“Çocukluk Geçmişte Kalmadı; Hâlâ İçimizde Konuşmaya Devam Ediyor”
Sanatında çocukluk anıları, içsel diyaloglar ve duygusal hafızayı merkezine alan sanatçı Deniz Doğruyol, yeni kişisel sergisi “Inner Talks” ile izleyiciyi kendi iç dünyasına davet ediyor. Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki görünmez bağları, iç sesleri ve duygusal geçişleri resim, obje ve mekân yerleştirmeleri aracılığıyla yorumlayan Doğruyol; sanatın yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir yüzleşme ve iyileşme alanı olduğunu ortaya koyuyor. Pause Sanat için sorularımızı yanıtlayan başarılı sanatçı, “Inner Talks” sergisinin çıkış noktasını, üretim sürecini, çocuklukla kurduğu bağı ve sanat yolculuğunun yeni evresini samimi açıklamalarla anlattı.
Röportaj: Banu A. Çağlar Kar

Inner Talks sergisi fikri nasıl doğdu? Çocukluk ve yetişkinlik arasındaki iç konuşmayı tuvale taşımaya sizi ne yöneltti?
Inner Talks, bir süredir içimdeki çocukla kurduğum diyalogları dışavurma ihtiyacından doğdu.
Bir tarafta daha saf, kırılgan, heyecanlı, merak eden ve daha az korkan çocuk tarafım; diğer tarafta bugün onun elinden tutan, onu koruyan, şefkatle kucaklayan, sakinleştiren yetişkin halim var. Ama bu ilişki tek yönlü değil.
Bazen de içimdeki çocuk benim elimi tutuyor ve beni onun merak ettiği, korkmadan gitmek istediği yerlere götürüyor.
Bu karşılıklı hal beni çok ilgilendiriyor. Kimin kimi büyüttüğü, kimin kime yol gösterdiği aslında sürekli değişiyor.
Inner Talks da tam olarak bu yoldaşlıktan doğdu; çocuk ve yetişkin benliğin birbirini susturmadığı, birbirinin elinden tuttuğu ve birlikte yol aldığı bir alan yaratma isteğinden.
Çalışmalarınızda sıkça görülen büyük gözlü kız figürleri ve çizgili çoraplar neyi simgeliyor?
Büyük gözlü kız figürleri benim için hem kırılganlığı hem de çok dikkatli bir bakışı taşıyor. Merak eden, gözlemleyen, dünyayı keşfeden, hayran olabilen, şaşırabilen bir taraf var onlarda. Bir yandan da sessizce bakıp çok şey söyleyen figürler.
çizgi benim işlerimde yalnızca çocuksu bir detay değil; yol, sınır, geçiş ve hayatın içindeki yön değişiklikleri, üzerini çizdiğimiz kavramlar, kurallar veya yeni çizdiğimiz rotalarla da ilişkili.
Bu sergide de çizgiler sadece çorapların üzerinde kalmıyor; kelimelerin, resimlerin ve mekânın içinden geçiyor. O yüzden artık benim için sadece görsel bir detay değil, işlerin birbirine bağlandığı bir dil.
“Masumiyet ile bugünün sesini aynı anlatıda buluşturuyorum” diyorsunuz. Bu dengeyi kurarken hangi duygular öne çıkıyor?
Masumiyet benim için hâlâ dünyaya açık kalabilmekle, şaşırabilmekle, merak etmekle ve henüz her şeyi fazla hesaplamadan hissedebilmekle, yaşama güvenebilmekle ilgili çok kıymetli bir alan.
Bugünkü yetişkin halimizin bilgisi, tecrübesi ve korunma mekanizmalarıyla o daha saf ve filtresiz taraf yan yana geldiğinde çok farklı duygular ortaya çıkıyor. Kırılganlık, cesaret, özlem, merak, bazen hüzün ama mutlaka neşe de var.
Ben bu duygulardan birini seçip diğerini dışarıda bırakmak istemiyorum. Çünkü hayat da öyle değil. Aynı anda hem güçlü hem kırılgan, hem korkmuş hem meraklı olabiliyoruz.
Sergide de tam olarak bu birliktelik ilgimi çekiyor.

Girne’deki Art Rooms sergi mekânı sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Mekânın sergiye katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sergide mekân sadece işlerin asıldığı bir yer değil; anlatının bir parçası. Galerinin birden fazla odadan oluşması da hayatın içindeki geçişlerimize, değişkenliğimize ve sürekli içsel ya da dışsal bir hareket halinde olma halimize eşlik ediyor.
Bir odadan diğerine geçmek, yön değiştirmek, durmak ve yeniden ilerlemek; serginin anlattığı içsel hareketliliğin mekândaki karşılığına dönüşüyor.
Eserlerin karşılıklı ve çapraz yerleşmesi, aralarından geçen yaya geçitleri, zemine inen çizgiler Bunların hepsi izleyicinin de serginin içinde hareket etmesini sağlıyor.
Yürümek, durmak, karşıya geçmek, yön değiştirmek gibi çok gündelik hareketler bir anda içsel bir harekete dönüşüyor.
Art Rooms’un yapısı bana bu dili kurmak için çok güzel bir alan açtı. Sergiyi biraz da bir sahne gibi düşünüyorum; izleyici o sahnenin dışında kalmıyor, içine giriyor.
Çocukluk hatıralarınızın sanatınıza yön verdiği anları bizimle paylaşır mısınız?
Bazen tek bir obje, bir kelime ya da bir görüntü hiç beklemediğiniz bir kapıyı açabiliyor.
Benim için çocukluk hatıraları da çoğu zaman böyle geliyor. Bir kıyafet, eski bir oyuncak, bir fotoğraf, kitap kokusu, martı sesi, kızarmış tost ekmeği, gökyüzünün rengi ya da bir cümle bir anda çok eski bir duyguyu bugüne taşıyabiliyor.
Ben o hatırayı olduğu gibi anlatmaktan çok, bugün bende neye dönüştüğüne bakıyorum.
Belki de bu yüzden çocukluk benim işlerimde geçmişte kalmış bir dönem değil. Sürekli biçim değiştirerek bugünün içinde yaşamaya devam ediyor.
“Benimle Başlamadı” ve “Karnaval” sergilerinizden sonra “Inner Talks” sizin üretim yolculuğunuzda nasıl bir evreyi temsil ediyor?
Benimle Başlamadı daha çok bize aktarılanlarla, kodlarla ilgiliydi. Aile, toplum, geçmişten gelen kalıplar , roller, kimlikler ve bize ait sandığımız ama aslında bize miras kalan bazı öğretiler, yükler..
Karnavalda kişinin kendi hayatı üzerindeki söz hakkı, seçimler, “evet” ve “hayır” diyebilmek daha görünür bir yere geldi.
Inner Talksta ise bakış biraz daha içeriye, hayata en çok heyecan duyduğumuz o daha filtresiz halimize dönüyor.
Inner Talks benim için kişisel olandan yola çıkıp ortak bir duygu alanına açılan bir sergi. Ben kendi iç sesimi çocuk Deniz’in sesinden görünür kılıyorum ama izleyicinin de orada kendi sesini duyabileceği bir alan bırakmak istiyorum.
Çünkü çocuklukla bugünkü benlik arasındaki konuşma, içimizde hiç susmayan bir yankı gibi. Korunma ihtiyacı, merak, korku, cesaret; ilerlemekle geri dönmek, büyümekle içimizdeki çocuğa yeniden dokunmak arasındaki o ince gelgit hepimizin içinden geçiyor. Çocukluk, geride bıraktığımız bir zaman değil; bugün hâlâ bizi çağıran, kimi zaman sustuğumuzda sesini daha çok duyduğumuz bir iç ülke.
Bu yüzden önceki sergilerde açılan düşünsel ve duygusal hattı bu kez daha içeriden, daha kırılgan bir yerden sürdürüyorum. Kendi içime dönerken izleyiciye de bir kapı aralamak; onun kendi sesini, kendi iç çocuğunu ve yıllardır içinde taşıdığı hikâyeyi duyabileceği bir alan bırakmak istiyorum. Çünkü bazen bir başkasının çocukluğuna bakarken, kendi içimizde unuttuğumuz bir yere yeniden rastlarız.

Resim, obje ve mekân yerleştirmelerini bir araya getirirken hangi teknikleri tercih ettiniz?
Malzeme ve tekniği, anlatmak istediğim duyguya göre seçiyorum. Resim, kolaj, obje, buluntu nesne, kumaş, pleksi ve yazı aynı anlatıda buluşabiliyor.
Benim için önemli olan, işin çerçeveyle sınırlı kalmaması. Bazen bir duygu resimle başlıyor, mekâna taşındığında tamamlanıyor. Malzeme ve teknik de bu anlatının bir parçasına dönüşüyor.
Haydar Akdağ’ın değerlendirmesinde vurguladığı gibi, toplumsaldan kişisele yönelen bu sergide sizin için en kritik dönüşüm neydi?
En kritik dönüşüm, dışarıda gördüğüm meselelerin içimde nasıl karşılık bulduğuna bakmak oldu.
Ama bunu yalnızca kendi hikâyemi anlatmak olarak görmüyorum. Kendi duygularımdan yola çıkarak hepimizin tanıdığı bir yere dokunmak istiyorum.
Inner Talksun benim için önemli meselelerinden biri, içimizdeki çocukla buluşma anlarımızı çoğaltmak. Çünkü o çocukla ne kadar çok temas edersek, henüz kendimizi belli kimliklerin, rollerin ve kalıpların içine yerleştirmediğimiz o daha filtresiz halimize de o kadar yaklaşabileceğimizi düşünüyorum.
Ben kendi hayatımda en cesur adımlarımı, çoğu zaman bir çocuğun korkusuzluğuyla attım. Fazla hesaplamadan, merak ederek, bazen sadece içimden gelen sese güvenerek…
Bu yüzden içimdeki çocuğa büyük bir güvenim ve şefkatim var. Bugünkü yetişkin halimin onun elinden tutması kadar, onun da benim elimden tutup beni yeniden cesaretlendirmesine izin veriyorum.
Belki serginin asıl meselesi de burada: Çocuklukta bıraktığımızı sandığımız kendimizle iletişimi kaybetmemek, onun elini hiç bırakmamak. Çünkü bazen yolu yetişkin tarafımız biliyor, bazen de nereye gitmemiz gerektiğini içimizdeki çocuk hatırlatıyor, fısıldıyor.
Çalışmalarınızda tekrar eden çizgiler ve yaya geçitleri izleyiciye ne anlatmak istiyor?
Çizgiler benim için hayat yolunu, geçişleri, iç trafiği ve gelgitleri temsil ediyor.
Hayat boyunca sürekli hareket halindeyiz; ilerliyoruz, duruyoruz, geri dönüyoruz, yön değiştiriyoruz. Bazen de aynı yere başka bir bilinçle, başka bir ruh haliyle yeniden geliyoruz. Hafıza da duygular da bana göre düz bir çizgide ilerlemiyor.
Yaya geçitleri bu yüzden sergide çok önemli. Bir yerden başka bir yere geçmenin fiziksel karşılığı oldukları kadar, geçmişle bugün, çocuklukla yetişkinlik, korkuyla cesaret, güçlenmekle korunmaya ihtiyaç duymak arasındaki geçişleri de taşıyorlar.
Çizgi bazen bir çorabın üzerinde, bazen bir kelimenin içinden, bazen de galerinin zemininden geçiyor. Benim için hepsi aynı yolculuğun farklı halleri.
Ve aslında o yolun üzerinde kimin elinden tuttuğumuz da önemli. Bazen yetişkin benliğimiz içimizdeki çocuğu karşıya geçiriyor, bazen de o çocuk bizi hiç düşünmediğimiz bir yola sokuyor.

John Berger’ın “Resim yapmak umudu diriltebilecek bir direniş eylemidir” sözünü serginize nasıl uyarlıyorsunuz?
Benim için üretmek her zaman bir direniş biçimi oldu. Ama direnişi yalnızca büyük, yüksek sesli bir başkaldırı olarak görmüyorum.
Bazen kendi sesini duyabilmek de bir direniş. Sana ait olmayan bir cümlenin üzerini çizmek, “hayır” diyebilmek, bir kalıbın dışına çıkmak ya da korkuya rağmen kendi yolunu seçmek de…
Bir de benim için çok önemli olan neşeyi korumak var. Yaşadığımız dünyada neşeyi kaybetmemek, merak etmeye devam etmek, hâlâ şaşırabilmek ve oyun oynayabilmek de bence çok güçlü bir direniş biçimi.
Belki burada yine içimdeki çocuk devreye giriyor. Çünkü o tarafım bana hâlâ merak etmeyi, cesaret etmeyi ve başka bir ihtimal olduğuna inanmayı hatırlatıyor.
Umut benim için biraz da bu.
5 yaşındaki kendimin gözleri ile hayata bakabilmek, hayatı hissedebilmek.
Çocukluk ve yetişkinlik arasındaki geçişleri işlerken kendi hayatınızdan hangi kesitleri yansıttınız?
İşlerim birebir otobiyografik değil ama hayatımdan bağımsız olmaları da mümkün değil.
Yaşadığım ilişkiler, kayıplar, annelik, yeniden başlama halleri, başka şehirlerde kurduğum hayatlar, korktuğum ya da çok cesur davrandığım dönemler ister istemez üretimimin içine sızıyor.
Ama yaşadığım bir olayı olduğu gibi anlatmaktan çok, onun bende bıraktığı duyguyla ilgileniyorum.
Çünkü o zaman mesele yalnızca benim hikâyem olmaktan çıkıyor. İzleyici de kendi çocukluğunu, kendi korkularını, kendi cesaretini, kendi geçişlerini o duygunun içine yerleştirebiliyor.
Inner Talks da biraz böyle bir alan. Ben kendi iç konuşmamdan yola çıkıyorum ama herkesin kendi sesiyle dahil olabileceği bir yer bırakmak istiyorum.
Los Angeles’ta aldığınız resim eğitimi, İstanbul’daki üretim sürecinize nasıl etki etti?
Fotoğraf eğitiminden sonra Los Angeles’ta resim eğitimi almak benim için çok özgürleştirici bir dönemdi.
Orada farklı disiplinleri yan yana getirmek, malzemeyle daha özgür ilişki kurmak ve
“bir resim nasıl olmalı?” fikrinden uzaklaşmak konusunda cesaretlendim.
Kurallar hiçbir zaman bana göre olmadı zaten.
Sanırım bana en çok kendi dilime güvenmeyi öğretti.
İstanbul’a döndüğümde ise bu özgürlük, burada taşıdığım hafızayla, geçmişle ve kültürel kodlarla birleşti.
Bugünkü üretim dilimin içinde ikisinin de izi var. Los Angeles bana daha özgür hareket etmeyi, İstanbul ise o özgürlüğün içini dolduracak hafızayı verdi diyebilirim.

Serginizdeki “duygusal trafik” kavramını biraz açar mısınız?
Duygusal trafik, insanın kendi içindeki bütün o hareketlilik aslında.
Bir tarafımız ilerlemek isterken başka bir tarafımız geri dönmek isteyebiliyor. Bir yanımız korkuyor, bir yanımız çok cesur. Bazen durmamız gerekiyor, bazen de hiç düşünmeden karşıya geçmemiz.
Çocuk benlik, yetişkin benlik, akıl, duygu, korku, merak… Hepsi aynı anda hareket ediyor.
Sergideki yaya geçitleri, yön değiştirmeler, çizgiler ve this way, remember, too late, never mind gibi kelimeler de bu yüzden var.
Ben bu trafiği çözmek ya da susturmak istemiyorum. Tam tersine, bütün o seslerin birbirini duyabildiği bir alanla ilgileniyorum.
Belki de kendi içimizde yönümüzü bulmak, önce bu trafiği kabul etmekle başlıyor.
Yaşam trafiği ile var ve
Yaşam o trafiği yaşamak zaten.
İzleyicilerin sergiden ayrılırken yanlarında götürmesini istediğiniz en önemli mesaj nedir?
Inner Talks benim içimdeki çocukla konuşmalarım, buluşmalarım ve onun elinden tutma güdüm aslında.
Hayatla kurduğum ilişkinin içinde, masalsı bir gerçeklikte bir yerde hâlâ “Ben çocuğum” diyorum. Çünkü büyümek, o çocuğu geride bırakmak anlamına gelmiyor benim için.
Tam tersine ona daha çok ihtiyacım var.
onun merakını, cesaretini, oyun duygusunu ve filtresiz bakışını hayatımın içinde tutabilmek çok kıymetli.
Bazen bugünkü yetişkin halim onun elinden tutuyor; bazen de o benim elimi tutup beni unuttuğum bir yere götürüyor.
İzleyicinin de serginin herhangi bir yerinde kendi içindeki çocukla karşılaştığı o anı yakalamasını isterim. O tanıdık duyguyu hissettiğinde onun yanından geçip gitmemesini, elinden tutmasını…
Çünkü belki de kendimize en çok, içimizdeki o çocuğun elini bırakmadığımızda yaklaşıyoruz.
Bundan sonraki projelerinizde hangi temalara odaklanmayı planlıyorsunuz?
Şu anda hâlâ Inner Talksun açtığı alanın içindeyim. İç çocukla kurduğumuz ilişki, özgür irade, bize öğretilen kimlikler ve bütün bunların içinden kendimize ait sesi duyabilmek hâlâ beni çok besliyor
Ben de her geçen gün değişiyor, dönüşüyor ve gelişiyorum. İşlerim de benimle birlikte değişiyor. İçsel halim, duygularım ve o sırada hayatta bulunduğum yer üretimime doğrudan yansıyor. Bazen işler benimle paralel ilerliyor, bazen de benden önce bir yere varıp bana yeni bir yön gösteriyor.
Bu yüzden üretim süreci benim için hâlâ sürprizlerle dolu. İşler bazen hiç planlamadığım bir yola sapabiliyor. Mesela bu sergide ilk kez figüratif soyut üç adet iş çalıştım. Bunu önceden karar vererek yapmadım; öyle geldi ve çıktı. Ben de peşinden gittim.
Bir yandan işlerimin giderek daha fazla mekâna yayıldığını hissediyorum. Resmin çerçevede bitmemesi, çizginin duvara ve zemine taşması, objelerin ve kelimelerin anlatıya katılması, izleyicinin de bütün bu akışın içinde hareket etmesi benim için giderek daha önemli hale geliyor.
O yüzden bundan sonrasını çok kesin tarif etmek istemiyorum. Inner Talks benim için tamamlanmış bir mesele değil; aksine yeni açılan bir alan gibi. Şimdilik onun beni hangi duygulara, hangi formlara ve hangi yeni yollara götüreceğini merak ediyorum,
Bu heyecan da benim tek odağım şuan.

#DenizDoğruyol #InnerTalks #PauseSanat #PauseDergi #ÇağdaşSanat #GüncelSanat #ArtRooms #Girne #SanatRöportajı #Sergi #ÇağdaşTürkSanatı #İçselYolculuk #SanatçıRöportajı #ResimSanatı #KarmaSergi #ModernSanat #SanatHaberleri #ArtExhibition #ContemporaryArt #InnerChild
+90 544 455 22 63


