Yazılar

JASON BROOKS ‘Hayattaki Altın Kuralım; Her Zaman Parlak Tarafa Bakmaktır’

Röportaj: Ahu Çağdaş

İllüstrasyon dünyasında kendine özgü ifade tarzıyla ​değer gören dünyaca ünlü sanatçı Jason Brooks​; Pause dergi​nin bu ayki kapak konuğu. Brooks’un çalışmaları, sanatseverlere sadece estetik bir deneyim sunmakla kalmayıp, aynı zamanda ​farklı kültürler ve yaşam tarzlarıyla tanıştırıyor. Tokyo, Londra ve New York’ta sergilenen eserleri, onun sanat yolculuğunun önemli bir parçasını oluştur​duğu ve İlham kaynaklarının zenginliğini yansıtıyor.​ Brooks​’un tekniği illüstrasyon alanında yeni teknolojileri kullanarak klasik çizim geleneğini modern dijital tekniklerle birleştir​en bir tarzı kapsıyor…  Özellikle Paris, New York ve Londra’ya adanmış resimli Travelogues üçlemesi, seyahat tutkusunu ve gözlemlerini sanatsal bir dille ifade etme yeteneğini sergiliyor. 2016 yılında Londra Eskiz Defteri ile Victoria & Albert Müzesi Kitabı İllüstrasyon Ödülleri’ni kazanarak sanat dünyasında önemli bir bilinirliği​, fark yaratan bir tarafı bulunuyor.

Sanata olan ilgim ve modaya olan tutkumun peşinden ilerlerken, kendisine ulaştığım bu dünyaca ünlü illüstratör, ressam ve heykeltraş ​sevgili Brooks ile gerçekleştirdiğim röportaj benim için çok ​çok kıymetli ​bir çalışma oldu. Kendisine sanata nasıl başladığını, ilham kaynaklarını ve yeniliklerini sordum. Profesyonellerle ele aldığım konuları sizler için paylaşmak benim için özel bir deneyim. Brooks’a bu değerli söyleşi için bir kez daha teşekkür ederim. Sanatçının eserlerinin bulunduğu vizyon dünyasını okumaya hazırsanız, hadi başlayalım… Keyifli okumalar!

JASON BROOKS

Sanata ilgi duyduğunuzu ne zaman ve nasıl fark ettiniz?

İki yaşındayken resim çizmeye başladım. En eski anılarımdan biri; büyük bir kağıdın ortasına kırmızı boya kalemiyle büyük bir yüz çizmektir.  Altı yaşındayken ailemle İtalya’ya seyahat ettik. Rönesans resmine, özellikle Floransa’daki Uffizi galerisinde Uccello’nun San Romano Savaşı’na ve Michelangelo’nun heykellerine hayran kaldım.

Çizimler ve kartpostallardan oluşan bir eskiz defteri yaptım. Bu inanılmaz İtalyan yaratıcılığını muhteşem sanatını görmek, duyularımı resimlerin gücüne ve güzelliğine doğru uyandırdı. Ekranlar ve video oyunlarından önceki o erken yaştan itibaren, her zaman çizim yapıyor ve hayal dünyamı keşfediyordum.

Profesyonel bir sanatçı olmak için hangi adımları attınız?

Okulda her zaman okul oyunlarının ve etkinliklerinin kapaklarını çizmek için seçilirdim. Genellikle öğle tatillerinde müdürün odasında oturup okul projeleri için çizim yapardım. Bunlar sadece renkli kâğıda basılırdı ancak; çalışmalarımın yayınlandığı ve tüm ebeveynlerin sanatımı küçük bir kitabın ön yüzünde tuttuğunu gördüğümde yaşadığım heyecanımı halen hatırlıyorum. Ergenliğimin başlarında, insanları hareket halinde çizmekten zevk almaya başladığım için rüzgar sörfü ve spor şirketleri için birkaç ticari projeye başladım. Ayrıca, İngiltere’nin dört bir yanındaki okul kitaplarında basılan haritaları da çizdim. Ve bu çalışmalarım bana ilk gençlik yıllarımda telif hakkı geliri kazanmamı sağladı. Daha sonra üniversitede sanat okudum, önce memleketim Brighton’da temel bir ders aldım sonra da; St Martins’de Grafik Tasarım ve İllüstrasyon alanında Lisans Derecesi, ardından Londra’daki Royal College of Art’tan Yüksek Lisans Derecesi aldım.

Yirmili yaşlarımın başında, hala üniversitedeyken, moda illüstrasyonu dalında Vogue Sotheby’s Cecil Beaton Ödülü’nü kazandım ve British Vogue ile düzenli olarak çalışmaya başladım.  Bu, birçok başka komisyona ile çalışmama yol açtı. O zamandan beri şirketler ve markalarla iş birliği yapmanın yanı sıra kendi sanat eserlerimi yaratmakla meşgulüm.  Sanırım sır; mümkün olduğunca çizim pratiği yapmak… Hatta aile ve arkadaşlarımın portrelerini yapmak ve ayrıca insanlara, şirketlere yaklaşıp çalışmalarımı göstermekten korkmamaktı.  90’larda ayrıca Londra ve New York’taki dergiler için birçok moda şovunda ve Paris’teki Couture şovlarında çizim yaptım.  Bu bana harika bir moda eğitimi verdi ve ayrıca yirmili yaşlarımı geçirmek için çok ilham verici bir yer olan Notting Hill’de yaşadım.  Yeni teknolojiye uyum sağlamak da benim için çok önemliydi, özellikle de resim yapmanın yeni bir yolunu sağlayan Photoshop…

Tüm bu deneyimler beni profesyonel bir reklam sanatçısı olmaya yönlendirdi

JASON BROOKS

Yapmadığınız için pişman olduğunuz bir şey var mı? Ve nedir?

Yirmili yaşlarımda New York’a taşınmamak oldu diyebilirim.  Moda illüstratörleri için daha az işin olduğu bir zamandı, bu yüzden zor oldu.   Ama belki de New York’a taşınmalı ve moda fotoğrafçılığına başlamalıydım!

İnsanları nasıl etkilediğinizi düşünüyorsunuz?

Umarım çalışmalarım insanlara hayal kurmaları ve ilham almaları için ruhlarına dokunur. Hayat muhteşem ve inanılmaz, mucizevi bir gezegende yaşıyoruz. Bu deneyimin güzelliğini kutlamaya çalışıyorum ve insanların; iyimser ruhumla bir bağ kurmasını umuyorum.

Tuhaf olduğunu düşündüğünüz herhangi bir özelliğiniz var mı?

Bazen geceleri gözlerimi kapattığımda, resimlerle dolu güzel bir kitabın sayfalarını karıştırabiliyorum. Sayfalar zihnimde dönerken birbiri ardına çok sayıda harika resim görüyorum. Uyumuyorum ama tüm bu mükemmel şekilde tamamlanmış resimlere bakıyorum ve bu garip aynı zamanda ilham verici. Gözlerimi açarsam büyü bozuluyor. Acaba başkaları da bu tuhaf deneyimi yaşıyor mu diye merak ediyorum? Eşim de benim bazı psişik güçlerim olduğunu düşünüyor ve bunu bana başkaları da söyledi. Sanırım hepimiz farklı derecelerde bunu yaşıyoruz.

JASON BROOKS

Neyi romantik buluyorsunuz?

Bence başka bir insanla gerçek ve samimi bir bağ kurmanın hissi romantiktir.

Gül ve şampanya ile hiçbir ilgisi olmayan, çok daha derin bir histir. Eğer o büyülü hissi paylaşıyorsanız ve birinin gözlerinin içine, kelimeler olmadan bile bakabiliyorsanız ve o zaman nerede olduğunuzun bir önemi yoktur. Biriyle o bağ hissine eşlik eden güzel yerleri veya deneyimleri paylaşmak inanılmaz derecede romantiktir. Belki de tüm resimlerim varoluşun güzelliğini kutlama biçiminde romantik bir unsura sahiptir. Bence romantizm, sanatta, müzikte veya doğadaki güzelliği ruhsal bir düzeyde takdir ederek bağımsız olarak da deneyimlenebilir.

Paranızı en çok neye harcıyorsunuz?

Paramı en çok aileme, sevgili eşim Nila’ya ve 17 ve 21 yaşlarındaki iki harika çocuğuma harcıyorum.  Kızım Londra’da üniversitede okuyor, bu pahalı ama seyahat ve eğitime harcanan paranın asla boşa gitmediğini düşünüyorum.  Ayrıca sevdiğim şirketlerin hisse senetlerine yatırım yapıyorum, bu alışveriş yapmak gibi hissettiriyor ama ihtiyacım olursa yine de param oluyor.   Bunun dışında stüdyomda sakladığım imzalı sanat kitapları ve evimde bulunan sanat eserlerini topluyorum.

En büyük korkunuz nedir?

Sanırım en büyük korkum ailemi geçindirememek ve çocuklarıma hayatta iyi bir başlangıç ​​sağlayamamak. Pratik düzeyde yüksekliklerden hoşlanmıyorum!

JASON BROOKS

Nelerden ilham alırsınız?

Ben kendi kişisel güzellik kavramımdan ilham alıyorum.    Seyahat ve sanat yoluyla güzelliği keşfetmek, hiç bitmeyen bir ilham ve kendini ifade etme misyonudur. En büyük ilham kaynaklarımdan biri insan formudur. Çünkü; insanları hareket halinde ve farklı pozlarda çizmeyi seviyorum, bu yüzden müzik ve dans önemli kaynaklardır.

Ayrıca hem ilham alıyorum ve doğal hayatta; denizde, ormanlarda, dağlarda, gökyüzünde güzellik buluyorum. İnsanları ve özellikle kadınları bu doğal güzelliğin bir uzantısı olarak görüyorum. Mutlaka dış görünüşle ilgili olmak durumunda değil; güzel bir ses, bir yetenek veya ilham verici güzel bir kişilik özelliği olabilir.

İlham, doğadan ziyade insanlık tarafından yapılmış bir şey aracılığıyla da gelebilir. Güzel bir daire, bir film, fotoğraf, harika bir araba veya resim gibi şeyleri idealize edilmiş bir şekilde görme eğilimindeyim ve eğer yapabilirsem gerçekliği geliştirmeye çalışıyorum.  Bir de hayatta bana ilham veren anlar var. Bir trenin içinden geçen bir görüntü, bir binanın cephesindeki ışık, geceleri pencereler, sokaktaki güzel bir insan, iyi giyimli bir grup insanın arasından geçen bir görüntü, gerçekten sonsuz bir kaynak var benim için…  Duyularımızı ayarlayıp fark edersek her yerde ilham vardır.

Ünlü olmak nasıl bir şey?

Çalışmalarım; kişisel tanınırlığımdan daha ünlü… Bu yüzden sanatım insanlara dokunduğunda ve onlara güzel duygular hissettirdiğinde çok mutlu oluyorum. Genellikle insanlar bana sanatımın hayatlarını olumlu yönde etkilediğini ve onlara bir tür mutluluk veya yaratıcı ifadeye doğru bir yön verdiğini söylüyorlar. Bunu duymak çok tatmin edici. Mümkün olduğunca çok insanın beğenisini almak ilham vermek istiyorum ve bunu ünlü markalarla iş birlikleri üzerinden yapmayı seviyorum.

Yıllar boyunca Chanel, Tiffany & Co, Hotel Du Cap Eden Roc, Michael Kors, Sotheby’s ve yapmaya devam ettiğim birçok ünlü lüks markayla çalıştım. Son zamanlarda Beymen ile Noel Kampanyaları için çalışmak da bir zevkti.

Ünlülerin etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Eğer başkalarına olumlu bir şekilde duygular neşe, bilgi getiren bir şey için etkili oluyorsa; o zaman bu alkışlanmalıdır ve bence bu harika bir şey… Kendini ifade etmeyi insanların temel bir ihtiyacı olarak görüyorum.  Dolaysıyla; bu bir tür eğitim veya eğlence yoluyla ünlü olmaya yol açıyorsa, bu harika bir şey!

JASON BROOKS

Hobileriniz nelerdir?

Film konusunda gerçekten tutkuluyum ve bir iletişim aracı olarak onu büyüleyici buluyorum. Alfred Hitchcock en sevdiğim film yönetmeni, tam bir dahi… Bu ilgi aynı zamanda sanat eserlerimi de şekillendiriyor ve erken kariyerim reklam filmleri için senaryo çizmekle geçti. Ayrıca; bazen işime kattığım rüzgâr sörfü, tenis ve kayak yapmayı da seviyorum. Okyanus rüzgâr sörfündeki deneyimlerim, deniz ve farklı hava koşullarını yaşamamın, sanatıma, resimlerime gerçekçilik katığını söylemek isterim… Bu özellikle, ana müşterilerimden biri olan ve göz alıcı insanlar, yatlar, helikopterler ve okyanus içeren düzenli reklam sanat eserleri ile bir web sitesi olan Superyachts Monaco için yaptığım çalışmalar da etkilidir. Bunların hepsini resmetmekten büyük keyif alıyorum.

Size ilham kaynağı olan bir şehir veya ülke var mı? Var ise; hangi şehir veya ülke?

Paris, New York ve Tokyo benim gözümde her zaman inanılmaz derecede ilham verici ve göz alıcıdır.  Ayrıca; birkaç ay boyunca seyahat ettiğim, İstanbul, Efes, Pamukkale, Afrodisias, Kapadokya, Fethiye, Kaş ve özellikle muhteşem ve büyülü olan gün doğumunu izlediğimiz Nemrut Dağı’nı ziyaret ettiğim Türkiye’nin; bende gerçekten harika anıları var.

Sizi etkileyen bir yaşam deneyiminiz var mı? Bununla ilgili bir tavsiye verebilir misiniz?

Bence iş hayatında dürüst ve güvenilir olmak gerçekten önemli. Yüksek standartları korumak ve her projede elimden gelenin en iyisini yapmak söz konusu olduğunda; biraz mükemmeliyetçi olmak diyebilirim. Hayatın kişisel tarafında, kalbinizi emanet edebileceğiniz, etrafınızda iyi insanları seçmek çok önemlidir.

Bir süper gücünüz olsaydı bu ne olurdu?

İnsanları birbirlerine ve gezegenimize karşı daha şefkatli ve nazik kılma gücüne sahip olmak isterdim.

Hayatınızda hayran olduğunuz kahramanlar var mı?

Annem ve babam ilk kahramanlarımdı. İkisi de çok şık, nazik ve yaratıcı insanlardı ve erken yaştan itibaren yaratıcılığımı teşvik ettiler. Çalışmalarına hayran olduğum ünlü kişiler açısından;  Picasso, David Bowie, David Hockney, Matisse, Davinci, Coco Chanel, Karl Lagerfeld, David Bailey, Cristobal Balenciaga ve liste uzayıp gidiyor…

Kahramanlarım; yeteneklerine çok doğrudan ve doğal bir bir şekilde erişebilen, vizyonlarını dünyaya açıklık ve güvenle ileterek kendilerini ifade eden yaratıcı insanlardır.

JASON BROOKS

Hayattaki altın kuralınız nedir?

‘Her zaman parlak tarafa bakın’… Ben doğal bir iyimserim ve hayatın zor anlarında bile güçlü ve iyimser olabilen pozitif insanların yanında kendimi daha rahat hissediyorum.

Bir duruma bakmanın genellikle iki yolu vardır, bu yüzden eğer yapabilirsem etrafımdaki insanları mutlu etmeye ve pozitif kalmaya çalışıyorum.  Sanat eserlerimin amacı da insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak. Hayal kurmak için iyimser pozitif duygulardan ilham alıyorum.

Yemek yapmayı sever misin? En çok ne pişiriyorsun?

Aslında yemek yapmayı seviyorum.  2020’deki ‘karantina’ sırasında karım ve çocuklarım için yemek yaptığımda bundan gerçekten keyif almaya başladım. Şu anda yapmayı en sevdiğim yemekler Yaki Soba, Lazanya ve Kral Karides Arrabbiata. Zevkim yıllar geçtikçe daha da gelişti ve bol sarımsak ve acı biber içeren güçlü tatları seviyorum.

En çok hangi şehri seviyorsunuz ve yaşamak istiyorsunuz? Neden?

Güney Fransa’nın kıyı şeridini seviyorum ve ışık, mimari ve kültür bana gerçekten ilham veriyor. On yıllardır sanatçılar için ünlü bir yer ve gelecekte bir noktada Nice’in yakınında yaşamayı çok isterim. 

En sevdiğiniz veya şimdiye kadar geçirdiğiniz en macera dolu tatil hangisidir?

Yirmili yaşlarımdayken bir televizyon şirketi tarafından 3 ay boyunca Meksika ve Guatemala’da Maya bölgelerini ziyaret etmek ve eskiz defterlerime birçok çizim ve resim yapmak için sponsor oldu. Harika bir maceraydı ve sanat eserim daha sonra televizyon şirketinin yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. Her iki ülkenin ve Belize ve Honduras’ın renkleri ve canlılığı asla unutamayacağım değerli bir anı.  Eşim ve ben ayrıca Maldivler’e ve balayımız için Seyşeller’e birkaç kez seyahat ettik. Palmiye ağaçları ve ıssız adaların ortamı benim için cennet!

Ece Özdikici ile sanat, oyunculuk ve hayata dair…

Sanatın her dalında iz bırakan Ece Özdikici, oyunculuk deneyimlerinden resim tutkusuna, çocuk atölyelerinden yeni projelerine kadar birçok konuyu Pause Dergisi’yle paylaştı

Nazan Ortaç

Oyunculuk kariyeriniz boyunca tiyatrodan televizyona, oyuncu koçluğuna kadar geniş bir yelpazede çalıştınız. Bu süreçte sizi en çok etkileyen deneyim neydi?

Tek bir deneyim gelmiyor aklıma. Daha çok nelerden etkilendiğimi söyleyecek olursam; mesleğimi ve sektörümü dışarıdan izleyen insanlara manzaranın nasıl göründüğünü hatırlamıyorum. Uzun yıllardır o manzaranın içindeyim. Çok zorlandığımız zamanlar oluyor. Kaygı yaratacak çok unsur var. Benim ve azimle devam eden meslektaşlarımın süreçleri, düşüşleri kalkışları, yeniden başlayışları, çocuksu oyun oynama arzuları beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Çok etkileniyorum bu masum, çocuksu direnişten. Bir de iyi bir eser karşısında çok fazla duyguyu aynı anda yaşıyorum. Heyecanlanıyorum, seviniyorum ona bakabildiğim için, ağlama isteği geliyor, o kadar çok şey yaşıyorum ki… İyi yazılmış, yönetilmiş, oynanmış bir filmde oturamadığımı, heyecandan ayağa kalkıp izlediğimi, bazı resimlere uzun uzun ağlayarak baktığımı hatırlıyorum. Sanat beni çok heyecanlandırıyor.

Ece Özdikici

Oyunculuk kariyerinizde canlandırdığınız karakterlerden hangisi sizi en çok etkiledi ve neden?

Hepsinden ayrı ayrı parçalar kaldı bende. Bazen sanırım oynadığım tüm karakterlerin kolajı olan bir tarafım var diye düşünüyorum. Çok güzel karakterleri tiyatroda da, televizyonda da oynamak kısmet oldu şükürler olsun. Bazılarının çocuksu hallerini sevdim. Juliet gibi. Televizyonda ‘Kadın’ dizisinde oynadığım kabuklu ama yürekli Jale vardı, ona bayılırım. ‘Poyraz Karayel’de Songül’ün deli zekasını, enerjisini, yaşama inadına bayılırım. Bu sezon da devam edecek ‘Salıncakta İki Kişi’ adlı oyunda Gitta karakterini oynuyorum. Seyircilerimizi beklerim. Onun da olaylardan hayatı öğrenerek çıkarması, yoluna devam edebilecek gücü yine kendinden alması oldukça etkileyici. O kadar çok ki…

Bir rolü kabul ederken hangi kriterlere dikkat ediyorsunuz ve bu süreçte en çok hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

En başta oyun/senaryo, rol, yönetmen/yapım, ekip sıralamasında ilerliyorum. Yolda değişenler oluyor tabii. Ekip arkadaşları, yönetmen ve hatta kabul ettiğiniz karakter değişebilir… Oyunlarda olmaz ama senaryolarda başladığınız karakter çoğunlukla değişiyor.

Aynı zaman ressamsınız ve sergileriniz de var… Resmin hayatınızdaki yerini nasıl anlatırsınız? Resimlerinizde hangi temaları işlemeyi seviyorsunuz?

İtiraf etmeliyim ki, resim yapmaya en adandığım dönemler içimin karanlık evrelerinde umut ışığı ararken oluyor. Bunu yeni yeni kendime itiraf ettim. Şimdi de sizinle ve okuyan herkesle paylaşıyorum. Hep resmettiğim kadınların güçlü bakışları ve rahatsız edici bir tarafları olduğunu söylerler. O rahatsızlık unsurunu ben ekliyorum. Masum peri bakışlı bir kıza görmezden geldiği bir örümcek ekliyorum örneğin. Biraz bakışımı ve resimle olan ilişkimi değiştiriyorum şu sıra. Hayatın her yönü var. Neden mutlu ya da huzurlu, tatmin olmuş anlarda da üretmeyeyim? Şimdi o dönemdeyim. Resimlerime bakan insanların benimle beraber yüklerini hafifleten bir yolculuğa çıksınlar istiyorum.

Ece Özdikici

Çocuklar için drama atölyeleri düzenliyorsunuz. Bu atölyelerde çocuklara hangi becerileri kazandırmayı amaçlıyorsunuz?

Drama atölyeleri değil. Yanlış bilgi olmasın. Yaratıcı atölye adı altında resim ve oyunculuk eğitimini birbirine eşleyerek götürüyorum. Tek bir kursta her iki sanata da değsinler istediğim için böyle bir atölye geliştirdim. Aslında planlarımın arasında yetişkinler için de aynı hedefle bir atölye yapmak var. Biraz üzerine çalışmak istiyorum ilerleyen dönemde.

Çocukların sanata olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz ve onları bu alanda desteklemek için ailelere neler önerirsiniz?

Çocuklar o kadar çok kursa gidiyor ki, önereceğim şey bir kurs, bir etkinlik değil. Elbette isterim benim atölyeme gelsinler, çalışalım. Söylemek istediğim yanlış anlaşılmasın. Çocukların saatlerini doldurmayı, onları meşgul etmeyi bırakın. Şimdi ama bütün gün tablette diyecekler biliyorum. Bunu sınırlandırın ve çocukların sıkılmalarına izin verin Allah aşkına. Sıkıntıdan patlayacak noktada arayışa girecek, eline boya alacak, şarkı söyleyecek. O zaman üretecek. Kimse hayal kurmuyor artık. Çocuklar dahil. İhtiyaç duymuyorlar ki. Bırakın sıkılsınlar, duvara bakarak hayal kursunlar. Sanat, edebiyat başka türlü üremez. Piyano kursuna götürülen kaç çocuk ailesiyle beraber senfoni konserlerine gidiyor? Hayatınıza girmeyen bir şeyi nasıl benimseyebilirsiniz? Bunlar hep heves olarak kalmaya mahkûm.

Sanatçı olarak sizin için en büyük ilham kaynakları nelerdir? Hangi sanatçılardan veya eserlerden etkileniyorsunuz?

En büyük ilhamım doğa. Sonra hassas insanlarla sohbetler, gözlemler… Notlar alıyorum. Görseller topluyorum. Etkilendiğim sanatçıları saymakla bitmez ki. Tüm sanat dallarından ayrı ayrı sanatçılar yüreğime çarpıyor.

Ece Özdikici

Gelecek için hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz ve kendinizi geliştirmek istediğiniz yeni alanlar var mı?

Evet var ama gerçekten benim için yeni bir alan ve oluşturma aşamasının çok başındayım. O yüzden paylaşmak için erken diyebilirim. Yapmış olduğum projeleri geliştirmek için konuşabilirim. Benimle ve çalışmalarımla bağ kuracak insanlarla tanışmak, çalışmak istiyorum. Yaratıcı atölyeyi daha çok çocuk ve okulla buluşturabiliriz. Sanat ile henüz tanışmamış çocuklara bu atölyenin kısa versiyonunu taşıyabilmem için bana destek sağlayacak bir ekip çok güzel olurdu. Kitabım için de aynı şey geçerli. Ben elbette ki daha çok çocuğa ulaşsın istiyorum. Yoksa yazmam ne işe yarar, değil mi? ‘ECE GERİ DÖNÜŞÜMÜ ANLATIYOR’ adlı çocuk kitabımın daha çok çocuk ile buluşması için, aklıma ilk gelen özellikle ilkokul ve anaokulu öğretmenleri oluyor. İnstagram @eceozdikici sayfamda profildeki linkten, ya da @divit_kitabevi sayfasından edinebilirler. Aklıma gelmeyen birçok olasılık mümkün olsun. Yeni sezonda tiyatro ve televizyon için olan projelerimi de yine instagram sayfamdan takip edebilirsiniz. Oyun çıkışı izleyenler arasında bu röportajı okuyup gelen olursa kesinlikle çok mutlu olurum.

Ece Özdikici

“YAZDIĞIM ÇOK FAZLA ÖYKÜ VAR”

 “Ece Geri Dönüşümü Anlatıyor” kitabınızın hikayesi nasıl ortaya çıktı? Bu kitabı yazma sürecinizden bahseder misiniz?

Hayallerimden biri idi çocuk kitabı yazmak ve resimlemek. Dijitallerini de yapmak istiyorum aslında. Yazdığım çok fazla öykü var. Canım sıkıldıkça bir şeyler yazarım ya da çizerim. Diyorum ya sıkılmak ürettirir. Bu öyküyü yıllar evvel yazmıştım. Diğer yazdıklarımın arasından bu öyküyü seçmemin sebebi; dünya için önemli bir konuyu sıkıcılaştırmadan, nasihat vermeden çocuklara anlatabilmek aslında. Baskıdan evvel üzerinde tekrar çalıştım elbette. Resimlerini tablette çalışmadım. Eski usul çalışmayı seviyorum. Kâğıt ve boyalar…

Kitabınızda israf, geri dönüşüm ve doğal kaynakların kullanımı gibi konulara değiniyorsunuz. Bu konulara ilgi duymanızın sebebi nedir?

Çok sayıda bilinçsiz insan var. Dünyaya sadece tüketmeye gelmiş ve her şeyi kendi hizmetine kullanmak hakkıymış gibi yaşayan. Yetişkinlere -eğer açık değillerse- farkındalık kazandırmak çok zor. Öğrenmemek için direnenleri tanıyorum. Halbuki küçük bir alışkanlık değiştirmek ile gerçekten büyük değişime sebep olabilir herkes. Sen, bir fabrika kadar zararlı değilsin diye dünyadan daha az sorumlu değilsin. Büyüklere anlatmaya çalışmaktan yoruldum ne yalan söyleyeyim. Çocukları en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz hepimiz. Benim de katkım bu olsun istedim.

Kitabınızda yer alan resimleri de kendiniz yaptınız değil mi?

Evet. Çok zevkliydi. Her zaman çocuk kitabı resimlemeye devam etmek isterim.

Çevreyle ilgili başka projeleriniz var mı? Yeni kitaplar, atölyeler veya başka çalışmalar planlıyor musunuz?

Tek başıma değil, bir ekiple yapmak isterim. Benim gibi düşünen, üretmeyi seven kişilerle yine sanat atölyeleri yapmak, konularımızı hayatın, gündelik yaşamımızın içinden seçmek ve eğer çocuklar ile çalışacaksam duyarlı, hassas büyümelerini destekleyecek çalışmalar yaptırmak isterim.

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

Röportaj: Melis BAYRAKTAR

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

İtalyan sanatçı Cesare Catania, geleneksel sanatın digital dünyayla kucaklaştığı bir evrende sınırları zorluyor. Eserleri, renk, form ve kompozisyonun bir araya geldiği bir dünyada izleyiciyi büyülüyor. Sanatçının soyut eserleri, figüratif detayları soyutlamak suretiyle duygusal bir deneyim sunuyor. Renklerin dansı, şekillerin ritmi ve soyut formların anlamı, izleyiciyi içine çeken bir yolculuğa çıkartıyor. Metaverse ile bu soyut dünyaların sınırları daha da genişliyor. Sanatçının eserleri, sanal dünyanın içinde de yeni bir boyut kazanıyor.

Cesare Catania ile sanatın sınırlarını keşfetmek isteyen herkes için ilham verici bir röportaj gerçekleştirdik.

Sanat hayatınız ne zaman ve nasıl başladı?

Sanat hayatım aslında benden habersiz çocukluk yıllarımda başlamıştı. Dedem keman sanatçısıydı. Klasik müziğin yaratıcılığına ve titizliğine karşı tutkum onun sayesinde başladı. 9 yaşımdayken piyano dersleri almaya başladım. Hem müzikal hem de figüratif sanata karşı her zaman bir tutkum oldu. Benim için ikisi birbirinden uzak ya da ayrı şeyler değildi o yıllarda bile. Hayatı algılayışım, kendimi eğlendirme arayışım genellikle kendi yarattığım küçük dünyaların içinde hikayecikler halinde belirdi önümde. Gördüğüm en küçük beni etkileyen şey günlerce hayalimde yaşattığım dünyaları mümkün kılıyordu. Anılarıma dâhil olan herkesin psikolojisi, karakterleri, düşünceleri, görünüşleri vb. birçok şey benim etkilenme ve beslenme alanlarım oldu.  Hayatımın dönüm noktasının bu süreçle başladığına inanıyorum. İlk kayda değer resmim 1995 yılına kadar uzansa da bu tutkumu 10 yılı aşkın bir süre önce mesleğe dönüştürmeye başladım. “Metaphysical Composition” – 2016, in “Artistic Composition” – 2016 , “The Dynamics of Movement” – 2016) , the “Vanity” ve diğer soyut ve sembolik olanlarda – 2014, “Flamingos in the Mirror” – 2015 – the “Tear” – 2012 gibi eserlerim ortaya çıktı.

Eserleriniz oldukça etkileyici bir dile sahip. Bize çalışmalarınızı ve tarzınızın oluşum sürecini anlatır mısınız?

1998 yılında mühendislik fakültesinde okumaya başladım. Ve burada perspektif ve aksonometri alanında uzmanlaştım. Bu bana tüm şekilleri basit üç boyutlu çokgenlere bölerek kendisini çevreleyen sorunları ve gerçekliği gözlemlemeyi öğretti. 144: Jazz Trio” – 2014, “Nice (A Tribute to Matisse and Chagall)” – 2015) ve katı ve eğrisel figürlerin zarif ve uyumlu bir şekilde yan yana gelmesiyle “Summer Readings (Tribute to Pierluigi Nervi)” – 2016 adlı eserlerim bu sayede çıktı ortaya. Yıllar içinde fotoğrafçılığa karşı da özel bir tutkum gelişti. Fotoğraf teknikleri ile oluşturulan yumuşak tonlamalar, ışık oyunları, çekim sırasında ve sonrasında elde edilen duygusal, dramatik ve şiirsel çalışmalara yoğunlaştım. Renk ve biçimsel bozulma gibi çeşitli teknikleri kullanarak soyut sanat örnekleri çıkartmaya başladım.

Bu süreçteki çalışmalarımda hiçbir sınırlamaya yer vermedim. Sanat sonsuzdur ve ifade biçimleri de sonsuzdur. O sebeple, ben sadece üretiyorum ve üretilen her eser kendi içinde kendi varlığını inşa ediyor.  İlhamımı yaşamın acı ve tatlı olan kendisinden ve evrenin bütünlüğünden, renklere olan aşkımdan alıyorum. Yaşam benim ilhamım.

Cesare Catania

Çalışmanız güçlü renklerden ve renk kontrastlarından oluşuyor. Belirli bir eserde hangi rengi kullanacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

Her düşüncenin, arzunun, bilginin, hislenmenin yani her şeyin bir rengi ve tonları var.  Ben, rengin algılanamaz olduğunu kabul edip, yine de ulaşmaya çalışma durumunun gerekliliğini estetik açıdan değerlendiriyor ve iki gerçeklik (renk – nesne) arasındaki en kısa mesafeyi arayarak, yeni bir gerçekliği gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorum. Rengi yaşıyorum, arzuluyorum, hayal ediyorum, hissediyorum ve eserlerimle gün yüzüne çıkartıyorum. Dolayısı ile her eser kendi rengine kendisi karar veriyor diyebilirim.

Dijitalleşme ve teknolojiyle birlikte sanat dünyasının dinamiklerinde çok ciddi değişimlerle karşılaştık. Bu değişim rüzgârı eser üretimlerini de etkiledi. Kripto sanat, NFT eserler ve blockchain teknolojisi de bu değişimlerin en önemli örneklerinden oldu. Siz de “Artistic Metaverse” olarak adlandırdığınız bir metaverse sergi düzenlediniz? Nasıl oldu bu süreç?

Hepimizin Covid19 salgını nedeniyle evlere kapandığı Pandemi döneminde “Artistic Metaverse” adını verdiğim ilk Metaverse sergimi gerçekleştirdim. Davetlilerim herhangi bir çaba göstermeden, yalnızca kullandıkları sanal gerçeklik cihazları sayesinde, sergime katılıp, diledikleri tablomu kolayca satın alabildiler. Kendi aramızda bir söyleşi bile gerçekleştirdik. Mikrofon ve sohbet kutusu aracılığıyla eserlerim hakkında sohbet ettik. Bir sanatçı olarak en büyük arzularımdan biri sanat tarihinde ileride yazılacak bir değişime şahit olma arzusuydu. Bu arzumun karşılık bulduğunu gördüm. Ayrıca bu sergimin yeni nesil koleksiyoner ortaya çıkarmak konusunda farklı bir işlevi de oldu.

Harika! Benim de en merak ettiğim konuların başında NFT’lerin yükselişe geçmesi koleksiyonerlik kavramını nasıl etkilediğiydi.

Şöyle ki hayatını tamamen ekranda yaşayan, internetin var olduğu bir dünyada doğan, dijital madencilik yaparak zengin olan, alışverişini kripto parayla yapan, oyun evrenlerinde avatarına tasarım kıyafetler, silahlar, ayakkabılar alan ve bunlara ciddi paralar harcayan insanlarla; nerdeyse tamamen fiziksel dünyada yaşayan insanların yaşamı ele alış biçimleri, estetik zevkleri ve paraya bakışı haliyle birbirinden çok farklı. Tamamen fiziksel dünyada yaşayanların “fiziksel olmayan bir eseri ne yapacağım?” sorusunu yeni nesil “fiziksel bir eseri ne yapacağım?” olarak soruyor. Zira onların evleri, duvarları sosyal medya hesaplarında, ekranlarında. Bu yüzden belki de hiçbir zaman bir sanat eseri almayacaklardı. NFT ise onlar için bu ortamlarda sergileyebilecekleri, varlıklarını, kültürel birikimlerini gösterebilecekleri bir alan yarattı. Fiziksel koleksiyonerlikte de olan sahip olma, bunu paylaşma, kültürel statüsünü sergileme, sanatçının macerasına eşlik etme zevklerini NFT koleksiyonları üzerinde onlar da yaşamaya başladı. Böylece NFT hem sanatçının, sanat piyasasının hem de koleksiyonerlik kavramının gelişmesine, bir alan daha kazanmasına sebep oldu. Tanınmış, fiziksel sanat piyasasında önemli yerlerde olan sanatçıların bu piyasaya ilgi göstermesiyle de hibrit bir ortam oluşmaya başladı.

Cesare Catania

Peki sanatın gerçek değerinin NFT’ler ile belirlenip belirlenemeyeceği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dijital sanatın kripto paralar ile değerinin ölçülmesini doğru anlamak ve detaylandırmak için NFT teknolojisini doğru anlamak gerekiyor. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de göreceli bir değere sahip sanat, NFT ile en azından sanatçının hak ettiği gerçek değeri elde etmesine olanak tanıyor. Gelecekte özgün bir sanat eserini NFT ortamında elinde tutmak ciddi bir kazanç sağlamada bir araç olarak değerlendirilebilir.

Gelecek için başka iş birlikleriniz ve projeleriniz var mı? Son dönem sergilerinden bahsedelim, şu an sanat tutkunlarını burada neler bekliyor?

Şu anda Venedik Bienali’nde, aynı anda hem fiziksel hem de dijital bir heykel olan son sanat eserimin açılışını yapıyorum. Bu Phygital Embrace Versiyonu.

Venedik Bienali ziyaretçileri heykelimi fiziksel bir versiyonda gözlemlemeye ya da artırılmış gerçeklikte onunla “oynamaya” karar verebilirler. Bu vesileyle, yine yapay zeka sayesinde, herkese benzersiz bir dijital kucaklaşma heykeli yapma ve bunu dijital sanat eserleri olarak benimle birlikte imzalama imkanı veren bir yazılım da geliştirdim. İnsanların sanatla oynarken nasıl eğlendiklerini ve sanatın demokratikleşmesinin, sanatsever olsun ya da olmasın, genel halk tarafından nasıl takdir edilen bir süreç olduğunu görmek harika.

Peki Türkiye’deki sanat ortamı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye çok özel bir yer. Yakın zamanda Türkiye’de de sanatsal bir proje geliştirebilmeyi çok istiyorum.

Bir Rüya Gördüm, Rüyam Gerçek oldu

Bir Rüya Gördüm, Rüyam Gerçek oldu

Yaşam amacını hayatın akışı ile birleştirmeyi başarmış, ilkeli, değerleri olan, empati kurabilme yönü ile hayranlık uyandıran, insani gelişime odaklı birçok projede varlığını tutkulu gayretleri ile hissettiren, benim de çok sevdiğim Dilara Akın bu ayki kapak söyleşi konuğumuz oldu. Dünyanın kaotik dönemlerinde bile; hayalleri doğrultusunda ilerlemeyi sürdüren sevgili Dilara Akın, ilham verici deneyimlere sahip çok güzel bir örnek. Sosyal değerlerle düşünülen projelerde; insanlara, eğitime, sağlığa, sanata dokunmayı hayat amacı seçen Akın ile TİKAV’ı (Türkiye İnsan Kaynakları Eğitim ve Sağlık Vakfı), Loft Art’ı, deneyimlemelerini, ilgi ve meraklarını, sanatı, özel hayatını, sizler sevgili okurlarımız için konuştuk. Keyifle okumalar dileriz.

Dilara Akın

Bilmeyen okuyucularımız olabilir onlar için soruyorum; kendinizden biraz bize bahseder misiniz?

Asker bir ailenin kızıyım. Babam çok yoğun çalışan bir kara havacı, Skorsky kulanan bir subaydı. Çok fazla Doğu görevi oldu. Çok fazla yer gezdik. Farklı farklı yerlerde okuduk üç kardeş. Erzurum’da, Kıbrıs’ta, Konya’da, Malatya’da birbirinden değişik okullarda okudum.

Dilara Akın

TİKAV ile yolunuz nasıl başladınız, yolunuz nasıl kesişti? 

Çok derin, çok duygusal bir insanım aslında ama çok güçlü dururum ama o dönem büyük oğlum Oğuz doğdu… Lohusalık dönemimde; anneliğin tüm hassasiyeti üzerimde… Nasıl üzülüyorum; sütüm yok, mama veriyorum, öyle bir çaresizleştim ki… Empati kurdum. Çok ağladım ve dua ettim. Sürekli “Allah’ım ne olur beni çocuklarına yetemeyen annelerle buluştur” diye her an dua ederdim. Bir rüya gördüm; yemyeşil bir vadideyim, bir sürü çocuk ve kelebekler var. bembeyaz kıyafetlerimizle eğleniyoruz.  Onlarla çiçek topluyoruz, dolaşıyoruz. Üstüme atlıyorlar, kelebekler geliyor, sonra yaşlı bir kadın aramızdan sesleniyor “sakın gitme onların sana ihtiyacı var” diyor. O sabah çok tuhaf uyandım. Sultan Yılmaz, o dönemde bizim vakıf başkanımız. Beni aradı ve Dilara Hanım vakfa gelseniz ve destek verseniz ne kadar iyi olur diye. Hemen kalktım oraya gittim. Benim için bu hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey bir işaret ve sebeptir. Bana göre, hiçbir şey öylesine olamaz…Sultan Yılmaz ile oturduk. Ağzımdan bir kelime nasılsın dedim, o sırada telefon çaldı.  Dışkapı Hastanesinden aradılar. Çocuk Lösemi bölümü… Hemen gidelim dedim.  Yetkilileri dinledik, “herkes geliyor, hediye veriyor çocuklarla fotoğraf çekiyorlar ve gidiyorlar” dediler. Hastaneyi gördük. Ne yapabiliriz dedik “Annemle Ben” projesini yaptık. Hastaneyi baştan aşağı yeniledik. Anne ve çocuklar tek kişilik yataklarda yatıyorlardı ve anlatamayacağım kamusal pek çok şey yenilendi… Projede yaklaşık 12 iş adamı gönüllü yaptık. Her ay gönüllülerimizden biri, çocukların hastanenin belirlenen ihtiyaçlarını karşıladı. Ondan sonra tabi vakıftan kopamadım. O proje ile başlayan bir ilişki kurduk. Bir rüyayla başladı. Sanırım 2015 yılıydı ve ben vakfa öyle başladım.

Dilara Akın

Eğitimi, insani gelişimi desteklemek adına kurulmuş olan TİKAV’ dan kısaca bahseder misiniz?

Okuyucularımıza doğru anlatalım diye soruyorum bu soruyu size… 25 yıllık bir vakıf… Eğitim ve sağlığı destekliyoruz ki insani gelişime katkı sağlayabilelim.  Vakıf projelerinin merkezinde; kadınlar, çocuklar ve gençlere hizmet eden çalışmalar var. Ulusal & uluslararası projeler var.

Nedir bunlar kısaca anlatır mısınız?

Ulusal projelerimiz; Annemle Ben, Hijyen Sağlıktır projemiz var. Bu Güneş, rüzgâr ve hidroelektrik santrallerinin olduğu bölgelerdeki köylere gidip, oradaki kadınlardan, çocuklara kadar insanlara verilen eğitmenlerimizle anlatıyoruz. Evde okullu olduk projemiz yine çok etkili oldu. Orda kadınlar özellikle kırsalda hep evde, yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor, evin bütün yükü kadının üstünde, çocuk o arada büyüyor. Çocuk anneyle evde ne yapabilir? Verimli daha nasıl vakit geçirilebilir? Çocuklarla nasıl iletişim kurulur gibi konuları ele aldık. Bu arada; tahta kışlıklardan bebekler, el işi uğraşları eğitimleri de verildi. İnanın o kadınlar; o kaşıklarla uğraşırken onlara da oyun gibi geldi. Çok mutlu oldular. Çünkü kendi çocuklukları da yok ki… O da ortaya çıktı. Bir şekilde o kayıp zamanları da yakalamaya, dokunmaya çalışıyoruz.

Dilara Akın

Vakıfta seminer ve eğitim faaliyetleri de var mı?

Eğitimler var. Elazığ’da Fırat Üniversitesinde bir programımız var. Mülakatla seçilen öğrencilere dört sene eğitim veriyoruz.  Çoğu mühendis olan öğrencilere diksiyon eğitiminden İngilizce prezentasyona kadar çok geniş bir yelpazede eğitim veriyoruz.  Dijitaldeki Ayak İzimiz projemiz var. Sosyal medya kullanımı nasıl olmalı, nasıl tehlikeler var? Bunlardan kendimizi nasıl koruyabiliriz? Nasıl kullanmalıyız? Bunları anne- babalara, daha çok anne ve kız çocuklarına anlatıyoruz. Depremden sonra oradaki öğrencilere burs veriyoruz. Dört yıl boyunca devam edecek.

The Duke of Edinburgh’s International Award adıyla yürütülen Edinburgh Dükü Uluslararası Gençlik Ödül Programının, Türkiye’de ki temsilcisiyiz. Gönüllü Hizmet, Fiziksel Gelişim, Beceri Geliştirme, Macera ve Keşif Yolculuğu bölümleriyle tüm dünyada 140’tan fazla ülkede, 14-24 yaş arasındaki gençlerin bireysel gelişimine katkı yapmayı amaçlayan bir program… Burada çocukları 4 kategoride kendi iradeleriyle bir karar almak ve bunu sürdürmekle ilgili bir sorumluluk veriyoruz yerine getirdiğinde İngiltere’den bir rozet veriliyor. Gönüllülük esasına dayalı toplumsal hizmet bilincinin geliştirilmesini hedefleyen Program, ülkemizde 1995 yılında uygulanıyor.

Dilara Akın

Sanat Çalışmaları nasıl başladı?

Hamdi bey ile arada sanat konuşuyorduk.  Kendisinin eğitim ve sanata özel ilgisi var. Ben de sanat severim. Bir gün bana bir proje görevi verdi. Aslında başta beklentiyi karşılayabilir miyim diye endişem oldu.  Ama belirttiğim gibi Hamdi Bey çok vizyoner, muhteşem bir insan… Kendisine çok hayranlık duyarım. Beni her zaman cesaretlendirdi. “Beklentiyi karşılayamayacağın bir şey yok.  Yapılacaklar belli… Yapabilirsin” dedi. O arada arkadaşlarımdan da müthiş bir baskı vardı. Kabul et yaparsın diye bir heyecan oldu. Nispetiye On binasında bir yerimiz var. Hamdi bey burayı bağımsız sergi alanı haline dönüştürmek istiyorum dedi. Bir gittim her taraf inşaat… Hiçbir şey yok.  Sonra Ayşe Ceber sanat direktörümüz ile birlikte; ikimiz bir sergi çıkardık. Çok çok beğenildi. Çerçevesi şöyle; eğitim ve sağlığın yanına bir de sanat eklemiş olduk. Burada temsiliyeti olmayan, bağımsız sanatçılara alan açıyoruz. Onları görünür hale getirmek için, onlara fırsat eşitliği sağlamak için yılda dört kez sergi açıyoruz. Sosyal medyada tanıtımlarını yapıyoruz. Eserlerinin satışlarını yapıyoruz. Satışın küçük bir kısmı da TİKAV bursiyerlerine bağışlanıyor. Kâr amacı gütmeyen bir platform burası galeri değil. Bir de usta sanatçıların yılda bir kere prestij sergileri yapıyoruz.

Dilara Akın

Loft ART Bodrum? 

Bodrum buralardan tamamen bağımsız. Türkiye turizmine destek sağlamak ve otelimizi tanıtımı için ağırlama yaptığımız bir alan. Uluslararası sanatçıların eserleriyle katıldığı çok beğeni alan sergiler oldu. Perotti sonra koenic vardı. Bu sene Ropac gelecek.

Peki anda kalırsak “Özkan Arı + 18’i” dinleyebilir miyiz? Hikayesi nasıl, sizde bıraktığı etki ne oldu?

Özkan Arı’nın bir eserini karma sergiye almak istemiştik. Sonra öğrendik ki; hocanın Nevşehir’de güzel sanatlar atölyesi var. Biz onu akademi olarak takdim etmek istedik; çünkü birinci sınıftan da dördüncü sınıftan da öğrencileri var. İnanılmaz teknikler kullanıyorlar. Çok etkilendim ve biz onlara bu teklifi götürdük. Eserler çok iddialıydı ve iki buçuk ayda öğrenciler, gece gündüz çalışarak, üniversitede koltuklarda uyuyarak, sabah kalkıp beşte çalışarak hazırlanmışlar. Büyük bir motivasyon oldu öğrenciler için… Çok mutlu oldular. Düşünün ülkenin bir noktasındasınız, elinizde fırçanız çalışıyorsunuz öğrenci olarak. Okuldan mezun olmayı, belki bir resim öğretmeni ve veya ressam olacağını düşünüyorsunuz. Daha o birinci ya da ikinci sınıfta okurken biri seni fark ediyor, görüyor ve diyor ki gel İstanbul’da sana bir sayfa açıyorum. Onların o mutluluklarını, duygularını anlatmak mümkün değil. Bu süreç bana çok duygu yükledi ve gerçekten yapmak istediğiniz şeyi her iki tarafa da inandırdı da… Nasıl mutlu olduklarını görmenizi isterdim. Loftart olarak doğru şey yaptığımızda inandık, karşılıklı beslendik. Bu karşılıklı bir iletişim, o yüzden nitelikli ve sürdürülebilir olması gerekiyor. O yüzden sosyal sorumluluk, gönüllü olmak bunu sürdürülebilir kılmak en önemli olanı. Eli fırça tutan ve bundan acayip tatmin olan bir gencin gündemlerden etkilenip, beni de kimse görmüyor deyip sanatını bırakıp kırsalına geri dönemsini istemiyorum. İnşallah o bana denk gelir ve geri dönmez fırçasını bırakmaz.

Dilara Akın

En beğendiğiniz sanatçılar kimler diye sorsam ya da en çok etkilendiğiniz eserler?

Dönem dönem değişiyor. Anın ruhu diye bir şey var ya… Ben şu anda, bu hislerle İstanbul manzaraları iyi geliyor. Onun dışında; Mark Jackal’ı çok severim. O eserlerinde anlattığı aşk hikayelerini çok severim. Genel olarak da beni en çok portreler, insan yüzleri beni çok etkiler…

Kaotik dönemleri nasıl değerlendiriyorsunuz. Sanat ve sanatçı açısından gözlemleriniz nasıl?

Farklılıklarla beslenmeyi, keşfetmeyi çok severim. Mesela kaos benim için; çok aslında yapıcı yönü yüksek bir durumdur. Böyle zamanlarda insanların belki ilham veren duyguları yükseliyor, motive oluyor bile olabilirler. Kendilerini daha fazla ifade edebilir, farklı beslenebilir değişik işler çıkarabilirler. Dünyada yaşananlardan etkilenip, depresyona girer girer vazgeçersiniz ya da bunu alır kullanırsınız… Sosyal sorumlulukta da öyle artık kaos var yapacak bir şey yok değil, empati yapıp vaz geçmemek.

Dilara Akın

Bulunduğunuz anı dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz dengeler açısından?

“Ben” felsefesini konuşuyoruz aslında… Her şey bir alma dengesi üzerine kurulu ama şu an bana göre bu denge bozuk… Herkes almaya adamış kendini. Bunu da alayım, onu da alayım, o da benim olsun, bu da benim olsun iye hareket edince o zaman dünyanın dengesi bozuluyor. Biraz da vermeniz lazım. Vermekten kastım maddi değil. Para vermek değil. Emek, sevgi, tutum, davranış, duygu, samimiyet…

Sade ve şık bir tarzınız var.  Alışveriş her kadın için vazgeçilmezdir. Moda ve alışveriş sizin için ne ifade ediyor?

Çok alışveriş yapan bir insan değilim.  Acil gerekli spesifik bir şey varsa gidip alıyorum. Modayla hiç alakam yoktur. Siyah çok seviyorum. Kendim olduğumu hissettiğim, sade, doğal olmayı seviyorum.  Zamansız şeyleri seviyorum. Kıyafetlerimi temiz kullanırım. Yıllarca kullanırım. Benim dolabımda on senelik belki daha fazla kıyafetler var.  İki kere giyeceğim bir şeyi almam. O’nu başkasına vererek değerlendiririm diye düşünmek bile bana yanlış geliyor bana… Gittiniz zaman ayırdınız, aldınız kombin yaptınız yine bir vakit, verdiğiniz zaman ve ödediğiniz paraya hepsine çok yazık…

Dilara Akın

Seyahat etmeyi sever misiniz? Spor yapar mısınız? Kendiniz ruhunuzu nasıl yenilersiniz?

Seyahat etmeyi çok severim. Seyahat etmeyi çok seviyorum. Üç gün otursam hemen başlarım bienal mi var? nerede sergi var? Vakfa giderim beni köylere gönderin. Giresun’a mı gitsem. Çok hızlı hazırlanırım. Mevsimine göre hazırlarım. Eşim hadi Amerika’ya gidiyoruz dese bir saat içinde hazırlanırım. Çocukların bavulları da dahil olmak üzere… Çok organize bir insanımdır. Bulunduğum her yerde organize etmeyi de severim.

Dilara Akın

Ruhunuzu enerjinizi nasıl yenilersiniz?

Spor yaparım hafta içi vakit buldukça… Pilates, bazen kardiyo yapıyorum, at binerim, kürek çekiyorum. Bunları yapıyorum çünkü enerjim hiç bitemiyor. Bitmeyince de gece uykusuz kalıyorum. Dua etmeyi çok severim. Özellikle kendimle kaldığımda, kimse olmadığında, sessizce dua ederim. Allah’ın yaratıcı gücüne inanıyorum ve her şeyi ondan istiyorum. Dünyaya iyilik diliyorum. Müzik dinlemeyi severim. Sakin yaşamayı severim. Onun dışında spiritüel bir şeyler yapmıyorum.

Özel bir güzellik rutinim yok… Beslenmeme dikkat ederim. Cildimi iyi temizlemeye dikkat ederim. Onun dışında bir iki serum verdiler. Ne olduklarını, ismini bile bilmem, onları sürerim… Bir buçuk senedir şekeri, süt ve süt ürünlerini, gluteni hayatımdan çıkardım. On kilo verdim. Kilolu biri değilim ama vücudum kendine geldi. Ödem gitti. Sabahları yorgun uyanmıyorum. Vücudunuz size iyi geleni kendi dilinde söylüyor zaten. Cildiniz parlıyor, ödeminiz gidiyor, şişlik olmuyor, yorgun uyanmıyorsunuz.

Dilara Akın

Sizce başarının sırrı nedir?

Çok çalışmak… Hiçbir şey ayağınıza gelmiyor. Öyle kaderde varsa, şansta varsa diye bir şey yok. Her şey etrafınızda var. Siz göreceksiniz. Siz çabalayacaksınız. Kaldıracaksınız kendinizi. Bence içinizdeki o motivasyon, yaşama sevincini hiç kimsenin durdurmasına izin vermeyeceksiniz. Bir kere hayattasınız. Siz varsanız her şey var.  O yüzden başarı bu. Sizin başlatmanız ile ilgili bir şey. Sonucunda olur ya da olmaz artık o zaman düşünürünüz. Orada ne başarı var ona da bakmak lazım. Belki iş hayatında kazanmıyorsunuz ama olgunlaştınız ya da biriyle tanıştınız ve hayatınızı bakış açınızı değiştirdi. Orada başarı nedir ona da bakmak lazım çok yönlü…  Bir kere hayattasınız.

#DilaraAkin #Akfen #LoftArt #tikav

TOPRAK SAĞLAM  “Hayal ettiklerimi yaşıyorum”

TOPRAK SAĞLAM  “Hayal ettiklerimi yaşıyorum”

25 yıllık kariyerinde iddialı işlere imza atan ve şimdilerde ‘Yalı Çapkını’ dizisiyle dikkat çeken başarılı oyuncu Toprak Sağlam’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sağlam, oyunculuğunun köklerini, projelerini ve müzik kariyeriyle ilgili heyecan verici detayları paylaştı…

Röportaj: NAZAN ORTAÇ

TOPRAK SAĞLAM 

Oyunculuğa olan tutkunuz nereden geliyor? Çocukluğunuzdan itibaren oyuncu olma hayaliniz var mıydı?

Ben hep söylerim; bu bir kod. Onunla doğuyorsunuz. İki yaşındayken masanın üstünde şarkılar söylermişim. Ve çok küçükken, ilk kendim söylemişim ‘ben oyuncu olacağım’ diye. 13 yaşımda ilk işimi yaptım. Bu sene sektördeki 25’inci senem. Hâlâ kendimi yeni başladığım yıllardaki gibi heyecanlı hissediyorum.

Farklı türlerde dizi, film ve tiyatro projelerinde yer aldınız. Hangisi sizi daha fazla besliyor ve hangi projeler sizin için özel bir anlam taşıyor?

Hepsi kalbe giden farklı damarlar. Hepsinin bir işlevi var. Biri olmazsa diğeri olamıyor. Hepsini çok seviyorum. Tiyatroyu diğerlerinden daha heyecanlı kılan şey; seyirciyle o anı, o anda paylaşıyor oluşumuz. Onun tatmin duygusu bambaşka. Bir de müzikalse tutmayın beni (gülüyor).

Oyunculuk kariyerinizde sizi en çok etkileyen isimler veya roller neler oldu? Bu kişiler veya projeler sizi nasıl şekillendirdi?

Her şeyden önce kıymetli hocalarım Müjdat Gezen ve Mustafa Alabora. Okulum; Müjdat Gezen Sanat Merkezi. Dönüm noktamdır. ‘Karınca Yuvası’ ve ‘Bodrum Masalı’ tadı damağımda kalmış işlerim ve rollerim. Hem öğrendiğim hem öğrettiğim, farkındalıklar yaşadığım, derinleştiğim, dönüştüğüm ve dönüştürdüğüme şahit olduğum işlerdi.

TOPRAK SAĞLAM 

‘Yalı Çapkını’ dizisindeki karakterinize nasıl hazırlandınız? Rolünüzü anlatır mısınız?

Zerrin bir anne, hırslı, güçlü, gözü kara, kızı için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir anne. Hiç bilmediğim, sahip olmadan da anlaşılamayacak bir duygu bence. Böyle durumlarda daha çok metot kullanıyorum. Eric Morris bende çok çalışan bir sistem. Onun tekniklerinden yararlandım.

‘Yalı Çapkını’ dizisinin popülerliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Projeye dâhil olma kararınızda etkileyici olan unsurlar nelerdi?

İyi yazılmış, iyi yönetilmiş, iyi oynanmış, her şeyiyle iyi yönetilmiş bir işin popüler olmasına şaşırmamak gerekir. Ben oynamaktan beslenen bir oyuncuyum. Projede oynamak ve performans alanım ne kadarsa, beni işe çeken baş unsur bu oluyor. Sahne sayımın çokluğundan bahsetmiyorum burada. Bir sahne yazılmışsa da tatmin ayrılmalıyım setten. Senaristimiz Barış Günger sağ olsun oynamaya doyamadığım sahneler yarattı. Harika bir ekip ve en değerli ustalarla çalışmak. Nasıl dâhil olmazdım ki?

“AİLEM HEP EN BÜYÜK DESTEKÇİMDİ”

Kendi oyunculuk tarzınızı nasıl tanımlarsınız? İzleyicilere bırakmak istediğiniz bir izlenim veya mesaj var mı?

Tam bir metot oyuncusu sayılmam. Zaman zaman faydalandığım teknikler var. Tüm metotları deneyimleyip, bende çalışanları kendime göre sentezliyorum. Her zaman doğalcı oldum. Temelim; oynamıyormuş gibi oynamak. Üzerine ekleyerek, yeni şeyler keşfederek devam edecek. Şimdilerde Meisner tekniği çalışmaya başladım. Yakınlarda katılacağım bir workshop var, heyecanla ona hazırlanıyorum.

Kariyerinizde karşılaştığınız zorluklar oldu mu, olduysa nasıl aştınız? Bu süreçte öğrendiğiniz en önemli ders nedir?

13 yaşında çalışmaya başlayan bir kız çocuğu zorluk yaşamaz mı? Elbette yaşadım. Ergenliğim sektörde geçti. Ama ben her zorluğu hep kendime inanarak, güvenerek ve çok daha fazla çalışarak aştım. Ailem hep destekçimdi. Anne ve babacığıma sonsuz teşekkür ederim. Öğrendiğim en büyük şey; bu hayatta tek başımayım ve benden daha önemli hiçbir şey yok. Her şey önce kendini gerçekten sevmek ve farkında olmakla başlıyor.

TOPRAK SAĞLAM 

Özel hayatınız çok fazla bilinmiyor; hayranlarınız merak içinde… Bizimle paylaşır mısınız; kalbiniz dolu mu?

Hayatımda şu an biri yok ama bu boş olduğu anlamına gelmez (gülüyor)…

Aynı zamanda şarkıcısınız; müzik kariyeriniz için hedefleriniz var mı? Ya da ilerisi için hayalleriniz neler diye sorsam?

Aşırı heyecanlı olduğum bir süreçteyiz. Yeni şarkıya hazırlanıyoruz, orkestra kuruyoruz. Yeni yılda sahneler de başlayacak. Hayal ettiğim şeyleri şükür olsun hep yaşadım bugüne kadar, bu şekilde de devam da ediyor. Gerçekleştiğini görüyorsanız; bilin ki mutlaka bir gün bir yerde hayalini kurmuşumdur.

“Kimsenin hayatını merak etmiyorum”

İzleyicilerinizle bağ kurma konusunda nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz? Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyor musunuz?

Sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorum ama kendi kurallarımla. Takipçilerimi çok seviyorum, bazılarıyla birebir temas kuruyorum. Bazen sık paylaşım yapıyorum, bazen detoks yapıyorum ve 3-4 gün hiç bakmıyorum. Çok severek, merakla takip ettiğim sinema, sanat, moda ve seyahat sayfaları var, onlar dışında kimsenin hayatını çok merak etmiyorum. Gerçek gelmiyor bana. 25 senedir içinde olduğum bir dünya. Neyini merak edeyim (gülüyor).

Photo by: Eray Kıray @eraykiray @gettostudio

Styling: Derya Balkan @deryablkn & Pınar Turan @pinarrturan

Makyaj: Özlem Demir @ozlemmdemirofficial

Hair styling: Erbil Çaylak @erbil.caylak

Menajer: Buket Kahraman @buketkahramantm

PR Ajans: Begüm Kılıç @begkilic & Nur Eriş Kuran @nureriskuran @bgpragency

Atiye “Yeniliklere ayak uyduran ayakta Kalacak”

Atiye “Yeniliklere ayak uyduran ayakta Kalacak”

Hayatın ritmini yakalayabilenlerden… Üç yıldır yoktu. Bu dönemi; “Planlı bir ayrılık değildi. Pandemi hiç birimizin öngöremediği bir şeydi. Hiç ara vermedim, üretmeye devam ettim işte yeni çalışmalarımla buradayım” dedi. Süreci üreterek geçirdi, çalıştı, zamanın ruhuna, ritmine içindeki bitmeyen enerjisi ile her zaman yetişmeyi bildi.  Bu süreçte ayrı boyuta geçerek anneliği de öğrendi. Ve şimdi yine yeniden başarılarına yenilerini eklemek için yola koyuldu.  Müzikleriyle, sözleriyle, danslarıyla kısaca Türk Pop müziğinde kendi ritmini başarıyla sürdüren genç sanatçı Atiye bu ayki kapak söyleşi konuğumuz. Son dönemlerde ekranlarda, sahnelerde eskisi kadar bulunmayan sanatçı ile sanatında geldiği noktayı, neler yaptığını, kazanımlarını, yeni çalışmalarını sizler için konuştuk. Keyifle okumalar dileriz.

Atiye

Atiye nerelerdeydi? Neler oldu hayatınızda? 

Atiye hep buradaydı. Müzik, dans ve ben bir aradaydık. Bunlar benim vazgeçilmez tutkularım. Pandeminin ilan edildiği gün klip çekimindeydik. Her şey hazırdı. Çıkış tarihimiz bile belliydi. Bir anda her şey değişti. Psikolojik olarak zor bir süreçten geçtik dünya genelinde… Böyle bir dönemde çıkış yapmak yerine enerjisi daha güzel bir zamanda harekete geçelim istedik. Ama sürecin bu kadar uzayacağını biz de ön görememiştik. Bu arada annelik ve pandemi sonrası uyum süreci ve dünyanın çeşitli yerlerinde kayıtlarını yaptığımız çalışmalar, gel gitler, şarkılar

derken tüm bu işlerin sonunda albümün çıkması 3 yılı buldu. Albümü Ses Seda Yok ile başladık tanıtmaya… Allem Kallem, Dalgana Bak ile yola devam ettik. Şimdi de Z kuşağının çok sevdiği ‘Kendime Not’ ile devam ediyoruz.

 Artık bir anne Atiye var karşımızda… Annelik size ne kattı?

Ben açıkçası bu konularda ballandıra ballandıra duygularımı anlatmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü çok özel duygular. Çocuk İsteyen var, istemeyen var, isteyip bir sebepten sahip olamayan var. Böyle bir hassasiyetim var. Tek diyebileceğim isteyen herkese Allah nasip etsin. Ferah Feza benim dünyam, her şeyim. Daha duygusal, sabırlı, kızı için fazlaca hayalleri olan bir anne oldum. Kızımla vakit geçirmeye bayılıyorum. Ondan bir sürü şey öğreniyorum.

Müzik dünyasına ara verdiğiniz hep konuşuldu? Bu doğru bir yakıştırma mı? Müziğe ara verdiniz mi?

Hayır… Hiç ara vermedim. Sadece hazırlığını yaptığımız işi Pandemi nedeniyle doğru zamanı bekleyerek geç sumak zorunda kaldık. Koca bir albümü bitirdik. Bol bol beste yaptık. Kızımı dünyaya getirdim. Ona bol bol gönlümce vakti ayırdım. Film izledim. Kitap okudum, yeni döneme hazırlandım. Bahçede vakit geçirdim. Ağaçlar ve bitkiler hakkında daha fazla bilgiye sahip oldum. Eskiden beri doğayı severim. Aramızda güçlü bir bağ oluştu. Doğum andan itibaren müzikle nefes alıp vermeye ve yaşamaya başladım. Baştan aşağı arınma gibi bir süreç geçirdik.

Atiye

 Yeni parçanız ve albümünüzden bahseder misiniz?

Albüm adı gibi tam deli işi oldu. Sürekli farklı ülkelerde yeni insanlarla tanışarak ve çalışarak. Kendimize özgü melodileri, farklı kültürlerin motifleriyle harmanlayarak başka ve sound olarak güçlü bir albüm yapmak istedik. Kendimizi tekrar ederek kolaya kaçmak yerine yenilikleri takip edip onları uyguladık. Müzikal olarak Türkiye’de yapılan pop müziğin üzerinde güçlü soundu ve lirikleri olan bir albüm oldu. Rap şu anda çok revaçta. Bizim gibi müzik yapanlar son dönemde iyi işler ortaya çıkarmaya başladı. Pop müzikteki duraklama döneminin yeniden yükselişe geçmesine katkı sağlayacak bir albüm oldu. Kocaman bir ekiple, dünya işi yaptık.

Bu albümde süreç nasıldı anlatır mısınız kimlerle çalıştınız?

Çok uzun süren bir çalışma sürecinden geçtik.  Üç ay Hindistan’da kaldım.. Hem onların danslarını öğrendim, hem de yerel ve dünyaca ünlü Hintli müzisyenlerle kayıtlarda çalıştık.

Yunanistan’a gittik. Orada a dünyaca ünlü darbukacı benim için özel ürettiği bir enstürman aldım. Tam dünya işi olan, her notasında büyük emeğin olduğu bir albüm oldu.

Albüm ya da single hikâyesinden bahseder misiniz? Ne tür parçalar var? 

Nitelikli ve kimlik, etnik ögelerin fazlaca yer aldığı ama günümüz dünyasının soundlarının bulunduğu fusion pop bir albüm yaptık.

Çok genç yaşat sizi tanıdık. O günkü Atiye ile bugün atiye arasında annelik dışında nasıl bir fark var?

Okuyan, dinleyen kendini hep bir adım öteye taşıyan bir Atiye oldum. Çok çalıştım. Var olduğum yeri çalışarak emeğimle elde ettim. Yıllar içinde ne istediğini bilen kendinden çok emin bir noktadayım.

Atiye

Size ilham olan isimler oldu mu? Kimler?

Sadece bir kişiyi örnek gösteremem ama birçok farklı müzik stillerini dinliyorum. Çoğunun adını bile bilmezsiniz. Ama Madonna, Michael Jackson, Sting, George Michael, Prince de severim.

Pop müzik genel anlamda sizce durakladı mı? 

Her şey de olduğu gibi… Aslında bir duraklama dönemi değil de üretim azlığı oldu diyebiliriz. Müzik zevkleri ve eğilimleri değişti. Bu yeniliklere ayak uyduran ayakta kalacak.

Siz çok sevilen, çok yerde parçaları çok çalınan, dinlenilen bir isim oldunuz… Olmadığınız dönemler merak uyandırdı doğal olarak. Dinleyicilerinin bu sadakatini nasıl yorumluyorsunuz?

Gerçek sanatçı sanatıyla her zaman anılır. Bizi var eden üretimlerimiz. E sosyal medya gerçeği de var.  Sekiz yıl önce söylediğim bir şarkı yeniden Tik Tok’ta viral oldu. Ya da birinin dans videosunda benim söylediğim bir şarkıyı kullanıp onun popüler yapması gibi konularda aktif olarak sahnede olmasam da var olmamı desteklediler. Dinleyicimle aramda kurulan saf, temiz, çıkarsız sadece sevgiye dayalı bağ bizi ayakta tuttu.

Sahne size ne ifade ediyor? Sahnedeki Atiye ‘den de bahseder misiniz? 

Büyülü. Bulutların üstünde. Şarkı söylerken ve dans ederken en yalın halinizle binlerce göz tarafından takip ediliyorsunuz. Bilinçli bir transa geçme hali. Seyircim ile hiperaktif ve interaktif bir iletişim kurmayı seviyorum. Yorulmak nedir bilmem.

Atiye

Yaşadığınız zorluklar oldu mu bu sektörde?

Sağlam adımlarla ilk günden beri kendi kararlarımla ilerledim. Çocukluğumdan beri ne istediğimi biliyordum. Ve ona doğru ilerlerken donanımlarımı da öyle oluşturdum. O yüzden taviz vermem gereken olaylarla hiç karşılaşmadım.

Kararlı bir insan mısınız? Çok sık fikir değiştirdiğiniz olur mu? Çıkış şarkınıza nasıl karar veriyorsunuz ya da albümdekilere?…

Duygusal olarak sürekli dalgalanmalar yaşıyoruz. Hep iyi olmak, hep güzel olmak ve başarıyı devam ettirmek zorunda olmak stresli bir hal içinde olmanızı sağlıyor. Alkış, şarkının sevilmesi, hep bir ağızdan söylenmesi. İşte bunlar tüm yorgunluğunuza değiyor. Bir maç bitiyor ve sonra diğer maç için hazırlıklar başlıyor.

Sosyal medya kullanıyor musunuz? Nasıl yönetiyorsunuz? 

Evet kullanıyorum. Anlık olarak yaptığım işle ilgili tüm duyurularımı paylaşıyorum. Bazen canlı yayınlarda buluşuyoruz. İnteraktif ve güncel bir şekilde yönetiyorum

 Dünyada haksız bir rekabet söz konusu… Satın alma yaparak elde edilen beğeniler var. Gerçek olmayan görüntülenme ve tıklamalar…  Trende videolar ve müzik listelerine girmek, Platformların üst sıralarda bulunmak gibi yapay süreçler de hayatta var oldular. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Dünyanın her yerinde olan olaylar. Yapay ve doğal olan artık dinleyici tarafından ayrıştırılıyor. Er meydanı sahnedir. Konser vermeye kalkınca hepsi dökülmeye başlıyor. Gerçek sanat yapanla ticaret yapanlar her zaman elemilasyondan geçer. Üst sıralarda olmak, çok çalınmak bir kriter değil artık. Konser verdiğinizde gerçekler ortaya dökülür. Sistemin buna izin vermemesi, böyle yapanları tespit edip otomatik olarak silmesi gerekiyor.

Atiye

Size göre sektörün eksikleri neler?

Üretim eskisi kadar olmuyor. Şimdi rap revaçta ve bir dönem gelecek başka akımlar ve soundlar ön planda olacak.

Hızlı tüketim çağında sıkışıp kaldık. Bu çağ sizi korkutuyor mu? Ne gibi korkular?

Çağın gerisinde kalmak ve demode olmak sadece. O yüzden dünyayı ve çevremi sıkı bir şekilde takip ediyorum.

Sizin verdiğiniz görüntü; her zaman çok dinamik ve enerjik… Bunun için bir şeyler yapıyor musunuz?

Az yemek, düzenli hayat, kaliteli uyku ve spor. Sigara hiç içmem. Yediğimiz her şey organik. Az et, balık ve bolca yeşil ve renkli besinleri tüketiyorum. Tatlı ve süt ürünlerini tüketmiyorum. Bol su içerim. Bitki çayları içiyorum. Dengeli ve kararında yiyerek yaşıyorum. Uzun uzun yürüyüşler yaparım. Sporda hayatımın bir parçası.

Peki sizce bir şarkının, bir klibin ömrü içinde bulunduğumuz “hızlı tüketim” çağında ne kadar?

Rap yapanların hızı ve dinleyicinin hızla tüketmesi 1 ay. Ama tutan bir şarkı için süre daha da uzuyor. Kendi şarkınızı yazan biriyseniz zaten onu yazma ve kaydetme süreçleri var. Klip sadece sosyal medya platformlarında bir etiket oldu. Müzik kanalları sayısı tv izlenme oranları gibi hızla düştüğü için diyebilirlim.

Atiye

Yalnızlıktan korkar mısınız? Ya da yalnızlığı sever misiniz?

Yok korkmam. Çok da severim. Bizim işimizle uğraşan insanların üretim açısından en çok ihtiyaç duyduğu şey.  O yüzden akşamları daha rahat çalışırız.

Kolay sinirlenir misiniz? En çok neye kızarsınız?

Anlıktır sinirlenmem. Plansız programsız hareket etmeyi severim. İşle ilgili mükemmeliyetçiyim. Tembelliği ve yalan söylenmesini sevmem.

 Kendinizi nasıl yenilersiniz? Şehirden uzaklaşan doğaya bir süre kapanan insanlar var, spor yaparak zihnini yenileyen var… Siz hangi gruptasınız?

Evim doğanın içinde sayılır. Sabah ve akşam kızım ve köpeğimle uzun uzun yürüyüşlere çıkarım. Bisiklete binmeyi çok severim. Spor hayatımda hep bir yerde duruyor. Düzenli olarak spor yapıyorum. Bir de ailemin olduğu Almanya Bremen’e gitmek bana güç veriyor. Orada özgür bir şekilde kendimle baş başa kalarak yenileniyorum.

 Sosyal medyayı aktif kullanır mısınız?

Gerektiği kadar kullanıyorum. Kendiişlerimi, kişisel dünyamı ve yaptıklarımı paylaşmak hoşuma gidiyor. İnteraktif bir şekilde dinleyicim ile olan ilişkimizi devam ettiriyoruz. Organik olarak büyüme de devam ediyor.

Kimleri takip edersiniz?

Sosyal medya hesaplarım herkese açık. Oraya bakarlarsa görürler.

Yeni projeler var mı ya da bu soruyu şöyle soralım gelecek planlarınızdan bahseder misiniz?

Yeni şarkılar var. Birikti cepte. Albümden 4 video klip yayınladık. Şimdi bir yeni şarkıyı single olarak yayınlamak için kolları sıvadık.

Sizce başarının sırrı nedir?

Çok çalışmak, dünyayla aynı frekansta olmak. Her gün bir öncekinin bir adım önünde başlamak zorundasınız. Üreten, okuyan, yazan çizen insan her zaman ayakta durmayı başarır.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu “İçinde bulunduğumuz yüz yıla Türk Dünyası damgasını vuracak”

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

“İçinde bulunduğumuz yüz yıla Türk Dünyası damgasını vuracak”

Ülkemizin birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyduğu dönemlerden geçtiği kanısı hemen hemen hepimizin gündemleri izlerken aklımızdan geçen, fikir önderleri tarafından değerlendirilen ele alınan bir konu… Bu konuda Türk dünyası için önemli fikir önderlerinden yazar, akademisyen, Tv yorumcusu Prof. Dr. Kürşad Zorlu bu ayki kapak söyleşi konuğumuz… Kendisinin partiler üzeri anlatımı, derinlikli bilgisi, sürekli saha da olması bu alandaki konumunu güçlü kılıyor. “Türk Dünyasını” anlamak, neden gerektiğini fark etmek, hayata geçirilmesinin mümkün olup olmayacağını konuşmak üzere bir araya geldik. Zorlu, “ Tarihi okuduğumuz zaman karşı karşıya olduğumuz tehlikelerin iki bin yıl sonra da değişmediğini görmüş olacaksınız” söylemi ile sizi bu kıymetli röportajı okumaya davet ediyorum. 29 Ekim Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun değerli okuyucularımız.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Türkiye-Macaristan yakınlığı nasıl izah edilebilir?

Macarların Türk olup olmadığına yönelik tartışmalar zaman zaman yapılıyor. Bir çok farklı görüş olmakla birlikte uzmanların ortaklaştığı husus, Turani halklardan biri olmaları… Vaktiyle Türk adıyla anıldıkları belgelerle ortaya konuluyor. Ve Macarların Orta Asya’daki izleri de bilimsel çalışmalara konu oluyor.  Örneğin Kazakistan’ın Torgay bölgesinde yaşayan Maidarlar (Macarların) ile tarihsel bağları araştırılıyor. 1913-1941 arasında Macaristan’da Turan adıyla yayınlanan bir dergi bile vardı. Aslında bugün yapılan Kurultayların temelleri de bu çalışmalar vesilesiyle burada atılmış. Macarca Türk diline akraba bir dildir. Macar toprakları Hristiyan Türk Elidir… Attila’nın torunları olarak Türk/Turani kökenlidir. Macar Bilimler Akademisi Üyesi Türkolog Dr. Balazs Sudar’a göre Macarcada yaklaşık 350-400 civarında Türk asıllı kelime var. Sudar’a göre Macarlar bugünkü Macaristan’ı yurt edinmeden önce bu kelimeleri kullanmaya başlamışlardı.

Bu ilişkiler sizce yeterince irdeleniyor mu?

Türkiye-Macaristan ilişkileri, bu tarihsel bağlamda fazla irdelenmeyen ama oldukça geliştirilmeye müsait bir içerik barındırıyor.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bir örnekle açıklamanızı rica etsek?

Örneğin çok konuşulmaz ama yıl 1877, Buda’dan İstanbul’a götürülen (tahminen Kanuni Sultan Süleyman dönemi) ve o zamandan beri Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen kitap ve belgelerden oluşan 35 cilt el yazması, Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla oluşturulan bir heyet tarafından Macaristan’a iade ediliyor. Bu iade süreci Ruslar tarafından engellenmek istendiği için uzun bir güzergahtan geçerek ulaştırılabiliyor. İşte o sırada trenin geçtiği pek çok yerde halk, çoluk çocuk, kadın, erkek ‘Elyen Török’ (Yaşa Türk) diye bağırıyor.

Peki Atatürk dönemi nasıldı?

Bana göre Atatürk çağdaş, akılcı ve inanmış bir Turancı idi. Atatürk döneminde de tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye-Macaristan ilişkileri çok iyi durumdaydı. Bizzat Atatürk’ün emriyle Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde Hungaroloji kürsüsü kurulmuştu. Atatürk’ün vefatı sebebiyle cenaze törenin yapılacağı gün, milli yas günü ilan edilerek binalara siyah bayrak çekilmiştir.

1934 yılında güven mektubunu sunmak için Atatürk’le görüşen Ankara’daki Macar Krallığı Elçisi Jungerth Arnóthy, görüşmedeki izlenimlerini bir rapor olarak bakanlığa sunmuştu. Orada Atatürk’ün “iki halk, ülkelerimiz birbirine sınır komşusu olduğu zaman akrabalıklarını bilerek, birbirlerine yaslanarak korumuş, güçlerini geliştirmiş olsalardı, son yüzyıllarda Doğu Avrupa tarihi tamamen başka yön alırdı…” sözünü kullandığı bilinir.

Bugün Macaristan bir AB üyesi ancak aynı zamanda Türk Devletler Teşkilatı’nın da bir parçası… Türkiye ne kadar Doğu-Batı dengesinin bir simgesi ise; Macaristan’da bu tarihsel dinamiğin aynadaki yüzüdür. 2024 Türk-Macar yılı olarak birçok etkinliğe tanıklık edecektir.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bize biraz da kurultaydan bahsedebilir misiniz?  Hun-Türk Kurultayı nasıl bir öneme sahip?

Bu dostluğun en önemli sonuçlarından ve temsil alanlarından biri de; Macaristan’da iki yılda bir düzenlenen Turan Kurultaylarıdır. Tarihi Karpat havzası için kritik öneme sahip bir organizasyon Hun-Türk Kurultayı… Turan Kurultayı olarak da ifade edilmektedir. Zira bu kurultayda Altaylardan Tuna nehrine kadar Türkler, Türkçe konuşanlar buluşuyorlar.

Nerelerden katılım oluyor?

Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Anadolu… 30’a yakın Türk halk ve topluluğundan katılım sağlanıyor. İlki 2007 yılında Kazakistan’da düzenlenmişti. 2008’de itibaren de iki yılda bir Macaristan’da gerçekleşiyor. Macaristan 2014 yılında ilk kez TÜRKPA’da gözlemci statüsü almıştı. Ardından 2017’de Türk Devletler Teşkilatı’na gözlemci üye oldular. Dolayısıyla bu organizasyon bir görsel şölen olmasının yanı sıra bahsettiğim tarihsel dinamikleri tüm Türk Dünyasına taşımaya çalışan bir muhtevaya sahip. Düşünün ki, Kafkaslar, Balkanlar, Orta Asya’da, geniş Sibirya coğrafyasında yaşayan insanlarla bugün batının ortasında bir Avrupa ülkesinin birbirlerini ortaklaştırabilmesi hedefi…

Biraz Organizasyondan bahseder misiniz? Siz katılıyorsunuz bildiğim kadarıyla…

Evet… Bu yıl ben de Macar-Turan Vakfı’nın davetlisi ve aynı zamanda kurultay delegesi olarak Macaristan’daydım. Uzun yıllardır Türk Dünyasının her alanda işbirliği yapması için büyük çabalar sarf eden biri olarak benim için de çok farklı bir tecrübeydi.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Kaçıncısı düzenlendi? Nasıl bir ortam vardı?

Yedincisi düzenlenen Hun-Türk Kurultayı çerçevesinde önce Budapeşte’ye oradan da Bugac bölgesine geldik. Kurultay Bugac’ta gerçekleşirken hemen yanındaki Keşkemet’te delegeler konakladılar. Daha Budapeşte Havalimanına indiğimizde Vakıf Başkanı ve ülkenin önemli bir bilim adamı olan Andras Biro karşıladı. Akşam tanışma yemeğinde ülke ve topluluk bayrakları masalardaydı. Türk Dünyasının hemen her yerinden gelen delegasyon kaynaşması için her şey düşünülmüştü. Orada duygulu anlar da yaşandı. Azerbaycan’dan gelen heyet Çırpınırdı Karadeniz’i söylemeden önce Karabağ Zaferi’nden söz etti ve Andras’ın savaş sırasında “gerekirse ben de gelip savaşacağım sizlerle birlikte” dediğini hatırlattı. Hatırlanacak olursa Macaristan yönetimi Karabağ’daki savaş sırasında Azerbaycan’ın tezlerini destekleyen açıklamalarda bulunmuşlardı. Organizasyon birkaç şehirde bütünleşik biçimde düzenleniyor. Varışımızdan sonraki gün Tuna Nehri’nin kıyısında delegasyon bir araya geldi. Zira tekne turu Budapeşte’ye gelince ilk yapılması gerekenlerden. Sadece bir nehir değil bir tarih yatıyor bu derinliklerde…

Peki; Macaristan Devleti nasıl bakıyor bu organizasyona?

Konunun en kritik kısımlarından biri de bu… Macaristan devleti destekliyor. Açıkçası AB içerisinde de bu konumları sebebiyle eleştirilen Macarlar buna ev sahipliği yaparak sadece Batı değil Doğunun da bir parçası olduklarını göstermek istiyorlar. Kurultay’ın zaman içerisinde devlet himayesine girmesi Türk Dünyası için çok kıymetli. Şimdi de Macaristan Parlamentosu himayesinde yapılıyor. Tören kapsamında Parlamento binasına gittiğimizde Macar bayrağının yanında bir bayrak daha dalgalanıyordu. Sekeller’in ay güneşli bayrağı… Karpatların en eski halklarından biri olduğu belirtilen Sekellerin, Atilla’nın soyundan geldiğine inanılıyor Macaristan’da… Bugün ise Macar asıllı Sekeller Romanya’nın bir parçası olarak yaşıyor. İki ülke arasında zaman zaman krize sebep olan bu konu Macaristan için çok hassas. Parlamentoda sergilenen Kral tacı cam fanus içinde korunuyor, fotoğraf çekilmesine bile izin verilmiyor. Bildiğiniz gibi Macarlar, Bizans tarafından Türk boyları olarak tanımlanıyordu. Bizans kaynakları Macaristan’ı Turkia, Kral Árpád’ı ise “Turkia’nın büyük prensi” olarak adlandırıyordu. Macar Kraliyet Tacının iç yüzünde yer alan bir yazıda “Türklerin inançlı sadık kralı Geza’ya” (Geobitzas Pistos Krales Tourkias ) ibaresi olduğu belirtilmektedir.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Bu etkinliklere AB yorumları nasıl?

Macar yetkililer etkinliği ülke sathına da duyurmaya çalışıyor. Tabii Avrupa Birliği nezdinde “Turancı”, “Irkçı” yaftasıyla hazırlanan haberlerin varlığını da not düşmek lazım.

Hatta kurultay vesilesiyle Delegasyonumuzu tarihi parlamento binasında ağırlayan Parlamento Başkan Yardımcısı Lezsak’tan konuşmasında tarihe geçecek bir ifade geldi: “Hun-Türk halkları arasındaki dostluk çok değerlidir. Dolar ve Avro’dan çok daha değerlidir!”

Kurultay Alanı Nasıldı? Katılım Yüksek Oluyor mu?

Kurultayın resmen açıldığı gün ben de bu coşku ve kalabalığı hemen fark ettim. Sabah saatlerinden itibaren alan çevresinde uzun kuyruklar oluştu, trafik kilitlendi. Bu etkinlikle ilgili en faydalı gördüğüm husus, ülke dışından gelen binlerce kişinin yanında özellikle yöre halkının katılımı ve bizzat içinde oluşuydu. Bir de Türk Devletler Teşkilatı bayraklarının alandaki belirgin görünümüydü. Macaristan bir AB üyesi olarak bu birliğin ayrılmaz parçası artık… Kurultay alanı oldukça geniş. Eşzamanlı olarak farklı programlar düzenleniyor. Konuşmalar, konserler, geleneksel sporlar, at üstünde gösteriler, yarışmalar ve tanıtım standları… Resmi programda olmazsa olmaz gösteriler Macar Göçünü anlatan ve binlerce kişinin katıldığı o muazzam geçit töreni…

Her bir Macar boyunun yer aldığı yürüyüşte kullanılan kıyafetler o dönemli giyimlerin birebir kopyası. Gerçekten o göçü hissettiriyorlar. Göçün ardından tüm Macar boylarının bayraklarıyla bir araya toplandığı bir görüntüye ulaşılıyor. Bu da tarihteki Macar-Hun birliğinin sağlanmasına yönelik bir mesaj içeriyor. Herkesin görmesi gereken ve benim de hep merak ettiğim Türk Dünyası ülkelerin bayraklarıyla atlıların geçişi hem gururlandıran hem de düşündüren bir tabloydu. Türkiye, KKTC, Doğu Türkistan ve Kırım bayraklarının da buna dahil olması gurur vericiydi.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

Atatürk dönemi sizce nasıldı?

Bana göre Atatürk çağdaş, akılcı ve inanmış bir Turancı idi. Atatürk döneminde tarihe hatırlayıp incelediğinizde de tıpkı bugün olduğu gibi Türkiye-Macaristan ilişkileri çok iyi durumdaydı. Bizzat Atatürk’ün emriyle Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi bünyesinde Hungaroloji kürsüsü kurulmuştu. Atatürk’ün vefatı sebebiyle cenaze törenin yapılacağı gün, milli yas günü ilan edilerek binalara siyah bayrak çekilmiştir.

1934 yılında güven mektubunu sunmak için Atatürk’le görüşen Ankara’daki Macar Krallığı Elçisi Jungerth Arnóthy, görüşmedeki izlenimlerini bir rapor olarak bakanlığa sunmuştu. Orada Atatürk’ün “iki halk, ülkelerimiz birbirine sınır komşusu olduğu zaman akrabalıklarını bilerek, birbirlerine yaslanarak korumuş, güçlerini geliştirmiş olsalardı, son yüzyıllarda Doğu Avrupa tarihi tamamen başka yön alırdı…” sözünü kullandığı bilinir.

Bugün Macaristan bir AB üyesi ancak aynı zamanda Türk Devletler Teşkilatı’nın da bir parçası… Türkiye ne kadar Doğu-Batı dengesinin bir simgesi ise Macaristan’da bu tarihsel dinamiğin aynadaki yüzüdür. 2024 Türk-Macar yılı olarak bir çok etkinliğe tanıklık edecektir.

Sizce başarının sırrı nedir?

Ben Anadolu’nun küçük bir ilçesinde doğdum büyüdüm. Bu yüzden iki şeyi hiç kaybetmemek için çaba sarf ettim. Biri samimiyet diğeri 1’in her zaman 0’dan büyük olduğunu hatırlamak. Başarının sırrı nedir diye sorarsanız şöyle derim kısaca. Yqvqş da olsa istikrarlı bir ilerleyiş, umutsuzluk anlarında bile inancı ayakta tutmak ve ihtiyaçlar karşısında değişime açıklıkta aranmalıdır.

Prof. Dr. Kürşad Zorlu

29 Ekim Cumhuriyet bayramı için okuyucularımıza sizden bir mesaj iletmek isteriz.  Ne dersiniz?

Cumhuriyet sadece bir isimden ibaret değildir. Bir yürüyüş bir duruş ve bir kavrayıştır. Bunu en iyi anlatan ifadelerden biri de 1924’te, Cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümü kutlamalarında Ahenk Gazetesinde (İzmir) çıkan haberdeki o cümlelerdir. Özetle şöyle demektedir: “Bu iş bu kadarla bitmiş olmuyor. Millet bugün cumhuriyetin efendiliğine layık olduğunu ispat etmeye hem mecbur hem de muhtaçtır. Cumhuriyet bize terakki yolunu gösteren bir meşaledir. Gözlerimizde onun ışığından istifade edecek bir idrak, bacaklarımızda onun çetin yolculuğuna takat getirecek bir kudret yoksa eyvah bize…”

İşte bu duygularla milletimizin Cumhuriyet bayramını kutluyor ve bugünlerde her geçen gündem daha sahip çıkmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Sorumlu Editör Yazar Senem TUĞCUOĞLU

Mekan: Le Méridien İstanbul Etiler

Çocuk yetiştirme, eğitim, annelik gibi konular günümüzde hepimizin odağında olan başlıklar olduğunu düşünüyorum. Kimimiz aile boyutunda, kimimiz toplumsal boyutta, kimimiz de yarınları emanet edeceğimiz kaygılar çerçevesinde sürekli bir sorgulama ile yaşıyoruz. Nerede yanlış yapıyoruz? Nerede doğru yapıyoruz? Yoksa öylece bırakıyor muyuz ortalarda? Bir insanın yetişmesi ailede başlıyor… Hatta bu öyle bir hikâye oluyor ki; bir bakıyorsunuz bir aileyi, bir bakıyorsunuz bir sınıfı bir bakıyorsunuz, bir bakıyorsunuz bir insan ülkeyi ya da dünyayı yönetiyor. Bir eğitimci yaşam koçu olarak sürekli sorguladığım araştırdığım, incelediğim konular özellikle eğitim… Çocuklar, gençler, özetle insanoğlunun hayat boyu kendisini eğitmek için sürekli yeniden başlayan eğitim süreci merak alanım. Dolayısıyla insani gelişime katkı sağlayan isimlerle bir araya gelip, meraklarımızı sormak, kendilerinin fikrîlerini spontane sorularla derinlemesine anlamak, bulunduğum ortamlarda dokunduğum gruplarla paylaşmak bana göre benim kişisel şahsi bir sorumluluk alanında bitmeyen bir çalışmam olarak anlamlandırıyorum. Bu bağlamda bu ay siz değerli okuyucularımız muhteşem bir isimle bir araya getiriyoruz. Ülkemizin yetiştirdiği değerli isimlerden, benim de çok sevdiğim kitaplarını okuduğum, takip ettiğim Dr. Özgür Bolat söyleşi konuğum. Başarılı eğitim hayatıyla örnek, eğitim sistemine katkı sağlamak için sesiz ve derinden emekleriyle dinledikçe hayran kaldığım sevgili Dr. Bolat ile keyifli bir sohbet yaptık. Boğaziçi Üniversitesi, ardından Harvard Üniversitesi’nde eğitim bilimlerinde okuyan Dr. Bolat’la, başarıya giden yolu, farkındalık sağlayan bir eğitimin nasıl olması gerektiği,  evde ki iletişimin ne gibi sorunların anahtarı olduğunu,  bir çocuğun kendisi olursa kazanımlarının nasıl olabileceğini, aile ortamlarının, aile içi ilişkilerin çocukların yaşantısına nasıl yön verdiğini merak ediyorsanız, buyurunuz…  Keyifle okumalar dileriz…

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Dr. Özgür BOLAT, Senem Tuğcuoğlu

Çocukluğunuzda da okumaya meraklı mıydınız? Bu başarının geçmişinde nasıl bir çocukluk var anlatır mısınız kısaca?

Küçükken çok özeniyordum okumaya. Hatta size bir fotoğrafımı göstereyim üç yaşındayım elimde defter var… O kadar meraklıydım ki okumaya… Unutamadığım anılarım var. Çocukluk işte…

Bizimle Paylaşır mısınız o anılarınızdan birini?

Okula gitmeyi çok isterdim. Çok özeniyordum. Bir gün o kadar çok üzüldüm ve ağladım ki; annem, babam okula kayıt edilmeyeceğimi bildikleri halde, daha fazla üzülmemem için ve ağlamamam için beni alıp okula götürmek durumunda kaldılar. Olamayacağını mantıklı bir şekilde anlatabilmek için bunu yaptılar. Sırf ben mutlu olayım diye okula gittik. Orada Veli öğretmenle tanıştım. Beni misafir öğrenci olarak kabul etti o gün… Ve bana okula gitmek için yaşımın küçük olduğunu anlattı. Hiç unutmam; “Senin yaşında bir oğlum var tanıştırayım. Arkadaş olun, vakti gelince de beraber okula gelirsiniz” dedi. Biz gerçekten arkadaş olduk ve aynı okula gittik. Hiç unutamadığım sabırsız olduğum bir anımdır.

Nasıl bir öğrenci oldunuz?

Çok çalışkandım bir defa… Anlatırlar; önlüğümü çıkarmadan ödevimi yapardım. Sosyaldim de aynı zamanda…   Tiyatro yapıyordum. Futbol oynuyordum. Bando takımında majördüm. Folklor oynardım. Sonra ortaokula da aynı mahallede gittim. Sonra Aksa Anadolu Öğretmen lisesini ve sonra Boğaziçi’ni kazandım öyle devam etti.

 Diğer kardeşleriniz de sizin gibi mi? Nasıl bir ev ortamınız vardı.

Ev ortamımda okul çok değerliydi. Babam için okul çok değerliydi. Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi ama bizde okuldan başka bir alternatif yoktu.  Onun için hayatımız hep okuma üzerine kuruluydu. Ben de çok çalışkandım.

Dr. Özgür BOLAT “Hocalarım futbolcu olmamı çok isterlerdi”

Tek misiniz, kardeşleriniz var mı?

İki kardeşim daha var.

 Diğer kardeşleriniz de sizin yolunuzda mı ilerlediler?

Onlar da okudular… Mesela; abim futbolcu olmayı çok severdi ama babam izin vermediği için redde etti. Hal bu ki babam izin verse ağabeyim de aynı şekilde kendi sevdiği alanında ilerlerdi. O da dünyanın en iyi futbolcusu olabilirdi. Onlar da çok zeki ama herkesin ayrı ayrı özellikleri var. Yaz aylarında çalışıyordum. Turizm sektöründe otel de fotoğrafçılık yapıyordum. Hem İngilizce pratik yapıyordum hem para kazanıyordum. Her yaz okul kapanınca gider çalışırdım.

 O çalışmalar sırasında ilham aldığınız bir şey oldu mu?

Oldu… Orta ikinci sınıfta İngilizce öğretmenimiz geldi. İngilizceyi çok sevmiştim. O çalışmalar bana pratik yapmak için önemli bir fırsat sunuyordu bence… Liseye girdiğimde hocalarım sorardı; “sen nerede öğrendin İngilizceyi” diye sorarlardı. İngilizceye karşı bir hayranlığım vardı.  Bu duygu ile çalışırken bir turist gördüğümde hemen yanına gider pratik yapmak isterdim. Dolayısıyla bu çabalar okulda İngilizce konuştuğumda beni fark edilir kılıyordu.  Onun için yabancı dilim okulda fark edilirdi, gerçekten çok iyiydi.

Bilinçli tercih olmuş diyebilir miyiz? Diğer dillere de bu şekilde ilginiz var mıydı?

Diyebiliriz ama bunu o zaman değil de bugünden geri dönüp baktığımızda sonradan anlıyorsunuz.  Almanca ve Fransızcaya da ilgi duyuyordum biraz da öğrendim ama sonra hepsi bir emek ya… İngilizce bana yetti ve ağırlıkla ilgimi okula verdim.

Dr. Özgür BOLAT

Boğaziçi’nde nasıl bir ortam sağladı size?

O oo ilk sene adapte olamadım. Neredeyse sınıfta kalıyordum.

Neden?

Antalya’dan hiç çıkmamıştım. Evde valiz bile yoktu. Hatta valiz almaya gittiğimizde çok kötü olmuştum. İlk başta alışamadım İstanbul’a. Boğaziçi’nde bayağı bir kültür şoku yaşamıştım. Bayağı bir zorlandım. Neredeyse ilk dönem sınıfta kalıyordum. Sonra adapte oldum toparladım. Sonra dünya vatandaşı…

 Bu hikâyeler ilham veriyor. Nasıl alıştınız, nasıl bu kültür şoku ile baş ettiniz o yaşta? Nasıl adapte oldunuz? Onu inanın ben de bilmiyorum. İngilizcem iyi olduğu için orada da hazırlık okumadım. Böyle bir avantajım vardı. Türkiye derecesi yaptığım için ve Türkiye birincisi olduğum için bana bir de özel yurt verdiler. Ama ilk girdiğimizde sekiz kişi küçücük bir odada ranzalarda yatıyorduk. O da güzeldi ama özel yurtta çok rahattım yani…

 Çalıştınız mı o yıllarda?

Hep çalıştım. İlk gün geldim, özel ders ilanı verdim. Hem özel ders veriyordum hem de ders çalışıyordum. Hatta bir dönem sonra o kadar çok ders verirdim çok para kazanıyordum. Bazen okula poğaça bir şeyler alır yurda getirirdim arkadaşlar “Vayyy Özgür baba” derlerdi…

Hiç olmadı. Hiç sıkıntı yaşamadım. 99’da  New York Üniversitesi exchange programında okudum. Bir yıl orada kaldım… Geri geldim. İki yıl çok yoğun bir çalışma sürecine girip yüksek lisans için başvurdum ve Harvard’a gittim. Sonrada devam ettim zaten…

Dr. Özgür BOLAT

Sevdiniz mi bulunduğunuz bütün bu eğitim ortamlarını?

Paran yok. Burslu okuyorsun. Benim arkadaşlarım CEO olmuş. Ben 34 yaşındayım halen param yok. Düşünsenize sadece öğrenmenin keyfini yaşıyorum.

Ergenlikte İletişimin sürmesi nasıl sağlanabilir? Anne baba bu süreci nasıl yönetmelidir?

Anlayışla sağlanabilir. Anlayışla yönetilebilir. Ergenlik dediğimiz; çocuğun yetişkinliğe hazırlanma süreci ve anne babadan psikolojik olarak ayrılmak istediği dönemdir.  Ona izin verirsek çocuk der ki; “annem babam benim kendim olmamam izin veriyor”…  Ve çatışma yaşanmaz. Ama anne baba izin vermezse, o zaman çatışma yaşanıyor. Bakın birçok ergen var. Hepsinde bu sorunlar yaşanmıyor. Güvenli bağlananlar ergenlik sorunu yaşamaz ama kaygılılar, kaçınganlar yaşar.

Dolayısıyla çocuğun birey olmasına izin vermek gerekiyor. Bunun da çözüm yolu daha çok anlayış göstermektir.

O zaman sınırları da biraz ailelerin gözden mi geçirmesi gerekiyor. Kendi görüşünü, koyduğu sınırları… Bir de çocukların anne babadan daha farklı bir birey olması gerektiğini kabul etmesi lazım diyebilir miyiz?

Tabi ki… Bakın mesela çocuklara soruyorum; çoğu çocuk günlük tutmuyor sebebi de annem babam okur kaygısı, korkusu…

Günlük tutsalar ne olur? 

İyileştirirler kendilerini…

Siz tavsiye ediyor musunuz?

Kesinlikle…

Dr. Özgür BOLAT

Pandemi süreci çocukları aileleri eğitim sistemini nasıl etkiledi? Revize edilmesi gereken yaklaşımlar var mı?

En önemli şey şu; çocukların % 15’i iyiye gitmiş. % 35’i kötüye gitmiş.  Bu konuda bir araştırma var. Yüzde 15’i iyiye, yüzde 35’i kötüye gitmiş. Bir dönem İngiltere’de okullarda telefonlar yasaklandı. Bu başarıyı yüzde 14 artırmış. Akademik olarak zayıf olan grubun da başarısı artmış. Akademik olarak başarılı olan çocuğun otokontrolü var. Yanındaki telefona bakmıyor. Akademik olarak zayıf çocuk telefona bakıyor, canı sıkılıyor. Yani kendi öğrenmesinin sorumluluğunu alamıyor. Öğrenmenin sorumluluğunu alamayan çocuklar, bu dönemde kötüye gitti. Yani diğerlerinin yanında yerinde saymış…

 Bu ne demek? Nasıl okumalıyız bunu?  Kimler iyiye, kimler kötüye gitti?

Ailesi ile ilişkisi iyi olanlar,  evde bir paylaşım, sevgi kültürü, koşulsuzluk olanlar daha iyi oldu. Yani bağları güçlendi. Öğrenme ortamı yarattı anne baba… Ama diyaloglar zayıf olunca çocuk sıkıldı. Anne baba bir şey yapamayınca çocuk sıkıldı. Teknoloji bağımlılığı kötüye gitti… Onun için her şey şuna çıkıyor; “pandemi iyi mi kötü mü?”… O durum sağladığınız koşullara bağlı…

Mesela bir arkadaşım var…  Doçent kendisi… Hep şöyle der; “Allah’tan pandemi oldu da, çocuğumu iki yıl okula göndermedim, matematiği çok güzel öğrettim” dedi… “Çocuğumla ilişkim güçlendi. Çocuğumu tanıdım. Eşimi tanıdım. Piyano çalmaya başladım” dedi. İlişkilerim güçlendi gibi gibi anlatımları olur hep…  O zaman pandemide kötüye gidenler önce “çocukları ile kendi ilişkilerini” düzeltmeleri gerekiyor. Kaygı depresyon neden arttı bu dönemde? Kişiler kendilerinden kaçıyordu ama bu dönemde kendilerinden kaçamadılar. Bundan dolayı da içlerinde depresyon ve kaygı başladı. Genel ortalamalarda artış görüldü. Bu da çevre ile ilişkisine yansıdı…

Eğitim sisteminde pandemi öncesi sonrası burada bir milat olup da eğitim sistemini gözden geçirelim bunlar değişmeli gibi bir sorunun cevabı sizce ne olur?

Okullarda daha çok spora vakit ayrılmalı. Bu saatleri arttırmak çok iyi olurdu. Çocuklar hareketsiz kaldı. Hareketsizlik öğrenmeyi etkiliyor. Gözümle gördüm. Beden eğitimi dersinde, öğretmen ipi çeviriyor çocuk kendini öne itip atlamaya başlayacak. Atlayamıyor… Çöp kutusu koyuyorsunuz topu içeri atamıyor.  Anne babaları olmadan kendi yaşları ile iletişim kurmakta zorlanıyorlar. Bunlar hareketi arttırma ile başlayarak çözülebilir.  Bir araştırma okumuştum bu dönemlerin çocukları, hapishanede yaşayan insanlardan daha az açık havaya çıktığı tespiti vardı.

Dr. Özgür BOLAT

Meslekler meslek seçimleri, dünya başka yerlere eviriliyor ya? Burada nasıl bir öneriniz oluyor. Nasıl hazırlanmalı çocuklar geleceğe?

Bana göre geleceğin umut vadeden mesleği diye bir şey yok. Bir hocam var. Bunu çok güzel ifade ediyor; “İyi meslek diye bir şey yok, meslekte iyi olmak var.” Mesleğinde iyi olan herkes zaten başarılı olacaktır. Hep duyarım anne babalar özellikle “ İş bulma” diye bir söylemleri var. Aslında böyle bir kavram da yok. Sen bir şeyde iyi olursan; ya o işi kurarsın ya da sana iş teklifi gelir. Ne yaparlarsa yapsınlar,  iyi yaparlarsa zirvedeler. Orkestralara bile bir bakın… Adam sazı iyi çalıyor. Bütün orkestra onun üzerine kurulu. Bakıyorsunuz her kes arkada… Darbukayı iyi çalıyor, orkestranın bütün hepsi ona tabi… Ya da klarnet… Yani birisi ön plana çıkıyor. Neyi çaldığı önemli değil. İşini iyi yapıyor ve diğerleri ona eşlik ediyor. Bu örnekteki gibi her şey çok açık ve net. Yapmak istediklerine karar versinler, onda iyi olacaklar. Bu kadar…

Sizden ilham almak için günlük rutininizi de soralım mı?  

O zaman doktora yaparken olan ve hiç şaşmayan rutinimi ileteyim. Sabah kalkar saat sekiz gibi duşumu alırdım. Dokuz gibi kahvaltıya otururdum… Sabah kahvaltıdan sonra akademik olmayan bir kitap alıyorum, okuma odasına gidiyorum, yarım saat kitap okuyorum. Daha sonra kütüphaneye gidiyorum öğlen yemeğine kadar çalışıyorum. Sonra tekrar kütüphaneye dönüp çalışmaya devam ediyorum.  Akşam ise; bir kafe vardı çok sevdiğim. Bisiklete binip oraya gidiyorum. Hareket etmiş oluyordum.  Orada da yine çalışıyorum. Akşam arkadaşlarımla ya da tek başıma yemeğimi yiyordum. Bir de Cambridge bir alışkanlığım vardı. Koşmadan duramıyordum, şimdi yine başlayabilsem o alışkanlığıma… Ardından akşam bir filim izler, yatardım.

Gelecek kaygısı ve sınav baskısı altında olmadan bir seçim yapmak mümkün mü?

Mümkün…  Performans ve gelişim odaklılık olarak öğrenciler ikiye ayrılıyor. Performans odaklılarda temel eğilimde eğer korku yoksa yaklaşma motivasyonu varsa, o öğrenci iyi not almak istiyor. Eğer kaçınma motivasyonu varsa; kötü not almayayım ama iyi almasam da zararı yok diyor. Ve onlar ortalıkta geziniyor. Gelişim odaklılar ise temel amaçları hayatta öğrenmek. Gelişim odaklı olduğu zaman iki alternatif ortaya çıkıyor. Birinci alternatif gelişim odaklı oluyor sonuç olarak performans geliyor. Yüz alıyor ama yüze performanstan gitmiyor, gelişimden gidiyor. Bu en ideali ama bunun şöyle bir riski var. Gelişim odaklı kişiler bazen kendilerini ilgilendiren konulara çalışıyor. Mesela öğrenmiş oluyor ama sınavdan kırk alıyor. Ve bu kırkı da önemsemiyor.  Burada şöyle bir durum var öne çıkan… Gelişim odaklılar genel merakları üzerinden öğrenmeye gittikleri için notları kötü olabiliyor. Bu eksi tarafı…  Ama sonra bu durum artıya dönüşüyor. Lisede veya Üni. de notları düşük oluyor ama yaşam becerileri yüksek oluyor. Her türlü gelişim odaklı olmak avantajlı bir durum. Performans gelse de zaten en iyisi o, gelmezse de o performans hayatta geliyor. Onun için mümkündür diyebiliriz.

Peki; notları başarısız bir çocuk hayattaki başarıyı artı yön olarak görürsek, oraya nasıl yönlendirilebiliyor? Şöyle; “çocuk eve geldiğinde ödevin var mı” demiyorsun… “Bu ödevle ne öğreniyorsun” diye çocuğunuza sormuyorsunuz… Hep öğrenme üzerinden gidiyorsun. Çocuk soru sorunca yanıtlamıyorsun “hadi beraber yanıtını bulalım” diyorsun. Hep öğrenme üzerinden yine…  Çocuk kırk alınca; “niye kırk aldın” demiyorsun. “Sence bu kırk seninle ilgili nasıl bir geri bildirim verir. Bunu nasıl geliştirebiliriz” diyorsun. Hata toleransı oluyor ve çocuk sürekli gelişim odaklı oluyor. Bunun içinde başarısızlık diye bir şey yok. Diyelim ki; siz elli tane deneme yaptınız ve elli birincide başarılı oldunuz. Performans odaklı zaten bu kadar deneme yapmaz da biz şimdi öyle bir örnek verelim. Performas odaklı derki; “elli tane denme yaptım. Elli birincide başarılı oldum”…  Gelişim odaklı ise; “ elli tane denedim elli birincisinde başarılı oldum” der. Performans odaklı “denedim başarısız oldum” der. Gelişim odaklı “denedim der başarılı oldum” der…

Eğitim yılı başlarken herkes birbirine başarılar diler. Ama başarı ne demek?

Başarının bana göre dört ayrı tanımı var. En üstte huzur var.  Bunun altında coşku, sevinç ve zevk sıralaması var aşağıya doğru. Bizim en büyük amacımız ne? Huzur. Herkes buna ulaşmaya çalışıyor.  Huzur neyden gelir bütün olmaktan. Eğer amacınız huzur ise hayattaki başarınız nedir kendin olabilmektir. Huzur nedir, kendin olmaktır. Eğer hayatının amacı coşku ise, coşku nedir diğer insanın hayatında anlam yaratmaktır. Başarı sevinç ise kazanmak ve sahip olmaktır. Bizim toplumumuz bunda tıkalı kalmış. Zevkte kendinden kaçmaktır. Ne kadar kendinden kaçarsan bizde o kadar doğru yaptığını düşünüyor kişi… Bakın; Warren Edward Buffett  başarı nedir diye sorulmuş… “Başarı; etrafında seni seven ve senin sevdiğin insanların olmasıdır” der… Başarı tanımı herkese göre değişir ama ben başarı tanımını kategorize ettiğimde dört ayrı tanım olduğunu düşünüyorum. En iyisi ben bu hayatta başarılı oldum diyorsak, ben bu hayatı kendim olarak yaşayabildim diyoruz aslında.

Hepimiz farklı ve güçlüyüz diyoruz ama burada ne tavsiyelerde bulunursunuz?

Orada yine üç adım uygulaması var. Güçlü yanını keşfetmelidir… Sonra bunu geliştirmelidir ve anlam yaratmalıdır…  Çoğu insan ilk kelimeden gidiyor. Hatta güçlü yanını keşfetmesini de bilmiyor. Keşif etse bile nasıl geliştireceğini bilmiyor… Nasıl geliştirse bile bu sevinç kazançta kalıyor. Anlam yaratmıyor.  Onun için keşfet, geliştir, anlam yarat üç adım uygulamasını tamamla diyoruz. Kişi kendinde de bunu yapmalı. Anne baba olarak çocuğa farklı deneyimler sunup, o deneyimlerde gelişmesini sağlamak ve sonra o deneyimi bir anlama bağlamak çok önemli…

Eğitmenlere ne tavsiye ediyorsunuz? Okullarda genelde müfredatı tamamla, müfredatı yetiştir. Hepsinde olmasa da genelinde böyle oluyor. Bu doğru değil ama öğretmenlerin de eli kolu bağlı bunun için. Sistemsel sıkıntı da var. Çocuğu yetiştirmek için bu üç adım okulda da uygulanabilir. Güçlü yanı nasıl keşif edeceğim ve nasıl geliştireceğim.

Müfredat baskısı olduğu için orada öğrencileri de ıskalama söz konusu olmuyor mu? Nasıl fark edebilir bir eğitimci?

Çocuğun kendisi olmasına izin verirse fark eder. Gözlemleyecek.

Kendisi o süreçlerden geçmediyse bunu nasıl başaracak?

Farkındalıkla… Ben nasıl kendimce farkındalık sağladım ve başarının tanımını değiştirdim. Bunun gibi yapabilir. Seminerler, şirket seminerleri… Çok fazla geri bildirim alıyorum. Bu bir anlam yarattığımın farkındalığını bende oluşturuyor… Bunun gibi…

Duygusal zekâ, iletişim becerileri, güçlü varlık durumu eğitim sürecine kazandırılabilir mi?

Tabikiii… O konuda ben bir müfredat da geliştiriyorum hayat becerileri diye… Liselerde uygulamaya başlayacağım. Üniversitelerde olabilir. Sonra ortaokul,  ilkokula kadar indireceğim. Okullarda öğretilmesi gereken ama öğretilmeyen “hayat boyu beceriler” yakında hayata geçiyor olacak.

 Düşünceniz nasıl? İçinde ne var?  Oyun mu, zanaat mi? Nasıl olacak?

Anlatım ve etkinlik var. Rehber öğretmenlere vereceğim. Onlar da çocuklara bunu anlatacaklar ve etkinlik yaptıracaklar.

Dr. Özgür BOLAT

Ne zaman hazır olacak?

İki yıl önce başladım, bayağı da yol aldım ama bir buçuk yıldır dönüp bakamadım. Diğer döneme hazır olur diye düşünüyorum. 13 haftalık bir müfredat. Okulda her hafta bir tane ders… Toplamda 26 saatlik bir içerik. Uygulaması okula kalmış… Haftada bir saat veya 2 saat ya da nasıl isterlerse…

 Sevgi disiplin dengesi nasıl sağlanır? O sınırlar…

Çocuk size güveniyorsa sınırlarınızı kabul eder… Güvenmiyorsa kabul etmiyor. Ve çocuklar sınırları aslında sizden talep eder. Nereye kadar güvenli nereye kadar güvensiz bilmedikleri için benim sınırlarımı söyle de, ben nereye kadar güvendeyim onu bileyim demek ister. Çocuğun sınırları geçildiği an çocuk da direnişe geçer. Onun için güven ilişkisi ne kadar iyi olursa sınır çizmek de o kadar kolay olur. Çocuğun alanına da saygı göstermek…

Çocukların ilgi alanlarını nasıl keşfedebiliriz? Bol bol deneyim ve gözlem… Çocuk ne talep ediyor, ne talep ediyor, keyif alıyor mu, zaman kaybı var mı ya da su gibi akıyor onu iyi gözlemleyeceksiniz. Anketler de var ama en güçlü yöntem gözlem…

Ekran bağımlılığı ile nasıl baş edilir?

Evdeki ilişkiler zayıfsa ekran evdeki sorunun göstergesi olan bir sonuçtur aslında. Çocuk kendini yetersiz hissediyorsa, özerkliği yoksa o zaman kaçıp ekrana sığınıyor. Bu bir kaçış aslında… “Artı yetenekleri nasıl geliştirilir” dedik ya; orada çocuğun yeteneklerini keşif ettikten sonra ilgi alanını, teknoloji kullanacak ama üretmek için kullanacak şekilde yönlendirmek gerekir. Tüketim odaklı ve üretim odaklı teknolojiyi ikiye ayırıyoruz zaten. Teknoloji de olsa oyuncak da olsa tüketim ve üretim dengesini kurmak lazım. Sosyal medya veya internet bağımlılığı bir sonuç. Aile ile çocuk arasında kurulamayan ilişkinin bir sonucu. Eğer çocuğum çok sosyal medya kullanıyorsa ben ona kızarak, elinden alarak bu yarayı iyileştiremem. Cep telefonunu elinden almak daha da yalnızlaştırır bu çocukları. Telefonu elden alıyorsak onun yerine daha sağlıklı bir şey vermeliyiz, yani sevgimizi, ilgimizi, koşulsuz kabul edişimizi…

 Oyun oynamanın önemi hakkında neler söylersiniz?

Bir çocuk için duyguları yönetmek, hayal kurmak, yaratıcılık, ilişki kurmak aslında hayatı keşfetmek. Bunların hepsi için “oyun” şart.  Çoğu oyuncak bile bana kalırsa yapay bir oyun sistemi. Anneler babalar zaman ayırıp çocukları ile oyun oynamadıkları için kurgulanmış oyuncaklar üretiliyor. Biliyor musunuz; değersizlik duygusu olan insan oyun oynamayı tercih etmez. Çünkü oyunda sevgi ve neşe olur. Annede veya babada değersizlik varsa; sevgiyle değersizliği tetiklenmesin diye oyun oynamaz. İç çocuğu ölmüş veya yaralanmış kişiler oyunu tercih etmez. Aileler ilk önce kendi iç çocuğunu canlandırmalı ki oyun oynayabilsin. Bazı ebeveynler oyun oynadığını söylüyor ama gözlemleyince görüyoruz ki çocuğuyla oyun oynamıyor, oyun oynatıyor. Bu ne demek; çocuğuyla birlikte eğlenmiyor,  eğlendiriyor. İşin içinde kendisi yok. En iyi oyun çocukla çocuk olunan oyundur. Anne babasıyla oyun oynayan çocuk teknolojiye sığınmaz. Teknolojiyi sadece üretim odaklı kullanır, tüketim odaklı değil.

 Anne baba yaklaşımında en sık gözlemlediğiniz sorunlar neler?

Bir sürü… Küsme var, karşılaştırma var. Yemeğini yemezsen üzülürüm, duygu sömürüsü var. Yemek yedirme var. Utandırma var. Suçlama var. Fedakârlıktan anlatma var. Zekisin, güzelsin etiketleme var. Verdiği sözü tutmama var. Ödül, ceza, övgü, yargı var. Bunlar sıralanabilir…

Yetişkin olunca da bunlar devam ediyor herhalde… Çocukken alıp yetişkin olunca da hayatımızdan çıkaramadığımız sorunlar. Dünyaya baktığınızda değişim görüyor musunuz?

Tabii. Anne baba okulu bu konuda çok fayda sağladı. Anne baba okulunda geri bildirimleri siz de gördünüz.

Aileyle çocuk arasında açık iletişim kurmanın anahtarı nedir? Güven…  Anne babanın çocuğu yargılamaması gerekiyor. Yargılarsa zaten çocuk yalan söylemeye başlıyor. Çocuk hatasını suçunu söylediğinde; anlayış gösterilmeli, hatasını öğrenme üzerine bir anlatım olmalı. Yargılarsanız; zaten çocuk yalan söylemeye başlıyor.  Anlayış ve bundan ne öğrendik hareket çizgisi olmalı…  Gerektiğinde çocuktan özür dileyeceğiz. Bunun neden olduğunu çocuğumuza açıklayacağız. Hangi dinamikten kaynaklandığını anladığımızda anne baba olarak hata yaptığımızı fark ettiğimiz anda her sorunu çözecek anahtarı elinize almış oluruz.

Sizce başarının sırrı nedir?

Anlam yaratmak.

 “Sakin Ebeveyn”

“Sakin Ebeveyn”

Yasemin MERİÇ KAZDAL

“Sakin” kelimesinin büyülü bir tarafı var. Yazarken, okurken bile iyi geliyor insana…  Peki siz değerli okurlarımız sakin kalabiliyor muyuz? Birey olarak ya da ebeveyn olarak… Günümüzde her yaş grubunun sorunu ” Sakin Kalabilmek”. Öfke kontrolünü sağlayabilmek… Üstelik geçen iki yıldan günümüze içinde bulunduğumuz gündem konuları, yaşananlar içinde sakin kalmayı başarabilmek ne büyük bir kazanım olurdu. Ya da zamanın su gibi aktığı, ruhumuzun bedenimizi, beynimizi üç beş yıl geriden takip ettiği bu dönemlerde bu farkındalığı oluşturabilmek aslında kilitleri açacak tek anahtar… Pause derginin bu sayısında “Sakin Ebeveyn” konusunda yeni çıkan kitabını konuşmak için bir araya geldiğimiz Yorum Psikolojik Danışmanlık’tan çok sevgili dostum Yasemin Meriç Kazdal sakin kalabilmek ve yeni kitabına yönelik sorularımızı siz değerli okurlarımız için yanıtladı.  Keyifle okumalar dilerim

Öyle sanıyorum ki en fazla bu son iki yılda sakin kalabilmeyi öğrenmek gerekiyor. Ne dersiniz?

Tüm Dünya geçtiğimiz iki yılda oldukça zorlayıcı bir süreci deneyimledi. Hastalıklar, kayıplar, kapanmalar… Uzun süre boyunca sevdiklerimizi görememek, okuldan, işten, sevdiklerimizden uzak kalmak… Böyle ardı ardına sayınca bile insanın içi sıkılıyor, değil mi? Ama bu süreç boyunca sakin kalmayı seçmek, olanları kabul etmek ama ümitsizliğe kapılmamak elbette ki çok önemli oldu. Hatta ruhumuzu koruyan bir maske oldu sakinliğimiz. Herkesin, bu süreçte sakin kalmayı tam olarak yapamasa bile en azından sakin kalabilmenin önemini fark ettiğini düşünüyorum.

Biz Türkler genelde çocuklarımızı hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz için Odağımıza çocuğu alarak, evlatlarımızı mutlu edecek ve gelişimlerini destekleyeceğiz diye elimizden geleni yapıyoruz. Hal böyle iken Sakin bir ebeveyn olmak mümkün mü?

Aslında sakin bir ebeveyn olmak her zaman mümkün. Genelde “Sakin Ebeveynlik” denince insanların aklına durgun, duygularını belli etmeyen, öfkelenmeyen bir ebeveynlik modeli geliyordu fakat kitapla birlikte son birkaç ay içinde bu bakış açısını biraz olsun değiştirmiş olabildiğimi umuyorum. Sakin Ebeveynlik ilişkisel temelden gelen bir yaklaşım. Tüm duygulara kucak açmayı, sağlıklı iletişim kurmayı ve çocukla uyumlanmayı benimseyen bir yaklaşım. Ve asla ebeveyni olmadığı gibi davranmaya zorlamayan, duyguları ayırt etmeyen, hiçbir ruh halini dışlamayan bir yaklaşım. Ayrıca sakin ebeveynlerin çocukları her daim mutlu, sürekli gülen, hiç ağlamayan ve öfkesini dışa vurmayan çocuklar da değiller. Sakin ebeveynlerin çocukları tıpkı anne babaları gibi tüm duygularını kabul eden, duyguları üzerinde farkındalığı olan ve her koşulda sevildiğini bilen çocuklardır. Dolayısıyla evet, sakin bir ebeveyn olmak mümkün ve bunun için olmadığınız biri gibi davranmanıza gerek yok.

Yasemin MERİÇ KAZDAL

Bu yaptığımız doğru mu?

Aslında az önce bahsettiklerimle de bu soruya biraz değinmiş olduk. Ebeveynin görevi çocuğunun her an mutlu olmasını sağlamak değil zaten bu görev imkânsız! Ebeveyn, çocuğuna her duygusunu yaşayabilmesi ve kapsayabilmesi için güvenli bir zemin sunmalı. Zorlayıcı ve yoğun duygular yaşarken tıpkı bir paratoner gibi çocuğunun yanında olarak nasıl sakinleşeceğini modellemeli. Çocuğuyla samimi ve an’da kalarak oyunlar oynamalı, iletişimi yakın, açık ve net tutmalı. Fakat çocuğunu mutlu etmeyi kendine görev edinmemeli. Bu görevin altında yatan mesaj da aslında “Mutsuz olmak, üzgün olmak, kaygılı olmak kötü bir şey bu yüzden seni hep mutlu etmeye çalışıyorum.” gibi olabileceğinden çocuğun da duygularının her birine kucak açmasının önüne geçebilir. Dolayısıyla ebeveynin yapması gereken çocuğuyla önce güven üzerine inşa edilmiş, sınırları olan, koşulsuz sevgiden beslenen bir ilişki kurmak ve sonra da yine her gelişim dönemine has olan ihtiyaçları karşılayarak bu ilişkiyi güvenle devam ettirmek olacaktır.

Kitabınızdan bahseder misiniz?

Sakin Ebeveynlik, en temel ifadeyle ebeveynlere sunduğum bir rehber, bir harita. Kendi ebeveynlik deneyimlerimden, edindiğim teorik bilgi birikimimden, çocuk ve yetişkin danışanlarımın bana kattığı pratikten yola çıkarak geliştirdiğim bir yaklaşım. Kitabımın adı da dolayısıyla “Sakin Ebeveyn”. Kitabımda “Sakin Ebeveynlik” ne demektir, sakin bir ebeveyn nasıl olur, sakin ebeveyn ne yapar ne yapmaz detaylıca anlattım. Okurlarımın kendilerine bir iç görü geliştirebilmeleri, kendilerinin ve ebeveynlik tutumlarının farkına varabilmeleri için birçok ölçek ve tabloyu da kitabın içeriğine ekledim. Kitabımda var olan bir sorunu iyileştirmeyi, bir psikoterapi etkisi yaratmayı hiç amaçlamadım. Böyle bir düşüncenin işlevsiz ve imkânsız olduğunu söylemek isterim. Fakat okurlarım “Sakin Ebeveyn”in kapağını kapattıklarında nerede sorun yaşadıklarını, sorunun temelinde ne yattığını, çocuklarıyla olan ilişkilerinde onları neyin destekleyip neyin zorladığını daha iyi anlayabilecekler. Aynı zamanda kendi çocukluklarına, anne babalarıyla kurdukları ilişkiye ve bu ilişkinin tüm hayatları boyunca bir örüntü gibi nasıl karşılarına çıktığına dair bir farkındalık da kazanabilecekler. Kendilerine yardım edebilecek veya profesyonel bir desteğe başvurmaları gerektiğinde bunu anlayabilecekler. Yani, az önce de söylediğim gibi “Sakin Ebeveyn” okurlarıma bir yol haritası sunacak ve hiçbir okurum bu yolda yürürken olmadığı biri gibi davranmak zorunda hissetmeyecek.

Çocuklarla iletişimin modeli, kuralı olur mu?

“Kural” ifadesi bana çok köşeli ve zorlayıcı gelmiştir hep. Ezberlenmesi gereken davranışlar gibi… Ve iletişim kurarken ezbere, zorlama davranışlar göstermemenin iletişimin en temel basamaklarından birini oluşturduğunu söyleyebilirim. Etkin iletişim; açıklık, netlik ve samimiyet ister. Özellikle çocuklarla kurduğumuz iletişimde bu durumları daha fazla önemsiyorum. Çünkü özellikle ebeveynlerin çocuklarıyla kurdukları iletişim onların yetişkinlik dönemlerinde sergiledikleri tutumları haline geliyor. Yani bizim çocuklarımızla kuruduğumuz iletişimin belli bir kurallar çerçevesinde olmaktan ziyade değil sağlıklı olması gerekiyor. Peki nasıl sağlayabiliriz bu “sağlıklı” iletişimi? Öncelikle çocuğumuzun gelişimin dönemine uygun bir yerden ona yaklaşarak… Ne konu üzerine konuşuyorsak bunu, onun yaşına uygun yeterli ve gerekli şekilde açıklamak oldukça önemli. “Senin yaşına göre değil bu…” gibi bir yaklaşım çocukla olan iletişimi temelden zedeler. Örneğin pandemi boyunca çocukların yanında aşı, hastalık, virüs ve kayıplardan bahsedildi. Ve çocukların da büyük bir kısmı kaygıyla izledi olan biteni. Biz her zaman çocuklara ne olup bittiğinin anlatılması gerektiğini söylerken bu iki noktaya vurgu yaptık: “Yeterli ve gerektiği kadar bilgi verin.” Çocuğun yaşına, gelişim dönemine uygun basitlikte, açıklayıcı ama gereksiz ve endişe verici detaylara girmeden. İletişim kurarken sadece söylediklerinizin değil ses tonunuzun, bakışınızın, vurgunuzun da çok önemli olduğunu unutmayın. Yapmacıklık sağlıklı bir iletişimin en büyük engelidir. Yapmacık bir sakinlikte olursanız çocuğunuz bunu fark eder zaten. O nedenle çocuklara değil ebeveynlere sakin kalmayı anlatıyorum sürekli. Mış gibi yapmasınlar diye.

Çocukla uyumlanmak sağlıklı iletişimin bir diğer ayağıdır. Uyumlanmak ise çocuğun duygusunu gerçekten anlamaya çalışmak ve ona eşlik ederek kendi duygularının farkına varmasına ve duygularını kabul edip onlara kucak açmasına yardımcı olmaktır. Yani, çocuğumuz üzgünken, kızgınken veya canı acıyorken ona “Yok bir şey! Tamam, geçti! Ağlayacak ne var bunda…” gibi şeyler söylemeden onun yaşadığı duyguya odaklanmak iletişimi sıkı tutan en önemli unsurlardandır. Bu, çocuğumuzun duygularını bastırmaya ihtiyaç duymadan yaşamasına yardımcı olur. Ve zorlayıcı destekleyici fark etmeksizin her duygusuyla kabul göreceğini bilen çocuk ebeveynlerine de aynı kabul ve açıklıkla yaklaşacaktır. Ayrıca “Yok bir şey!” demenin hiç samimi olmadığını ve asla işe yaramadığını hepimiz biliriz… Ve tabii ki etkin dinlemenin öneminden bahsetmeden sağlıklı bir iletişimden söz etmek mümkün olmaz… Çocuğumuzu dinlemek, ne anlattığına dikkat etmek ve ona kendisini dinlediğimizi gösteren “Hımm… Evet… Hadi ya…” gibi iletişim ifadeleri kullanmak da oldukça önemlidir. Yasemin MERİÇ KAZDAL

Çocuklarımızın bizim ya da öğretmenlerinin istediği şekilde davranmalarını istemek, beklemek doğru bir talep mi?

Ben, böyle bir talebimiz olduğunda ebeveynler olarak kendimize şu soruları sormayı öneriyorum: “Ben çocuğumdan nasıl davranmasını istiyorum? Bunu neden istiyorum?” “Bçyle davranırsa çocuğumunu nasıl bir çocuk olacağına inanıyorum?” Uslu çocuk, başarılı çocuk, ideal çocuk..? Çünkü çoğu zaman çocuğumuzdan beklediklerimiz aslında kendi ebeveynlik tutumlarımızın sonuçlarından beklediklerimiz oluyor. Çocuğun “uslu” davranmasını beklemek, çocuğun “kuralları” takip etmesini ve onlara uymasını beklemek, ödevlerini yapmasını beklemek… Kurallar elbette ki toplumda düzeni sağlar, ödevler elbette ki öğrendiklerimizi pekiştirmeyi sağlar. Uslu olmak ise toplumdan onay almayı sağlar sanki, değil mi? Ama mesele bunlar değil. Asıl önemli olan çocuğumuzun duyguları ve ihtiyaçları. Burada çocuktan doğru davranışı arayıp bulup onu seçmesini beklemek yerine çocuklarımıza sağlıklı sınırlar çizebilmek önemli. Nerede nasıl davranırız, ders ve teneffüs arasında ne gibi farklar var ve bunların önemi nedir… Yüksek bir yere çıkmak, koltukta zıplamak neden tehlikeli olabilir, kötü bir sözü neden hiçbir yerde ve kimseye karşı kullanmayız… gibi birlikte düşünülmüş, üzerinde konuşulmuş ve ortak kararlar verilmiş sağlıklı sınırlar çizmek çocuk için en işlevsel ve faydalı olandır.

Çocuk kendisinden beklenilen doğru davranışı sergilemediklerinde ne yapmalıyız?

Az önce de bahsettiğim gibi “doğru veya yanlış” davranış diye bir şeyin olmadığını söylemek istiyorum. Ancak sonucunda çocuğumuzun veya bir başkasının zarar gördüğü davranışlar olabilir ve bunların tekrarı olmaması adına çocukla bahsettiğimiz “sağlıklı iletişim” içerisinde sınırları belirlemek gerekir. Öncelikle, ebeveynin burada sakin bir tutum sergilemesi oldukça önemli. Çocuğunun bir davranışıyla ebeveyn üzülebilir, hayal kırıklığına uğrayabilir veya kızabilir. Ebeveyn, önce kendi duygusuna odaklanıp regüle olmayı seçerse sistem iyi bir şekilde ilerler. Sonrasında çocuğu yargılamadan, sert ve eleştirel bir tutum sergilemeden onunla konuşabilir. Davranışın sebebini gerçekten anlamaya çalışmak, oradaki ihtiyacı fark etmek ve sonuçlarından konuşurken oradaki ihtiyaç başka türlü nasıl karşılanırdı diye düşünerek alternatifler geliştirmek faydalı olacaktır.

Kişisel ya da çocuk üzerinde otoriteyi sağlamanın en verimli yolu nedir? Nasıl sağlanır? Bir formülü var mıdır?

Emin olun ki otorite sağlamayı hedeflememek en iyisi. Otorite böylesi yakın ve derin ilişkilerde hedefleyeceğimiz son şey olmalı belki de. Yakın, samimi, birbirinin duygularına alan açan, kabul eden, sınırları olan bir ilişkiyi sağlamak ve sürdürmek çok daha iyi. Bu noktada “sınırlar” büyük önem taşıyor. Sınırları net bir şekilde belirlemek ve sürdürmek otoriteye gerek olmadan sağlıklı bir ilişkiyi yaşamak için kritik nokta. Anne babalar çocuklarına sınır koymadıkları için ya da koydukları sınırları korumadıkları için sıkıntılar yaşıyorlar. Aynı sıkıntıyı çocuklar da yaşıyor aslında. Belirsiz ya da değişken sınırlar çocukların da kendilerini güvensiz hissetmelerine neden oluyor. Mesela öfkeli hisseden bir çocuğun duygusunu kabul etmek, “bunda öfkelenecek kızacak bir şey yok” dememek ama öfkeli ve zarar verici davranışına sınır koymak gerekir.   

Yasemin MERİÇ KAZDAL

 İyi bir ebeveyn olmanın formülü var mıdır? Bir ölçütü var mıdır?

Ben, iyi ebeveynlik diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Tam da bu sebeple kitabımın da yaklaşımımın da ismi “Sakin Ebeveyn” çünkü iyi, kötü; doğru, yanlış gibi ifadelerin sınırları, çerçeveleri oldukça silik ve içinde yargı barındıran ifadeler bunlar. Tüm ebeveynler eminim ki kendileri ve çocukları için en iyi ebeveynlerdir. Her anne babanın arzusu iyi bir ebeveyn olmaktır fakat “iyi” bir ebeveyn olup olmadığımıza kim, nasıl karar verebilir? Dolayısıyla iyi bir ebeveyn olmanın formülü de ölçütü de yok bana göre. Fakat benim bakış açımla “Sakin Ebeveyn” olabilmenin elbette ki yolları var ve kitabımda bunu basamak basamak anlattım. Bu basamaklar çocukla uyumlanmaktan ebeveynin kendi öz sınırlarını çizmesine kadar ilerliyor. Fakat bana sakin bir ebeveyn olmanın en önemli adımı nedir diye sorarsanız, tüm duygulara olduğu haliyle kucak açabilmek ve anda kalabilmek diyebilirim.

Siz sakin bir ebeveyn misiniz? Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Sakin Ebeveyn olduğumu düşünüyorum ve öyle kalmak için özen gösteriyorum. Sakin Ebeveyn olmak ya da başka herhangi bir yaklaşım ebeveynlik olarak idealdir diyemem. Ebeveynliğin ideali olduğuna inanmıyorum. Önemli olanın öncelikle çocuklarımıza zarar vermeden onların büyüme serüvenlerine eşlik edebilmemiz. Sonrasında sahipleneceğimiz tutumlar sizin sakin bir ebeveyn olup olmadığınızı belirliyor. Sakin Ebeveyn olmaya dair kitapta anlattığım hemen her şey hem psikoloji biliminin bize öğrettikleri hem güncel araştırmaların sonuçları hem de benim klinik deneyimlerim ve annelik yolculuğum sırasında kazandığım birikimlerle oluştu. Bunca bilgi ve deneyimle haşır neşir halde geçiyor hayatımın neredeyse tamamı. Hal böyle olunca zihnimin bir tarafında sürekli dönüp duruyor kitapta anlattıklarım. O nedenle aksini yapmam pek mümkün olmuyor. Aklım hep bir sorgulamada, algım bu konuda oldukça açık, yani çocuklarımın duygularına karşı çok hassas ve dikkatliyim. Ama elbette bu benim ideal bir anne olduğum anlamına gelmiyor ki zaten öyle bir şeye de pek inanmıyorum. Çocuklarıma zarar vermeden, onları tüm duygularıyla kabul eden ve kapsayan, ihtiyaç duydukları sınırları çizebilen, eğlenceli bir anne olmak benim önceliğim. Yani aslında bir Sakin Ebeveyn olduğumu düşünüyorum. Tabi bu konuda en gerçek cevap çocuklarımda saklı. Oğlum şu an 13 yaşında ve aslında ben sakin ebeveyn olma serüvenimi onun yaşamının tamamı olan bu 13 senede adım adım deneyimledim. Şu an olsa bambaşka davranacağım zamanlar olmuştur mutlaka. Mavi, yani kızım, 3 buçuk yaşında ve o biraz daha olgunluk zamanıma denk geldi. Hatta Sakin Ebeveynlik yaklaşımı kızımdan yaş olarak daha büyük. O nedenle özellikle kızım kitapta okuduğunuz tüm yaklaşımları deneyimliyor diyebilirim

Günün ağırlığından, gündemlerden biriken düşünsel toksini siz nasıl atıyorsunuz?

Sihirli bir formülüm yok. Düşünsel toksinle başa çıkma yöntemim o güne, o ana, duygularıma, yaşamımdaki duygusal yüküme, hormonal sistemimdeki dalgalanmalara göre değişiklik gösteriyor. Bazen yürümek çok iyi geliyor bana ama böyle harala gürüle bir yürüyüş değil. Uzun, sakin ve mümkünse deniz kenarında yapılan yürüyüşler zihnimi boşaltmama çok yardımcı oluyor. Müzik dinlemek ve dans etmek benim için çok rahatlatıcı bir etkiye sahip. Eşimle, çocuklarımla ve az sayıdaki dostumla uzun uzun sofra keyfi yapmak, muhabbet etmek de mental toksinden temizlenmeme çok yardımcı oluyor. Bazen de durmak. Sadece durmak bile iyi geliyor. Hiçbir şey yapmadan öylece durmayı neredeyse çoğumuz unutmuş durumdayız. Belki de bu nedenle bana ara sıra durmak çok iyi geliyor. Siz de deneyin bence.

İrem Derici “Benimki delilik değil özgürlük”

İrem Derici “Benimki delilik değil özgürlük”

Dört yaşında org çalarak müzik yapmaya başladı. Özgür ruhu o yıllarda da karakterindeki baskın olan tarafıydı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano bölümünü bitirse de diğer bir diploması da; İstanbul Bilgi Üniversitesi sosyoloji bölümünden…  Pazarlama iletişimi yüksek lisans programına devam ederken O Ses Türkiye’ye katıldı ve yarı finale kadar yükseldi. O Ses Türkiye’den önce üç yıl bir reklam ajansında metin yazarlığı yaptı. Aynı dönemde Monopop isimli grubuyla Türkiye’nin birçok yerinde sahne aldı. Yaptığı işi pazarlama tarafından tutun sosyolojik boyutuna kadar planlayabiliyor. Bundan dolayı mıdır, yoksa sesinin güzelliğinden midir ama çoğu insanın özellikle gencin şarkılarını ezberleyerek dinlediği sevgili İrem Derici Pause derginin bu ayki kapak konuğu.

Öncelikle geçmiş olsun… Nasıl oldunuz? Geçirenler sağ olsun!  Her an değişiyor.  Bence koronavirüs İkizler burcu. Dakikası dakikasını tutmuyor. Resmen paçavra gibi oldum. Ben kutlama kadınıyımdır. Yeni maxi single’ım çıkmıştı, akşamına ‘pozitif’ sonucu gelince psikolojik olarak çöktüm. Neyse ki durumu şimdi daha iyi…

Nasıl fark ettiniz? İlk tat ve koku gitti. Çamaşır suyu kokusunu hemen alırım. Evde temizlik yapılıyordu. Yerler siliniyor, ben koku duymuyorum. Kafamı kovaya soktum, yok. Sonra saç telimden ayak tırnaklarıma kadar kemiklerimi bir acı sardı. Geberiyorum sandım. Bir tabur askerden dayak yemiş gibiydim. 13 Kasım’da gelip çubukları beynime kadar soktular. Gece rapor, sabah İlçe Sağlık’tan ilaçlar geldi. Dirayetliyimdir. Beni etkilemez sanıyordum ama öyle olmadı. Yine de geçmişte daha ağır gripler geçirmiştim, ben sanırım daha hafif yaşıyorum.

Şimdi nasıl hissediyorsunuz?  Koku ve tat alamamak. Rezalet bir duygu.  Bugün uzun zaman sonra ilk kez koku aldım. Tuvalette… Ama nasıl sevindim bilemezsiniz… Heyecanla annemi falan aradım. Hâlâ tat alamıyorum ama..

Bu süreçte acayip şeyler yaşadığın oluyor mu? Geçen yemek siparişi verdim. ‘Kapıya bırak’ seçeneğini işaretledim, kapıya yemeği getiren “Abla biliyorum koronasın ama aç kapıyı da bir fotoğraf çektirelim” diyor. İnsanlar çok garip!

Dönelim yeni şarkının adına ‘Senin Hastan’ olunca bunun reklam ile bir ilişkisi olabilir mi? Keşke şarkının adını ‘Senin milyarderin’, ‘Senin şehvet kölen’ falan yapsaydık. Belayı çektik üzerimize. Benim korona olduğuma inanmayanlar için; sosyal medya hesabımdan Sağlık Bakanlığı logosu olan bir rapor koydum. İnceleyebilirler.  Hâlâ şüpheleri varsa açık adresimi söyleyeyim. Buyursun gelsinler…

Nasıl bulaştı? Birine bulaştırdın mı? Klibi izlediğinizi düşünüyorum… İşte orada bulaşma söz konusu. Bütün set ekibi negatif çıktı. Ama model nur topu gibi pozitif… Neyse ki semptomu yok. O da karantinada. Belki duygusal bir şey başlayacaktı, aramıza korona girdi.

Model Diogo Fedrizzi… Brezilyalı değil mi? Evet ama burada yaşıyor. Abisi de Hadise’nin klibinde oynamış. Ona da bulaştı. Yazışıyoruz. Dün ona da ilaçlar falan götürmüşler.

Klip sırasında bir yakınlaşma oldu mu? Magazin dedikoduları doğru mu diye sorsak? O kadar ağız ağıza rol yaparken insanın kalbi atmıyor değil. Yemin ediyorum inanın; bu çekimler sırasında setlerde başlayan aşkları anladım. Bu çocukla 4-5 bölüm dizi çeksem kapısında çiçeklerle otururdum (gülüyor). Salgın bitsin bakalım ne olacak!

Çok rahat konuşuyorsunuz, bu kadar rahat ve samimi konuşmayı seviyor musunuz? Seviyorum. Ama her şeyin yeri var. Neyi nerede söyleyeceğimi biliyorum. Kimsenin şahsına da küfretmiyorum. Benimkiler bir nida gibi…

Yıllardır sana ‘ çılgın bir kişiliğe sahip ’ diyorlar. Katılıyor musun?  Ben ilkokulda da böyleydim. Şu an hayatımın en sakin dönemindeyim. Benimki çılgınlık ya da delilik değil, özgürlük.

Nasıl bir özgürlükten bahsediyorsun?  El âlem ne der korkusu yaşamadan istediğim şeyi söylüyorum. Haftada üç kere linç edilsem de değişmiyorum. Herkesin salonunda konuştuğu şeyleri biraz törpüleyerek insan içinde konuşuyorum diye deli mi oluyorum? Hayır.

Kıskanılıyor musun? Evet… Herkesin kıskandığı özgür bir kız…

Hak ettiğin yerde misin? Şu an değilim. Evde olmak yerine klipteki Brezilyalı modelle yemekte olmalıydım (gülüyor). Ben koronayı hak etmedim ya!

Çapkın mısın? Çok. Bütün erkek arkadaşlarım “İyi ki erkek değilsin, aç kalırdık” der.

Zor bir kadın olduğunu söylediğiniz zamanlar oluyor.  Bundan dolayı ön yargılı davrananlar olabilir mi? Mesela erkekler? Zorum doğru… Aslında çok ‘Dediğim dedik’ kafadayım. Bana akıl verilmesini sevmiyorum. ‘En iyisini ben bilirim’ kafasından dolayı ben de, insanlar da yıprandı. Artık öyle değilim. Kalbi yorulur mu insanın? Yoruldum.

Yorgunum’ diyorsun, gönül kapılarını aşka kapattın mı?  Yok, kapatmadım. Tekrar bir insan tanımak bile çok yorucu.  Ben bir kere çok güzel bir aşk yaşadım. İnsan kıyaslıyor, arıyor… Şahıs olarak olmasa da, yaşadığı duyguları arıyor ve özlüyor.  Artık aramıyorum. Aşk gelirse gelir. Belki bir romantik film gibi olur. Çarpışırız, kitaplarımız yere düşer. (gülüyor) Kalbim hep açık ama rafta. Ben zehir gibi bir şeyim. Hayatıma giren insanların hayatına zehir gibiyim. Kontrolcüyüm.  Çok güzel aşktı yaşadığım. Onun gibi olacaksa olsun, olmayacaksa olmasın.

Sonsuz aşka inanır mısınız? Sizce var mı böyle bir şey? Var.. Kerem ile Aslı, Romeo ile Juliet… Aşk bence iki yıl süren bir hastalık. Ondan sonrası dostluk, saygı sevgi, şefkattir. Bir sonra ki cümlesini biliyorsan ama batmıyorsa bu sevgi ilişki gidiyor.

Tavlanmam Tavlarım diyorsunuz… Doğru mu? Her zaman tavlarım. Hiçbir zaman biri beni tavlamadı. Flört beni besliyor. Allah yaratmış, ben de bakacağım, gidip konuşacağım tabii. Pas verirse ne âlâ, pas vermezse Mualla…

Bir kere evlendin, bir daha evlenir misin? Büyük konuşmayayım. Bugün ‘evlenmem’ der, yarın Brezilya’da düğün yaparım.

Şarkıda “Gözün arkada kaldıysa önünü göremezsin” diyorsun. Senin gözün hiç arkada kaldı mı? Kaldı. Ama geçmişte yaşamak içten içe insanı yiyen bir hastalıkmış, onu anladım.

Son dönemlerde çektiğin kliplerinde seni çok cesur bulanlar var… Katılıyor musnuz? Bu, unuttuğunu söylese de aslında adamın şehvetinden, aşkından geberdiğini anlatan bir kadının şarkısı. Ben de klipte adamı kendime çekip kokluyorum diye bu söylentiler… Hemen tu kaka mı oluyorum? Bunda ne var? Mis gibi klip oldu valla.

Son dönemde neleri dert ediyorsun? Para ve sağlık… Aç değilim, açıkta değilim ama hayatımı küçülttüm.

Nasıl? İnsanlar ‘fakir edebiyatı’ diye kızıyor, haklılar. Ama ben tek değilim ki, bir ekibimiz var. Ve önümü göremiyorum. Seninle pandeminin başında yaptığımız video röportaj sırasında Maslak’ta hayvan gibi terası olan dubleks bir dairede yaşıyordum. Baktım aidat, kira… E kazanmıyorum. Fulya’da küçük bir eve taşındım.

Pop müzikte neden eskisi gibi hit yok? Tükettik. Besteciler de söz yazarları da tükendi. Bir de yeni trendler var. Müziği sosyal medya kullanıcıları yönlendiriyor. Şarkılar ‘TikTok’ta patlıyorsa patlıyor. Genç nüfus orada.  Ha biz popçular da güzel şarkıları çıkarıyor muyuz? Hayır. Rezalet. Benim de rezalet şarkılarım oldu ama bu son şarkılarım öyle değil.

Geçmişten mesela içinde bulunduğumuz yıllardan farkı nedir geçmişin veya 90’ların diyelim? Sosyal medya farkı …  Teknoloji bugün ki gibi değildi. Yoktu hatta… Sokakta oynardık.  Ben kaset almak için para biriktirirdim. Şimdi herkes bilir kişi… Herkes müzikten anlayan biri gibi. Çıkıyor, ‘Olmamış’ diyor. Duygu yoğunluğu diye bir şey yok. Tamamen Fast food kültürü geldi hayatın içine  yerleşti.  Sosyoloji mezunuyum hayatı, yaşananları ve yaşayanları çok net okuyabiliyorum. fast food hayatımızda maalesef. Şarkılarda da ruh bekleme. Şimdi rap furyası var mesela. Ben çok severim ayrıca. 1-2 işim şarkısı güzel diye herkes rap yapıyor. Ben mesela ekipten biri, ‘Süper olmuş’ dediğinde inanmıyorum. ‘Stockholm Sendromu’ şu an diyorum. O yüzden işimin içinde olmayan insanlara dinletmeyi tercih ediyorum şarkılarımı.

 Yeni şarkıların; ‘Senin Hastan’ ve ‘Güz Dönümü’nün farkları ne? ‘Güz Dönümü’ beni kariyerimde en etkileyen şarkı. ‘Senin Hastan’ da A’dan Z’ye kalite. Bir de artık “Bunda ekmek var. Bu şarkı tutar” demeyi bıraktım. Beni mutlu etmeyecek şarkıyı artık yapmam.

Bazı şarkıcıları herkes sever. Seni bazıları çok seviyor, bazıları da senden nefret ediyor. Bunu neye bağlıyorsun? “Severiz onu” denilenlerden star oluyor mu? Dünyanın, Türkiye’nin starlarına bakın. Mesela Hülya Avşar…  Kıskananı çok.  Michael Jackson, Madonna… Kulp bulmak isteyen herkese bulur. Bunlar star…  Ama etliye sütlüye dokunmayan, aynı ses rengindeki popçular star değil maalesef.

Sizce star mısınız ? Hayır, değilim. Ben bir karakterim, bir tane de benim gibi lazım (“Canım İrem” diyerek kendini öpüyor).

Titiz detaycı bir tarafınız var. Temizlik halen takıntı halinde mi ? İşim konusunda detaycıyım.  Temizlik takıntım halen biraz var. Ama eskisi kadar değilim. Hiçbir şey kalmadı onlardan.

Nedir onlar?  Bir tane çay kaşığı pis olsa uyuyamazdım. Her şey nizamlı olacak. Artık öyle takıntım yok. Bir ay sonra ki konserin valizini hazırlıyordum. Adana valizi, Antalya valizi gibi sıralı duruyordu. Böyle hayat mı olur?

Günümüzde hayat çok değişti. Salgın hastalıklar vd.  Hayatla ilgili hedeflerinizi sorsak ne dersiniz? Hayatın cılkı çıkmadan ölmek… Hedef değil ama kimseye muhtaç olmadan ölmek. Kimseye yük olmak istemem. Zaten başarmak istediklerimin çoğunu başardım. Ama elbette hedeflerim halen var. Son yıllarda yaşadıklarımdan sonra tek isteğim günüm güzel geçsin, huzurla geçsin, birilerine yardım edeyim. Kafamı yastığa koyduğumda ‘Birini istemeden üzdüm mü?’ şüphesi olmasın kafamda. Salgın bitsin dünya huzura kavuşsun yeniden bir arada eğlenebildiğimiz güzel konserler vermeyi isterim. Kendim de yazıp, çizmek istiyorum.

Korkularınız var mıdır? Kimin yoktur ki? Korkularım hep vardır.  İşimle ilgili kariyer planlaması adına da sağlık adına da hep olur.

Kariyer adına derken?  Her zaman ya da sürekli lale devrinin yaşanamayacağını biliyoruz. 10  yıldır piyasadayım. Ben inanılmaz patlayarak çıktım. Bir Mirkelam, bir bendim herhalde. 100 milyon dinlenmeler…. Popülerite alışınca durağanlaşıyor çünkü yeniler geliyor. Bu durağanlığa alışmada bir süreç… Bu duruma da alıştım. Memleket sürekli İrem Derici mi dinleyecek? Sadece sahnede gürül gürül söylüyorum günün birinde bunu kaybetmekten korkarım ki salgın sürecinde bunlar hep kısıtlandı.

Sosyal medya ile aranız nasıl? Orada Ata sporumuzu yapıyorum, cehaletle savaşıyorum. Ne yapsa tutuyor. Reklamlarda oynadı. Jüri yaptı yazalım diyorlar. Dünya eve kapandı. Biz de kapandık. Evde iken bu konuya da vakit ayırıp ilgilendiğim oluyor. Eskiden böyle her yerden her konuda yürüyenlere  cevap vermiyordum. Onlar da kendini bilgili, otorite kabul ediyorlardı. Ama baktım ki; bu gibi insanlara “sükût altın” değil, tam tersine “ atıp tutmak hakkındır” gibi algılıyorlar. Sessizliğiniz cevap vermeme süreciniz sürdükçe her kes kendini bir şey sanmaya başlıyor. Kimse kimseye istediğini yazamaz. Söyleyemez. Ben de gereğini yapıyorum. Niye cvp. Vermeyeyim. İçinde yaşadığımız döneme bakın. Her gün ağzımızda maske ile yaşarken, bu gece ölsem ben bu hayatta yapacağımı yaptım derim. İçim rahat, kafam rahat, senden ne haber derim.