Yazılar

Kronik migren ağrılarına botokslu çözüm

Kronik migren ağrılarına botokslu çözüm

Toplumun büyük bir bölümünde görülen baş ağrıları iki grupta değerlendiriyor. Başka bir hastalık ile bağlantısı olmayan baş ağrıları birincil yani primer baş ağrıları olarak nitelendirilirken, nedeni bilinen ve farklı bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan ağrılara sekonder (ikincil) baş ağrıları deniyor. Migren ise birincil yani primer baş ağrıları arasında yer alıyor. Yaşam konforunu ciddi anlamda olumsuz etkileyen migrenin tedavi edilebilmesi için ağrı ataklarını tetikleyici unsurların belirlenmesi önem taşıyor. Kozmetik amaçlarla kullanılan botoks ise migren hastalarına iyi geliyor ve uygulandığı bölgede migren ataklarını azaltıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Nergiz Hüseyinoğlu, migren ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Nergiz HüseyinoğluKadınlarda daha çok görülüyor

Migren, toplumda çok sık görülen nörolojik bir rahatsızlıktır. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görülür. Bir ay içerisinde tekrarlayan ataklar halinde gelen zonklayıcı nitelikte olan baş ağrıları söz konusu olduğunda akla gelen ilk sorun migrendir. Genelde bu ağrıların şiddetli, bazen de dayanılmaz olduğunu belirten hastalar; ağrıya bulantının eşlik ettiğini, ses ve ışığa karşı daha duyarlı hale geldiklerini söyler. Migren ağrıları nedeniyle birçok hasta yaşam konforunun bozulduğunu, bu rahatsızlık nedeniyle günlük işlerini yapamadıklarını belirtir. Ancak tam bir migren teşhisi koyabilmek için nörologların hastanın şikayetlerini ve hikayesini dinleyerek, bunları klinik ve gerekirse görüntüleme ile birlikte değerlendirerek karar vermesi gerekir.  Baş ağrısı atakları son 3 aylık dönemde ayda 15 gün ve üzerinde ortaya çıkıyorsa buna ‘kronik migren’ denilmektedir. Kronik migrenin yanı sıra sporadik yani ‘aralıklı migren’ de sıkça görülmektedir.

Migren belirtilerini tanıyın

  •  Migrenin en belirgin belirtisi tekrarlayan şiddetli baş ağrısıdır. Ağrının şiddeti çok yüksek olduğu için hasta genelde hiçbir iş yapamaz. Ağrı genelde şakaklarda başlayarak göz ve gözün arkasında hissedilir. Başın arka tarafı ile alın bölgesi ve kulak arkalarında ağrı şiddetli hissedilmektedir.
  • Migrenin başka bir belirtisi ise aşırı duyarlılık ve tepkisellik sonucunda ortaya çıkan depresif duygu durum bozukluğudur. Migren atakları sırasında durgunluk ve donukluğun yanı sıra aşırı ve gereksiz neşelenme, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. Özellikle bu dönemde konuşmada güçlük ve uyuma olabilmektedir. Uyku isteği ile bağlantılı olarak esneme hissi ortaya çıkabilmektedir.
  • Migren ağrısına ışık ve ses duyarlılığı eşlik edebilmektedir. Işığa ve sese karşı yüksek duyarlılık nedeniyle baş ağrısının şiddeti de artmaktadır.
  • Başka bir belirti ise kokulara karşı oluşan aşırı hassasiyettir. Bunun için ağır parfümler ile bazı temizlik maddelerinin esansları bulantı ve kusma sebebi olabilmektedir.
  • Aşırı yeme isteği, kabızlık, susuzluk ve idrar kaçırma da ortaya çıkan belirtiler arasındadır.
  • Diğer bir belirti ise şiddetli baş ağrısından önce ortaya çıkan ve ‘aura’ denilen görme ve duyma ile ilgili 10-30 dakika arasında devam eden nörolojik belirtilerdir. Aura Yunanca’da ‘esinti’ anlamına gelmektedir.

Görsel aura: Hastalar titrek ve parıldayan ışıklar tarifini yapar.

Duyusal aura: Elde ve dilde ya da ağız ve çenede uyuşma, karıncalanma ortaya çıkar.

Nedene göre migren tedavisi önemli

Migren teşhisi konulduktan sonra nörologlar tarafından ağrı ataklarının şiddetini ve sıklığını azaltmaya yönelik tedavi planlanmaktadır. Yapılacak ilk tedavi nedene yönelik olmaktadır. Migrene neden olan ya da tetikleyen sebeplerin (açlık, uykusuzluk, hormonal ilaçların kullanımı gibi)  ortadan kaldırılması gerekir. Uzman doktorun reçete edeceği uygun ağrı kesici ilaçlar genelde etkili olmaktadır. Eğer haftada 1-2 defa yaşanan atak varsa koruyucu tedavi planlanır.

Botulinum toksin ile tedavi hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor

Son yıllarda kozmetik amaçlarla kullanılan botoksun, migren hastalarına iyi geldiği ve atakları azalttığı belirlenmiştir. Uzun süren denemeler sonucunda kronik migren hastalarında botoksun yani ‘botulinum toksin’ enjeksiyonunun fayda sağladığı ortaya çıkmıştır. Günümüzde de birçok nöroloji hekimi botuinum toksinini kronik migren hastalarında kullanmaktadır. Kronik migren denildiğinde, son 3 ay içinde ayda en az 15 atağı olan hastalardan bahsedilmektedir. Bu durumda olan migren hastalarında botulinum toksin enjeksiyonunu kullanarak hem ağrının şiddeti hem de atakların sıklığı ve süresinin azaltılması sağlanmaktadır. Ayrıca hastaların kullandığı ilaç miktarı ve sayısı da azalmış olmaktadır.

Kozmetoloji alanında olduğu gibi migren hastalarında botulinum toksin sadece yüz bölgesinde uygulanmaz. Uzman nörologlar yüz bölgesinin dışında hastanın omuz, ense, boyun ve şakak bölgelerine gerekirse çene kaslarına da botulinum toksinini enjekte eder. Cilt altına uygulanan botulinum toksinin etkisi yaklaşık 10-15 gün sonra ortaya çıkmakta ve bu etki ortalama 3 ile 6 ay arasında devam etmektedir. Bu sayede hastaların aldığı ağrıkesici ilaç sayısı azalmakta, baş ağrısının süresi ve şiddeti kısalmaktadır. Böylece hasta, migren ağrıları olmadığı için günlük işlerini yapabilmekte ve yaşam konforu artmaktadır. Botulinum toksininin etkisi azaldığında tekrar enjeksiyon yapma ihtiyacı olabilmektedir.

LGS ve YKS’de stresi azaltıp başarıyı artırmak için öneriler!

LGS ve YKS’de stresi azaltıp başarıyı artırmak için öneriler!

Hem Liseye Giriş Sınavı (LGS) hem de Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) için geri sayım başladı… 5 Haziran’da LGS, 18-19 Haziran’da da YKS sınavı öncesi, milyonlarca öğrenci ve aileleri için heyecan dorukta olduğu gibi, pek çoğunda bu heyecana aşırı stres ve yoğun kaygı da eşlik ediyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Psikolog Duygu Kodak, “Sınav kaygısı; zihinde kodlanmış veya öğrenilmiş bilgilerin sınav sırasında etkin biçimde kullanılmasını engelleyen yoğun kaygı durumudur. Ancak bu durumu yönetebilmeniz ve başa çıkabilmeniz için bazı stratejiler var. Böylece olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtulup, sınav stresinizi azaltabilir, motivasyonunuzu ve başarınızı artırabilirsiniz” diyor. Uzman Psikolog Duygu Kodak, sınav stresini azaltmanın 10 yolunu anlattı, hem sınava girecek öğrencilere hem de ailelerine önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Psikolog Duygu Kodak

Sınavda başarılı olduğunuzu gözünüzde canlandırın

Zihnimiz hayal ettiğimiz olayı gerçekten yaşıyormuşuz gibi görselleştirmeye tepki verir. Sınav sonucunu istediğiniz gibi aldığınızı hayal edin, bu kendinizi daha güvende hissetmenize yardımcı olabilir ve performansınızı artırabilir.

Olumsuz düşünceleri bir kenara bırakın

Olumsuz bir düşünce zihninizde canlandığında onun hakkında bir kaç saniye düşünün. Olumsuz düşünceleri fark ederek bile aslında çoğunun gerçekçi olmadığını görebilirsiniz. Örneğin, “Bu sınavı geçemezsem hayatım biter” gibi bir düşüncenin mantıklı bir açıklaması yoktur. Dolayısıyla gerçekçi olmayan bir korku deneyimlersiniz. Kendinize bu sınavın hayattaki başarınızı veya başarısızlığınızı belirlemeyeceğini hatırlatın.

Gevşeme teknikleri uygulayın

Korku, adrenalin salgılayarak bedeni tehlikeyle başa çıkmaya hazırlar. Bu sırada kalp atışı ve nefes alıp verme hızlanır, titreme, terleme ve baş dönmesi hissi oluşur. Bu tür fiziksel tepkiler karşısında rahatlamak için nefes egzersizi ve kas gevşeme tekniklerinin uygulanması daha net düşünmeye, sakinleşmeye ve dikkati şimdiki zamana kaydırmaya yardımcı olur. Doğru bir nefes egzersizi için; öncelikle diyaframdan nefes alın. Nefesi yavaşça burnunuzdan alırken karnınızı şişirin, nefesinizi tutup hazır olduğunuz zaman yavaş ve uzun biçimde ağzınızdan nefesinizi verin.

Mantıksız düşünceleri mantıklı olanlarla değiştirin 

Düşüncelerinizi bastırmak ve engel olmak yerine onların yerini değiştirin. Mantıksız düşünceleri mantıklı olanlarla değiştirin. Örneğin; ”Yarın bu sınavda kesinlikle başarısız olacağım” düşüncesi yerine; “Bütün yıl çalıştım, bir çok deneme sınavına girdim, nasıl yapılacağını biliyorum ve bu sınavda başarılı olmak benim elimde” gibi yeni düşünce kalıpları gerçeklik algınızı geri getirecek ve korkularınızı aşmanıza yardımcı olacaktır.

Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın

İnsanlar kaygılı olduklarında genellikle “başarılı değilim”, “değersizim”, “yetersizim” gibi olumsuz ifadeler kullanırlar. Bu tür ifadeler kaygınızın kolayca yoğunlaşmasına neden olabilir. Kendinize “yeteri kadar çalıştım, başarabilirim”, “değerliyim”, “yeterliyim”, “her şey yoluna girecek” demek için çaba gösterin.

Güçlü yanlarınızı hatırlayın

Güçlü yanlarınızı hatırlayın. Yeni zorluklarla karşı karşıya kaldığımızda, ne kadar yol kat ettiğimize ve ne kadar başarı elde ettiğimize bakmayı genellikle unuturuz. İyi hazırlandığınıza göre endişelenmenize gerek yok.

 Yürüyüş yapın

Egzersiz ve fiziksel aktivitede bulunmanın kaygı üzerinde olumlu etkisi vardır. Açık havada yürüyüş yapmak, bisiklete binmek gibi fiziksel aktiviteler sınav öncesinde ruh halinizi yükseltecek endorfin salgılatacak, beyniniz rahatlama ve kendini yenileme şansına sahip olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İyi bir uyku ile zihninizi dinlendirin

Araştırmalar yeterince uyumanın sınavda daha başarılı olacağınızı göstermiştir. Sınav öncesi iyi bir gece uykusu çekin. Sınav öncesinde beyninizin gerektiği gibi dinlenmesini sağlayın ve güne yeni bir zihinle başlayın.

Şekerli yiyecek ve içeceklerden uzak durun

Sınav günü kan şekerinizin zirveye ulaşmasına ve ardından düşmesine neden olabilecek, kaygıyı artırabilecek şekerli yiyecekler ve içeceklerden kaçının. Sabah evde mutlaka kahvaltı yapın.

Sınav sırasında yanlış düşüncelere kapılmayın

Sınavda diğer adayların sizden önce sayfaları çevirdiğini duyup  “ben yavaşım, benden hızlı çözüyorlar, daha hızlı olmalıyım” düşüncesine kapılmanız kaygınızı artırabilir. Kimin hangi bölüm ve soruyla sınava başladığını bilemezsiniz. Ayrıca bazı kitapçık türlerinde tesadüfen arka arkaya birden fazla zor soru denk geldiğinde, sınava dair genellemede bulunup bütün soruların zor olabileceğini düşünebilirsiniz fakat bu sizi yanıltmasın. Sıkışırsanız bir soruyu atlayın, testin geri kalanını yaptıktan sonra sıkıştığınız soruya dönebilirsiniz. Test sırasında sadece üzerinde durduğunuz soruya odaklanın; bu şekilde tüm enerjinizi cevabı bulmaya odaklayabileceksiniz.

Anne babalar dikkat! Bu hatalara düşmeyin!

Uzman Psikolog Duygu Kodak “Sınav kaygısı nedeniyle psikoterapi almak için başvuran danışanlarımın çoğunun, kaygı ve stresin yanında yoğun yaşadıkları bir diğer duygu ise; suçluluk duygusu oluyor. Ebeveynlerine veya çevrelerine hayal kırıklığı yaşatacağı hissi içinde çırpınıyorlar. Çoğu zaman ebeveynlerin çocuklarına söylediği “senin için çok çabalıyoruz, yeter ki oku başarılı ol, başarılı olman için tüm fedakarlıkları göstereceğiz, elimizden geleni yapacağız” gibi cümlelerin iyi niyetle söylendiklerine hiç şüphe yok. Fakat çocuklar üzerindeki etkisi, hayatlarının bu sınava bağlı olduğunu düşünmelerine neden olup yoğun stres ve kaygıya yol açıyor ve performanslarını tam olarak ortaya koymalarına engel olabiliyor. Çocukların değeri; başarı ve becerilerine bağlı değildir. Çocukların sınav başarısına, dolayısıyla tek bir yönüne odaklanıp genellemeler yapılmamalı, kıyaslamalar ve olumsuz etiketlemelerden mutlaka kaçınılmalıdır. Ebeveynler çocuklarıyla geçirdikleri her anın değerli olduğu inancına sahip olmalıdır” diyor.

Yoğurdun içerdiği 10 vitamin ve mineral

Yoğurdun içerdiği 10 vitamin ve mineral
Türk mutfağında önemli bir yeri olan yoğurt, içerdiği zengin vitamin ve mineraller sayesinde sağlığa olan faydalarıyla biliniyor. Yoğurt bebeklik döneminden itibaren her yaş grubunun beslenmesinde büyük önem taşıdığı gibi, içerdiği kalsiyum açısından kadınların menopoz sürecinde de sağlıklı kalmasında rol oynuyor. Memorial Antalya Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Berna Ertuğ, yoğurdun faydaları hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dyt. Berna Ertuğ

 Bağışıklığı destekliyor

Yoğurt sindirimi kolaylaştırıp bağırsakların çalışmasına yardım eder. Laktoz içeriğinin süte göre az olması nedeniyle sindirimde avantaj sağlamaktadır. İçerdiği probiyotikler sayesinde sindirimin yanında vücut bağışıklığını da destekler. Yoğurt, içerdiği kalsiyum sebebiyle kemikleri güçlendirir ve korur. Bu nedenle osteoporozun (kemik erimesi) önlenmesinde de büyük önem taşır. Kalsiyumun en önemli işlevi kemik ve diş sağlığını korumak ve gelişimlerini sağlamaktır. Dolayısıyla büyümenin hızlı olduğu dönemde, hamilelikte ve emzirme döneminde kalsiyuma ihtiyaç daha da artış göstermektedir.

Fosfor yönünden çok zengin

Yoğurt, fosfor yönünden de zengindir. Fosfor, hücrelerde yer alan DNA ve RNA moleküllerinin temel yapıtaşlarıdır. Hücredeki tüm enerji döngüsünü sağlamaktadır. 200 g yani bir kase yarım yağlı yoğurdun %36’sı karbonhidrat, %32’si protein ve %32’si yağdan oluşmaktadır. Bir kase yoğurt ortalama 100 kcal’dir.

Yoğurdun içerisinde bulunan vitamin ve mineraller aşağıdaki gibidir;

  1. 6.8 g protein
  2. 3,5 g yağ
  3. 8.2 g karbonhidrat
  4. 100 mg sodyum
  5. 320 mg potasyum
  6. 230 mg kalsiyum
  7. 200 mg fosfor
  8. 10 mg kolesterol
  9. 44 iu A vitamini
  10. 2 mg C vitamini

Yoğurdun yeşil suyunu dökmeyin

Yoğurt bakterileri faaliyetleri sırasında B1, B2, Bvitaminleri sentezler. Dolayısıyla bu vitaminler de cilt sağlığı konusunda vücudu destekler. Yoğurdun yeşil suyu kesinlikle dökülmemelidir. İçerdiği yüksek miktardaki riboflavin büyüme, doku yenilenmesi ve enerji metabolizmasında görevlidir. Yoğurt günün her öğününde tüketilebilir. Ana yemeklerde veya ara öğünlerde tercih edilebilir.

Günde en az bir kase yoğurt tüketin

Günlük tüketilmesi gereken yoğurt miktarı diğer süt gruplarını tüketim durumuna göre değişiklik gösterir. Eğer diğer süt ürünleri tüketilmiyorsa ve kişinin kalori ihtiyacına göre uygunsa porsiyon arttırılabilir. Gün içerisinde süt ve peynir tüketiliyorsa günlük en az bir kase yoğurt tüketimi yeterlidir. Ancak hiç tüketilmiyorsa bu 3-4 kaseye çıkabilir. Bazı hazır yoğurtlar, yüksek miktarlarda ilave şeker ve yararlı olmayan diğer katkı maddelerine sahiptir. Bu nedenle güvenilir doğal yoğurtların tercih edilmesi oldukça önemlidir.

‘Diyet yapıyorum ama bir türlü kilo veremiyorum’ diyorsanız…

‘Diyet yapıyorum ama bir türlü kilo veremiyorum’ diyorsanız…

Yediğiniz her şeye dikkat etmenize rağmen kilo vermekte güçlük mü çekiyorsunuz? Sürekli yaptığınız diyetler artık bir işe yaramıyor mu? Hızla kilo vermek için aşırı egzersiz yapıyor, ancak bir türlü istediğiniz kiloya ulaşamıyor musunuz? Yanıtınız ‘evet’ ise tartı ibresinin bir türlü düşmemesinin nedeni, hatalı bazı alışkanlıklarınızdan ve beslenme tarzınızdan kaynaklanıyor olabilir!

Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, ideal ve sağlıklı bir kilo verme programında haftalık ağırlık kaybının ortalama 1 – 1,5 kilo arasında olduğunu belirterek, “Ancak bazen diyet yapılmasına rağmen kilo kaybı bir türlü gerçekleşmiyor. Eğer insülin direnci, hipotiroidi ve Cushing sendromu gibi bazı hastalıklar yoksa, kilo vermekte güçlük yaşanması hatalı bazı alışkanlıklar ve yine hatalı beslenme tarzından kaynaklanabiliyor. Sağlıklı kilo kaybı ancak doğru bir beslenme programının yanı sıra doğru yapılan fiziksel aktivite ile gerçekleşebiliyor. Diyette var olan içeriklerin mümkün olduğunca dışına çıkılmaması, beslenme dengesini bozacak şekilde olan yönelimlerin önüne geçilmesi, duygusal veya strese bağlı yeme ataklarının gerekirse profesyonel bir destekle çözümlenmesi, uzun vadede kalıcı beslenme alışkanlığı kazanmak adına önemlidir” diyor. Peki, hangi hatalarımız kilo vermeyi yavaşlatabiliyor? Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, diyet yapmanıza rağmen kilo vermekte güçlük çekmenizin 10 nedenini anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz

Nedeni: ‘Diyet’ kelimesini yanlış anlıyorsanız

Kilo vermekte güçlük çekmenizin nedeni, ‘diyet’ kelimesini yanlış anlıyor olmanızdan kaynaklanabiliyor. “Kendinizi aç bırakarak diyet yaptığınızı sanıyor olabilirsiniz. Tartıda zayıfladığınızı görmek için 24 saat aç kalmanız yeterli. Ancak bu gerçek bir kilo kaybı değildir” uyarısında bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Çünkü bu yöntemle vücut su kaybına uğrar ve kaslar küçülür, fakat yağlar erimez. Bu aşamada organizma kendisi için gerekli olan enerjiyi yakalamak için kasları enerjiye dönüştürür. İşte bu nedenle gün boyunca yemek yemeyen kişi ‘Hiçbir şey yemiyorum, fakat yine de kilo veremiyorum’ diye düşünmeye başlar. Bu yanılgının önüne geçmek için sizin ihtiyacınıza göre hesaplanmış, yaşam tarzınıza uygun, sürdürebileceğiniz yeterli ve dengeli bir beslenme programı uygulamanız en doğru karar olacaktır”

Nedeni: Tüm gün masa başında veya koltukta oturuyorsanız

Tüm gün hareketsiz bir şekilde oturduğunuzda vücudunuz kaloriyi yakmakta zorlanır. Bu durumda muhtemelen yaktığınız kalori aldığınız kaloriden daha az olacaktır. Sağlıklı bir şekilde kilo vermek için vücudunuza uygun egzersiz ise olmazsa olmazlardandır. Egzersiz düzenli olarak yapıldığında ideal vücut ağırlığını koruma, dayanıklı olma ve esneklik sağlama gibi birçok konuda yararlı olabiliyor. Unutmayın, gün sonunda, kilonuzun yüzde 70’i diyetle, yüzde 30’u ise egzersizle azalıyor.

Nedeni: Yemek dışında başka her şeyle ilgileniyorsanız

Arkadaşlarınızla sohbet ederken tabağınızı bitirmeye mi çalışıyorsunuz? Veya elinizde tabağınız film mi izliyorsunuz? Özetle, yemek dışında başka her şeyle ilgileniyorsanız, kilo vermekte güçlük çekmenizin sorumlusu, ‘yemeklerinize odaklanmamak’ olabilir! Yavaşlamayı, dikkatinizi dağıtmadan yemek yemeyi, vücudunuzun ne zaman doyduğunu beyninize söyleyen doğal sinyalleri dinlerken her lokmanın tadını çıkarmayı içeren ‘sezgisel yeme’ tekniği, en sağlıklı kilo verme araçlarından biridir. Yapılan çok sayıda çalışma, sezgisel yemenin kilo kaybına katkı sağlayabileceğini ve tıkanırcasına yeme sıklığını azaltabileceğini ortaya koyuyor. Yemeğinizi ekran karşısında olmayan bir masada yavaş ve iyice çiğneyerek, renk, koku, tat ile dokuların farkına varmaya çalışarak tükettiğinizde, doyduğunuzu anladığınız an yemek yemeği bıraktığınızda ‘sezgisel yeme’ davranışının büyük çoğunluğunu gerçekleştiriyor ve kilonuzun azalmasına katkı sağlamış oluyorsunuz.

Nedeni: Su içmeyi unutuyorsanız

Vücut susuz kaldığında veya diğer bir deyişle içilen su miktarı yeterli gelmediğinde sindirim enzimlerinin ve bağırsakların çalışma temposu yavaşlıyor. Yavaşlayan sindirim sistemi de kalori yakımının azalmasına, yağ yakımının yavaşlamasına ve bunların sonucunda kilo artışına veya kilo verememeye neden olabiliyor. Bilimsel kuruluşların genel kılavuz ilkelerine göre; sağlıklı bir yetişkinin kilo başına her gün yaklaşık 35 ml su içmesi gerekiyor. Örneğin, 50 kilogram ağırlığındaki bir kişinin günde en az 1,7 litre su içmesi büyük önem taşıyor.

Nedeni: Çok uzun süredir diyet yapıyorsanız

Çok uzun süre ‘diyet’ yapıyor olmak da kilo vermenizi önleyebiliyor. Aylardır kilo veriyorsanız belki de artık bir direnç noktasına ulaşmış olabilirsiniz. Bu durumda diyet yapmaya biraz ara vermeniz gerekiyor olabilir. Bu plato dönemlerinde günde birkaç yüz kalori artırmayı, daha fazla uyumayı, güçlenmek ve daha fazla kas kazanmak amacıyla ağırlık kaldırmayı deneyebilirsiniz. Ara verdiğiniz dönemde, tekrar kilo vermeye başlamadan önce vücut yağ seviyenizi 1-2 ay boyunca korumayı hedefleyin.

Nedeni: Büyük porsiyonları tercih ediyorsanız

Aşırı miktarda kalori alımını, dolayısıyla kilonuzu porsiyon ayarlamasıyla kontrol altında tutabilirsiniz. Dışarda sipariş verdiğiniz yemeklerin porsiyonları genelde sağlıklı önerilen miktardan fazla oluyor. Örneğin, bir restoranda sipariş ettiğiniz biftek (250 gram) üç porsiyon et içerebiliyor. Üstelik çoğu zaman patates kızartması ya da makarnayla servis ediliyor ki bu da alınan kaloriyi belirgin bir şekilde artırıyor. Porsiyonlarınızı kontrol altında tutmak için yemeğinizin hepsini bitirmeye uğraşmayın. Yemeğinizi, çatalınızı arada sırada bırakarak yavaş yavaş yemeye özen gösterin. Yemeğinizin yanında gelen patatesi ya da bunun gibi yüksek karbonhidratlı ve yağlı seçenekleri salata alternatifleriyle değiştirin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Nedeni: Yeteri kadar uyumuyorsanız

Uyku düzensizliği nedeniyle iştahı, dolayısıyla besin alımını arttıran grelin hormonunun vücuttaki seviyesi yükselirken, tam tersi etkiye sahip olan leptin hormonu ise baskılanıyor. Bunların sonucunda da şişmanlama riski artıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, “Kilo verememenize neden olan uyku engelini ortadan kaldırmak için yumurta, balık, kavrulmamış ve tuzsuz kuruyemişler tüketin. Bu besinler, uykuya dalmanızı kolaylaştırıyor ve daha uzun süre uykuda kalmanıza yardımcı olduğu bilinen melatonin hormonunun en yüksek kaynaklarını oluşturuyor” bilgisini veriyor.

Nedeni: Çok fazla egzersiz yapıyorsanız

Araştırmalara göre; çok fazla fiziksel aktivite yapıldığında vücut kalori yakımını durdurarak tepki gösteriyor. Bu nedenle aşırı egzersiz yapan kişilerde kısa vadede kilo verilse de orta ve uzun vadede zayıflama söz konusu olmuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, dolayısıyla tek başına aşırı spor programının kilo vermede yeterli olmadığını ve sağlığı da olumsuz etkilediğini belirterek,  “Kilo vermek için spor ile beraber mutlaka diyet yapılmalı. En etkili spor olması nedeniyle de kilo vermek için düzenli yürümeye özen gösterilmeli. Yürüyüş düşük sikletli ve uzun soluklu bir spor olması sayesinde vücutta strese sebep olmadan yağ yakımını hızlandırıyor. Günde en az 45 dakika yürüyerek hem kilo vermeyi hızlandırabilir hem de sağlıklı bir yaşama adım atmış olursunuz” diyor.

Nedeni: Yatma saatine çok yakın yemek yiyorsanız

Gece geç saatlerde yemek, vücut ısınızı, kan şekerinizi ve insülin seviyelerinizi yükselterek yediklerinizin depolanmasına ve kilo verememenize yol açabiliyor. Bu nedenle yemeğinizi yatmadan en az 3 saat önce bitirmeye çalışın. Akşam yemeğinden sonra atıştırma konusunda dikkatli olun, zira televizyon seyrederken veya bilgisayar kullanırken fark etmeden fazla kalori alırsınız.

Nedeni: Stresli durumlar içerisindeyseniz

Stres, adrenal bezler ile kana glikoz salınımı emrini veren ve beynin enerji için glikoz kullanımını artıran kortizol adı verilen başka bir hormon salgılıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Elif Gizem Arıburnu Oğuz, bu hormonların stres geçene kadar normal seviyesine dönmediğine dikkat çekerek, “Stres geçmezse, sinir sistemi sonunda iltihaplanmaya ve hücrelere zarar verebilecek fiziksel reaksiyonları tetiklemeye devam ediyor. Bu sorunları azaltmak ve yönetmek için kafein, rafine karbonhidrat ile şarküteri ürünlerinin tüketimini azaltırken, meditasyon ve egzersize de zaman ayırmalısınız.” diyor.

İyot eksikliği birçok hastalığı tetikliyor  

İyot eksikliği birçok hastalığı tetikliyor  

Vücut tarafından üretilemeyen ve besinler yoluyla dışarıdan alınan iyot, özellikle anne karnındaki bebeğin gelişiminde önemli rol oynuyor. Sadece anne karnındaki bebekler için değil, yaşamın tüm evrelerinde sağlık açısından vazgeçilmez bir ihtiyaç olan iyotun günlük alınması gereken miktarı, yaşa ve metabolizmanın ihtiyacına göre farklılık gösterebiliyor. Deniz ürünleri iyi bir iyot kaynağı olmakla birlikte; yumurta, et ve süt ürünlerinin iyottan zengin olduğu biliniyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Başak Karbek Bayraktar, “1-7 Haziran İyot Yetersizliği Hastalıklarının Önlenmesi” haftası öncesinde, iyot hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Başak Karbek Bayraktar

Hamilelikle iyot dengesi hayati önem taşıyor

Gebelik sırasında iyot eksikliği bebeğin gelişimi ve doğumu üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Hamilelikte ciddi iyot eksikliği ani düşüğe veya ölü doğuma yol açabileceği gibi zeka geriliğinin ciddi ve geri dönüşsüz bir tipi olan kretinizm gibi doğumsal anormalliklere de sebep olabilmektedir. Besinler yoluyla alınabilen iyot sadece gebelikte değil, yaşamın bütün evrelerinde sağlık açısından vazgeçilmez bir besin kaynağıdır. İyot, tiroksin (T4) ve triiyodotironini (T3) içeren tiroid hormonlarının üretiminde anahtar bileşendir. Tiroid hormonları, vücudun enerjiyi doğru şekilde kullanmasına, gerekli ısıda kalmasına ve beynin, kalbin, kasların ve diğer organların gerektiği gibi çalışmasında önemlidir.

Saç dökülmesi ve cilt kuruluğu iyot eksikliğinden kaynaklanabilir

  • Boynun önündeki şişlik veya guatr, iyot eksikliğinin en yaygın bir belirtisidir.
  • Saç ve cilt hücrelerinin yenilenmesi konusunda anahtar rolü olan iyotun eksikliğinde saç dökülmesi ve cilt kuruluğu gibi belirtiler görülebilir.
  • Kadınlarda adet döngüsünün düzenlenmesi görevini de yürüten iyot eksikliğinde ağır ve düzensiz adet dönemleri yaşanabilmektedir.

İyot ihtiyacı herkeste farklı olabilir

Günlük alınması gereken iyot miktarı, yaşa ve ihtiyaç durumuna göre değişebilmektedir. Bununla birlikte, dünya sağlık örgütünün belirlediği rakamlar şu şekildedir;

Bebekler 90 μg/gün (0-59 ay)

Çocuklar: (6-12 yaş): 120 mikrogram/gün

Çocuklar: (>12 yaş) : 150 mikrogram/gün

Ergenler ve yetişkinler: 150 mikrogram/gün

Hamile ve emziren kadınlar: 250 mikrogram/gün

İyot için sofranızda bu besinlere yer verin

İyot, vücut tarafından üretilemeyen bir element olduğu için dışarıdan alınması gerekmektedir. İhtiyaç duyulan iyotun sağlanması için asıl kaynak iyotlu rafine tuzdur. Ancak deniz ürünleri de iyi birer iyot kaynağıdır. Çoğu deniz ürününe göre iyot içeriği daha düşük olmakla birlikte yumurta, et ve süt ürünleri de bitkisel gıdaların çoğundan daha zengindir. Ek gıdaya başlama dönemindeki bebeklerde yeterli iyot alımı sağlamak için, evde yapılan ve piyasada satılan ek mamaların /gıdaların mutlaka iyot içermesine dikkat edilmelidir.

Yaygın besinsel iyot kaynakları şu şekilde sıralanabilir;

  • İyotlu rafine sofra tuzu
  • Peynir
  • Tuzlu su balıkları
  • İnek sütü
  • Su yosunu (esmer su yosunu, kırmızı deniz otu ve nori dahil)
  • Yumurta
  • Kabuklu deniz hayvanları
  • Dondurulmuş yoğurt
  • Soya sütü
  • Soya sosu

Kaya tuzu yerine iyotlu tuzu tercih edebilirsiniz

1997-1999 yılları arasında Türkiye’de iyot eksikliği ile ilgili yapılan taramalarda ortaya çıkan tablonun ardından ülkemizde tüm sofra tuzlarının zorunlu olarak iyotlanması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu uygulama ile şehir merkezlerinde büyük oranda çözülen iyot sorununun kırsal kesimlerde devam ettiği bilinmektedir. Rafine edilmeyen, içeriği net olarak bilinmeyen veya diğer katkı maddelerinin doğal ya da yapay olarak eklendiği, kaya tuzu, gurme tuzları gibi tuzlar yerine iyotlu tuz önerilmektedir. Aksi doktor tarafından belirtilmedikçe mutlak iyotlu rafine tuz kullanılmalıdır.

Sigara bu hastalıkları tetikliyor

Sigara bu hastalıkları tetikliyor

Vücudun tüm sistemlerini uzun süreli etkileyen “İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları (İBH)”, kişinin aktif ve hareketli dönemlerinde, yaşam kalitesini düşürüyor ve sosyal hayatta pek çok olumsuzluğa yol açıyor. Sigara, bu hastalıkları tetikleyici önemli bir risk faktörü olarak öne çıkıyor. Sigaranın bırakılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazanılması ve uygun tedaviler ile bu hastalıklar kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. B. Tolga Konduk, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit hakkında bilgi verdi.

İnflamatuar bağırsak hastalığı (IBH), irritabl bağırsak sendromu (huzursuz bağırsak sendromu veya IBS) ile karıştırılmaması gereken, sindirim sisteminin kronik iltihabıdır. Karın ağrısına, ishale, rektal kanamaya, ateşe ve kilo kaybına sebep olan IBH’nin iki türü vardır. Bunlar; Crohn hastalığı ve ülseratif kolit olarak adlandırılmaktadır. Dünya çapında yaklaşık 7 milyon kişi IBH’ya sahiptir. Yaygın bir hastalık olmamasına rağmen, son 20 yılda giderek artan sayıda insana bu hastalıkların teşhisi konulmuştur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. B. Tolga Konduk

Stres ve beslenme şekli IBH’de etkili

IBH’nın tek bir nedeni olmamakla birlikte, genetik faktörler, immün sistem sorunları, beslenme şekli, stres bu hastalıkta etkili olabilmektedir. IBH’nin semptomları, inflamasyonun şiddetine ve nerede oluştuğuna göre değişir. Semptomlar bazen hafif bazen şiddetli görülür. Hem Crohn hastalığı hem de ülseratif kolit hastalığında görülen belirtiler şöyle sıralanabilir:

  • İshal
  • Karın ağrısı ve kramp
  • İstenmeyen kilo kaybı
  • Dışkıda kan görülmesi
  • İştah azalması
  • Tükenmişlik

Kolon kanseri riskini artırıyor

Sigara içmek, steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar, aile öyküsü IBH’deki en büyük risk faktörlerindendir. Hem ülseratif kolit hem de Crohn hastalığı bazı komplikasyonları getirebileceğinden hekim yardımı almak önemlidir. İki hastalık da kolon kanseri olma riskini artırabilir. Deri, göz ve eklem iltihabına neden olur, pıhtı sorunlarını getirebilir, karaciğer hasarına sebep olabilir. ülseratif kolite özel komplikasyonlar; zehirli megakolon, safra yollarında tutulum, kolon delinmesi, şiddetli sıvı kaybıdır. Crohn hastalığı’na özel komplikasyonlarsa; bağırsak tıkanıklığı, fistül denen akıntılı yapıların oluşması, yetersiz beslenme, anüs çevresi tutulum olarak sayılabilir. Sigarayı bırakanlarda Crohn hastalığının aktivitesi belirgin olarak azalmaktadır. Crohn hastaları sigara kullanmamalıdır.

İlaçlara yanıt alınmazsa cerrahi düşünülebilir

İnflamatuar bağırsak hastalığının teşhisi için kan sayımı, inflamasyon testleri, dışkı incelemeleri ile başlanır. Bağırsak tutulumunun yaygınlığı ve ek semptom veya bulgularına göre bağırsaklar ve iç organlara yönelik MR enterogrefi veya BT enterografi gibi kesitsel görüntülemeler de istenebilir. Sonrasında kolonoskopi incelemesi yapılır. Bazen balon yardımlı enteroskopi gibi yöntemler uygulanabilir. Tüm bu testlerin sonunda tedavi sürecine geçilir.

Tedavide amaç belirti ve bulgulara neden olan inflamasyonu azaltmaktır. Tedavide lokal veya tüm vücuda etkili olabilecek ve yangıyı azaltacak ilaçlar (bağışıklığı baskılayan ilaçlar) verilmektedir. Hangi ilacın kullanılacağı da bağırsakların etkilenen bölgesine göre değişmektedir. Eğer ilaç tedavisinden bir sonuç alınamazsa cerrahi tedaviler uygulanabilir.

Süt ve süt ürünleri semptomları kötüleştirebilir

İnflamatuvar bağırsak hastalıkları bulaşıcı değildir. Hasta, hastalığını çevresindeki insanlara bulaştırmaz. Süt ve süt ürünleri, yağlı besinler, baharatlı besinler, kafein ve alkol ve hatta yoğun lif içeren besinler semptomları kötüleştirebilmektedir. Sindirimi kolay besinler tüketmek, tüketilen besinlerin kaydını tutmak İBH hastaları için oldukça önemlidir. Ayrıca alınan ilaçların, tüketilen besinlerle birlikte kaydının tutulup takip edilmesi, ilaç-besin etkileşiminin gözlemlenmesi açısından faydalı olacaktır.

Dengeli bir diyet uygulanmalı

İnflamatuar bağırsak hastalığı ile yaşamak, hastanın ne yediğine özellikle dikkat etmesi anlamına gelir. Bazı yiyecekleri yemek semptomları hafifletmeye yardımcı olabilirken, bazıları da semptomları daha da kötüleştirebilir. Bu hasta grubu proteine ihtiyaç duyar. Kırmızı et, balık, yumurta, kümes hayvanları tüketilebilir. Hastalığın tanısı konduktan sonra yangıyı yani inflamasyonu artırmasa da semptomlara neden olan gıdaların saptanması gerekir. Örneğin bazı yiyeceklerden sonra dışkı sayısı artarsa, karında şişlik ya da ağrı olursa o yiyecekler beslenmeden çıkarılabilir. Ekmek, yağsız beyaz peynir, bal, iyi pişmiş et, balık, tavuk, pirinç pilavı, haşlanmış patates, haşlanmış sebze, açık çay başlangıç için iyi besinler olabilir. Örneğin bu besinlere yumurta eklenirse ve rahatsızlık yaşanırsa bu besin listeden çıkarılabilir. Kurubaklagiller, koyu kahve, limon, soğan, yağlı ve kızarmış besinler, baharatlar ise hastalık aktivitesini artırmasa da bazı hastalarda rahatsızlık yapabileceği için, bu gıdalarla semptomu olan hastaların yememesi önerilir.

 

Susuzluğunuzu meyve suyu ile gidermeyin!

Susuzluğunuzu meyve suyu ile gidermeyin!

Tüm yıl boyunca heyecanla beklediğimiz yaz mevsimi nihayet kapımızı çaldı. Ancak güneşin kendini bolca gösterdiği yaz ayları diyabet hastaları için büyük bir risk oluşturabiliyor. Yaz mevsiminde vücutta oluşan sıvı kaybına, yazın getirdiği rehavet nedeniyle beslenme düzeninin bozulması ve rutin kontrollerin ihmal edilmesi gibi çeşitli faktörler de eklenince, diyabet hastalarının kan şekerinde düzensizlikler gelişebiliyor. Bunun sonucunda yaşam kalitesinin düşmesinin yanı sıra kalpten böbreklere, beyinden gözlere kadar pek çok organda hasar meydana gelebiliyor. Aslında yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan bazı düzenlemelerle diyabet hastalarının kan şekerini kontrol altında tutarak sağlıklı bir yaz dönemi geçirmeleri mümkün olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, sıcak hava, güneş ile tatilin rehavetine kapılıp ilaçlarınızı ve rutin kontrollerinizi asla aksatmamanız gerektiğini belirterek, “Hekiminizin tedavisini düzenli olarak uygular ve yaşam alışkanlıklarınıza dikkat ederseniz, yaz aylarında da kan şekerinizin dengede kalmasını sağlayabilir, böylelikle hastalığın yan etkilerinden korunabilirsiniz.  Sıcak havalarda susuz kalmamak, güneşin zararlı ışınlarından korunmak, ilaç düzeninize dikkat etmek ve öğün atlamamak ise bu mevsimde yaşam alışkanlığınızda dikkat etmeniz gereken en önemli 4 kuralı oluşturuyor.” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, diyabet hastalarının yaz mevsiminde almaları gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Meltem Batmacı

Su tüketiminizi artırın

Diyabet hastalarında su kaybı yaşamsal öneme sahip. Zira, vücuttaki kan şekeri su kaybıyla birlikte daha da yükseliyor ve bunun sonucunda hastalığın kontrolü zorlaşıyor. Ayrıca yetersiz su nedeniyle bazı biyokimyasal yolaklar üzerinden vücuttaki keton ve partikül oranı artıp, tedavisi daha zor olan ve mutlaka hastaneye yatış gerektiren çeşitli diyabet komalarına da neden olabiliyor. Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte vücuttan daha fazla su kaybedildiği için günlük su tüketiminizi mutlaka arttırın. Günde 2-2.5 litre su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Öğün atlamayın

Pandemi ve soğuk günler nedeniyle açık havaya pek çıkamadık ve çok da sıkıldık. Günler artık uzadı ve yazın gelişiyle birlikte, saat kavramımız da değişti. Bu nedenle, istemsiz olarak öğün araları uzayabiliyor. “Ancak uzun açlık diyabetik kişiler için istenilen bir durum değildir. Düzenin bozulması kan şekerinde dalgalanmalara ve hastalık kontrolünün zorlaşmasına neden oluyor” uyarısında bulunan Dr. Meltem Batmacı, yaz kış fark etmeksizin 3 ana ve 2 veya 3 ara öğün düzenine mutlaka devam etmeniz gerektiğini söylüyor.

Bu saatler arasında güneşe çıkmayın

Güneş tüm görkemiyle parıldarken, bizi denize ve doğaya çağırıyor. Ancak dikkat! Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında doğrudan güneşe çıkmamaya özen gösterin. Zira, yakıcı saatlerde güneşe maruziyet vücutta sıvı kaybının artmasına ve bunun sonucunda kan şekerinde düzensizlik, tansiyon değerlerinde değişiklik, kalp ritminde değişiklik, kalp krizi, damarsal problemler ve beyin kanaması gibi pek çok ciddi sorunlara yol açabiliyor. Ayrıca, cilt kanseri riskini de artırıyor. Sokağa çıkmanız gerekiyorsa başınızı mutlaka şapka ile korumaya ve mümkün olduğuna gölgede kalmaya dikkat edin.

İlaçlarınızı düzenli kullanın

Kan şekerinizin dengede kalması için ilaç saatlerinizi aksatmamayı alışkanlık edinmeniz gerekiyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, ilaç kullanırken ana ve ara öğünlerinize de mutlaka devam etmeniz gerektiğini belirterek, “Saatinde alınmaması nedeniyle ilacın etkisi azalıp kan şekerinde aşırı yükselmeler olabiliyor ya da ilaç sonrasında öğün atlanması aşırı düşmelere yol açabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi Kan şekerinizi takip edin

Hepimizin, mevsim değişimi ve günlerin uzamasıyla birlikte rutinlerimiz de değişiyor. “Diyabet gibi kronik hastalığı olan kişilerde ise rutinlerin korunması ya da o döneme özel rutinler oluşturulması gerekiyor” uyarısında bulunan Dr. Meltem Batmacı, “Diyabet hastalarının evlerinde glukometre ile şeker ölçümü yapmaları son derece önemlidir. Bu rutin yaz mevsiminde de hiçbir zaman aksatılmamalı. Kişinin kendi kendisini takip etmesi; ilaç kullanımı ve diyete uyumu artırıyor. Bu sayede kan şekeri daha dengeli oluyor” diyor.

Egzersiz rutininiz olsun, ancak…

Spor yapmak mutlaka hayatınızın bir rutini olmalı. Çünkü düzenli yapılan egzersizler kan şekerinin dengelenmesine katkı sağlarken kilo vermenize de yardımcı oluyor. Dr. Meltem Batmacı, kan şekerini düzenleyen ilaçların hastanın diyet ve egzersiz rutinine göre önerildiğine işaret ederek, “Eğer spor alışkanlığında belirgin bir değişiklik olursa, ilaç fazla ya da az gelebiliyor. Dolayısıyla egzersizlerinize devam ederken düzenli şeker ölçümü yapıp, değerlerde değişiklik fark ettiğinizde hekiminizi mutlaka bilgilendirin. Egzersiz yaparken susuz kalmamaya ve öğün atlamamaya dikkat etmelisiniz. Ayrıca egzersizleri güneşin en yakıcı olduğu saatlerde değil, sabah erken veya akşam serinliğinde yapmayı alışkanlık edinmeniz de çok önemli” diyor.

Meyve suyu, çay ve kahveye dikkat

Sıcak havalarda serinlemek ve sıvı ihtiyacınızı karşılamak için gazlı içecekler ve meyve sularına yönelmek gibi bir hataya düşmeyin. Zira, şeker içeren içecekler kan şekerini hızla yükseltebiliyor. Ayrıca kafein içeren çay ve kahve de vücuttan daha fazla sıvı kaybına neden oldukları için bu tür içeceklerden kaçınmanız da çok önemli.

Yaz meyvelerini abartmayın

Yaz aylarında dikkat etmeniz gereken bir başka nokta da meyve tüketimi olmalı. Karpuz, kavun, incir ile üzüm gibi yaz meyveleri çok lezzetli olsalar da ciddi oranda şeker içeriyorlar ve kontrolsüz tüketildiklerinde kan şekerini yükseltebiliyorlar. Dolayısıyla yaz meyvelerini doğru porsiyonlarda tüketmeniz kan şekerinizin dengede kalması için çok önemli.

Kumsalda çıplak ayakla yürümeyin

Diyabetin komplikasyonlarından biri de sinirsel etkilenimler oluyor. Bu sinirsel komplikasyonlarda his kusurları, ağrı eşiğinin çok artması ya da azalması, ayaklarda yanma-elektriklenme gibi sorunlar gelişebiliyor. Duyu kusurları olabileceği için diyabet hastalarının ayak sağlığına ayrı bir özen göstermeleri gerektiğini söyleyen Dr. Meltem Batmacı, bunun nedenlerini şöyle anlatıyor: “Örneğin kızgın kumlar üzerinde yürüyen bir birey, o sıcaklığı algılayıp ayaklarını hemen korumaya geçer. Ancak diyabetik birey o sıcaklığı algılayamayıp yürüyüşüne devam edebilir ve bunun sonucunda ciddi yanıklar gelişebilir. Ayrıca ayağına batan herhangi bir cismi fark edemeyip vücutta iyice ilerlemesine ya da birkaç gün sonra ciddi yaralar açılmasına veya ciddi enfeksiyonlara neden olabiliyor. Dolayısıyla kumsalda veya denizde çıplak ayakla yürümeyin, özel ortopedik ayakkabıları tercih edin, ayaklarınızı her zaman temiz ve nemli tutun, her akşam kontrol etmeyi de alışkanlık edinin.”

Serin tutan kıyafetler giyin

Vücut sıcaklığını artırmayacak, serin tutacak, açık renkli ve terletmeyen giysiler tercih etmeniz de çok önemli. Ayrıca sokağa çıkarken başınızı mutlaka bir şapka, gözlerinizi de güneş gözlüğü ile korumaya özen gösterin.

Karaciğer naklinde başarı yüzde yirmi daha arttı

Karaciğer naklinde başarı yüzde yirmi daha arttı

Son dönem karaciğer hastalarının yaşama tutunmalarını sağlayan tek yöntem; organ nakli. Ancak yeterli bağışın olmaması, hastaların umutlarını tüketiyor. Hal böyle olunca, bilim dünyası organ nakli başarını artıracak yeni yöntemler keşfetmeye çalışıyor. Ülkemizde ilk kez yapılan ‘machine perfusion’ (makine ile organ dolaşımının sağlanması) çalıştayı da bunlardan biri. Bu yeni yöntem uzmanlara, kadavradan bağışlanan karaciğerin nakil başarısını artıracak 3 önemli imkan sunuyor. Böylece, gerek nakil kararında gerekse nakil sonrası karaciğerin hastaya uyum oranını artırmasıyla hastalara yeni umut oluyor.

Geçtiğimiz günlerde de dünyanın önde gelen uzmanları, Dünya Karaciğer Nakli Kongresi’nde bir araya gelerek ‘karaciğer nakli’ konusunu her yönüyle masaya yatırdılar. Prof. Dr. Yaman Tokat’ın başkanlığını yaptığı kongrede, karaciğer nakli konusunda deneyimli hekimler tarafından oluşturulmuş kapsamlı bilimsel programın yanı sıra dünyadaki en yeni gelişmeler aktarıldı. Türkiye’den ve dünyanın pek çok ülkesinden karaciğer nakli konusundaki önemli isimleri bir araya getiren kongrede en dikkat çeken yöntemlerden biri ise ‘machine perfusion’ yöntemi oldu!  Günümüzde başta Amerika’da ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde uygulanan ‘machine perfusion’ yönteminin sağladığı faydalar sayesinde kadavradan karaciğer nakillerinde başarıyı önemli ölçüde artırması, tıp dünyasında büyük heyecan yaratıyor!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Yaman Tokat 

Workshop’da nakil aşamasına geldi!

Pek çok bilimsel konunun aktarıldığı kongrede, tıp dünyasında karaciğer naklindeki sorunların çözümüne yönelik atılan dev adımlardan biri olan ‘machine perfusion’ yöntemi de tanıtıldı. Dünyada 3 büyük merkezden biri olan ve Acıbadem Üniversitesi bünyesinde yer alan Klinik Simülasyon ve İleri Düzey Endoskopik – Robotik Cerrahi Eğitim Merkezi (CASE)’de düzenlenen workshop programında,  ‘machine perfusion’ yöntemi canlı olarak uygulandı. Dünyanın önde gelen uzmanlarının izlediği workshop’da, kadavradan alınan karaciğer, ‘machine perfusion’da işleme tabi tutularak nakil edilebilir hale getirildi. Kanada’dan Toronto Üniversitesi ekibi ve ABD’den Harvard Üniversitesi ekibi ile birlikte bu çalıştay başarıyla gerçekleştirildi.

Nakil öncesi test imkanı sağlıyor!

Toronto Üniversitesi’nden Prof. Dr. Markus  Selzner, tıp dünyasında büyük heyecan yaratan ‘machine perfusion’ yönteminin karaciğer için adeta bir test sürüşü yapılmasını sağladığını belirterek, “Organ naklinde greftleri sadece sayısal veya tarihsel sebeplerle reddedebiliyoruz. Ancak greftlerin işlevleri bizim düşündüğümüzden çok daha iyi olabiliyor. İşte bu yöntem kadavradan nakil öncesinde karaciğere vücut dışında bir test sürüşü yapmamıza imkan tanıyor. Machine perfusion yöntemi sayesinde pek çok karaciğerin düşündüğümüz kadar kötü olmadığını görerek hastalarda güvenle kullanabiliyoruz” diye konuştu.

Nakilde 3 yaşamsal fayda!

Prof. Dr. Yaman Tokat,  ülkemizde henüz uygulanmayan ‘machine perfusion yöntemi kullanılmaya başlandığında kadavradan nakil sayılarında yüzde 20-25’lik bir artış beklediklerine dikkat çekerek, “Bu yöntemin en önemli özelliği, organların hastaya fayda veya zarar verip vermeyeceğini ayırt etmemize imkan tanıması. Yani organların çalışıp çalışmayacağını vücuda nakletmeden önce bilme olanağını bize sağlaması. Yöntem sayesinde hastaya yarar sağlamadığını düşündüğümüz için kullanmadığımız pek çok organı artık gönül rahatlığıyla nakledebileceğiz. Böylece nakil sonrasında da, karaciğerin hastaya uyumu konusunda bu yöntemi kullanmadan önce kafamızda oluşan pek çok sorunun yanıtını bilmiş olacağız” diye konuştu.

Günümüzde kadavradan bağışlanan karaciğerin hızla hastaya nakledilmesi gerekiyor. Soğuk depolama” yapılarak bekletilen karaciğerde nakil olana kadar zamanın uzaması, karaciğerin fonksiyonlarını kaybetmesine yol açıyor.  Prof. Dr. Yaman Tokat, bu yöntemde, bağışlanan karaciğerin zaman geçse bile fonksiyonlarında bir sorun oluşmadığına, bir başka deyişle korunabildiğine işaret ederek, “Ayrıca nakil öncesinde karaciğerin greft kalitesini değerlendirmesi ve daha güçlü hale getirerek karaciğerin ömrünü uzatması da bu yöntemin bir diğer önemli özelliğini oluşturuyor. Bilimsel araştırmalar da, eskiden organ nakli için reddedilen karaciğerlerin bu yöntem sayesinde başarıyla kullanılabildiğini ortaya koyuyor”  dedi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Rakamlarla  ‘kadavradan’ karaciğer bağışı!

Kendini yenileyebilen bir organ olmasına karşın, hepatitler, karaciğer kanserleri, yağlı karaciğer, aşırı alkol tüketimi, bazı genetik hastalıklar ve toksik ilaç kullanımları gibi etkenler siroz ve karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Türkiye’de her yıl binlerce kişide görülen bu hastalıkta tek çare ise ‘karaciğer nakli’ oluyor.  Ancak maalesef ülkemizde organ bağışı bilinci, ihtiyaç duyan hastaları sağlığına kavuşturacak düzeye henüz ulaşamadı.  Öyle ki ülkemizde yılda ortalama 1600 civarında karaciğer nakli yapılıyor; ancak bu naklin sadece 300-350’si kadavradan gerçekleşirken, geri kalanı ise canlı vericiden oluyor. Oysa kadavra organ bağışı listesine yazılıp bağış bekleyenlerin sayısı 2200 civarında seyrediyor. Geri dönüşsüz bir süreç olan beyin ölümü hakkındaki yanlış bilgiler nedeniyle organ bağışları yetersiz olduğu için karaciğer nakli bekleyen her 4 hastadan biri, bekleme listesinde iken hayatını kaybediyor.

MS kadınlarda daha fazla görünüyor

MS kadınlarda daha fazla görünüyor

Dünya genelinde yaklaşık 2.8 milyon kişide görülen Multipl Skleroz (MS), uzun süreçli bir hastalık olarak doğru şekilde ele alınmadığında yaşam kalitesini düşürebiliyor. MS şüphesi olanların bir an önce nöroloji uzmanına başvurması, hastalığın seyri için önem taşırken; obezite, sigara kullanımı, geçirilmiş EBV enfeksiyonu, D vitamini eksikliği de risk faktörleri olarak öne çıkıyor. Kadınlarda, erkeklere göre daha fazla rastlanan MS, bilinenin aksine hamileliğe engel olmuyor. Memorial Şişli Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Burcu Altunrende, MS Farkındalık Haftası ve Dünya MS Günü dolayısıyla MS hastalığı hakkında bilgi verdi.

MS merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) en sık görülen hastalıklarından biridir ve beyin, omurilik, beynin uzantısı olan göz siniri ile beyinciği etkilemektedir. Bunun nedeni, yanlış çalışan bağışıklık sisteminin kendi sinir sistemindeki dokulara zarar vermesidir. Buradaki hedef, sinirin kılıfı olan miyelin denilen yapının yanı sıra sinir tellerini de etkilemektedir. Böylelikle bu hasar merkezi sinir sisteminde dağınık bir şekilde farklı alanları etkilediğinden, hastalarda da çok farklı semptomlar görülebilmektedir. Teşhis ise çoğunlukla 20-40 yaş arasında konulmaktadır. MS bulaşıcı ya da anne- babadan çocuğa direkt kalıtsal olarak geçen bir hastalık değildir, ruhsal veya psikiyatrik bir durum da değildir. Her zaman ilerleyici seyirli olmamaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Burcu AltunrendeBelirtiler 24 saatten fazla sürüyorsa…

MS genellikle başlangıçta ataklarla kendisini belli etmektedir. Bu ataklar başladığında birkaç günden 10 güne kadar sürmektedir. Fakat MS bulguları pek çok hastalığın bulgularına benzediğinden pek çok kişi kendisinde MS olup olmadığını sorgulayabilmektedir. Bu belirtilerin bazıları şöyle sıralanabilir:

  • El-kol-bacak ve gövdede uyuşukluk
  • Kol ve bacakta güç kaybı
  • Bulanık görme, görme kaybı, çift görme,
  • Denge kaybı
  • İdrar kontrolünde sorunlar
  • El ve kollarda karıncalanma hissi
  • Hafıza sorunları
  • Yorgunluk

Bu bulguların MS’ten kaynaklandığının söylenebilmesi için, 24 saat ve üzerinde sürmesi, ateş ve enfeksiyonun eşlik etmemesi ve MS için muayenede uyumlu bulguların eşlik etmesi gerekir. Atak bulgularının yerleşmesi inme veya sara (epilepsi) hastalığında olduğu gibi ani bir şekilde olmaz. Genellikle yakınmaların bir iki gün içinde yerleştiği görülmektedir. Belirtiler başlangıçta kendiliğinden düzelebilir ama ataklar halinde gelirken, ilerleyen dönemlerde ataklar bazı izler bırakmaya başlayabilir. Hastaların bir bölümünde ise, bulgular atak olmaksızın başından itibaren yavaş ve sinsi ilerleyiş ile sürebilmektedir. Bu grupta en sık görülen yakınma giderek ilerleyen yürüme güçlüğü şeklindedir.

Sinir hasarına göre semptom şiddeti de değişebiliyor

MS’in belirtileri çok çeşitlidir ve sinir hasarının miktarına, hangi sinirlerin etkilendiğine bağlıdır. Bahsedilen belirtilerin tümü her hastada görülmez. Bu belirtiler farklı hastalarda farklı şekilde ortaya çıkar.  Bazen duysal yakınmalar ciddi işlev kaybına yol açmadığından doğrudan doktora başvurulmayabilir ve tanıda gecikme yaşanabilir. MS’in erken tanınıp, yakın takip edilmesi önem taşır. Belirtileri taşıyan kişilerin en kısa zamanda bu konuda deneyimli nöroloji uzmanlarına başvurması gerekir. Öykü ve yakınmaların değerlendirilmesi, nörolojik muayene sonrasında bazı kan testleri, görüntüleme yöntemleri ve beyin omurilik sıvısının incelenmesiyle teşhis konulmaktadır. MS’te ne kadar erken tanı konulur ve tedaviye başlanırsa belirtilerin ileride kalıcı hale gelmesi ve engellilik önlenebilmektedir.

Bazen sessiz kalıyor bazen de şiddetleniyor

MS, kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür. Henüz MS hastalığını tamamen ortadan kaldırabilecek bir ilaç yoktur, ancak hastalığın seyrini çok etkin şekilde yavaşlatabilen hatta durdurabilen tedaviler mevcuttur. MS’li çoğu insan, tekrarlayan ve düzelen (Relapsing Remitting MS, RRMS-Ataklı düzelen Multiplskleroz) bir hastalık seyrine sahiptir. Günler veya haftalar içinde gelişen, genellikle kısmen ya da tamamen düzelen yeni semptomlar veya nüks dönemleri yaşanır. Bu nüksleri, aylar hatta yıllar sürebilen sessiz hastalık remisyon dönemleri takip eder. İlerleyen yıllarda hastalığın doğal seyri içinde veya etkin tedavi alınmadığında giderek belirtiler kalıcı hale gelebilir. Bu kez de hastalarda hareket ve yürümeyle ilgili sorunlar oluşabilir. Hastaların sadece bir kısmında da başından itibaren ilerleyici bir seyir meydana gelir.

D vitamini eksikliği MS için risk faktörü

– MS, herhangi bir yaşta çıkabilmekle birlikte sıklıkla 20-40 yaş arasında teşhis konulur.

– Ailede MS, öyküsü olanların MS gelişme riski daha yüksektir.

– Bazı enfeksiyonlar örneğin Epstein-Barr virüsü MS ile ilişkilendirilir.

– Asya, Afrika ve Kızılderili kökenlilerin MS’te en düşük riske sahip olduğu bilinir.

– Araştırmalara göre MS’li hastalarda D vitamini seviyeleri düşüktür. Daha az güneş ışığına maruz kalmak MS için risk faktörü olabilir.

– Tiroid, pernisiyöz anemi, sedef, tip 1 diyabet, inflamatuar bağırsak hastalığı gibi sorunlara sahip olanların MS ile akrşılaşma riski daha yüksektir.

MS tedavisi;
1- Atak tedavisi,
2- Atakları önleyici hastalık seyrini değiştiren tedaviler,
3- Belirtilere yönelik tedaviler olmak üzere 3 başlık olarak ele alınabilir.

Günümüzde giderek artan tedavi seçenekleri sayesinde erken ve etkin bir tedavi stratejisi ile hastalığın seyri durdurabilmektedir. Artık ataklı seyir görülen hastaların yanı sıra ilerleyici seyir gösteren hastalar için de onaylı tedavi seçeneği mevcuttur. O nedenle MS’in artık tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu bilinmelidir. Tedavi sürecinde hasta ve hekimin çok iyi iş birliği içinde olması da çok önemlidir. Kullanılan ilaçların etkinliği, beklenen yan etkilerin takibi ve doğru şekilde yönetilmesi, tedavilerin uygulanması için hastaların bu konuda deneyimli hekimler ya da merkezler tarafından takibi de çok önemlidir.
Hastalar düzenli takiple bebek sahibi olabiliyor

MS hastalarının bilinenin aksine hamilelik planlarını ertelemelerine gerek yoktur. MS hastaları rahatlıkla hamile kalabilir ve çocuklarını sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilir. MS hastalığının doğuma ve doğurganlığa engel bir hastalık olmadığı bilinmelidir. Hatta bazı vakalarda hamilelik MS ataklarını yatıştırmaktadır. Hastaların gebelik planı olduğunda bunu hekimi ile paylaşıp sürecin planlanması ve gebelik döneminde yakın takip ile sağlıklı bir bebek dünyaya getirmesi mümkündür.

Nöroloji ve psikiyatrik hastalıklar İleri teknoloji ile tedavi ediliyor

Nöroloji ve psikiyatrik hastalıklar İleri teknoloji ile tedavi ediliyor

Çağımızdaki ulaşım, iletişim, beslenme ve çeşitli teknolojik yenilikler kişinin yaşam konforunu artırsa da başta inme (felç) olmak üzere Alzheimer, Parkinson, migren, depresyon, anksiyete bozuklukları, sigara ve madde bağımlılığı gibi rahatsızlıkları da beraberinde getiriyor. Tedavi edilmediğinde hastaların yaşam konforunu olumsuz etkileyen ve hayati riske yol açabilen bu sağlık sorunları, günümüzdeki teknolojik yeniliklerin başında gelen Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) yöntemiyle tedavi edilebiliyor. Beynin elektriksel aktivitesinde düzenlemeler yapılarak hastalıklar için ilaç tedavileri ve rehabilitasyon uygulamalarının planlanabildiği TMS yöntemi, bazı durumlarda ilaç tedavisinin alternatifi olarak da tek başına kullanılabiliyor.

Memorial Hizmet Hastanesi Nöroloji ve İnme Akut Tedavi Ünitesi’nden Prof. Dr. Talip Asil, Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) yöntemi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Talip Asil

Beynin kendini tamir sürecine katkı sağlıyor

Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) yöntemi ile kafa derisinin yanında yer alan bir bobin aracılığı ile kısa ve hızla değişen yüksek yoğunluklu bir elektrik akımı elde edilmektedir. Bu yöntem ile beyin dokusunda bir elektrik akımı üretebilen güçlü bir manyetik alan meydana getirilmektedir. Oluşturulan akım daha sonra bobinin altında bulunan yakındaki sinir ağlarını uyararak nörofizyolojik ve davranışsal etkiler meydana getirmektedir. TMS’de kullanılan manyetik darbeler ağrısız bir şekilde kafatasından geçerek, beynin farklı bölümleri arasındaki iletişimi sağlayan sinir hücrelerini uyarıp beynin kendini tamir sürecine katkıda bulunmaktadır.

Psikiyatrik ve nörolojik hastalıkların tedavisinde etkili

Vücuttaki hareket, konuşma, bellek gibi fonksiyonlar ve hatta davranışlar beyinde sinir hücreleri tarafından üretilen elektriksel uyarı sayesinde gerçekleştirilmektedir. TMS beyin stimulasyon teknikleri arasında popüler noninvaziv yani girişimsel olmayan bir tekniktir. TMS cihazı ile beynin oluşturduğu sinirsel uyarı bir şekilde ölçülerek belli hastalıkların tanısında kullanılmaktadır. Ayrıca bu TMS’nin ürettiği manyetik alanın beynin elektriksel alanını uyarması ile birçok psikiyatrik ve nörolojik hastalığın tedavisinde ve rehabilitasyonunda da kullanılmaktadır.

İnme, Alzheimer ve Parkinson hastaları için umut verici tedavi

Tanı ve tedavideki yöntemler arasında bazı farklılıklar olsa da, TMS giderek daha fazla nöropsikiyatrik hastalığın tedavi sürecinde aktif olarak kullanılmaktadır.

Tanı ve tedavisinde önemli avantajlar yağladığı nörolojik hastalıklar şunlardır;

 İnme (felç): Çağımızın hayati risk ve sakat bırakma oranı en yüksek olan hastalıklarından biri olan inme (felç), beyin damarlarındaki tıkanma veya kanamaya bağlı olarak yürüme, konuşma, görme gibi beyin tarafından yönetilen fonksiyonların kalıcı hasarı ile sonuçlanmaktadır. İnme gelişen hastalarda ilk birkaç saat içerisinde beyinde nöron adını verilen hücreler kalıcı olarak hasarlanmaktadır. Etkili ilk tedavinin tıkalı damarın açılması veya kanamanın kontrol altına alınması şeklinde ilk birkaç saat içerisinde yapılması hayati önem taşımaktadır. Nöronların kendini yenileme kabiliyeti oldukça sınırlıdır, bu nedenle inme sonrası hastalarda kalıcı sekeller oluşması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Günümüzde nörorestoratif tedavi olarak adlandırılan nöronların yenilenmesi şeklinde tedavi seçenekleri bulunmamakla birlikte rehabilitasyon ile bu hastaların kaybettikleri fonksiyonların bir kısmını ya da tamamını yeniden kazanmaları mümkün olabilmektedir. TMS uygulamaları, konuşma bozukluğu, görme bozukluğu, motor güçsüzlük şeklinde sekel inme bulguları olan hastalarda fiziksel rehabilitasyona destek olarak hastaların daha fazla ve daha hızlı düzelmelerine katkıda bulunmaktadır. Özellikle üst ekstremitede güçsüzlüğü olan hastalarda oldukça yararlı bir tedavi tekniğidir.

Alzheimer hastalığı: Alzheimer, günümüzde görülen en sık bunama hastalığıdır. Bu rahatsızlıkta beyin korteksinde yer alan sinir hücreleri ilerleyici bir şekilde yok olmaktadır. Hastaların hastalığın ileri evrelerinde sadece hafızaları değil, birçok bilişsel fonksiyonu kalıcı olarak kaybedilebilmektedir. Alzheimer için kullanılan ilaçlar hastalığın ilerleme sürecini yavaşlatmakta ancak bu süreci durduramamakta veya bu tablodan geri dönülmesini sağlayamamaktadır. Alzheimer hastalarının ilaç tedavilerinin yanı sıra diyetlerinin, bilişsel destekleyici terapilerinin düzenlenmesi, egzersiz programlarının oluşturulması hastalık sürecinin yavaşlamasına katkıda bulunmaktadır. TMS uygulamalarının Alzheimer hastalığında ilerlemeyi yavaşlattığı ortaya çıkmıştır. TMS, bu hastalarda tek başına uygulanacak bir tedavi değil, ilaç ve diğer tedavileri bütünleyecek bir destek tedavisi olarak düşünülmelidir. Diğer tedavilerde olduğu gibi TMS’nin de ileri evre demansı olan hastalarda faydası olmamaktadır. Bu nedenle TMS tedavisi Alzheimer hastalığının erken ve orta evrelerinde planlanmalıdır.

Parkinson Hastalığı: Parkinson, vücutta motor koordinasyonun bozulması ile birlikte hareketlerde yavaşlama ve/veya ekstremitelerde titreme ile seyreden, nöronların hasarlandığı bir hastalıktır. Bahsi geçen motor fonksiyon kayıplarının yanı sıra; uyku bozuklukları, depresyon, denge bozuklukları, kaygı bozuklukları gibi birçok nonmotor fonksiyon problemine de sebep olmaktadır. Parkinson için kullanılan ilaçlar hastaların semptomlarını düzeltmeye ve günlük yaşamlarının kalitesini artırmaya yöneliktir. İlaçların uzun dönemde kullanılması, yönetilmesi güç yan etkilere yol açabilmektedir. TMS uygulamaları Parkinson hastalarında ilaç tedavilerine ek olarak özellikle nonmotor fonksiyonların düzelmesine katkıda bulunabilmektedir. Ayrıca TMS uygulamaları ilaç gereksinimini azaltarak uzun dönemde hastalığın yönetilmesini de kolaylaştırmaktadır. TMS, Parkinson hastalarında ilaç tedavisi, rehabilitasyon, diyet, egzersiz programları ile birlikte bütüncül olarak planlanırsa etkin olabilecek bir tedavi yöntemidir. Yani TMS uygulamaları ilaç tedavilerinin veya diğer tedavi yöntemlerinin bir alternatifi değildir.

 Migren: Migren toplumda oldukça yaygın olan ve hem hayat kalitesini bozan hem de ciddi ekonomik kayıplara neden olan bir baş ağrısı hastalığıdır. Yapılan çalışmalarda, TMS yönteminin migren atak sıklığını azalttığı ve aynı zamanda atakların şiddetlerini de düşürdüğünü gösterilmiştir. Migrenli hastalarda TMS diğer ilaç tedavilerine destek olarak kullanılabileceği gibi, ilaç tedavisinden bir sonuç alınamayan veya ilaç tedavisi almasında sakınca olan hastalarda da kullanılabilmektedir.

Ağrı: Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) yöntemi, migren dışında kronik nörojenik nöropatik ağrıların kontrolünde de kullanılmaktadır. Yüz ağrıları, trigeminal nevralgi, nöropatik ağrı ve inme sonrası ağrıların tedavisinde TMS’nin etkin olduğu ile ilgili birçok klinik çalışma mevcuttur. Kronik nörolojik ağrılar genellikle tedavilere dirençlidir ve kullanılan ilaçların bazı yan etkileri olabilmektedir. TMS ilaç tedavilerine destek olarak veya bu tedavilerin kullanılamadığı durumlarda alternatif olarak bu hastalar için yardımcı olabilecek bir tedavi yöntemidir.

Depresyon ve sigara bağımlılığında özel tedavi yöntemi

Çeşitli psikiyatrik hastalıklarda non-invaziv ve iyi tolere edilebilir bir cihaz olan Transkranyal Manyetik Stimülasyon(TMS) uygulamaları standart tedavilere ilave olarak veya ilaç tedavisi uygulanamayan durumlarda alternatif olarak kullanılabilmektedir. TMS, psikiyatrik hastalıklarda standart bir rehber önerisi olmaktan çok, her hastanın özelliklerinin değerlendirilmesi ile kullanılabilecek bireysel bir tedavi yöntemidir. TMS’nin kullanıldığı psikiyatrik rahatsızlıklar şunlardır;

 Depresyon: Depresyonlu hastalarda TMS tedavisinde elektromıknatıs, beynin ruh hali kontrolü ve depresyonla ilgili bölgesindeki sinir hücrelerini uyaran manyetik bir darbeyi ağrısız bir şekilde iletir. TMS’nin depresyonda aktivitesi azalmış beyin bölgelerini aktive ettiği düşünülmektedir. TMS’nin depresyondaki etki mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, manyetik uyarının sinir hücrelerinin çalışmasını uyardığı, bunun da depresyon semptomlarını hafiflettiği ve ruh halini iyileştirdiği düşünülmektedir. Açık etki mekanizması bilinmese de, depresyonlu hastalarda TMS’nin yararını gösteren birçok klinik çalışma vardır. Bu tedavi yöntemi depresyon hastalarında Amerikan İlaç Dairesi (FDA) tarafından onay almış bir yöntemdir.

Sigara ve madde bağımlılığı: Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) yöntemi, nikotin bağımlılığı ve diğer madde bağımlılıkları ile ilgili beyin yapılarını ve ağlarını hedef alan manyetik darbelerin kullanımını içermektedir. Bağımlı kişinin beynin ödül işleme kısmı dengesiz haldedir. Ortaya çıkan kanıtlar, TMS’nin bağımlılıkla ilgili sinirsel devreleri doğrudan hedefleyebileceğini ve bağımlıların madde ya da sigarayı bırakma sürecinde onlara yardımcı olabileceğini göstermiştir.

 Anksiyete bozuklukları: Transkranyal Manyetik Stimülasyon (TMS) tedavisi, bazı anksiyete bozukluğu tanısı olan hastalarda da tedaviye belirgin şekilde katkıda bulunmaktadır

  • Jeneralize anksiyete bozuklukları
  • Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)
  • Post travmatik stres bozukluğu
  • Panik atak
  • Sosyal fobi