Yazılar

Mesane sarkmasının belirtileri

Mesane sarkmasının belirtileri

Sık sık idrara çıkma, idrar yaparken zorlanma ve kasık bölgesinde ağrı gibi şikayetlerle kendini gösteren mesane sarkması kadınlar arasında yaygın şekilde görülebiliyor. Özellikle normal doğum yapan kadınlarda daha sık ortaya çıkan mesane sarkması sosyal yaşamı ve kişinin psikolojisini olumsuz etkiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Mesut Polat, mesane sarkması ve tedavi yöntemi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Mesut Polat

Doğum mesane sarkmasını tetikleyebiliyor

İdrar torbası, doğum kanalına ve bazen de dışarı doğru fıtıklaşabilmektedir. Mesane sarkması olarak tanımlanan bu durum, öksürme, aksırma veya ağır şeyler taşırken yaşanan karın içi basınç artışında idrar torbasının ele gelmesi ile fark edilebilmektedir. Mesane sarkmasının en önemli sebebi ise normal doğumdur. Çok sayıda ve güç doğumlar mesane sarkması konusunda risk oranını artırmaktadır.

Menopoz sonrasına dikkat!

Mesane sarkması çoğunlukla menopoz sonrası ortaya çıkmaktadır. Menopoz sonrasında östrojen hormonunun azalmasına bağlı olarak idrar torbasının altındaki desteğin azalması mesane sarkması bakımından riskli bir durum yaratmaktadır.

  • Ailede bağ dokusu hastalıklarının bulunması
  • Irksal yatkınlık
  • Sigara tüketimi
  • Obezite
  • Geçirilmiş pelvik cerrahi
  • Uzun süreli kabızlık da mesane sarkmasını tetikleyebilmektedir.

Tuvalet alışkanlığındaki değişikliklere dikkat edin

Hafif mesane sarkmalarında herhangi bir belirti yaşanmayabilir. Orta ve ileri düzeydeki mesane sarkmalarında;

  1. Sık idrara çıkma
  2. Cinsel ilişki esnasında idrar kaçırma
  3. Sürekli idrara çıkma isteği
  4. İdrar yaparken zorlanma
  5. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu
  6. Alt kasık bölgesinde ağrı yaşanabilmektedir.

Belirtiler ortaya çıktığında bu konuda deneyimli olan bir Kadın Hastalıkları ve Doğum doktoruna başvurulmalıdır.

Mesane sarkmasının tipine göre tedavi şekillendiriliyor

Mesane sarkması tedavisi; hastanın yaşına, sarkıklığın evresine, hamilelik istenip istenmesine ve beraberinde idrar kaçırma olup olmadığına göre değişkenlik göstermektedir. Genel olarak mesane sarkmasında cerrahi tedavi temel yaklaşımdır. Mesane sarkması, pubeservikal fasla denilen mesaneyi alttan destekleyen yapıda meydana gelen yırtılma veya fasyanın pelvis yan duvarına yapıştığı yerden ayrılması nedeniyle oluşmaktadır. Tedavide mevcut hasar yeri bulunarak tamir edilmektedir.  Uygulanan düzeltme ameliyatları; cinsel ilişkide yaşanan sorunları, vajina genişlemisiyle ilgili problemleri, sarkıklığa bağlı oluşan baskı ve kasık ağrısı şikayetlerini azaltmaktadır. Bazı tip mesane sarkmalarının ameliyatı laparoskopik olarak da gerçekleştirilebilmektedir. Ameliyatlar yaklaşık olarak 25-45 dakika arasında sürmektedir. Mesane sarkmasına öksürme, aksırmayla birlikte idrar kaçırma da eşlik ediyorsa sarkma ve idrar kaçırma ameliyatı birlikte yapılabilmektedir.

Ameliyatların başarısına artırmak ve mesane sarkmasının tekrarlamaması için; ameliyattan sonra ağır kaldırmamak gerekmektedir. Ayrıca kilo kontrolünün sağlanması ve kabızlığa neden olacak yiyeceklerden uzak durulması da tedavi başarısını artırmaktadır.

Maymun çiçeği virüsünde bu belirtilere dikkat!

Maymun çiçeği virüsünde bu belirtilere dikkat!

Bilim dünyasını son günlerde yüksek dereceli alarma geçiren Maymun Çiçeği Virüsü (Monkeypox) tüm dünyada yeni bir pandemi korkusuna neden oldu. Ülkemizde henüz maymun çiçeği hastalığına rastlanmadığı belirtilse de, bulaşıcı bir hastalık olmasından dolayı endişeler hızla artıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, halen Avrupa ülkeleri ve ABD’nin de aralarında olduğu bir çok ülkede ortaya çıkan hastalığın, seyahatlerin devam etmesi ve solunum yolu damlacıkları ile bulaşabilmesinden dolayı ülkemizde de görülebileceğini belirterek, dikkatli olunması ve doğru kaynaklardan bilgilenilerek hastalık hakkında gereksiz endişeye kapılınmaması gerektiğini söylüyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmesi gereken 5 noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal

Prof. Dr. İftihar Köksal

Bu belirtilerle seyrediyor

Maymun Çiçeği Virüsü insana bulaştıktan sonra hastalık belirtileri ortaya çıkıncaya kadar geçen süre 5-21 gün arasında değişiyor. Virüs kuluçka süresinde değil, belirtiler baş gösterdikten sonra bulaşıyor. Hastalık öncelikle yüzde 85 oranında yüksek ateş, baş ağrısı, kas ağrıları, lenf düğümlerinde şişme, titreme ve halsizlik ile kendini gösteriyor. Ateşin ortaya çıkmasından 1 ila 3 gün sonra (bazen daha uzun) hastaların yüzde 97’sinde, genellikle yüzde başlayan ve vücudun diğer bölgelerine yayılan bir kızarıklık gelişiyor. Lezyonlar önce deride döküntü, sonra kabarıklık (püstül) şeklinde oluyor. Püstül yaklaşık 7 gün devam edip ardından kabuklanıyor. Hastalık yaklaşık 2-4 hafta içerisinde kendiliğinden iyileşiyor. Maymun Çiçeği Virüsünün teşhisi derideki lezyonlardan alınan sıvılarda PCR testi ile konuyor. Tercihen birden fazla lezyondan örnek almak gerekiyor.

Solunumdan göze birçok bulaş yolu var

Maymun Çiçeği Virüsünün bulaşması; virüsle enfekte olan maymun, sıçan veya sincap gibi hayvanlar ve kemirgenlerin derisi ve vücut sıvıları ile temas edilmesiyle oluyor. Virüs insandan insana da bulaşıyor. Özellikle tahriş olmuş deri, küçük çizikler, solunum damlacıkları veya mukoza (gözler, burun veya ağız) yoluyla giriyor. Solunum damlacıkları genellikle birkaç metreden fazla hareket edemediği için uzun süreli yüz yüze temas olduğunda bulaşıyor. İnsandan insana bulaşması bu etkenlerin dışında vücut sıvıları ve cinsel ilişki yoluyla oluyor.

Covid-19 gibi ani mutasyona uğramıyor

Covid-19’un RNA virüsü olduğunu yani çok fazla mutasyona uğrayarak çok fazla yayıldığını, Maymun Çiçeği Virüsünün ise Covid-19’un aksine DNA virüsü olduğunu, bu nedenle çok fazla mutasyona uğramadığını belirten Prof. Dr. İftihar Köksal “Maymun Çiçeği aniden mutasyona uğrayarak insanlara bulaşması Covid-19 gibi kolay olmadığından pandemi beklentisi bulunmamaktadır” diyor. Ayrıca Covid-19’un havada asılı kalan virüsler nedeniyle bulaş riskinin çok daha fazla olduğunu, Maymun Çiçeği virüsünün ise havada asılı kalamadığından dolayı, bulaşması için uzun süre yüz yüze temas gerektiğini söyleyen Prof. Dr. İftihar Köksal, halen hastalığa karşı ilaçlar ve gerektiğinde devreye sokulabilecek aşısı olduğunu, bu nedenle paniğe kapılacak bir durum olmadığını vurguluyor.

Özel bir tedavisi yok

Hastalık özellikle bağışıklığı zayıf kişilerde ve çocuklarda şiddetli seyrederken, hayati riske de yol açabiliyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İftihar Köksal, günümüzde Maymun Çiçeği enfeksiyonu için özel bir tedavi bulunmadığını, hastalığın genellikle yaklaşık iki-dört hafta içinde kendiliğinden iyileştiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Çiçek aşısı Maymun Çiçeğine karşı korumada en az yüzde 85 etkilidir. ABD’de uzmanlar ayrıca Maymun Çiçeğine maruz kaldıktan sonra aşılamanın hastalığı önlemeye veya daha az şiddetli hale getirmeye yardımcı olabileceğini ifade etmektedir. Çiçek aşısı günümüzde rutin uygulamada yer almayan bir aşıdır. Maymun Çiçeği hastalığının dünyada artışı söz konusu olursa çiçek aşısı ile aşılama için yeni bir karar alınabilir” diye konuşuyor.

Bu önlemlerle korunmak mümkün

Enfeksiyonun solunum ve temas yolu ile bulaşmasının önlenmesi için; şüpheli ve doğrulanmış vakalar için uygun solunum izolasyonunun şart olduğunu belirten Prof. Dr. İftihar Köksal “Kabuklanmış döküntüler bile bulaşıcı olduğundan dolayı yatak takımları ve giysiler gibi temas yoluyla enfeksiyondan kaçınmak için özen gösterilmesi gerekir. Ellerin mutlaka sık sık yıkanması ve hijyen kurallarına özen gösterilmesi korunmada en etkili yöntemlerdir. Sağlık çalışanlarına bulaşı engellemek için şüpheli vakaların dikkatle değerlendirilmesi ve hastalara ait numunelerin uygun koşullarda çalışılması gereklidir” diyor.

Bacaklardaki damar tıkanıklığına dikkat!

Bacaklardaki damar tıkanıklığına dikkat!

Sigara, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, bazı kronik hastalıklar ve daha bir çok etken nedeniyle bacaklarda görülme sıklığı her geçen gün artan damar tıkanıklığı, genellikle 50 yaş üzerinde yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülen damar tıkanıklığının ilerleyici bir hastalık olduğunu belirterek “Bacaklarda güçsüzlük ve yol yürüme ile oluşan ağrı, enfeksiyona meyilli yara açılması, renk değişikliği ve solgunluk, kıllanmada azalma, tırnak büyüme hızında yavaşlama gibi belirtilerle kendini gösteren damar tıkanıklığı tedavi edilmediğinde çok ciddi sorunlara neden olabilir. Bacaklarda şiddetli ağrı nedeniyle kişiyi yürüyemez hale getirebildiği gibi, son evrelerde bacağın kesilmesine, yatalak olmaya yol açabilir” diyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, bacaklarda damar tıkanıklığına neden olan 8 önemli nedeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Macit Bitargil

Sigara Kullanımı

Sigara içmek damarı zamanla daraltıp tıkayan ‘ateroskleroz’ denilen damar sertliği tablosuna yol açıyor. Damar tıkanıklığı hastalıklarının neredeyse yarısını sigara kullanımı oluşturuyor. Üstelik sadece sigara içmek değil, sigara içilen yerde bulunmak ve dumana maruz kalmak bile damar tıkanıklığı riskini artırıyor. Sigaranın kontrol edilebilir risk faktörleri arasında olması dolayısıyla kişinin olabildiğince çabuk bu alışkanlıktan vazgeçmesi riski azaltmada çok önemli rol oynuyor.

Hareketsizlik ve fazla kilo

Özellikle son yıllarda teknoloji kullanımının da artması ile hareketsizlik çok büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Hareketsizlik arttıkça kilo alımı artıyor, kilo aldıkça hareket etme isteği de zamanla azalıyor. Bu kısır döngünün sağlığımızı ciddi anlamda tehdit etmeye başladığını vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil “Hareketsizlik ve kontrolsüz kilo alımı damar tıkanıklıkları için de önemli bir risk faktörüdür. Dünyada her yıl yaklaşık 3 milyon insan hareketsiz yaşam nedeni ile hayatını kaybetmektedir. İstenmeyen etkilerin önüne geçebilmek için günde 5000 adımın altına düşmemek, haftada 3-4 defa 40-50 dakika kadar düzenli egzersiz yapmak büyük önem taşımaktadır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yüksek Kolesterol (Yağlı beslenme)

Kolesterol ve trigliseritler yağsı  maddeler olup vücutta fazla miktarlarda bulunduğunda çeşitli etkileşimler ile damar çevresinde birikerek damar tıkanıklığına neden olabiliyorlar. Doç. Dr. Macit Bitargil “Halk arasında LDL kötü huylu, HDL ise iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Çünkü LDL kolesterolü damara taşıyan moleküldür. Damardaki kolesterolü taşıyarak uzaklaştıran molekül ise HDL’dir. Kandaki yüksek kolesterol, trigliserit ve LDL seviyeleri tehlike çanları gibidir. Uygun diyet veya ilaçla müdahale yapılarak düşürülmelidir” uyarısında bulunuyor.  HDL seviyelerinin ise düşük olmaması gerektiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil, bunun için  spor yapmanın ve sağlıklı beslenmenin şart olduğunu vurguluyor.

Hipertansiyon

Kalbimiz vücudumuza dakikada ortalama 5 litre kan pompalarken, normade kan basıncının 120/80 mmhg olması gerekiyor. Bu seviyenin üzerindeki yüksek basınçlarda damar içindeki hücreler zarar görmeye başlarken, doğru zamanda müdahale edilmezse damar daralmaları ve tıkanıklıkları kaçınılmaz oluyor. Doç. Dr. Macit Bitargil “Bu nedenle belirli aralıklarla tansiyonumuzu kontrol ettirmek ve bu konuda bir farkındalığa sahip olmak önemlidir. Doğru diyet önerileri ile tuzlu beslenmeden kaçınmak, spor yapmak, kilo vermek ve gerekiyorsa ilaç kullanmak tedavide mihenk taşlarıdır” diye konuşuyor.

Diyabet

Diyabet hastalarının yaklaşık  yüzde 20-30’unda damar tıkanıklığı da görülebiliyor. Kontrolsüz kan şekeri zamanla damar lümeninde problemlere neden olarak damar tıkanıklığına yol açabiliyor. Kan akımının azalması ve diyabet hastalığının etkileri ile bacaklarda iyileşmeyen yaralar açılabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Macit Bitargil “Diyabet hastalarının kendilerine doktor tarafından verilen ilaçları uygun şekilde kullanmaları, kan şekeri kontrollerini ihmal etmemeleri ve uygun beslenme önerilerini takip etmeleri sağlık açısından çok önemlidir” uyarısında bulunuyor.

İleri yaş

Yapılan araştırmalar, geçen her 10 yılda damar tıkanıklığı riskinin 2 kat arttığını ortaya koyuyor. Özellikle 50 yaşından sonra sigara kullanımı, yağlı beslenme, fazla kilo alımı, hareketsizlik gibi kontrol edilebilir risk faktörlerini en aza indirmek ve belli aralıklarla damar sağlığını kontrol ettirmek riski azaltmada büyük önem taşıyor.

Genetik hastalıklar

Bazı hastalarda genç yaşlarda beklenmedik şekilde damar tıkanıklığı problemlerine rastlanabildiğini belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil şöyle konuşuyor: “Ailesel kolesterol hastalıkları, Factor V leiden mutasyonu, antithrombin 3, protein C, S bozuklukları gibi kan pıhtılaşmasına neden olabilen hastalıklarda damarlarda beklenmeyen tıkaçlar oluşabilmektedir. Bazı basit genetik testler ve kan testleri ile tanı konulabilmekte ve bu hastalarda uygun medikal tedavi, kan sulandırıcı tedavileri ile hastalık erken safhalarda kontrol altına alınabilmektedir.”

Damar iltihaplanmaları (Vaskulitler)

Burger hastalığı, Kawassaki hastalığı ve Behçet hastalığı gibi birçok damar iltihaplanması sorunu ile karşılaşılıyor. Doç. Dr. Macit Bitargil, genç yaşlarda vücuttaki küçük, orta ya da büyük çaptaki damarlarda ciddi problemlere ve tıkanıklıklara neden olabilen vaskulitlerde erken tanı ve tedavinin çok önemli olduğunu belirterek, tedavi yapılmadığı taktirde etkilenen uzvun ve organın kaybı ve ciddi hayati risklerin ortaya çıkacağını söylüyor.

Ameliyat olan hastalar dikkat!

Tedavi sonrası bu kurallara uymazsanız!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, damar tıkanıklığı olan hastalarda ilaç tedavisinin yetersiz kaldığı durumlarda çeşitli girişimsel yöntemler ile (stent, balon, açık ameliyat teknikleri) tedavi sağlanabildiğini belirtirken “Ancak dikkat edilmediği takdirde hastalık yeniden ortaya çıkarak yeni tıkanıklıklara yol açabiliyor. Bu bakımdan verilen ilaçları düzenli olarak kullanmak, tansiyon, kolesterol ve diyabet hastalıklarını kontrol altında tutmak, sigaradan uzak yaşamak, dengeli ve sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve dengeli kiloda kalmak çok önemlidir” diyor.

Çocuklarda düşmeyen ateşe dikkat!

Çocuklarda düşmeyen ateşe dikkat!
Halk arasında kan kanseri olarak bilinen lösemi, çocuklarda en sık görülen kanser türü olarak tanımlanıyor. Çocuklarda ilaç kullanımına rağmen düşmeyen ateş, geçmeyen yorgunluk ve ciltte morartılar hastalığın en belirgin belirtilerini oluştururken, erken tanı ve doğru tedavi planlaması lösemi ile mücadelede önemli rol oynuyor. Memorial Şişli / Ataşehir Hastaneleri Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Betül Tavil, “Dünya Lösemili Çocuklar Haftası” dolayısıyla lösemi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Lösemi, Yunanca “beyaz” anlamına gelen “leukos” ve “kan” anlamına gelen “haima” kelimelerinin birleşiminden elde edilmiş ve hastalığı adlandırmak için kullanılmıştır. Halk arasında kan kanseri olarak adlandırılır. Çocukluk çağı kanserleri görülme sıklığı açısından değerlendirildiğinde ilk sırada lösemiler yer alır. Erişkinlerden farklı olarak çocukluk çağında lösemilerin büyük çoğunluğu Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) daha sık gözlenir. Akut Lenfoblastik Lösemi, çocukluk çağı lösemilerinin %80 kadarını oluşturan ve çocukluk çağında en sık görülen lösemidir. ALL görülme sıklığı özellikle 2-5 yaş arasında artış göstermektedir. ALL erkeklerde kızlara göre daha fazla saptanır.
Hamilelik döneminde de dikkatli olmak gerekiyor
Çocukların önemli bir çoğunluğunda lösemi gelişimini açıklayabilecek bir risk faktörü yoktur. Ancak bazı olgularda kalıtsal ve çevresel risk faktörleri saptanabilir. Bebek anne karnındayken alkol, pestisidler, benzen gibi toksik maddelere maruz kalınması, bazı yiyecekler, viral enfeksiyonlar ve radyasyona maruziyet lösemiye yol açabilir. Çeşitli kromozom anomalileri lösemiye yatkınlığa yol açar. Örneğin Down sendromlu (trizomi 21) çocuklarda lösemiye yatkınlık artmıştır. Genetik faktörler dışında, çevresel faktörler de lösemi gelişmesinde önemlidir. Çevresel risk faktörleri arasında iyonize radyasyon, bazı ilaçlar, petrol ürünleri, benzen gibi organik maddeler, herbisid ve pestisidler sayılabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Betül Tavil

Bu belirtileri önemseyin
Löseminin belirtileri şöyle sıralanabilir:
• İlaçlara rağmen düşmeyen ateş veya titreme
• Kalıcı yorgunluk, halsizlik
• Sık veya şiddetli enfeksiyonlar
• Kilo vermek
• Şişmiş lenf düğümleri, karaciğer veya dalak büyümesi
• Kolay kanama veya morarma
• Burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik, diş etlerinde kabarma
• Ciltte küçük kırmızı lekeler (peteşiler)
• Özellikle geceleri aşırı terleme
• Kemik ağrısı veya hassasiyet

Akut löseminin başlangıç bulguları kısa sürelidir ve farklılıklar gösterebilir. Hastalarda sıklıkla iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, aralıklı ateş, kemik ağrısı ve beniz solukluğu gibi tablolar görülür. Hastalık ilerledikçe kemik iliği yetmezlik bulguları ve kemik ağrıları belirgin hale gelir. Lenf bezlerinde büyüme, karaciğer ve dalak büyüklüğü, testislerde büyüme, solunum sıkıntısı, baş ağrısı ve kusma gibi santral sinir sistemi bulguları gelişir. Fizik muayenede solukluk, halsizlik, üzerine basmakla solmayan deri döküntüsü, deride morartılar, lenf bezinde şişlikler, kemik veya eklem ağrıları genellikle vardır. Solunum sıkıntısı gelişebilir. Hastaların bazılarında tanıda santral sinir sistemi bulguları izlenebilir. Bazı hastalarda böbrek yetmezliği, kemik tutulumu, kardiyak tutulum da gerçekleşebilir.
Kemik iliği incelemesi çok önemli
Kemik iliği yetmezliğine ait bulgular (anemi, trombositopeni, lökopeni veya lökositoz) ve periferik kan bulguları lösemiyi düşündürür. Hastanın klinik tablosu ve laboratuvar tetkiklerinin sonuçları dikkatlice değerlendirilmelidir. Lösemiden şüphelendiğinde öncelikle kemik iliği incelemesi yapılmalıdır. Kemik iliği aspirasyonu lösemi tanısının konulmasında en değerli yöntemdir. Kemik iliğinde yüzde 30’dan fazla lenfoblast adı verilen kanser hücrelerinin görülmesiyle ALL ve yüzde 20’den fazla miyeloblast adı verilen kanser hücrelerinin görülmesiyle AML tanısı konulur.
Kemik iliği nakli hayat kurtarıyor
Lösemi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Çocuklarda lösemiye ait belirtiler görüldüğünde vakit kaybedilmeden kan hastalıkları ile onkoloji konusunda uzman bir doktor ve tam donanımlı bir hastaneye başvurulmalıdır. Son yıllarda modern tedavi yöntemleri sayesinde lösemi hastalarında yaşam kalitesi ve süresi artmaktadır. Özellikle kemik iliği nakli bazı hastalarda hayat kurtarıcı bir tedavi seçeneğidir. Kemik iliği nakli olan çocuklar yaşıtları gibi sağlıkla büyüyüp gelişebilmektedir.
.

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Halk arasında ‘titreme’ hastalığı olarak da bilinen Parkinson, beyin hücrelerinin tahribatıyla yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle 60’lı yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte daha erken yaşlarda da görülebilen hastalık, günümüzde ortalama yaşam süresinin uzamasıyla giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığı vücut hareketlerini etkilediği için hastanın hayat kalitesini zamanla giderek düşürür. Hastalık, sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişimini sağlayan ‘dopamin’ adı verilen bir maddenin azalması sonucu geliştiğinden, hastalar ilk senelerde dopamin ve benzer etkiye sahip ilaçlarla bir balayı süresi yaşayabilirler. Ancak ilerleyici bir hastalık olması nedeniyle zamanla ilaçların dozları yeterli gelmemeye başlar ve hekim kontrolünde ilaç dozları artırılır. Çok yüksek ilaç dozlarına çıkıldığında hastalarda istemsiz hareketler başlar. Bu durumda cerrahi tedavi (beyin pili) gündeme gelir” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, Parkinson hastalığı hakkında en çok merak edilen 5 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı

Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

  •  Sinsice başlayan ve genellikle tek taraflı elde titreme ile farkedilen Parkinson hastalığında el titremesi dinlenme sırasında görülüyor. El hareket ettiğinde titreme duruyor.
  • Titremenin yanında hareketlerde yavaşlama ve sertlik görülüyor. Kaslardaki bu sertlik daha çok hastanın el bileği, dirsek, kalça ve diz gibi eklemlerinde hareketi zorlaştırıyor.
  • Zorlaşan hareket sebebiyle hastada duruş ve yürüme bozukluğu gelişiyor. Hastalar belli bir süre sonra yürürken kollarını eskisi gibi sallayarak yürüyememeye başlarken, kollarındaki normal salınım hareketi kayboluyor.
  • Yüz ifadelerinde donukluk (mimiklerinde azalma) oluyor.
  • Konuşmalarında monotonluk ve daha kısık sesle konuşma da görülebiliyor.

Yaşam kalitesi iyileştirilebiliyor

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığının tam şifaya ulaştıran kesin bir tedavisi yoktur. Yalnız hastalığın bulgularını azaltmaya veya geri çevirmeye yönelik ilaçlar bulunmaktadır. İlaçlara direnç gelişmesi durumunda veya şikâyetlerin (özellikle titremenin) ilaçlarla istenildiği kadar güçlü şekilde kontrol edilememesi durumunda cerrahi tedavi (beyin pili takılması) uygulanabilir” diyor.

Beyin pili hastaya özgürlük sağlıyor

Parkinson cerrahisinde asıl amacın; hastanın kullandığı ilaçların sayısını ve dozlarını düşürmek olduğunu belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, bu nedenle ameliyat öncesinde kullanılan dört-beş farklı Parkinson ilacının, bir ya da iki ilaca düşürüldüğünü, uygun görülen bazı hastalarda ilacın tamamen de kesilebildiğini söylüyor. Beyin pilinin, ilaçlara rağmen hayat konforu gerilemeye başlayan hastalara kimseye bağımlı olmadan yaşayabilme, yüzme ve fiziki kapasitesine uygun spor faaliyetlerini yapabilme imkanı sağladığına dikkat çeken Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, takılan sistemin cilt altında kalmasından dolayı dışardan herhangi bir parçasının görülmediğini belirtiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Parkinson hastasına beyin pili takılabilmesi için…

Beyin pili ameliyatına uygun hastalar Beyin ve Sinir Cerrahisi ve Nöroloji uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından belirleniyor. Beyin pili takılabilmesi için hastaların bazı kriterlere uygun olması gerekiyor. İlaçla şikayetleri düzelen hastalara beyin pili takmaya gerek olmadığını belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı şöyle konuşuyor: “Bazı hastalarda Parkinson’a benzer bulgularla başlayan ancak yıllar içinde farklı hastalıklara dönüşen durumlar gözlenir. Bu sebeple beyin pili takılacak hastaların Parkinson hastası olduğundan emin olmak için en az birkaç sene beklenmesi gerekir. Ayrıca hastalar genel anestezi alabilecek tıbbi şartları sağlamalıdır.”

Beyin pili ameliyatı iki aşamada gerçekleşiyor

Ameliyat iki evrede gerçekleştiriliyor. Yaklaşık üç saat süren ameliyatın ilk ve daha uzun süren bölümünde hasta genel anestezi almıyor. Lokal anestezi ile hastanın başına bir çerçeve takılarak, işlem süresince şuurunun açık olması isteniyor. Hasta herhangi bir ağrı duymuyor. Beynin özel çekirdeklerine kabloların takıldığı bu ilk evrenin ardından çerçeve çıkarılıyor. Genel anestezi ile uyutulan hastanın göğüs bölgesinde cilt altına bu kabloların birleştirileceği pil yerleştiriliyor. Ameliyat sonrası bir gün hastanede kalınıyor. Bir hafta sonra da hasta dikişlerinin kontrolü ve pil ayarlarının yapılması için poliklinik kontrolüne çağrılıyor.

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Son dönemlerde dünyada hızla yayılmaya başlayan ve maymun çiçeği virüsü hastalığı olarak bilinen Monkeypox, Covid -19 pandemisinin etkileri henüz atlatılmamışken yeni bir endişe kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Peki, maymun çiçeği virüsü nedir? Yeni bir pandemi olma ihtimali var mı? Maymun çiçeği virüsü Türkiye’de görüldü mü ve ne tür önlemler alınması gerekiyor? Memorial Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç, maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox hakkında dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç

Maymun çiçeği virüsü monkeypox ateş ve deri döküntüleri ile kendini belli edebilir

Maymun çiçeği hastalığı (monkeypox) ilk olarak Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarında ortaya çıkan ve zaman zaman diğer bölgelerde de görülen maymun çiçeği virüsünün neden olduğu hayvanlardan insanlara bulaşan bir hastalıktır. Tipik olarak, ateş, deri döküntüleri ve büyümüş lenf bezleri ile kendini gösterir, bunların yanı sıra çeşitli tıbbi komplikasyonlara da yol açabilir. Genellikle 2-4 hafta süren belirtileri olan ve kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Ağır vakalar ortaya çıkabilir. Son zamanlarda bu virüs kaynaklı ölüm oranları %3-6 olarak rapor edilmiştir.

Maymun çiçeği virüsü kolayca bulaşabiliyor

Monkeypox, enfekte bir kişi veya hayvanla yakın temas yoluyla ya da virüs bulaşmış materyaller ile insanlara bulaşır. Hastalık bir kişiden diğerine lezyonlar, vücut sıvıları, solunum damlacıkları, yatak örtüleri gibi kontamine eşyalarla birinden diğerine geçebilmektedir. Damlacık yoluyla bulaşma genellikle yüz yüze uzun süreli teması gerektirir ve bu durum da sağlık çalışanlarını, hane halkını ve aktif vakaların yakın temaslılarını risk altına sokmaktadır. Kişiden kişiye bulaş zinciri son yıllarda en uzun olarak 6 kişiden 9 kişiye çıkmıştır. Bunun nedeni çiçek aşısının yapılmaması nedeniyle toplumda azalan bağışıklığa bağlı olabilir. Anneden bebeğe bulaşma, gebelik ve doğum sırasında ve sonrası yakın temasla olabilir.

Klinik tablo çiçek hastalığına benziyor

Maymun çiçeği virüsü monkeypox’ın klinik görünümü 1980 yılında dünya çapında eradike edildiği yani tamamen silindiği ilan edilen çiçek hastalığına benzerdir. Çiçek hastalığına göre daha az bulaşıcıdır ve daha hafif seyirli hastalığa neden olur. Çiçek hastalığının eradikasyonu ve ardından çiçek aşısının durdurulması ile birlikte maymun çiçeği virüsü halk sağlığı için önemli hale gelmiştir.

Maymun çiçeği virüsü hastalığının belirtilerine dikkat!

Maymun çiçeği hastalığının kuluçka süresi genellikle 6-13 gündür ancak 5- 21 gün arasında da değişebilir. Enfeksiyon iki döneme ayrılabilir. Ateş, baş ağrısı, lenf düğümlerinin büyümesi, sırt ağrısı, kas ağrısı, halsizlik ile karakterize ilk dönem 0-5. gün arasındadır. Lenf düğümlerinin büyümesi bu hastalık için belirgin bir özelliktir ve kızamık, çiçek, suçiçeği ayırımında önemlidir. Deri döküntüsü ateşten 1-3 gün sonra başlar. Döküntü, gövdeden ziyade yüz, kol ve bacaklarda daha yoğundur. Yüz (%95), avuç ve ayak tabanları (%75) etkilenir. Ayrıca ağız mukozası (%70), genital bölge (%30) ve konjonktiva (%20) etkilenir. Döküntüler önce düztabanlı, deriden hafifçe kabarık, sonrasında içi önce berrak sonra sarımsı sıvı dolu lezyonlar şeklinde gelişir. Lezyonlar birkaç adet veya binlerce olabilir. Belirtiler 2-4 hafta içinde kendini sınırlar. Çocuklarda şiddetli seyirli hastalık görülebilir. Bağışıklık yetmezliği olan kişilerde de ağır seyredebilir. Önceden çiçek aşısının koruyuculuğu olmasına rağmen bugün ülkelere bağlı olarak 40-50 yaş altındaki kişiler hastalığa daha duyarlıdır. Komplikasyon olarak, akciğer enfeksiyonu, sepsis, görme kaybı ve ensefalit ( beyin iltihabı) görülebilir.

Çiçek hastalığının tedavisinde kullanılan ilaçlar ve aşılar faydalı olabiliyor

Maymun çiçeği virüsü hastalığı daha çok Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarına yakın yerleşimlerde görülmesine rağmen kentsel alanlarda giderek fazla ortaya çıkmaktadır. Kemirgenler (sincap, sıçan gibi) ve insan olmayan primatlar hastalığın hayvan konaklarıdır.

Çiçek hastalığının ortadan kaldırılması sırasında kullanılan aşılar maymun çiçeği hastalığına karşı da koruma sağlamıştır. Bunun dışında maymun çiçeği hastalığının önlenmesi için onaylanmış olan yeni aşılar geliştirilmiştir. Çiçek hastalığının tedavisi için geliştirilen ilaçlar maymun çiçeği hastalığının tedavisi için de ruhsatlandırılmıştır.

Maymun çiçeği virüsü yeni bir pandemiye neden olabilir mi?

İnsan maymun çiçeği insanlarda ilk olarak 1970 yılında, 1968 yılında çiçek hastalığının ortadan kaldırıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 9 yaşında bir erkek çocukta tanımlanmıştır. O zamandan bu yana vakaların çoğu kırsal, yağmur ormanları bölgesinde rapor edilmiştir. Bu tarihten sonra 11 Afrika ülkesinde insanlarda maymun çiçeği hastalığı bildirilmiştir. Maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox sadece Batı ve Orta Afrika’daki ülkeleri değil, dünyanın geri kalanını da etkilediği için küresel halk sağlığı açısından önemi olan bir hastalıktır. Afrika dışında ilk monkeypox salgını 2003 yılında ABD de olmuştur ve evcil köpeklerle temas ile ilişkilendirilmiştir. Bu evcil hayvanlar ise Gana’dan getirilen sıçanlarla barındırılmıştır. Bu salgında 70’in üstünde vaka görülmüştür. Hastalık 2018’de Nijerya’dan İsrail’e, 2018’de Birleşik Krallık’a, daha sonraki yıllarda Singapur ve ABD’ye seyahat edenlerde görülmüştür. Son dönemlerde de Avrupa ülkelerinde virüsün yayıldığı bildirilmektedir. Bu durum mutlaka kontrol altına alınmalıdır.

Maymun çiçeği virüsüne karşı önleminizi alın

Sürveyans yani virüs konusunda sistematik gözlemler ve yeni vakaların hızlı tanımlanması, salgının kontrol altına alınması için kritik öneme sahiptir. Salgınları sırasında, enfekte kişilerle yakın temas, maymun çiçeği virüsü enfeksiyonu için en önemli risk faktörüdür. Sağlık çalışanları ve ev halkı daha büyük bir enfeksiyon riski altındadır. Maymun çiçeği virüsü enfeksiyonuna yakalandığından şüphelenilen veya bu bilginin doğrulandığı hastaların tedavisi ile bakımını yürüten ya da onlardan örnekler alan sağlık çalışanları standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Mümkünse, hastanın bakımı için daha önce çiçek hastalığına karşı aşılanmış kişiler seçilmelidir. Bireysel olarak da kişisel hijyen tedbirlerine özen gösterilmelidir. Bununla birlikte ortak eşya ile ortak alan kullanımlarında dikkatli olunmalıdır.

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Soğuk ve uzun geçen kış mevsiminin ardından güneş yüzünü göstermeye başladı. Artık kışın giyilen kalın giysilerin yerini ince giysiler alacak, haliyle alınan kilolar da daha görünür hale gelecek. Bu nedenle yaz yaklaştıkça hemen herkesi kilo verme telaşı sarmaya başladı. Ancak diyet boyunca farkında olmadan ya da iyi geleceğini düşünerek yaptığımız bazı hatalar nedeniyle zayıflama süreci uzayabiliyor veya verdiğimiz kiloları normal beslenme alışkanlıklarımıza döndüğümüzde fazlasıyla geri alabiliyoruz. Dahası zayıflamak isterken pek çok sağlık problemiyle de karşılaşabiliyoruz. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, özellikle çok düşük kalorili diyetlerin sağlığımızı olumsuz yönde etkilediklerini belirterek, “Tartıya yansıyan eksileri görsek de, bunun geçici bir ağırlık kaybı olduğunu unutmamalı ve yetersiz beslenme nedeniyle kas kaybı, baş ağrısı, saç dökülmesi, kabızlık, kan şekeri dengesinin bozulması, cilt kuruluğu ile konsantrasyon problemleri gibi birçok sorunu beraberinde getirdiğini bilmeliyiz. Çok düşük kalorili diyetlerden kaçınmalı, sağlıklı ve dengeli beslenerek kalıcı kilo kaybı sağlamalıyız” diyor. Peki diyet sürecinde en sık hangi hataları yapıyoruz? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 hatayı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Hata: Çok düşük kalorili diyetler yapmak

Vücudumuzun sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirebilmesi için günlük belirli bir kaloriye ihtiyacımız var. Bu kaloriyi gün içinde yediğimiz/içtiğimiz besinlerden alıyoruz. Çok düşük kalorili diyetler yapmak ilk aşamada tartıya yansıyan rakamlarla size kendinizi iyi hissettirse de bir süre sonra bu rakamların gerçek sonuçlar olmadığını görüyoruz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, genellikle sıvı formda ya da tek tip besin grubu içeren bu diyetlerin daha çok sıvı ve  kas kaybı ile sonuçlandığı için verilen kiloların aynı hızla geri alındığını belirterek, “Bunun yanı sıra vücudun enerji harcaması bu düzeye uyum sağladığı için çok düşük kalorili diyetler metabolizmanın yavaşlamasına, bunun sonucunda kiloların yavaş verilmesine de sebep oluyor” diyor.

Doğrusu: Uzun vadede ağırlık kaybı sağlamaması ve sürdürülebilir olmaması nedeniyle çok düşük kalorili diyetlerden kaçının. Acele etmeden gereksinimlerinize uygun bir beslenme planıyla bu süreci ilerletmelisiniz. Bireysel farklılıklardan dolayı kişiden kişiye değişse de ideal ağırlık kaybı haftada 0.5-1kg arasında olmalıdır.

Hata: Yağsız beslenmek

Diyet sürecinde kalori açığı sağlamak için tüm besin ögelerinde olduğu gibi yağ alımı da bir miktar kısıtlanıyor. Ancak kalori miktarını düşürmek için yemekleri yağsız pişirmek, omega 9 yağ asitleri ve E vitamininden zengin olan zeytinyağı gibi sağlıklı yağları alamamanıza sebep olduğu gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini de olumsuz yönde etkiliyor. Uzun vadede sağlığı olumsuz etkileyen bu durum, diyet sürecinde bir süre sonra kilo kaybının da durmasına veya yavaşlamasına neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken, gereksinimlerinize uygun şekilde, bir porsiyonu yaklaşık 45 kcal olan zeytinyağı, avokado, ceviz, badem ve fındık gibi yağlı tohumlar tüketerek sağlıklı yağ asitlerinden zengin beslenebilirsiniz. Ancak yağ grubundaki bu besinlerin enerji içeriğini unutmayın ve aşırı miktarlarda tüketiminden kaçınarak diyetinize ekleyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Su yerine maden suyu içmek

Bahar ve yaz aylarında ısınan havaların etkisiyle daha sık susuyoruz ve asitli, serin bir içecek tüketme isteğimiz artıyor. Diyet yapanların ilk tercihi de kalorisiz olması nedeniyle genellikle maden suyu oluyor. Ancak vücudumuzda birçok metabolik süreç için elzem olan su gün içinde yeteri kadar tüketilmediğinde ya da su yerine maden suyu gibi farklı sıvılara ağırlık verildiğinde kilo verme süreci yavaşlayabiliyor.

Doğrusu: Tükettiğimiz içecekler sıvı alımını destekleseler de en iyi sıvı kaynağı sudur. Dolayısıyla gün içinde ortalama 2-2.5 litre su içmeyi alışkanlık edinin. Su tüketiminize ek olarak, günde en fazla 2 şişe düşük sodyum içeren (Na<100mg) maden sularından içebilirsiniz.

Hata: Bol limonlu su içmek

Limonlu su içmek, günlük sıvı ve C vitamini alımınızın artmasına katkı sağlıyor, ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine, diyet sürecinde yağ yakmıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, ayrıca gün içinde tüketilen tüm sulara bol limon sıkmanın da uzun vadede mide problemlerine ve diş minelerinde hasara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Doğrusu: Limonlu su içerek güne başlamak size iyi hissettiriyorsa ve herhangi bir mide problemiz yoksa, içine yarım limon sıktığınız bir büyük bardak (yaklaşık 300 ml) suyu tüketebilirsiniz.

Hata: Yeterince karbonhidrat tüketmemek

Diyet sırasında en sık yapılan hatalardan biri de, ekmek, pilav, makarna ve kurubaklagil gibi karbonhidrat içeren besinleri tümüyle beslenme planından çıkarmak oluyor. Ancak vücudumuzun temel enerji kaynağı olan karbonhidratların içerdikleri lif, B grubu vitaminler ve mineraller nedeniyle diyetten tamamen çıkarılmaları uzun vadede kilo kaybının yavaşlamasına, bağırsak düzeninin bozulmasına ve tatlı ihtiyacınızın artmasına yol açabiliyor. Bu durum diyetinizin başarısızlıkla sonuçlanmasına ya da kısıtlanan besinleri aşırı miktarda tüketmenize neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken karbonhidrat içeren besinleri kesmeyin. “Burada en önemli nokta, tüketilen karbonhidratın türüdür” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, şöyle devam ediyor: “Eklenti şeker, fruktoz şurubu içeren ve beyaz unlu işlenmiş yiyeceklerden uzak durmalısınız. Ancak tam tahıllı ürünleri, bulgur, karabuğday gibi lif oranı yüksek tahılları ve kurubaklagilleri porsiyon kontrolü sağlayarak tüketmeniz faydalı olacaktır”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Protein ağırlıklı beslenmek

Hızlı kilo kaybı, kas kütlesini arttırmak ya da vücut şekillendirmek için sıklıkla başvurulan yüksek protein içeren diyetler, böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkilediği gibi yüksek hayvansal yağ alımına da sebep oluyor. Protein gereksinimi kişiye özgü oluyor ve ihtiyaç üzerinde protein alımı böbrek fonksiyonları, bağırsak problemleri, kalp hastalıkları açısından da risk faktörünü oluşturuyor. İçeriği size özgü planlanmamış protein ağırlıklı diyetler sağlığınızı olumsuz etkilemelerinin yanı sıra yüksek kalorili olmaları nedeniyle ağırlık kaybının da önüne geçebiliyor.

Doğrusu: Protein ihtiyacı yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, aktivite durumu, kronik hastalık varlığı gibi durumlara göre değişiyor. Profesyonel sporcu değilseniz veya ağır direnç egzersizleri yapmıyorsanız günlük protein alımınız kilogram başına 1-1.2gr’ı geçmemeli.

Hata: Uyku düzenine dikkat etmemek!

Sıcak havalarda azalan iş temposu, sosyal yaşamın hareketlenmesi ve tatil süreçleri nedeniyle geç saatlere sarkan uyku düzeni de kilo vermenize engel olabilen bir başka önemli faktör. Yetersiz ve kalitesiz uyku hem leptin ve ghrelin gibi vücutta tokluk ile açlık süreçlerini yöneten hormonların düzeylerini etkileyerek iştahınızın artmasına hem de kalori yoğunluğu yüksek besinlere yönelmenize sebep olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken yeterli ve kaliteli uyku, süreci daha rahat yönetmemizi sağlayacaktır. Son zamanlarda daha bireysel sürelerden söz edilse de, yapılan çalışmalar 6 saatten az, 9 saatten fazla uyumamız gerektiğini ortaya koyuyor.

Hata: Sürekli tartılmak

Diyet yapmaya başladıktan sonra sık sık tartılıp diyetin sonucunu bir an önce görmek isteyebiliyoruz. Ancak vücut ağırlığı gün içinde birçok nedene bağlı olarak değişiklik gösteriyor. O gün içinde yediğiniz besinler, sıvı alımınız ve uyku düzeniniz gibi birçok etken tartıya yansıyan sonucu etkiliyor. Dolayısıyla diyet sürecinde her gün düzenli ağırlık kaybı olmayabiliyor. Tartıda istediğiniz sonucu görmemek de diyet motivasyonunu düşürebiliyor.

Doğrusu: Haftada bir kez, aynı tartıda, sabah aç karnına, dışkılama sonrası ve giysisiz ölçüm yapmanız daha doğru bir tercih olacaktır.

Günde 10 adet çilek tüketirseniz…

Günde 10 adet çilek tüketirseniz…

İlkbahar ve yaz mevsiminin en sevilen meyvelerinden olan çilek sadece lezzetiyle değil, aynı zamanda sağlığımız üzerindeki etkileriyle de ön plana çıkıyor! C vitamininden en zengin meyveler arasında yer alıyor çilek. Günlük bir porsiyon çilek tüketimiyle C vitamini ihtiyacınızı fazlasıyla karşılayabilirsiniz. Çilek, aynı zamanda A vitamininden potasyuma, kalsiyumdan magnezyuma kadar içerdiği pek çok bileşenle adeta bir şifa deposu. Düşük glisemik indeksi sayesinde kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olmadığı için günde bir porsiyon (10 adet orta boy) çilek tüketmenizde fayda var. Ancak dikkat! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, çileğin özellikle çocuklarda alerjik reaksiyona neden olabildiğini belirterek, “Bağışıklık sisteminin çileğin içerisinde bulunan proteine karşı aşırı tepki vermesi sonucu alerjik reaksiyon gelişebiliyor. Huş ağacı polenine veya elmaya karşı alerji sorunu yaşanıyorsa, çileğe karşı ikincil bir besin alerjisi gelişmesi mümkün olabiliyor. Dolayısıyla çilek yedikten sonra ağızda karıncalanma veya kaşıntı, baş dönmesi, dudak, dil veya boğazda şişlik, solunum problemleri, kurdeşen, ishal gibi belirtiler yaşanıyorsa, doktora danışmakta fayda var” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, çileğin sağlığımız üzerindeki faydalarını anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz

Kötü huylu kolesterole karşı etkili oluyor

Çilek zengin lif içeriği sayesinde kötü huylu LDL kolesterolün düşürülmesinde rol oynuyor. Aynı zamanda zengin antioksidan içeriği ile kolesterol üzerinde olumlu sağlık etkileri göstererek damar tıkanıklığının önlenmesine yardımcı olabiliyor. Yapılan bir çalışmada; her gün düzenli çilek tüketen kişilerin LDL kolesterollerinde yüzde 14, toplam kolesterollerinde yüzde 9 ve trigliserid düzeylerinde yüzde 21 oranında azalma görüldüğü bildirilmiş. Çileğin kolesterol düşürücü etkisi lif, C vitamini ve biyoaktif bileşen içeriğiyle ilişkilendiriliyor.

Kalp sağlığını destekliyor

Çileğin potasyum içeriği yüksek tansiyonu olan bireylerde fayda sağlayabiliyor. Düşük sodyum, yüksek potasyum içeren bir beslenme düzeni yüksek tansiyonu dengelemede önem taşıyor. Potasyum, kalp kasının düzenli çalışmasında, kan basıncının dengelenmesinde ve kardiyovasküler sistem üzerindeki yükün azaltılmasında önemli fayda sağlıyor.

Kanserden korunmaya katkı sağlıyor

Çilek antioksidan değeri en yüksek meyveler arasında yer alıyor. Gün içinde maruz kalınan hava kirliliği ve birtakım kimyasallar gibi çevresel faktörler sebebiyle vücuda alınan bazı maddeler toksik etki gösterebiliyor ve hastalıklara neden olan serbest radikal üretimine yol açabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, antioksidanların serbest radikallere karşı koruma sağlayarak hastalıkların oluşumunu önleyebildiğini belirterek, “Antioksidan alımınızı günlük düzenli olarak bir porsiyon çilek tüketerek destekleyebilirsiniz. Ancak yapılan çalışmalar çileğin zengin antioksidan içeriği sayesinde bazı kanser türlerine karşı koruma sağladığını gösterse de daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır” diyor.

Kan şekeri dengesinde önemli

Yapılan çalışmalar kan şekeri dengesindeki bozuklukları obezite, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı riski ile ilişkilendiriyor. Çileğin glisemik indeksinin (kan şekerini yükseltme hızı) düşük olması kan şeker dengesi için önemli. Özellikle insülin direnci veya diyabet sorununuz varsa, ara öğünlerinizde bir porsiyon çilek ile beraber bir su bardağı kefir (200 ml) tüketerek daha dengeli kan şeker seviyesi sağlayabilirsiniz. Çilek ve kefir ikilisi aynı zamanda daha uzun süre tok kalmanıza da yardımcı olacaktır.

Bağışıklık sistemini güçlendiriyor

Çilek, güçlü antioksidan etkiye sahip C vitaminin önemli bir kaynağı. Bu sayede bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonlarla mücadele ediyor. Bir porsiyon çilek (10-12 orta boy-180 gr) tüketimi bir porsiyon portakal (1 orta boy-130 gr) tüketiminden daha fazla C vitamini sağlıyor.

Tokluk süresini uzatıyor

Çilek zengin lif içeriği sayesinde tokluk süresini uzatarak ağırlık kontrolüne yardımcı oluyor. “Aynı zamanda çileğin glisemik indeksinin, yani kan şekerini yükseltme hızının düşük olması kan şekerinin düzenlenmesi için de önemli” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yapılan çalışmalar, düşük glisemik indeksli diyetlerin diyabet, ağırlık kontrolü ve obezite tedavisinde olumlu etkilerinin olduğunu gösteriyor. Diyet sürecinde çileğin düşük enerji ve yüksek su içeriğinden faydalanabilirsiniz. Çileği ara öğünlerinizde 2 tam ceviz içi ile beraber tüketerek tokluk sürenizi uzatabilirsiniz”

Cilt sağlığını koruyor

Çilek içeriğindeki C vitamini ve antioksidanlar sayesinde cilt sağlığını da destekliyor. Cildin daha pürüzsüz ve canlı görünmesine yardımcı oluyor. Yüksek C vitamini içermesi ve bu vitaminin anti-inflamatuar etkisiyle çilek akne ile ilişkili iltihaplanmanın azaltılmasında da rol oynayabiliyor.

Kabızlığı önleyebiliyor

Lif ve su içeriği yüksek olan çilek; karpuz, kavun ile üzüm gibi su içeriği zengin meyvelerle beraber vücudun hidrasyonuna ve düzenli bağırsak hareketlerini sürdürmeye destek oluyor. Lif, bağırsak hareketlerini arttırarak ve dışkıya hacim kazandırarak kabızlığın önlenmesine yardımcı olabiliyor. Kabızlık problemi olan kişilerin her gün bir porsiyon taze çilek veya çilek marmeladı tüketerek bağırsak hareketliliğini arttırabileceği belirtiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SAĞLIKLI ÇİLEKLİ TARİFLER

Çilekli Semizotu Salatası

Malzemeler: 1 küçük bağ semizotu, 10 adet orta boy çilek, 5-6 yemek kaşığı lor peyniri, 2 tam ceviz içi, ½ limon suyu, 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı keten tohumu

Yapılışı: Semizotunun saplarını kesin. Ardından yaprak kısımlarını yıkayıp, kurulayın. Çilekleri ikiye bölün ve cevizleri küçük parçalar haline getirin. Lor peyniri, zeytinyağı ve limon suyunu da ekleyerek tüm malzemeleri karıştırın. Üzerine keten tohumu ilave ederek servis edebilirsiniz.

Ne sağlıyor? Çilek semizotu ikilisi yüksek su oranı ve düşük glisemik indeksi sayesinde kan şekerinizin dengelenmesine katkı sağlayarak daha enerjik hissetmenize yardımcı oluyor. Aynı zamanda tokluk sürenizin uzamasına destek veriyor. Bu salatayı ana öğünlerinizde tercih edebilirsiniz.

Çilekli Antioksidan Smoothie

Malzemeler: 10 adet orta boy çilek, 1 avuç ıspanak, 1 su bardağı sade kefir (200 ml), 2 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 1 tatlı kaşığı chia tohumu, 1 tatlı kaşığı hindistancevizi tozu

Yapılışı: Tüm malzemeleri blenderden geçirin. Dilerseniz toz tarçınla tatlandırabilirsiniz.

Ne sağlıyor? Protein içerikli bir öğle öğünü sonrası akşam öğününüzü hafif geçirmek veya kahvaltıda bahar ve yaz aylarında artan sıvı ihtiyacınızı destelemek için tercih edebilirsiniz.

Nilo “Güncem” sergisi sanatseverlerle buluşuyor

Nilo “Güncem” sergisi sanatseverlerle buluşuyor

Sanatçı Nilo’nun yeni kişisel sergisi “Güncem”, Ortaköy’de bulunan tarihi Hüsrev Kethüda Hamamı’nın etkileyici atmosferinde ziyarete açıldı.

“Güncem”de, daha önce sergilenmiş eserlerini yeniden yorumlayarak farklı kompozisyonlarla sanatseverlere sunan Nilo, yaşamımızın yönetmeninin sadece ve sadece kendimiz olduğunu hatırlatıyor. Sanatçının, herkesi olumsuz anılarını dönüştürerek hikâyesini yeniden yazmaya ve tam anlamıyla “kendisi” olmaya davet ettiği sergi 28 Mayıs’a kadar ziyarete açık.

Alerjik şikayetler yaygınlaşıyor!

Alerjik şikayetler yaygınlaşıyor!

Bahar aylarında ağaçların yeşillenmesi ve çiçeklerin açması ile polenlerin yaygınlaşıp havada uçuşması özellikle alerjik bünyeli kişilerde birçok soruna yol açıyor. Gözlerde kızarma, burun akıntısı ve tıkanıklığı, geniz akıntısı, boğazda gıcık hissi, öksürük hatta nefes darlığı ile kendini gösteren şikayetler çoğu zaman üst solunum yolu enfeksiyonları ile karıştırılabiliyor. Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Fulya Hastanesi Uzmanı Dr. Aynur Ketene “Bahar alerjisi polenler ile tetiklenir yani hassas bireylerin burun mukozası polenler ile temas edince vücutlarında birtakım karışık mekanizmalar çalışmaya başlar ve semptomlar ortaya çıkar. Alerjiden sorumlu olan bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemimiz polenleri tehlikeli olarak algılar ve antikor adı verilen savunma sistemleri harekete geçer. Alerjik reaksiyonlar başlar histanamin salınımı olur. Histamin salınımı sonucu da burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, gözlerde kızarıklık, göz altında halkalanmalar ve öksürük gibi şikayetler meydana gelir” diyor. Dr. Aynur Ketene, alerjik şikayetlerin yaygınlaştığı bugünlerde bahar alerjisine karşı alınabilecek 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Aynur Ketene

Yeterli su tüketin

Yeterli su tüketimi vücudun işleyişi ve toksinlerin atılımında, bağışıklık sisteminin dengelenmesinde önemlidir. Vücut kilonuza göre, kilogram başına ortalama 40 ml su içmeye dikkat edilmelidir. Çay ve kahve gibi içecekler ise sıvı alımı yerine geçmez. Aksine vücuttaki sıvının daha fazla atılımına yol açarak bedeni olumsuz etkiler.

Bağırsak dostu besinler tüketin

Alerjiden sorumlu olan bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sisteminin yüzde 80’inden bağırsaklarımız sorumludur. Bağırsak mikrobiyotasının bozulmasına yol açan hazır, katkı maddeli endüstriyel beslenmeden uzak durun. Bağırsak sisteminin güçlenmesini sağlayan bol lifli ve probiyotik besinler tüketin. Örneğin; enginar, kefir, turşu, yoğurt, havuç, kabak, ceviz, badem gibi bağırsak dostu besinler alerjik reaksiyonlarla mücadeleyi güçlendirir. Soğan ve sarımsak aşırı mukusun azaltılmasına yardımcı olurken, C vitamini de alerji belirtilerini azaltır.

Yeterli ve kaliteli uyuyun

Kaliteli ve yeterli uyku bağışıklık sistemini güçlendirirken, alerji gibi bağışıklık sistemiyle ilgili problemlerde yardımcı olur. Özellikle gece boyunca vücudu toksinlerden uzaklaştırıp, kişiyi ertesi güne hazırlayan en güçlü antioksidanlardan olan melatonin hormonu 23.00-03.00 saatleri arasında salgılanır. Bu nedenle bu saatlerde mutlaka uykuda olun.

Toksinlerden uzaklaşın

Sigara, alkol, parfüm, sprey, egzoz dumanı gibi toksinlerden uzak durmak vücutta toksin birikimini, karaciğerin yükünü azaltarak bağışıklık sistemine katkıda bulunur. Alüminyumlu deodorantlar, katkı maddeli gıdalar, saç boyaları, şampuanlar ve makyaj malzemeleri gibi toksinler de vücutta ayrıca yük oluşturarak bağışıklık sistemini olumsuz etkileyip alerjiyi tetikler. Gereksiz kullanılan antibiyotikler de bağırsak dostu bakterileri yok ederek bağışıklık sistemini zayıflatır. Bu da alerji riskini artırır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bulunduğunuz odada ve dışarıda çamaşır kurutmayın

Alerjiyi tetiklediğinden çamaşırları bulunduğunuz odada ve dışarıda kurutmayın. Aksi taktirde bulunduğunuz odada çamaşır kurutmak deterjan kokusuna maruz kalmanıza ve alerjinin tetiklenmesine yol açacaktır. Özellikle bahar aylarında dışarıda çamaşır kurutmak da polenlerin çamaşırların üzerine yapışmasına ve bu yolla alerjik şikayetlerinizin artmasına neden olur. Kurutucu yoksa başka bir odaya asıp daha sonra odayı mutlaka havalandırın.

Polenlere karşı maske takın

Polenler sabah 05:00-10:00 arası yayıldığından bu saatlerde gerekmedikçe dışarı çıkmayın. Polenlerin yoğun olduğu zamanlarda evi havalandırmayın. Dışarı çıkarken ağzınıza ve burnunuzu kapatmak için polen maskesi takabilir, güneş gözlüğüyle de gözlerinizi koruyabilirsiniz.

Odada fazla eşyadan kaçının

Özellikle de yattığınız odada fazla eşya bulundurmayın. Peluş oyuncak, halı ve battaniye gibi toz tutabilen eşyalar da alerjiyi tetikleyerek alerjik rahatsızlıkların artmasına yol açar. Nevresim takımlarınızı her hafta 60 derecede yıkamaya özen gösterin. Evinizde kedi, köpek varsa yattığınız odaya girmemesine dikkat edin. Evinizi sık sık süpürüp nemli bezle toz alın. Yüksek etkinlikte partikül yakalayıcı yani hepa filtreli klima kullanın ve hepa filtreli süpürge ile evi temizleyin. Eve gelir gelmez üzerinizi değiştirin ve ellerinizi gün içerisinde sık yıkayın.

Düzenli egzersiz yapın

Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene “Düzenli egzersiz sağlıklı yaşam için her açıdan son derece önem taşımakta, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak alerjilerle mücadelede destek olmaktadır” diyor.