Güç ve güven her zaman bizimle

Geride bıraktığımız 2020 yılı içerisinde Sigmund Freud’un kızı Anna Freud’un biyografisini yazma önerisi aldığımda çok heyecanlandım. Pandemi sürecinde böyle bir üretime girişmek ne büyük bir fırsattı… Okuma ve araştırmalarım sayesinde yavaş yavaş tanımaya başladığım bu özel kadının en az kendi kadar özel hikayesini öğrenmek benim için ayrıcalık teşkil eden bir deneyim oldu. Ve nasıl bir tesadüftür ki psikanalize büyük katkıları bulunmuş Anna’nın okurlarla buluşması 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne oldukça yakın bir tarihe denk geldi. Hal böyle olunca tesadüfleri anlamlandırmayı seven tarafım Pause Derginin özellikle kadınlara ayırdığı Mart sayısında, beni bu özel kadından, Anna Freud’dan bahsetmeye teşvik etti.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un altı çocuğu arasından tahtını devredeceği tek varisi olarak gördüğü kızı Anna, çalışmalarıyla psikanaliz tarihine adını altın harflerle yazdırsa da kendisi şöhreti ve şovu hayatı boyunca reddetmiştir. Bunun sebebiyse özelliğini muhafaza etmek istediği mütevazı hayatıydı. Babasının sevgisine rakip gördüğü psikanalizle çok ufak yaşlarda tanışan Anna’nın psikanalizle rekabetten yoldaşlığa evrilen bir ilişkisi olur. Onun çocuk psikanalizine yaptığı katkılar paha biçilmezdir. Anna’nın tüm bu başarıları Freud gibi ünlü bir babanın kızı olmasına bağlı değildir. Hikayesine bakıldığında yazıları, gözlemleri, seminerleri ve çocuklara olan ilgisinde çarpıcı bir süreklilik görülmektedir. Yaşamı boyunca sergilediği istikrarlı çalışkanlığı, psikanalize olan inancı ve çocuk sevgisinin sonucu fahri ve akademik birçok unvana sahibi olan genç bilim kadını için bu unvanlar arasında kuşkusuz en anlamlısı “psikanalizin anneliği” olmuştur. Anna Freud en zorlu şartlarda bile inandığından vazgeçmemiş, her zaman bildiğini okumuştur. Korkusuzdur da… Ağabeyi Martin Freud’un Anna’nın silahlı Nazi subayları tarafından sorguya götürülürken ifadesinde korkudan eser olmaksızın ve hatta olan bitenle hiç ilgilenmeyen bir tavır takınarak taksiyle alışverişe giden bir kadın edasıyla arabada oturduğunu anlattığı anısı bu ufak tefek kadının cesaretine eşsiz bir örnektir.

Anna hiçbir zaman evlenmemiş ve çocuk doğurmamış olmasına rağmen kurduğu okul, enstitü ve klinikler sayesinde çoğu bakıma muhtaç, sayısız çocuğa annelik etmiştir. Günümüzde çocukların yararına olan her tür enstitü ve kurumda Anna Freud’un bitmek tükenmek bilmeyen fedakârlıklarından bir iz vardır. Anna’nın anneliği ve fedakârlığı sadece çocuklar ya da sahiplendiği hayvanlarla sınırlı kalmamış, babası Sigmund Freud’a da özellikle Freud’un 1923 yılında baş gösteren hastalığından 1939 yılındaki vefatına kadar olan yıllarda tıpkı bir annenin çocuğuna baktığı gibi özveri ve fedakarlıkla bakmıştır.

Arka arkaya yaptığı doğumlardan dolayı Martha Freud kızı Anna’ya annelik yapamamış olsa da mutsuz bir çocukluk geçiren Anna hayatında kadınlara hep önem vermiş ve hatta kendi annesiyle kuramadığı anne-kız ilişkisini ilerleyen zamanlarda kendinden yaşça büyük ve çoğunlukla çocuksuz olan kadınlarla telafi etmeye çalışmıştır. Yarım asırlık hayat arkadaşı da yine bir kadın olmuştur ve bu öylesine özel bir arkadaşlıktı ki Dorothy’den sadece üç yıl daha fazla yaşayan Anna bu dünyaya veda ederken kalbindeki muhteşem aşkı da beraberinde götürmüştür.

Güç ve güven bulmak için hep dışarı baktım ama o hep içimdeydi. Her zaman benimleydi” diyen Anna Freud’un yaşamına dair bu kısacık özetin tüm kadınlara ışık tutması dileklerimle…

Güç ve güven her zaman içimizde. Onları en iyi şekilde kullanmak da yine biz kadınların elinde. Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun!