“Malzeme, eserin ruhu; form ise bu ruhun bedenidir”

Seramik sanatı, gerçekten de sabır ve teknik bilginin iç içe geçtiği yolculuk
Pause Sanat ve Pause Dergi olarak sanat röportajlarımıza devam ediyoruz. Sanat denilince akla gelen ilk isimler arsasında yer alan Art Galerim sahibi ve sanat menajeri Özlem Alıcı’nın bu ay ki konuğu sanatçı Deniz Pireci oldu. Sanata dair tüm sorularımızı tüm içtenliği ile cevaplarken yeni sergisi hakkında bilgi verdi. Keyifle okumalar…

Seramik heykel sanatına yönelmenizde nasıl bir yolculuk izlediniz? İlk temasınız nasıldı?
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde başladığım seramik sanatı yolculuğumda, seramik malzemesinin kendi içindeki potansiyeli ve olanakları beni her zaman büyüledi. Bu malzemenin esnekliği, kırılganlığı ve aynı zamanda sağlamlığı, tıpkı insan doğası gibi tezatları içinde barındırıyor. Sanatsal ifademin en güçlü aracı olarak seramik heykeli seçtim. Çünkü seramik, sadece bir formu değil, aynı zamanda bir hikayeyi de taşıyabiliyor. Porselenin şeffaflığı ve zarafetiyle, kilin ham dokusu ve ağırlığı arasında kurduğum denge, her zaman işlerimin merkezinde yer aldı. İlk seramik heykeli deneyimim, üniversitedeki atölyede oldu. Toprağın ele gelişi, şekil alışı ve fırında geçirdiği dönüşüm, benim için adeta bir büyü gibiydi. Bu süreçte malzemenin bana sunduğu sürprizleri keşfettim ve her parça, benim için bir keşif yolculuğuna dönüştü. Seramik heykel, benim için sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda kendimi ve dünyayı ifade etme biçimi oldu.
Çalışmalarınızın ilham kaynakları nelerdir? Doğa, mitoloji, gündelik yaşam… hangisi sizin üretiminizde daha baskın?
Çalışmalarımda doğa ve insanlık temaları her zaman birbirine geçmiş şekilde yer almıştır. Doğanın kusursuz düzeni ve aynı zamanda kırılganlığı, benim için sonsuz bir ilham kaynağıdır. Özellikle porselenin narinliği ve şeffaflığı ile toprağın ham dokusunu bir araya getirdiğimde, doğanın döngüsel yapısını ve yaşamın hassas dengesini ifade etmeye çalışırım. Mitoloji de eserlerimin derinlik kazanmasında önemli bir rol oynar. Antik efsaneler ve semboller, insanlık durumunu, korkularımızı ve arzularımızı anlamak için güçlü birer araçtır. Örneğin, mitolojik figürlerin dönüşüm hikayeleri, seramik heykellerimdeki formların akışkanlığı ve değişim temasıyla bütünleşir. Ancak gündelik yaşamın basit detayları, örneğin bir yaprağın damarları, bir ağacın kökleri ya da bir insan yüzündeki ifade, sanatımda her zaman en baskın ilham kaynağı olmuştur. Bu detaylar, büyük hikayelerin başlangıcıdır ve benim için her bir heykel, bu küçük ama anlamlı detayların bir yansımasıdır.

Seramik, sabır ve teknik beceri gerektiren bir malzeme. Yaratım sürecinizin en keyifli ve en zorlayıcı aşamaları neler?
Seramik sanatı, gerçekten de sabır ve teknik bilginin iç içe geçtiği bir yolculuk. Benim için yaratım sürecinin en keyifli aşaması, fikrin ete kemiğe bürünmeye başladığı o ilk dokunuş anı. Toprağın ellerimde şekil almaya başlaması, hayal gücümdeki formun somutlaşması, adeta bir büyü gibi. Bu aşamada toprağın nemi, esnekliği ve bana sunduğu sınırsız olanaklar, ruhuma en çok iyi gelen kısımdır. Ancak bu yolculuğun en zorlayıcı aşaması ise bekleme süreci. Seramik, fırında dönüşüm geçirmeden önce kuruma evresinden geçer ve bu dönemde her şeyin yolunda gideceğinin bir garantisi yoktur. Çalışmanın çatlama, deforme olma veya beklenmedik sorunlarla karşılaşma riski her zaman vardır. Bu süreçte sabırlı olmak, malzemenin kendi doğasına saygı duymak ve süreci akışına bırakmak çok önemlidir. Fırınlama sonrası eserin son halini görmek ise, tüm bu zorlukları unutturan bir zafer anıdır.
Hangi pişirme tekniklerini ve sırları kullanmayı tercih ediyorsunuz?
Sanatımda en sık kullandığım pişirme teknikleri yüksek dereceli fırınlamalar. Porselenin şeffaflığı ve narinliğini ortaya çıkarmak için 1240°C’ye kadar çıkan yüksek sıcaklıkta fırınlamayı tercih ediyorum. Bu teknik, malzemenin en saf ve en sağlam haline ulaşmasını sağlıyor. Sırlar konusunda ise genellikle eserin dokusunu ve formunu ön plana çıkaran, mat veya yarı mat sırları tercih ediyorum. Ayrıca, sırsız yüzeylerin toprağın kendi doğal rengini ve dokusunu sergilemesine de sıkça yer veriyorum. Bu, malzemenin kendisinin bir ifade aracı olmasına olanak tanıyor. Bu teknikte kontrolün bir kısmını doğaya bırakmak, sanatın doğaçlama ve sürprizlerle dolu yanını kucaklamamı sağlıyor.

Malzeme ve form arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Bu bağ, eserinizin hikâyesini nasıl etkiliyor?
Malzeme ve form, benim için birbirinden ayrı düşünülemeyecek, birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Malzeme, eserin ruhu; form ise bu ruhun bedenidir. Seramiğe, özellikle de porselen ve kilin farklı özelliklerine yönelmemin en büyük sebeplerinden biri, bu malzemelerin doğasında taşıdıkları hikayelerdir. Porselenin şeffaflığı ve narinliği, genellikle insan ruhunun hassas ve kırılgan yönlerini, aynı zamanda içsel gücünü temsil eder. Işıkla oynaması, şeffaf katmanlar oluşturması, eserlerimde yaşamın döngüsünü, varoluşun inceliklerini ve görünmeyen bağları anlatmama olanak tanır. Öte yandan, kilin ham ve topraksı dokusu, ise daha çok insanın dünyevi köklerine, doğayla olan ilişkisine ve zamana meydan okuyan dayanıklılığına işaret eder. Heykellerimde bu iki malzemeyi bir araya getirmek, tezatları bir arada yaşamak anlamına gelir: kırılganlık ve güç, geçicilik ve kalıcılık, ruh ve beden. Bu bağlamda, her form, malzemenin doğasıyla birleşerek yeni bir hikaye yaratır. Bir formun akışkanlığı, porselenin şeffaflığıyla birleştiğinde suyun döngüsünü anlatırken, aynı form kilin yoğun dokusuyla birleştiğinde toprağın gücünü ve kökleri simgeleyebilir. Bu nedenle her eser, malzeme ve formun dansından doğan, kendi içinde bütünlüklü bir hikaye taşır.
Seramik heykel, hem form hem de yüzey diliyle güçlü bir anlatım aracı. Sizde hangi taraf daha baskın?
Benim için seramik heykelin form dili her zaman daha baskın olmuştur. Bir heykelin yüzeyi, elbette onun hikayesini zenginleştiren, ona derinlik katan önemli bir unsurdur. Ancak, bir eserin temel anlatımını, onun izleyiciyle kurduğu ilk teması oluşturan formuyla gerçekleştirdiğine inanıyorum. Formun akışkanlığı, duruşu, boşluklarla olan ilişkisi ve yarattığı hacim, eserin duygusal yükünü taşır. Yüzeydeki dokular, sırlar veya renkler bu temel formun üzerine eklenen ve onu destekleyen katmanlardır. Benim çalışmalarımda sıklıkla pürüzsüz porselen yüzeyler ve ham toprağın dokusu arasında bir denge kurmamın nedeni de budur. Pürüzsüz yüzey, formun yalınlığını ve zarafetini vurgularken, ham doku ise eserin dünyevi köklerine işaret eder. Bu nedenle, bir heykele başlarken ilk olarak onun silüetine, ağırlığına ve boşlukla olan dansına odaklanırım. Yüzey dili, bu temel formun anlatmak istediği hikayeyi pekiştirmek için sonradan gelen, ancak vazgeçilmez bir ektir.

İzleyicinin eserleriniz karşısında hissetmesini istediğiniz özel bir duygu ya da düşünce var mı?
En başta, izleyicinin eserlerim karşısında sakinlik ve tefekkür hissetmesini isterim. Seramik, doğası gereği toprağa ve zamana bağlı bir sanat dalı. Eserlerimle izleyiciye, gündelik hayatın hızından uzaklaşabileceği, yavaşlayabileceği ve an’ı hissedebileceği bir alan sunmayı amaçlıyorum. İkinci olarak, eserlerimde sıklıkla yer verdiğim doğa ve insanlık temaları aracılığıyla, bağlantı ve aidiyet duygusu yaratmak istiyorum. Formların akışkanlığı, malzemenin organik dokusu ve iç içe geçmiş figürler, izleyiciye evrenle ve diğer canlılarla olan derin bağını hatırlatmayı hedefler. Bir heykele dokunmak veya onu izlemek, kendi varoluşunun bir parçasıyla karşılaşmak gibi bir deneyim sunsun isterim. Son olarak, dönüşüm ve umut duygusu. Kilin bir topraktan, fırının sıcaklığıyla kırılgan ama aynı zamanda kalıcı bir forma dönüşmesi, benim için her zaman bir umut sembolü olmuştur. İzleyicinin de bu dönüşüm sürecini hissederek, hayatın getirdiği zorluklara karşı durabilme ve yeniden şekillenebilme gücünü bulmasını dilerim.
Sizce çağdaş sanat sahnesinde seramik heykelin yeri nerede duruyor?
Çağdaş sanat sahnesinde seramik heykel, geleneksel zanaat algısından sıyrılarak çok daha güçlü ve merkezi bir konumda duruyor. Bir zamanlar “dekoratif sanat” veya “zanaat” olarak görülen seramik, artık kavramsal düşüncelerin, toplumsal eleştirinin ve deneysel estetiğin bir aracı olarak kabul ediliyor. Bu dönüşümün temelinde birkaç önemli neden yatıyor. Seramik, güçlü bir geçmişe sahip, ancak aynı zamanda esnek ve yenilikçi bir malzemedir. Kilin topraksı ve organik yapısı, dijitalleşen ve sanallaşan dünyamıza karşı elle tutulur, somut bir alternatif sunar. Sanatçılar, seramiğin bu özelliğini kullanarak aidiyet, köken, insanlık durumu ve doğa gibi evrensel temaları güçlü bir şekilde ifade edebiliyorlar. Çağdaş seramik heykel, artık tek başına bir disiplin olarak değil, enstalasyon, performans sanatı ve video gibi diğer sanat formlarıyla iç içe geçerek varlık gösteriyor. Sanatçılar, seramiği farklı malzemelerle birleştirerek veya onu alışılmışın dışında mekanlarda kullanarak izleyiciye çok katmanlı deneyimler sunuyor. Bu, seramiğin anlatım dilini daha da zenginleştiriyor. Çağdaş seramik sanatçıları, binlerce yıllık seramik geleneğinden ilham alırken, aynı zamanda bu geleneği modern teknikler ve yeni estetik anlayışlarla yeniden yorumluyor. Bu, eserlere hem zamansız bir derinlik hem de güncel bir bakış açısı kazandırıyor. Geleneksel seramik teknikleri, artık sadece birer zanaat becerisi değil, eserin hikayesini ve felsefesini pekiştiren sanatsal araçlar olarak kullanılıyor. Özetle, seramik heykel bugün çağdaş sanatın tam kalbinde yer alıyor. Geleneksel sınırların ötesine geçerek, sanatçılara hem bireysel hem de kolektif deneyimleri, hem geçmişi hem de bugünü anlatma fırsatı veriyor.

Eserlerinizin güncel sosyal veya kültürel meselelerle bağlantısı var mı?
Elbette, sanatım doğrudan sosyal veya kültürel meselelere odaklanmasa da, bu meselelerle derin bir bağlantı kurar. Eserlerimde işlediğim doğa ve insanlık temaları, günümüz dünyasının en önemli sorunlarına göndermeler içerir. Sanatımda kullandığım organik formlar ve doğal malzemeler, günümüzün en yakıcı sorunlarından biri olan çevre bilincine bir çağrı niteliğindedir. Porselenin narinliği ve kırılganlığı, ekosistemimizin hassas dengesini temsil ederken, toprağın gücü ve kalıcılığı doğanın direncini ve yenilenme potansiyelini simgeler. Eserlerim, izleyiciye doğa ile kurduğu bağı yeniden düşünme ve bu bağın ne kadar değerli olduğunu hatırlatma fırsatı sunar. Eserlerimde sıkça kullandığım iç içe geçmiş figürler ve çok katmanlı formlar, kimlik ve aidiyet meselelerini ele alır. Küreselleşen dünyada kaybolmaya başlayan aidiyet duygusu ve bireyin toplum içindeki yeri, sanatımın temel konularından biridir. Bu heykeller, farklı kimliklerin ve varoluş biçimlerinin bir arada, uyum içinde var olabileceği bir dünya hayalini yansıtır. Eserlerimin soyut ve figüratif formları, modern insanın içsel yolculuğunu ve duygusal karmaşasını yansıtır. Gündelik hayatın getirdiği stres, dijital çağın getirdiği yalnızlık ve bireyin kendini keşfetme çabası, eserlerimin sessiz anlatımı içinde kendine yer bulur. Bu bağlamda, her heykel, izleyiciyi kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye ve kendine dair sorular sormaya davet eder.

+90 544 455 22 63

