Yazılar

Bebek gibi uyumak için bunlara dikkat edin

Bebek gibi uyumak için bunlara dikkat edin

Bebek büyüten ailelerin yaşadığı en önemli sorunlardan birini, bebeklerinin uzun süre düzene girmeyen gece uykuları oluşturuyor. Çocukların uykuya olan ihtiyaçları ve uyku süreleri büyüme dönemlerine göre değişiyor. Bebeklerin derin ve kesintisiz bir gece uykusu yaşamaları için ebeveynlerin bu konuda bilinçli olması önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Mehmet Ali Duman, çocuklarda uyku düzeninin sağlanması için anne babalara önemli önerilerde bulundu

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Mehmet Ali Duman

Çocuklar en geç 20.30’da yatakta olmalı

Yenidoğan, en fazla uyku ihtiyacı olan dönemdir. Yenidoğanın uykusu 18-20 saate kadar ulaşabilir. Büyüdükçe algısı açılan çocuğun, uyku süresi de kısalır. Büyüme hormonu saat 22.00 civarında en yüksek düzeylere ulaşır. Bu nedenle çocuk hangi yaşta olursa olsun, bu saatlerde derin uykuda olmalıdır. Çocukta düzenli uyku, düzenli beslenmeyle doğrudan ilişkilidir. Bebeğin veya küçük yaştaki çocuğun düzene alıştırılma evresinde, ailelerin otoriter ve tutarlı davranmaları bu süreci kolaylaştıracaktır. Sağlıklı bir çocuğun akşamları en geç 20.00 ya da 20.30’da yatakta olması gerekir.

Uyumak üzereyken yatağa yatırılmalı

Çocuğun uykusu geldiğinde kendisinin gidip yatacağı düşüncesi doğru değildir. Çünkü uykusu gelen çocuk daha da hareketlenir, bu şekilde kendi uykusunu kaçırır. Bu kısır döngü çocukta huzursuzluğa neden olur. Oysa ki çocukların belli bir beslenme ve uyku düzenine sahip olması onları daha huzurlu hale getirir. Bu nedenle, ailelerin kendi özel yaşamlarından fedakârlıklarda bulunup, çocuk için uygun beslenme ve uyku düzenine göre hareket etmeleri doğru olacaktır. Çocuklar uyurken değil, uyumak üzereyken yatağa yatırılmalıdır. Anne çocuğun kendi kendine uykuya dalmasına izin vermelidir.

Çocuklar da yetişkinler gibi uyumalı

Uykusu gelen çocuk, tıpkı yetişkinlerin kendileri için sağladıkları ışığı kapamak, yatağa yatmak, yorganı örtmek gibi koşulların sağlanmasına ihtiyaç duyabilir. Eğer çocuk sallanarak, emzirilerek, biberonla mama verilerek uyumaya alıştırılırsa, gece uykusu bölündüğünde, yeniden aynı koşulların sağlanmasını isteyecektir. Ancak, kendi halinde yatağında uyumaya alıştırılan çocuk, gece uyandığında, herhangi bir müdahale olmaksızın, kendi kendine yeniden uykuya dalabilecektir. Dolayısıyla, eğer çocuğun bir sağlık sorunu yok ise, yatağına yatırıldığında ağlasa bile kucağa alınmamalı, sakinleştirilip yeniden uyuması için yatağa bırakılmalıdır.

Ailenin uyku rutinini her gece tekrarlaması gerekiyor

İlk aylardan itibaren, kendisine uykuyu anımsatacak belli davranış ve objeler çocukları uykuya hazırlayacaktır. Sıcak bir banyo, pijamalarının giydirilmesi, sadece yatakta duran bir oyuncağının kucağına verilmesi, loş ışıkta aynı ninninin söylenmesi, her akşam bunlardan birinin tekrarlanması, çocuğun vücuduna uyku saatinin geldiğini anlatır.

1 yaşından sonra gece beslenmeleri reflüye neden olabilir

Özellikle mama ile beslenen bebeklerde, yaklaşık 10. aydan sonra gece beslenmesi önerilmemektedir. Anne sütü alan bebekler gece aşırı miktarda olmamak koşulu ile beslenebilir. Çünkü gece beslemeleri çocuklarda sık uyanmanın yanında, reflü, üst solunum yolları veya orta kulak enfeksiyonları gibi sorunlara neden olabilir. Gece saatlerinde beslenen çocukların kahvaltılarda da iştahı azalabilir. Bu nedenle 1 yaşını geçen çocuklarda, uyku saatine 1 saat kala, beslenme kesilmelidir. Verilecek bu son öğün için ise tahıllı mamaların tercih edilmesi çocuğun gece boyu tok kalmasını sağlayacak, sindirim sisteminin çalışmasını kolaylaştıracak ve rahat bir uyku için metabolizmasına yardımcı olacaktır.

Sağlıklı bebekler ve çocuklarda, uyku düzenini sağlamak ailenin elindedir. Aile, çocuğa düzenli uyku için düzenli bir hayat imkanı sağlar ve bilinçli uyku alışkanlıkları kazandırırsa, en yaramaz ve söz dinlemeyen çocuk bile bir süre direnip, sonrasında bu düzene alışacaktır. Eğer çocuk her şeye rağmen uyumuyor ve şiddetli şekilde ağlıyorsa, bu durum bir hastalığın belirtisi olabilir. Çocuğun bir sağlık sorunu olup olmadığından emin olmak için uzman yardımı almak yararlı olacaktır.

Romantik ilişkilerde şunlara dikkat

Romantik ilişkilerde şunlara dikkat

Sağlıklı ve doğru iletişim kurmak romantik ilişkilerin yolunda gitmesini sağlıyor. Çiftlerin tartışırken birbirlerine olan yapıcı ya da eleştirel tutum ve davranışları ilişkinin gidişatını belirliyor. Memorial Şişli Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Serpil Endirlik, romantik ilişkilerde sağlıklı iletişim kurmanın önemi hakkında bilgi verdi.
Romantik ilişkiler, kurulan diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi öncelikle iletişim kurmak üzerine yapılandırılmıştır. İletişim kurmak, kişilerin düşünce ve duygularının paylaşıldığı veya fikirlerinin farklı farklı yollarla karşı tarafa aktarıldığı bir süreçtir. Konuşma biçimi, ses tonu, ses tonlaması, beden duruşu, jest ve mimikler iletişim açısından çok önemlidir. Her ilişkinin en temel özelliklerinden olan iletişimin doğru ve yapıcı bir düzende yapılması ilişkilerin yolunda giden özelliklerinin artmasına yardımcı olur. Bu özelliklerden bahsederken Gottman araştırmalarının ‘Güçlü İlişki Evi’ olarak tanımladığı ve ilişkinin temel hangi anlamlar üzerine kurulduğunu açıkladığı şemaya bakmak gerekir. Bu şema üzerinden ilerlemek kaydıyla güven ve bağlılık üzerine kurulu olması gereken ilişkilerin olmazsa olmazlarından bir tanesinin de ‘’Çatışmayı yönetmek’’ olduğu görülmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Serpil Endirlik

“Mahşerin Dört Atlısı” olarak tanımlanan bu davranışlardan uzak durun

 İletişimin bize sağladığı desteklerden bir diğeri her ilişkide olan hatta olması gereken tartışmaların gündeme alınma şeklidir. Güçlü ilişkilere sahip çiftlerin tartışırken konuşmaya ses tonlarının daha yumuşak tonla başladığı, aşağılayıcı ve eleştirel tutumlardan uzak durduğu gözlemlenmiştir. Tartışmanın nasıl başladığı %94 oranda nasıl biteceğini belirlemektedir. Yani sert başlangıçlar yerine yumuşak başlangıçlarla iletişime başlamak ilişkiler için çok daha yapıcı bir yol olacaktır. John ve Julia Gottman’ın 35 yılı aşkın süredir çiftlerle yaptığı bilimsel araştırmalarda güçlü ilişkilere sahip çiftlerin ‘’Mahşerin Dört Atlısı’ndan’’ uzak durduğu sonucuna varılmıştır. Mahşerin Dört Atlısı olarak adlandırılan durumlar şunlardır;

Savunma: Çiftlerin çatışma veya iletişim esnasında savunma yapması, karşıdan gelen saldırıyı etkisizleştirmek, suçlamayı tersine çevirmek ve kendi mağdur haline odaklanmak partnerlerin sorumluluk almadığının göstergesi olarak kabul edilmektedir. Problemi çözmek her zaman ilişkilerde öncelik olmasa da savunmaya geçmek kişilerin sorumluluğu karşı tarafa yüklemesine sebep olur. Savunma yerine ilişkilerin ihtiyacı olan ise karşılıklı olarak sorumluluğun paylaşılmasıdır. Bunun için de partnerinizi gerçekten anlamaya odaklanmak, hak verdiğiniz konuları söylemek ve hatalarınız için özür dilemek gibi seçenekleriniz olduğunu kendinize hatırlatabilirsiniz. Düşünce ve duyguların onaylanması da kişilerin kendilerini çok daha iyi hissetmesine yardımcı olmaktadır.

Eleştiri: Eleştiri yapmak farklı alanlarda çeşitleriyle sınıflandırılabiliyor olsa da duygusal ilişkilerimizde yaptığımız eleştirel genelde partner tarafından ‘’Sende bir bozukluk var.’’ şeklinde duyulmaktadır. Partneriniz kişiliğine veya genel olarak özelliklerine sözlü saldırma veya yargılama hali eleştiri olarak tanımlanmaktadır. Burada eleştiri yapmak yerine, ‘Ben’ dili ile duyguların ve ihtiyaçların paylaşılması çok daha yapıcı olacaktır.

Aşağılama:Partnerinize karşı küçük düşürücü sözlerin söylenmesi, dalga geçmek veya taklit yoluyla kendini yüceltme gibi davranışlar karşı tarafa onu küçük gördüğünüz mesajını vermektedir. Yakın ilişkilerde kişiler takdir edilmeyi, sevildiğini hissetmeyi beklerler. Takdiri paylaşma kültürü haline getiren, olumlu ve iyi özelliklerini birbirlerine hatırlatan çiftlerin çok daha uzun süreli güçlü ilişkilere sahip olduğu araştırmalar tarafından desteklenmektedir.

Duvar örme: Son olarak güçlü ilişkilere sahip olmak için uzak durulması gereken temel davranışlardan biri de çatışma esnasında veya günlük iletişim kurarken cevap vermemek, içe kapanmak, mesafe koymak ve uzaklaşmak diğer deyişle iletişimin kesilmesi halidir.

Duvar örmek yerine tartışmalara mola vermek, çiftlerin psikolojik olarak nasıl rahatlayacağını keşfetmesi, konuşması veya gevşemesini sağlayacak şekilde zaman geçirmesi çok daha destekleyici olacaktır.

Tartışırken yapıcı ve yumuşak olmak önemli

Tartışmak ilişkilerin vazgeçilmezi ve normalidir. Tartışmak istememek yerine tartışma şeklinde onarmalar yapmak, yapıcı paylaşımlarda bulunmak, mahşerin dört atlısından uzak durmak, yumuşak başlangıçlar yapmak ve tartışmaların çözülemediği noktada onu diyaloğa çevirebilmek ilişkilerin çok daha güçlü olmasına destek sağlamaktadır. Araştırmaların çiftlerin sorunlarının yalnızca %30’unun tam anlamıyla çözüldüğünü gösterdiği unutulmamalıdır.

­­Hamileler sıcak havaya dikkat!

­­Hamileler sıcak havaya dikkat!

Anne adayının hamilelik döneminde vücudunda ve psikolojisinde yaşanan değişimlere yaz aylarındaki bunaltıcı sıcaklar da eklenince, bu süreç daha güç hale gelebiliyor. Örneğin, nem oranının yükselmesi nedeniyle anne adayları nefes almakta güçlük çekerken, daha kısa sürede yorulabiliyorlar. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Önder Sakin, yaz mevsimine denk gelen hamilelik sürecinde en çok bol su içmeye ve güneşin zararlı ışınlarından kaçınmaya dikkat edilmesi gerektiğine işaret ederek, “Sıcak havalarda yeterince sıvı almamak organlarda hasar oluşturabilen dehidratasyon başta olmak üzere önemli sağlık problemlerine neden olabiliyor. Güneş ışınlarının yeryüzüne dik geldiği saatlerde güneş altında kalmak da vücutta lekelere, çok daha kötüsü hayatı tehdit edebilecek boyutlara ulaşabilen sıcak çarpmasına yol açabiliyor. Anne adayının ve bebeğin sağlıkları için özellikle bu iki önlemi almaları sıcak havalarda son derece önemlidir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Önder Sakin, anne adaylarına yaz mevsiminde sağlıklı ve rahat bir hamilelik geçirebilmeleri için dikkat etmeleri gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Önder Sakin

Güneşin zararlı ışınlarından korunun

Hamilelikte yükselen östrojen hormonu başta olmak üzere birçok hormonel değişiklik nedeniyle ciltte koyulaşma sağlayan melanin pigmentlerinde artış  oluyor. Doç. Dr. Önder Sakin, melaninin artması sonucunda ciltte kolayca koyulaşma ve lekelenmeler gelişebildiği uyarısında bulunarak, “Gebelik maskesi dediğimiz; burun üstü, dudak üstü ve yanaklarda belirgin olan koyulaşma ile beneklenme yaz aylarında sıkça görülüyor. Gebelik maskesi güneşte fazla kalınması durumunda çok daha belirgin bir hal alabiliyor ve doğum sonrasında da kaybolmayabiliyor. Bu tür cilt lekelenmelerini önlemek ve sıcak çarpmasından korunmak için güneş ışınlarının dik açıyla geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında mümkünse dışarıya çıkmayın, zorundaysanız güneşe çıkmadan en az 20-30 dakika önce yüksek faktörlü ürün kullanın. Ürünü her 2-3 saatte bir tekrarlayın, gözlük ile şapka kullanmayı da asla ihmal etmeyin” diyor.

Susamasanız bile su için

Hamilelikte su tüketiminin önemi tartışılmaz. Yeterli su tüketimi böbreklerin sağlıklı çalışabilmesi ve bu sayede vücuttaki toksinlerin atılabilmesi için çok önemli. Ayrıca idrar yolu enfeksiyonları, erken doğum, hemoroit ve hazımsızlık gibi pek çok ciddi tablonun önlenmesinde de kilit rol üstleniyor. Ayrıca yazın sıcak havalarda yeterince sıvı almamak dehidratasyona yol açabiliyor.  Bunların yanı sıra hamilelikte 34. haftadan sonra amnion sıvısının fizyolojik olarak azalması bebeğin hareket alanının daralması, tüm kordonun sıkışması,  oksijen alımında yetersizlik ve gelişme geriliği başta olmak üzere pek çok olumsuz tablolara neden olabiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Önder Sakin, özellikle yaz aylarında terleme ve solunum yoluyla normalden daha fazla sıvı kaybı olduğuna dikkat çekerek, “Günlük alınan sıvı miktarının kaybedilen miktardan en az 500 ml daha fazla olması gerekiyor. Sağlıklı bir hamilelik için yaz mevsiminde en az 2 litre su tüketilmesini öneriyoruz. Bu nedenle yaz aylarında susamadığınız zaman bile bol su içmelisiniz” diyor.

Vücut ısınıza dikkat edin

Vücut ısısının 39 C derecenin üzerine yükselmesinin bebekte bazı yapısal sakatlıklara yol açabildiği ifade ediliyor. Bu nedenle yaz mevsiminde aşırı egzersiz yapmaktan, sıcak buhar, sauna, hamam ve termal sular gibi vücut ısısını 39 C derece üzerine çıkarabilecek durumlardan kaçınmanız gerekiyor. Ayrıca rahat ve bol kıyafetleri tercih etmeli, mümkünse pamuklu çamaşırlar kullanmalısınız.

Düzenli olarak yüzün

Kanama, su gelmesi ve erken doğum tehdidi gibi durumlar olmadığı takdirde hamilelerin spor yapmaları ve denizde yüzmeleri genel vücut sağlığı açısından önemli.  Doç. Dr. Önder Sakin, travmaya yol açmayacak, zorlamayacak ve sakatlıklara neden olmayacak şekilde yüzmenin hamileliğin hemen her haftasında önerildiğini belirterek, “Kasları güçlendirmek ve kan dolaşımını düzenlemek başta olmak üzere sağlığımız üzerinde pek çok fayda sağlayan yüzme hamilelik döneminde en sağlıklı ve en uygun sporlar arasında yer alıyor. Ancak jet-ski, su kayağı, su altı dalışları ve su kaydırakları gibi su sporları ise hamilelik sürecinde önerilmiyor” diyor.

Islak mayo ile kalmayın

Denizden çıktıktan sonra ıslak mayo ile kalmak genital enfeksiyonların artmasına neden olan önemli hijyen hatalarından birini oluşturuyor. Ayrıca sentetik çamaşırlar da genital bölgenin havalanmasını engelliyor. Oksijenlenmesi iyi olmayan, kapalı, sıcak ve nemli bir ortam da mantar gelişimi için zemin hazırlıyor. Genital havalanma, oksijenlenme ve kuruluk ise hem bu tür şikayetlerin gelişimini önlüyor, hem de enfeksiyonların azalmasını sağlıyor. Bu nedenle denizden çıktıktan sonra mayonuzu hemen değiştirin, kuru kalmasına özen gösterin, rahat kıyafetler tercih edin ve genital bölgenin havalanmasına müsaade edin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İdeal kiloda kalın

Hamilelikte gereğinden fazla kilo alımı anne adaylarının yaz aylarını daha ağır geçirmelerine neden olabiliyor. Solunum problemlerinin daha fazla olması ve sık nefes alış verişlerinin yorucu hale gelmesi, sıcak hava, nem ve ağırlaşmış bir vücut, bu sürecin daha zor geçmesine yol açabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Doç. Dr. Önder Sakin, “Hamilelikte önerilen kilo alımı kişiye özel olmakla birlikte 7-12 kilo arasında değişiyor. Sağlık problemlerinin önlenmesi veya daha az görülmesi için alınan kilonun uygun aralıklarda tutulmasını, yeterli ve uygun spor hareketlerinin yapılmasını öneriyoruz. Yoga, pilates, yüzme ve hafif tempolu yürüyüşler, hamilelik için en uygun egzersizleri oluşturuyor” bilgisini veriyor.

Sık aralıklarla ve az miktarda beslenin

Yaz aylarında sık aralıklarla ve az miktarlarda yemeye özen gösterin. Daha hafif ve sindirimi daha kolay besinleri tercih etmeniz faydalı olacaktır. Zira, yaz aylarında ağır yiyecekler tüketilmesi sindirim sistemi zorluklarına, ağırlaşmalara, kabızlık, gaz ve şişkinlik gibi şikayetlerin daha fazla görülmesine yol açabiliyor. Et, süt, yumurta, yeşillikler, mevsim meyveleri ve kuruyemişleri günlük belli oranlarda tüketmeye özen gösterin. Örneğin her gün 200-300 gram kırmızı veya beyaz et, 200-300 cc taze pastörize günlük süt ve bir adet iyi pişmiş veya haşlanmış yumurtayı ihmal etmeyin. Ara öğünlerde de meyve ve kuruyemiş tüketmeyi alışkanlık haline getirin.

Ödem varsa dikkatli olun

Yaz aylarında ödem daha fazla görülebiliyor. Tansiyon takibi ödem sorunu yaşayan anne adaylarında önem taşıyor ve aksatmadan yapılması gerekiyor. Fizyolojik ödemler için düzenli kısa süreli egzersizler yapmak, proteinli beslenmeye dikkat etmek, tuz tüketiminden kaçınmak, uzun süre ayakta kalmamak, yine uzun süre aynı pozisyonda oturmamak, aralıklı olarak bacakları hareket ettirmek, ayakları yükselterek dinlendirmek, kan dolaşımının sağlanması ve ödemin azaltılması açısından dikkat etmeniz gereken kuralları oluşturuyor.

Ayakkabınız rahat olsun

Hamilelikte kas, eklem ile tendonlarda gevşemeler ve genişlemeler oluyor. Bu değişiklikler nedeniyle bu süreçte eklem sakatlıkları, burkulmalar, dönmeler, çıkıklar ve kırıklar çok daha sık görülüyor. Bu olumsuzlukları önlemek için yaz aylarında yürüyüş ve spor yaparken yumuşak tabanlı rahat ayakkabılar giymeye özen gösterin.

Sık sık duş alın

Yaz aylarında sıcak basmalarına karşı sık sık duş almayı alışkanlık edinin. Ancak vücut ısınızın stabil kalması için çok soğuk veya aşırı sıcak duşlardan kaçınmanız çok önemli.

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat, dil, düşünme, problem çözme ve daha pek çok beyinsel işlev… Vücudumuzdaki tüm fonksiyonlarla etkileşen gizemli ve karmaşık bir organ olan beynin incelendiği çalışmalar, doğru beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkilerini her geçen gün daha fazla ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bilimsel çalışmalarda, beyinde sinir dokularının iltihaplanması sonucunda Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığı gösterilmiştir. Bu iltihaplanmaya (kronik nöroenflamasyon) neden olan ana faktörlerden biri de yanlış beslenmedir” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, sağlıklı bir beyin için öne çıkan besinleri ve ‘sessiz katil’ olarak adlandırılan etkenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Adeta büyük bir fabrika gibi çalışan ve vücudumuzdaki tüm fonksiyonları kontrol eden insan beyninin 80 milyardan fazla sinir hücresinden (nöron) oluştuğunu biliyor muydunuz? Ya her bir nöronun diğer nöronlarla iletişim kurmak için milimetreden küçük kablolara benzeyen çok sayıda uzantılarının (aksonlar ve dendritler) olduğunu? Henüz gün yüzüne çıkarılamamış sayısız özelliği olan bu karmaşık ve gizemli organa yönelik bilim insanlarının çalışmaları hızla devam ederken, Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bu kadar karmaşık bir biyolojik yapının iyi çalışması için gerekli olan yapıtaşları bir-iki besinden sağlanamayacağı gibi, her bireyin ihtiyaç duyduğu beslenme şekli ve gıda takviyeleri de yaş, cinsiyet, aile öyküsü, hastalıklar hatta mesleği de göz önünde bulundurularak belirlenmelidir. Beyin sağlığı için doğru beslenme alışkanlığını düzenli egzersiz ve iyi bir uyku düzeni ile de desteklemedikçe yararı sınırlı olacaktır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Gluten Alzheimer hastalığını tetikleyebiliyor!

Ülkemizde son yıllarda Alzheimer hastalarının sayısı artarken, bu artışın bir nedeninin de sağlıklı beslenme alışkanlıklarından uzaklaşılıp endüstriyel olan işlenmiş ürünlere yönelimin ve tarım ürünlerinde pestisit (böcek ilacı) kullanımının artması olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin “Son yıllarda yapılan çalışmalar; beyinde sinir dokularının iltihaplanması (kronik nöroenflamasyon) sonucu Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığını, bunun ana nedenlerinden birinin de yanlış beslenme olduğunu, buğday, çavdar, yulaf gibi tahıllarda bulunan ‘gluten’ adı verilen bir proteinin kronik nörolojik enflamasyonda rol aldığını göstermiştir. Gluten özellikle genetiği değiştirilmiş buğday ile üretilmiş ve rafine edilmiş unlarda daha yoğun miktarda bulunurken, buğdayın anavatanı olan Anadolu’da üretilen Siyez, Karakılçık, Kavılca gibi buğday türlerinde daha düşük miktarda bulunmaktadır. Çölyak tanısı olmasa dahi bireylerin diyetlerinde gluten kısıtlamasına gitmeleri ve mümkünse ata tohumdan üretilmiş ve rafine edilmemiş unları tüketmeleri önerilmektedir” diyor.

Şeker, un, tuz üçlüsünden kaçının!

“Üç beyaz” olarak adlandırılan rafine edilmiş tuz, şeker ve un tüketiminin de Alzheimer hastalığı açısından riski artıran gıdalar olarak kabul edildiğini belirten Dr. Mustafa Seçkin “Beslenme yalnızca beynimize ve vücudumuza ‘yakıt’ sağlamak için yapılmamalı. Tıpkı kışın fosil yakıtları ile ısıtılan evlerde, sobadaki yanma işleminin “yan ürünlerini” içeren dumanların hava kirliliği oluşturarak bizleri zehirlemesi gibi bedenimize sunduğumuz kötü yiyeceklerin de bizleri doyurup “ısıtsalar” dahi ortaya çıkan yan ürünler aracılığı ile bedenimiz ve beynimiz için birer zehire dönüşebileceklerini unutmamak gerekir” uyarısında bulunuyor.

Bu yağlara ve işlenmiş ürünlere dikkat!

Yapılan çalışmaların; palm yağı, işlenmiş süt ürünleri ve kırmızı ette bulunan yağlar, hazır atıştırmalıklar ve kızartmalarda bulunan trans yağların oldukça zararlı olduğunu ortaya koyduğunu söyleyen Dr. Mustafa Seçkin; mısır yağı, ayçiçek yağı ve kanola yağı gibi linoleik asit içeren yağların da yüksek ısıda pişirildiğinde hücre hasarına neden olabildiğini vurguluyor. Dr. Mustafa Seçkin “Bu moleküller ‘Silent Killer’ yani ‘Sessiz Katil’ olarak da adlandırılmışlardır. Ayrıca, kızarmış ürünler, hazır gıdalar, patates cipsleri, hazır kekler, şekerli-kakaolu kremalar gibi pek çok üründe bu zararlı yağlar yoğun miktarda kullanılmaktadır” diyor. Alzheimer hastalarının beyinlerinin sağlıklı bireylere göre daha “asidik” yapıda olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin, vücudun pH dengesini asidite lehine bozacak kırmızı et, doğal olmayan yemlerle beslenmiş çiftlik balığı, tahıl, alkol, gazlı ve şekerli içecekler ve enerji içeceklerinden de kaçınılması gerektiğini söylüyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin dostu besinler

Soğuk sıkım sızma zeytinyağı başta olmak üzere, deniz ürünleri, badem, fındık, ceviz, çiya tohumu, avokado ve semiz otu gibi omega-3 içeren besinlerin ise tam tersine Alzheimer hastalığı üzerindeki iyileştirici etkileri olduğuna ve unutkanlığı azalttığının kanıtlandığına dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin şöyle konuşuyor: “Mevsim sebze ve meyveleri, olta balığı, karnabahar, brokoli, lahana, sarımsak, soğan, zencefil, limon gibi ürünlerin özellikle tüketilmesi önerilmektedir. Sinir hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için E ve D vitaminlerini ve B vitamin kompleksini içeren besinler günlük diyete dahil edilmeli, hekim önerisiyle gerektiğinde dışarıdan takviye olarak alınmalıdır.”

Kırmızı şarap efsanesi yanlış!

Toplumda ‘kırmızın şarabın Alzheimer hastalığına olumlu etkileri olduğu’ yönündeki düşüncenin ise yanlış olduğunu belirteren Dr. Mustafa Seçkin “Yapılan biyokimyasal çalışmalar; kırmızı şarapta bulunan resveratrol adlı maddenin antioksidan özelliklerinin olduğunu ancak insan vücudunda antioksidan etkilerin oluşabilmesi için günde 500 ila 2000 miligram resveratrol tüketilmesi gerektiğini göstermektedir. Bir kadeh kırmızı şarapta bir miligramın bile altında resveratrol bulunduğunu düşünürsek Alzheimer hastalığından koruyacak kadar antioksidan etki yaratacak dozlara çıkabilmek için günde 50-100 şişe şarap içilmesi gerekir ki böyle bir tüketim mümkün değildir. Dolayısı ile kırmızı şarabın düzenli olarak tüketilmesinin Alzheimer hastalığına karşı bilimsel olarak kanıtlanmış bir faydası yoktur” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin diyet planlaması yapılırken kişiye özel düzenlemelerin olması gerektiğini, tek bir diyet tipinin herkes için yararlı olamayacağı gibi, bulunulan coğrafyaya özgü yararlı besinlerin diyetisyenler ve gerekirse klinisyenler gözetiminde diyete eklenebileceğini söylüyor.

Kasık ağrısının nedenleri!

Kasık ağrısının nedenleri!

Kadınlarda daha sık yaşanan kasık ağrıları, sıklıkla adet döneminde vücuttaki değişimlerden ya da idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabiliyor. Adet dönemi haricinde yaşanan kasık ağrılarında kadınların gizli hastalığı olarak bilinen PKS yani pelvik konjesyon sendromunu göz ardı etmemek gerekiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Gürhan Adam, pelvik konjesyon sendromu ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Gürhan Adam

Adet dönemi haricindeki kasık ağrısına dikkat

Kadınlarda kasık ağrısı sık görülen bir şikayettir. En sık rastlanan nedenleri, idrar yolu enfeksiyonu ve adet dönemi sorunlarıdır. PKS yani pelvik konjesyon sendromu da kasık ağrısının önemli nedenlerinden biridir. Bu durum her 10 kadından 1’inde kasık ağrılarına yol açmaktadır ve daha çok 20-45 yaş arasındaki kadınlarda görülmektedir.

Çok doğum yapan kadınlarda görülüyor

Özellikle çok doğum yapan kadınlarda görülen PKS kasık toplardamar kapakçıklarını bozulmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bacaklardaki varis oluşumunda olduğu gibi rahim, yumurtalık ve idrar torbasını çevreleyen toplardamarlarda varis oluşabilmektedir. Oluşan varisler şiddetli ağrılara yol açabildiği gibi, bazı kadınlarda süreç ağrısız ilerleyebilmektedir.

Ağrılarınız akşam saatlerinde yoğunlaşabilir

PKS yani pelvik konjesyon sendromunu en belirgin belirtisi kasıklardaki ağrıdır. Pelvik konjesyon sendromundan kaynaklanan kasık ağrıları uzun süre ayakta kalmaya bağlı akşam saatlerinde artabilmektedir. Ayrıca cinsel ilişki sonrasında veya gebeliğin ilk evrelerinde görülen kasık ağrıları da PKS kaynaklı olabilmektedir. Karnın alt kesiminde dolgunluk, bacak arasında veya kalçada varis görüntüsü de PKS belirtisi olabilmektedir.

Farklı hastalıklarla karışabilir

Kadınlarda kasık ağrısının birçok nedeni olabilmektedir. Endometriozis, kronik pelvik inflamatuar hastalık, kronik veya sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, irritabl bağırsak hastalığı, divertikülit, aşırı aktif mesane gibi birçok rahatsızlık kadınlarda kasık ağrısına yol açabilmektedir.

Doğru teşhis çok önemli

Pelvik konjesyon sendromunun teşhisi için kadın hastalıkları ve doğum doktorunun muayenesinin ardından ultrason veya ilaçlı tomografi yöntemleriyle rahim ve yumurtalık çevresinde varislerin belirlenmesi teşhis için yeterli olabilmektedir.

Ağrılardan tamamen kurtulabilirsiniz

Pelvik konjesyon sendromu tedavisinde ilaç ve cerrahi yöntemler de kullanılmakla birlikte, son yıllarda en etkili tedavi olarak girişimsel teknikler ön plana çıkmaktadır. Ameliyatsız tedavide önce anjiyografik yöntemlerle toplardamardan girilerek yumurta damarları görüntülenir. Sorunlu olan her iki toplardamar koil veya sıvı tıkayıcı ajanlar ile kapatılır. Yaklaşık 1 saat süren işlemin ardından hasta birkaç saat gözlem altında tutulduktan sonra taburcu edilmektedir. Hastalar genellikle 1 gün sonra sosyal yaşamlarına dönebilmektedir. Girişimsel yöntemlerde gerçekleştirilen tedavinin ardından rahatsızlığın tekrarlama ihtimali çok düşüktür.

Skolyozda erken tanı, tedavinin yöntemini de değiştiriyor!

Skolyozda erken tanı, tedavinin yöntemini de değiştiriyor!

Omurganın yana doğru eğriliği anlamına gelen skolyozun doğuştan olan şekli, son yıllarda teknoloji ve tıptaki gelişmeler sayesinde henüz bebek anne karnında iken de tespit edilebiliyor. Anne karnındaki bebeğin gelişimi sırasında ortaya çıkan doğuştan (doğumsal) skolyoz genellikle ilerleyici olduğu için, erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Omurga Sağlığı, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Alanay, dünyada her bin canlı doğumdan 1’inde görüldüğü tahmin edilen ve ergenlik döneminde ortaya çıkan skolyozdan sonra en yaygın görülen skolyoz nedeni olan doğuştan skolyozda erken tanının, tedavinin yöntemini de belirlediğini vurguluyor. Prof. Dr. Ahmet Alanay, skolyoza karşı toplumsal farkındalık yaratmak amacıyla tüm dünyada etkinliklerin yapıldığı Haziran – Skolyoz Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, doğuştan skolyoz hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ahmet Alanay

  • Gebelik sırasında tespit edilebiliyor

Anne karnındaki bebeğin omurga gelişimi ilk üç ayda tamamlanır. Doğuştan skolyoz, anne karnında organların oluşumu sırasında omur veya omurların tam gelişememesi veya birbirine yapışık kalması nedeniyle oluşan deformitelerdir. Bunlar teşhis edildikten sonra gebelik boyunca izlenir ve doğumdan sonra da çocuk konunun uzmanı hekim tarafından takibe alınır. Doğuştan skolyoza; genetik faktörlerin yanı sıra gebelikte oksijensiz kalma, sigara içimi, alkol ve bazı ilaçların kullanımının yol açabildiği düşünülse de kesin nedeni bilinmemektedir.

  • Erken tanı kritik önem taşıyor

Skolyozda erken tanı ve tedavi çok önemlidir. Doğuştan skolyozlar genellikle ilerleyicidir ve tedavileri gerekir. Erken tanı, eğriliğin tedavisinin zor ve karışık bir hal almasını engeller, gerekli cerrahinin büyüklüğünü ve risklerini azaltır. Büyüme daha az etkilenir. Bu nedenle omurga eğriliği tespit edildiği andan itibaren çok vakit kaybetmeden uzman görüşü alınması ve ilerleyici skolyozun erken tedavisinin yapılması gerekir.

  • Erken teşhis, tedavinin yöntemini de belirliyor

Prof. Dr. Ahmet Alanay, gebelik esnasında ya da doğumdan hemen sonra tanı konulduğunda, eğrilik şiddetli değilse bebeğin izleme alındığını belirtirken, şiddetli eğriliklerde ise tedavi sürecini şöyle özetliyor: “Erken teşhis, tedavinin yöntemini de belirler. İlk tedavi olarak gövde alçısı uygulanır. Genellikle alçı veya korse tam bir iyileşme sağlamaz ancak çocuğun cerrahi müdahaleye uygun yaşa gelmesi için zaman kazanmaya yarar. Eğriliklerin ilerlemesi durumunda ise cerrahi tedavi uygulanır. Cerrahi tedavi için genelde çocuğun 3 yaşına kadar büyümesi ve cerrahinin 3 yaş ve sonrasında yapılması önerilse de, günümüz teknolojisi ile gerekli eğriliklerde 1 yaş civarında ameliyat uygulayabiliyoruz. Hangi yaşta cerrahi uygulanırsa uygulansın, doğuştan skolyozu olan çocuklar ergenlik çağının sonuna kadar yeni eğrilik oluşması açısından takip edilirler.Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Doğuştan skolyoza başka sorunlar da eşlik edebiliyor

Doğuştan skolyoz anne karnında organların gelişimi sırasında ortaya çıkan ve omurga gelişimindeki bir kodlama hatası ile oluşan bir durum olduğu için diğer organlar da etkilenebilir. Beraberinde kalp, böbrek rahatsızlıkları ve omuriliği ilgilendiren sorunlar olabilir. Doğuştan skolyoz, ergenlikte görülen skolyoza kıyasla daha agresif seyreder ve daha çok cerrahi girişim gerektirir. Henüz anne karnında iken başlayan ve ilerleyici olan bir skolyoz çeşidi olması nedeniyle, gövde ve akciğer gelişimini ciddi etkiler ve tedavi edilmez ise akciğer sorunları nedeniyle yaşam süresini kısaltabilir.

  • Doğru sanılan bu yanlışa dikkat!

Toplumda doğuştan skolyozla ilgili doğru sanılan en önemli yanlışlardan birisi; ilerleyen eğriliklerde ‘çocuğun büyümesi durmasın’ diye ameliyatı ergen yaşlarına kadar geciktirmek. Günümüzde teknoloji ve tıptaki gelişmeler ve hekimlerin tecrübesi ile bu bu ameliyatlar 1-1.5 yaş civarında yapılabilmektedir. Ameliyat ne kadar erken yapılırsa, büyüme o kadar az etkilenir ve ameliyata bağlı komplikasyonlar o kadar az olur.

  • Günümüzde tedavi şansı daha yüksek, ama!

Prof. Dr. Ahmet Alanay “Günümüz olanakları ile tedavide başarı mümkün ancak ergen skolyozuna göre daha zor bir süreç. Tedavinin zorluğu skolyoza neden olan bir veya daha çok omurga anomalisinin bulunmasına bağlıdır. Çok fazla sayıda omurda gelişim geriliği veya yapışıklık var ise tedavi daha güçtür. Korse ve egsersizin rolü kısıtlıdır. İyi planlanmış ve uygulanmış ameliyat ile başarı sağlanır. Bir kez daha vurgulamak isterim ki; eğrilik çok büyük boyutlara ulaşmadan erken teşhis edilmesi, tedavinin başarısı için büyük önem taşımaktadır” diyor.

Polikistik Over Sendromu’na dikkat!

Polikistik Over Sendromu’na dikkat!

Toplumda ‘yumurta tembelliği’ olarak bilinen ve her ay olması beklenen yumurtlamanın gerçekleşememesi sonucu gelişen Polikistik Over  Sendromu, üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen hormonal bozuklukların başında yer alıyor. Öyle ki dünyada ve ülkemizde üreme çağındaki her 10 kadından birinde bu sendrom teşhis ediliyor.  Son yıllarda özellikle beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve obezitenin yaygınlaşması nedeniyle görülme sıklığı giderek artan Polikistik Over Sendromu’nda erken teşhis büyük önem taşıyor. Zira, tedavide gecikildiğinde hamileliği önlemesinin yanı sıra diyabetten kalp hastalıklarına, obeziteden karaciğer yağlanmasına kadar pek çok farklı sağlık sorununun oluşumunu da tetikleyebiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa bile her kadının yılda bir kez düzenli olarak jinekolojik muayene olması gerektiğine dikkat çekerek, “Özellikle adet düzensizliğinde ise zaman kaybetmeden hekime başvurmak çok önemli.  Erken teşhis ve tedavi sayesinde bu sendromun yol açabileceği ciddi komplikasyonlar önlenebiliyor veya kontrol altına alınabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Cihan Kaya

En yaygın belirtisi adet düzensizliği

Polikistik Over Sendromu’nda belirtilerin sayısı ve şiddetli hastaya bağlı olarak değişse de çoğu kadında adet düzensizliği en sık görülen yakınmayı oluşturuyor. Yılda 9’dan az adet görme ya da ardışık 3 veya daha fazla ay adet görmeme şeklinde ortaya çıkabiliyor. Kesin nedeni henüz bilinmese de, yumurtlama fonksiyonunun düzenli çalışmamasında insülin direnci ya da artan erkeklik hormonu (testosteron) seviyeleri suçlanıyor. Özellikle adetleri düzenli ve zayıf kadınlarda herhangi bir belirti vermemesi nedeniyle genellikle başka bir hastalık için yapılan tetkiklerde tespit ediliyor. Kilo artışı, tüylenme, infertilite, saç dökülmesi, depresyon, sivilce ve akne gibi sorunlar da Polikistik Over Sendromu’nun diğer belirtilerini oluşturuyor. Bazı hastalarda sadece adet düzensizliği görülürken, bazı hastalarda ise sadece akne ve erkek tipi tüylenme şikayetleri olabiliyor.

Pek çok farklı hastalığı tetikleyebiliyor

Polikistik Over Sendromu infertilitenin en önemli sorumlularından biri olarak gösteriliyor. Özellikle adet düzensizlikleriyle birlikte olan bu sendromda infertilite; yumurtlamada bozukluk, yumurta kalitesinin etkilenmesi ve embriyonun tutunmasında yaşanan güçlükler nedeniyle oluşuyor. Bunun yanı sıra obezite ve diyabet hastalıkları da hamilelik süreçlerini olumsuz etkileyebiliyor. Polikistik Over Sendromu kadın üreme organlarına yönelik sorunların yanı sıra vücuttaki pek çok farklı sistemi de olumsuz yönde etkiliyor. Öyle ki tedavi edilmediğinde insülin direnci, tip 2 diyabet, obezite,  kalp hastalığı, kolesterol artışı, karaciğer yağlanması, uyku apnesi, uyku bozuklukları, erkek tipi kıllanma, sivilce ile akne gibi pek çok hastalıkları tetikleyebiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tanı çeşitli yöntemlerle konuluyor

Polikistik Over Sendromu tanısını koyduran özel bir test yok. Tanısında; genel muayene, bazı laboratuar testleri, adet düzeninin sorgulanması ve aile öyküsü önem taşıyor. Bunların yanı sıra yapılan hormon analizinde artmış testosteron seviyeleri de tanıyı destekliyor. Bazı hastalarda gizli şeker varlığı olabileceği için şeker yükleme testine de başvuruluyor.

Tedaviyle kontrol altına alınabiliyor!

Kesin tedavisi olmamakla birlikte ‘Polikistik Over sendromu’nun yol açtığı sorunlar tedaviyle kontrol altına alınabiliyor. Tedavisindeki temel yaklaşım, hastaların çoğu fazla kilolu oldukları için diyet ve düzenli egzersizin hayat akışına eklenmesi gibi yaşam tarzı değişikliği oluyor. Kilolu hastalarda mevcut kilonun yüzde 10’luk kaybıyla birlikte adetler normale dönebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Cihan Kaya, bu sendromda erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Düzensiz adetleri olan hastada uygun hormonal tedaviler ile adet düzensizliği, akne-tüylenme ve rahim kalınlaşmasının önüne geçilebiliyor. Ayrıca kilo verilmesi ve insülin direncinin tedavisi gibi erken dönemde alınacak önlemler sayesinde diyabet, obezite ile kalp hastalıkları gibi sorunlar engellenebiliyor. İnfertilite sorunu yaşanıyorsa tedavi sonrasında hamile kalmak mümkün olabiliyor. Kendiliğinden hamile kalamayan hastalarda aşılama tedavileri ya da tüp bebek tedavileriyle hamilelik elde edilebiliyor” diyor. Doç. Dr. Cihan Kaya, düzenli aralıklarla kan basıncı ve vücut kitle indeksi (VKİ) ile bel çevresi ölçümlerinin yapılmasının da önem taşıdığını belirterek, “Kan kolesterol düzeyi bozuklukları ya da insülin direnci varlığında da uygun tedavilerle sorun kontrol altına alınabiliyor” diyor.

Anne olmaya karar verdiğiniz andan itibaren! Şunlara dikkat!

Anne olmaya karar verdiğiniz andan itibaren! Şunlara dikkat!

Hamilelik kadınların yaşamında unutulmaz bir dönüm noktası oluyor. Mutluluk ve endişe çoğunlukla iç içe geçerken, anne adaylarının bu özel süreçte bazı kurallara dikkat ederek, zorlukları en aza indirip, çokça keyif alabilmeleri mümkün. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk “Hamilelik aslında bir maraton gibidir. Maratona başlamadan önce fiziksel ve ruhsal olarak annelik serüvenine ne kadar iyi hazırlanırsanız bu süreci sağlıklı bir şekilde geçirebilirsiniz” diyor. Tüm dünyadaki gebeliklerin yaklaşık yarısı plansız, yarısı planlı gerçekleşiyor. Peki “artık hazırım” dediğiniz noktada, sağlıklı ve huzurlu bir hamilelik için nelere dikkat etmeniz gerekiyor? Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk, anne olmaya karar verdiğiniz andan itibaren alınması gereken 10 önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Harika Bodur Öztürk

  1. Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanına başvurun

Anne olmaya karar verdiğiniz andan itibaren mutlaka kadın doğum doktoruna başvurun.  Vajinal muayene, pap smear testinin yapılması, vajinal ultrasonda rahminizin ve yumurtalıklarınızın değerlendirilmesi önem arz eder. Bazen rahim içinde polip gibi yer kaplayan oluşumlar olabilir ve hamile kalmadan önce alınmaları gerekebilir. Servikal (rahim ağzı) smear testinde anormal bulgular varsa “önce anne sağlığı” ilkesiyle elbette hamilelik öncesinde tedavisi gerekiyorsa bu tedavi süreçlerinin tamamlanması çok önemlidir.

  1. Fazla kilonuzdan sağlıklı diyetle kurtulun

Fazla kilonuz varsa hamilelik öncesi sağlıklı bir diyetle ideal kilonuza ulaşmaya çalışın. İdeal kiloya ne kadar yaklaşarak hamile kalırsanız, hamilelik sürecinde gestasyonel diyabet (gebelik şekeri) ve yüksek tansiyon gelişme ihtimali de azalacaktır. Fazla kilo ile hamilelik başladıysa da vücut kitle indeksinize bakılarak tüm bu süreci 5-6 kilo ile bitirmenizi doktorunuz tavsiye edebilir. Gebelik diyabeti gelişirse iri bebek, doğumda omuz takılması, operatif doğum ve ölü doğum yapma ihtimali de maalesef artmaktadır.

  1. Düzenli egzersiz yapmaya başlayın

Hamilelik döneminde düzenli egzersiz yapılması önemlidir. Haftada 3/ 4 gün 30-40 dakikalık yürüyüş yapılması tavsiye edilir. Düzenli egzersiz yapmaya hamilelik öncesinde başlarsanız, sürdürmek daha kolay olacaktır. Ancak, yine de doktorunuz kanama, erken doğum tehlikesi gibi bazı tıbbi durumlarda fizik aktiviteyi azaltmanızı veya kısıtlamanızı isteyebilir.

  1. Diyabet veya yüksek tansiyonunuz var mı mutlaka öğrenin

Özellikle mevcut diyabet tanısı varsa hamile kalmadan önce “glisemik kontrolü” sağlamak çok önemlidir. Yüksek kan şekeri düşük yapma ihtimalini ve doğumsal anomalileri artırmaktadır.  3 aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1C değerinin yüzde 6.5’in altında olması önerilmektedir. HbA1C yüzde 10’un üzerindeyse hamile kalma planı ertelenmelidir. Üreme çağındaki kadınların yüzde 3’ünde yüksek tansiyon tanısı mevcuttur. Hamile kalmadan önce mevcut ilaç tedavilerinin değiştirilmesi gerekebilir. Yüksek tansiyon olan hamilelerde fetal gelişme kısıtlılığı, plasentanın doğum başlamadan önce ayrılması (dekolman), gebelik zehirlenmesi (preeklampsi) riski de artmaktadır.

  1. Alkol ve sigaradan kaçının

Alkol tüketimi varsa ve sigara kullanılıyorsa hamilelik öncesinde bu alışkanlıkları bırakabilmek çok kıymetlidir. Alkol toksik etkiler oluşturmakta, sigara da dolaşım sistemini etkileyerek bebekte anne karnında gelişme sorunlarına yol açabilmektedir. Ayrıca, sigara yumurtalık sağlığı üzerine de olumsuz etkilerde bulunabilir. Sigara ve alkol tüketimi erkek üreme sistemini de olumsuz etkilemekte ve sperm kalitesini de bozabilmektedir. Bu nedenle hem anne adayının hem de baba adayının bebek sahibi olmaya karar verdiklerinde mutlaka sigara ve alkolden uzak durması gerekir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  1. Folik asit takviyesini ihmal etmeyin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk “Hamilelik öncesi özellikle iki-üç ay önceden folik asit takviyesi başlanması ‘nöral tüp defekti’ adını verdiğimiz sakatlıkların engellenmesinde önemli bir rol alır. Günde 400 mikrogram folik asit takviyesi genellikle yeterli olacaktır. Demir eksikliği anemisi varsa hamilelik öncesinde ve hamilelik sürecinde tedavi edilmesi anne ve bebek sağlığı için önemlidir. Hamilelerde fizyolojik anemi olabildiği gibi, ülkemizde demir eksikliği anemisine de çok sık rastlanmaktadır” diyor.

  1. Tek gen hastalıklarına karşı önlem alın

SMA gibi tek gen hastalıklarının taşıyıcılığının olup olmadığı hamile kalmadan önce çiftlerden istenebilir. Eğer erkekte taşıyıcılık varsa anne adayı da değerlendirilir. İki taşıyıcı kişinin birlikteliğinden hasta bebek olasılığı söz konusu olduğu için bu çiftlere IVF (tüp bebek) yapılarak sağlıklı embriyo transferi ile hamilelik elde edilmesi önerilmektedir. Yeni evlenen çiftlerde Sağlık Bakanlığı bu taramayı yapmaktadır.

  1. Mutlaka dişlerinizi kontrol ettirin

Hamilelik öncesinde diş muayenesi ve gerekiyorsa diş sağlığı tedavinizin tamamlanması çok önemlidir. Hamilelikte ilk trimesterde (ilk 13 haftalık dönem) ve üçüncü trimesterde (28-40. hafta arası dönem) diş tedavileri çok tercih edilmemektedir. Lokal anestezi kullanılmış olması, antibiyotik tedavi ihtiyaçları hastaları bu dönemde tedirgin etmek dışında, diş eti ve diş sağlığı sorunları hamilelik döneminde erken doğum eylemini de tetikleyebilir.

  1. Bu hastalıklara karşı tarama yaptırın

Risk altında olanlar; cinsel yolla bulaşan ve sık görülen bakteriyel enfeksiyon hastalığı olan chlamidya, bel soğukluğu (gonore), sifiliz ve HIV açısından önceden kontrol edilebilir. Rahim ağzından ve vajinal sekresyonlardan kültür veya PCR ile değerlendirme yapılabilir. Bakteriyel enfeksiyonlar hamilelik öncesinde mutlaka tedavi edilmelidir.

  1. Gerekirse aşı olun

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Harika Bodur Öztürk “Kan testlerinde yüksek kan şekeri veya tiroit fonksiyon bozukluğu olup olmadığına bakılmalıdır. Ayrıca eşlik eden kansızlık gibi sorunlar varsa önceden bunların tedavisi uygun olacaktır. Bazı enfeksiyonlara karşı bağışıklık durumunuzun kontrol edilmesi tavsiye edilecektir. Bunlardan kızamıkçık (Rubella) bağışıklığı özellikle önemlidir. Gerekli görülürse hamile kalmadan önce aşılanmanız tavsiye edilecektir. Hamilelik öncesinde tetanoz aşınız yoksa önceden aşılanmanızı da tavsiye ediyorum” diyor.

2 yaş sendromuna dikkat

2 yaş sendromuna dikkat

Aniden oluşan öfke patlamaları, kendi dediğini yaptırma konusunda inatlaşmalar, her şeye ‘hayır’ demeler, kendini yerden yere atmalar, durdurulamayan ağlama krizleri, çok hızlı değişen duygu geçişleri… Oyuncak için ağlama krizleri yaşarken bir anda başka bir şeye yönelerek susmak… Hiç beklenmedik bir şeye yoğun öfke krizleriyle karşılık vermek…

Ebeveynleri oldukça yoran ve kaygıya sürükleyebilen bu davranışlar, çocukların bebeklikten çıkıp kendilerini birey olarak kabul ettirmeye çalıştıkları ‘2 yaş sendromu’nun tipik belirtilerini oluşturuyor. Bu dönemde kişiliklerini ispat etmek isteyen çocuklar inatçı ve saldırgan tavırlar sergileyebiliyor, ebeveynleriyle zıtlaşabiliyorlar. Gelişimsel olarak 18 ayda başlayan ve 36 aya kadar devam eden ‘2 yaş sendromu’ her çocukta görülse de aynı şiddette seyretmiyor. Bunun nedeni ise her çocuğun mizaç olarak farklı olmalarının yanı sıra ebeveynlerinin da farklı tutumlar sergilemeleri.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Mine Şahbaz, çocuklarda ‘2 yaş sendromu’nun ebeveynler tarafından dikkatle yönetilmesi gereken önemli bir süreç olduğunu belirterek, “Sendrom adıyla duyduğumuz bu süreç aslında bebeklikten çocukluğa geçişin yansımasıdır ve özerkleşme çabasıyla çok sağlıklı bir gelişimin parçasıdır.  ‘2 yaş sendromu’nu ergenlikten önceki ilk bireyselleşme süreci olarak da nitelendirebiliriz. Ebeveynlere itiraz etmeden de onlardan ayrışmak, bireyselleşmek mümkün değildir. Çocuğun ağlaması, öfkelenmesi veya inatlaşması değil anne ile babanın verdiği davranışsal tepkiler süreci daha zorlayıcı hale getirebiliyor. Çocuklardaki bu süreci rekabet ve güç savaşına dönüştürmemek gerekiyor. Aksi halde çocuğun bireyselleşme süreci sekteye uğrayabiliyor ve çocuk ebeveynlerinin sevgisini kaybetmemek için bebeksi pozisyonda kalma çabasına girebiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Mine Şahbaz

Öfke patlamalarını yarıda kesmeyin!

Çocuklarda ‘2 yaş sendromu’nda ağlama krizlerine ve öfke patlamalarına alan açmak, bir başka deyişle içinden gelen yoğun duyguyu dışarı yansıtabilmesine (gerek ağlama gerek bedensel tepkilerle) izin vermek ve bu duyguları kesmemek çok önemli. Zira, dışarı yansıtılamayan duygular kaybolmuyor, aksine bastırıldıkları için psikosomatik olarak beden üzerinden ifade yolu buluyorlar. Bu duyguları yaşadığında sakinleşinceye dek yanında beklemeniz, ona iyi geliyorsa sarılmanız, tıpkı bebeklik dönemlerinde yaptığınız gibi ‘hımm hımm’ gibi yumuşak bir ses tonu ile sürecine eşlik etmeniz, hiçbirini istemiyorsa sessizce beklemeniz sağlıklı olacaktır.

Küsmeyin, odasına yollamayın

“Ağlama krizlerinde çocuğa küsmek, onu odaya yollamak ve bağırmak kesinlikle olmasını istemediğimiz tepkilerdir” uyarısında bulunan Uzman Klinik Psikolog Mine Şahbaz, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Çocuğu yalnızlaştırarak sakinleşmeye zorlamak ileride güvensiz hisseden ve zor zamanlarında yardım isteyemeyen birey olmasına sebep olabiliyor. Dolayısıyla sakinleşinceye dek yanında kalmanız bu anlamda önemli olacaktır.”

İnat ediyorsa, seçenek sunun

Bu dönemde çocuğunuzun tepkilerinin arkasındaki duyguyu yakalayabilmeniz büyük önem taşıyor. Uzman Klinik Psikolog Mine Şahbaz, 2 yaş sürecinin çocukların sınır algısının oluşmaya başladığı bir dönem olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Anne ve baba olarak ne çok serbest olmalı ne de çok katı durmalısınız. Çocuğunuza seçenek sunarak, kararı o veriyormuş gibi hissettirmeniz kişilik gelişimine fayda sağlayacaktır. Bunun yanında seçenek sunulamayacak bir durum ise yaşadığı hayal kırıklığına eşlik etmeniz yeterli olacaktır. Çocuğunuz yediği yemeye itiraz edebilir ya da sizin seçtiğiniz pijamayı giymek istemiyor olabilir. Böylesi anlarda onun sınırlarına bir adım geri çekilerek alan açmanız gerekiyor. ‘Bunu şimdi yemek istemiyorsun, ben yanlış anlamışım’ diyerek birkaç saat sonra yemek teklif edebilirsiniz. Giymek istemediği pijama yerine makul bir şeyler giymesi için seçenek sunabilirsiniz”

Pause Sağlık, Pause Dergi

“Beni üzüyorsun, canımı acıttın” demeyin!

Çocuğunuzun vurma davranışı varsa, ‘canımı acıttın’, ‘bak beni üzüyorsun’ gibi cümleleri kesinlikle sarf etmeyin. Zira, bu tür söylemlerin çocukta suçluluk hissinin artmasına neden olacağına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Mine Şahbaz, “Suçlanan çocuk da bu davranış döngüsünü devam ettirme eğiliminde olacaktır. Bunların aksine çocuğunuz size vurduğunda durdurmalı ve ‘bana vuramazsın, birbirimize vuramayız’ cümleleriyle bunu size yapmaması gerektiğini hatırlatmalısınız. Sizin yıkılmadan, ona suçluluk hissettirmeden olumsuz tepkilerini göğüslüyor oluşunuz, bu süreci daha sağlıklı geçirmesine büyük katkı sağlayacaktır. ‘Bana değil yastığa vurabilirsin, topa vurabilirsin’ gibi sonrasında yönlendirmeler yapabilirsiniz. Onun size kızdığını ve bu sebeple böyle davrandığını, bunu gördüğünüzü ama çözümün vurarak olmaması gerektiğini kriz anlarından sonra çocuğunuza söyleyebilirsiniz.” bilgisini veriyor.

Birlikte oyun oynayın

Evinizde duyusal oyunları ve oyuncakları arttırmanız, çocuğunuzun sakinleşmesini kolaylaştıracaktır. Hamurlar, su oyunları, yumuşak toplar ve sesli müzik aletleri gibi bedenden gelen zorlayıcı duyguları boşaltabileceği bir alan yaratmanız, gün içinde yaşadığı stresi oyuncaklar aracılığıyla bırakmasını sağlayacaktır. Bedensel hareketli oyunları ev içinde çocuğunuzla birlikte oynayarak onun işbirliğine daha açık hale gelmesini sağlayabilirsiniz.

Vücut şampiyonları Bodrum’da buluştular

Vücut şampiyonları Bodrum’da buluştular

NAC Dünya Vücut Geliştirme Şampiyonası, 240 sporcunun katılımıyla Bodrum Azka Otel’de gerçekleşti.

Merkezi Almanya’da bulunan NAC International (National Athletic Committee) organizasyonuyla NAC Dünya Vücut Geliştirme Şampiyonası, Azka Otel’de yapıldı. Şampiyonaya Dünya’da önemli başarılar elde etmiş sporcuların da aralarında olduğu 240 sporcu katıldı.

Akşam saatlerine kadar süren şampiyonada dereceye giren yarışmacıların yanı sıra yarışma boyunca otelde konaklayan yarışmacılara verdikleri destek ve hizmetten dolayı Azka Otel Genel Müdürü Selin Buket Özsüer’e plaket verildi.