Savaş, Travma ve İyileşmeye Dair…

Savaş haberlerini izlerken gözlerimiz hep aynı görüntülere takılır: yıkılan binalar, enkaz altındaki sokaklar, duman içindeki kentler… Oysa savaşın en derin yarası çoğu zaman gözle görülmez ve savaş yalnızca kentleri değil insanın iç dünyasını da yerle bir eder. Güvenlik hissi, geleceğe duyulan inanç, “Yarın var olmaya devam edeceğim” duygusu… Bunlar da birer birer enkaza döner.
Oyun çağındaki bir çocuğu düşünün. Oyun bir anlamda güvenli bir ortamın simgesiyken savaş ortamında büyüyen bir çocuğun beyni çok farklı bir şey öğrenir: Her şey tehlikeli olabilir! Tetikte olmak, ani seslerde irkilmek, artık güvende hissedememek… Bunlar bir çocuk için birer tepki değil hayatta kalma stratejisi haline gelir. Kronik strese maruz kalan çocuklarda stres hormonları alışılmadık biçimde yüksek seyreder. Beyin hayatta kalmaya o kadar odaklıdır ki öğrenme, merak etme, hayal kurma gibi işlevler savaş ortamındaki çocuk için bir lüks haline gelir. Sürekli tehdit altında yaşayan bir genç zihni için de durum farklı değildir. Savaş bölgelerinde büyüyen ergenler geleceğe yönelik planlar yapmakta ciddi güçlük çekerler ve umut düzeyleri belirgin biçimde düşer. Bu yalnızca bireysel bir kayıp değil toplumun hayal gücünün, yaratıcılığının ve geleceğe olan inancının da törpülenmesidir.
Savaş bir yetişkinin hayatında da hem somut hem de soyut kayıplara yol açar. Evi, işi, sevdikleri, sağlığı… Ama belki de en derinden sarsılan şey hayatın olağan akışına duyulan inançtır. Kişi bir yuva kurar, yanında sevdiği vardır, çocuklarını büyütür ve nihayetinde yaşlanır… Bu basit ve sıradan anlatı savaşın ortasında ulaşılmaz bir hayal gibi görünmeye başlar ve bu his savaş bittikten sonra da kolay kolay geri gelmez. Travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, kaygı bozuklukları, yas süreci… Bunlar savaşın ruhsal faturaları olarak karşımıza çıkar ve savaş tanı konulanların çok ötesinde, işlevsel görünen ama içten içe çökmüş milyonlarca insan bırakır ardında.
Peki ya sonraki nesiller? Savaşı yaşayanların çocukları da o savaşta bulunmamış olmalarına rağmen travmanın izlerini taşıyabilirler. Ebeveynlerin açıklanamayan korkuları, ani öfke patlamaları, aşırı koruyuculukları ya da tam tersi duygusal yoklukları… Bunların hepsi çocuğa sözsüz bir biçimde aktarılır. “Kuşaklar arası travma aktarımı” olarak bilinen bu olgu savaşların tarih kitaplarına geçtikten çok sonra da yaşamaya devam ettiğini gösterir.
Peki iyileşme mümkün müdür? Evet, mümkündür. Literatürde “post-travmatik büyüme” olarak adlandırılan kavram tam da bu gerçeği tanımlar: Travmanın ardından o derin kırılganlıktan beslenerek ortaya çıkan dönüşüm. Ağır travma yaşayan bireylerin bazıları zaman içinde daha güçlü ilişkiler kurabiliyorlar, yaşamın anlamını daha derinden sorgulayabiliyorlar ve kişisel güçlerinin farkına varabiliyorlar. Zaten insanın en kuvvetli özelliklerinden biri dayanıklılığıdır. “Resilience” yani psikolojik dayanıklılık en ağır koşullar altında bile ayakta kalabilme ve hatta büyüyebilme kapasitesidir. Bu kapasite insan doğasının çekirdeğinde vardır ama yine de kendiliğinden var olmaz. İhtiyaç halinde “Yalnız değilsin” diyen bir sese de ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumsal destek sistemleri, ruh sağlığı hizmetlerine erişim ve topluluk duygusu savaş sonrası iyileşmenin olmazsa olmaz koşullarıdır.
Ve umut… Umut her şeye rağmen anlam aramayı, bir gün daha ilerlemeyi, enkazın ortasında bile bir sonraki adımı atabilmeyi seçmektir. Bu seçimi yapmak tabii ki kolay değildir ama insanlık tarihinin her sayfasında en büyük yıkımların ardından bile bu seçimi yapanlar olmuştur ve olmaya da devam edecektir.
#SavaşVeTravma #İyileşmeYolculuğu #PsikolojikDayanıklılık #Resilience #TravmaSonrasıBüyüme #UmutVeDayanışma #KuşaklarArasıTravma #RuhSağlığı #ToplumsalDestek #ŞehnazTuna #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Şehnaz Tuna
Klinik Psikolog
+90 544 455 22 63

