağrı

Özellikle alt çene ve alt çene dişlerinde oluşan ağrı da tek başına kalp krizine işaret edebiliyor. Sıklıkla efor halinde iken başlasa da istirahat ederken de görülebiliyor. Bazen tabloya boyun ve sırt ağrısı da eşlik edebiliyor. Bu tür ağrılarda hastaların önce diş hekimine başvurduklarını anlatan Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Diş hekimleri ağrının diş ve çeneden kaynaklanmadığını tespit edince hastaları kardiyoloji uzmanlarına yönlendirebiliyor. Bu hastalara yaptığımız anjiyolarda genellikle koroner damarlarda ciddi darlıklar bulunduğunu tespit ediyoruz.” diyor. Alt çenede ve dişlerde oluşan ağrılarda hastanın yaşının önemli olduğunu vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Genç yaş grubunda çenede gelişen ağrının kalp krizinden kaynaklanması düşük bir ihtimaldir. Ancak 40 yaşın üzerindeki erkekler ile 50 yaşın üzerindeki kadınların, özellikle tütün kullanımı, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, obezite, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve ailede erken yaşta gelişen koroner kalp hastalığı gibi risk faktörleri varsa bu belirtiler konusunda daha dikkatli olmaları gerekiyor” bilgisini veriyor.

Fenalık hissi ve çabuk yorulma

“İç sıkılması, daralma hissi, hafif eforla bile gelişen nefes darlığı, aşırı yorgunluk ve bitkinlik gibi yakınmalarda akla ilk anda astım ile KOAH gibi hastalıklar gelse de yine altta yatan nedenin ciddi koroner arter hastalığı veya kalp krizi olabileceğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Kalbe giden damar tıkandığında kalp vücuda yeterince kan pompalayamadığı için dokular oksijensiz kalıyor. Bunun sonucunda da yorgunluk, sıkıntı veya daralma hissi, nefes darlığı, hatta ölüm korkusu gibi belirtiler görülebiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kol, omuz ve sırt ağrısı

Sinsi gelişen kalp krizi; göğüs ağrısı olmadan her iki kolda veya sadece sol ya da sağ kolda ağrı ve uyuşma belirtileriyle de karşımıza çıkabiliyor. Ağrı ve uyuşma genellikle sol kolda gelişiyor. Bunun nedeni ise kalp ile ilişkili olan sinirlerin aynı zamanda sol kol ile de bağlantılı olması. Omuz ve sırt ağrısı da kollarda başlayan ağrıya eklenebiliyor. Bu belirtilerin boyun fıtığı hastalığında olanlarla benzer olduğu için önemsenmeyebildiğini ifade eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, kol, omuz veya sırt bölgesinde ani başlayan ve 20 dakikadan uzun süren ağrı ve uyuşma hissi gibi şikayetlerin asla ihmal edilmemesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Rutin tetkikler krizi önlüyor!

Kalp krizi, hastaların yaklaşık yüzde 20-30’unda tipik bir göğüs ağrısı şikayeti olmadan mide yanması, hazımsızlık, bulantı, kusma, çene ağrısı, kol uyuşması, baygınlık, çarpıntı hissi gibi sinsi belirtilerle gelişebiliyor. Reflü, gastrit, safra kesesi iltihabı veya boyun fıtığı gibi farklı hastalıklarda görülen belirtilerle seyredebildiği için hastalar hekime başvurmayı ihmal edebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi erkeklerin 40 yaşından, kadınların ise 50 yaşından itibaren her yıl kardiyovasküler risk faktörleri yönünden tetkik edilmeleri gerektiğini belirterek, “Öncelikli amacımız kalp krizini önlemek. Tütün kullanımı, yüksek tansiyon, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği, sağlıksız beslenme, obezite ve hareketsiz yaşam gibi değiştirilebilir risk faktörlerine karşı önlem alarak kalp krizi riskini yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranda önleyebiliyoruz. Her yıl yapılan rutin tetkikler hayat kurtardığı için asla ihmal edilmemelidir.” diyor.